Zeydü'l–Hayl

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve abdulkadir tarafından 9 Haziran 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    O, uzun boyu, iri ve güçlü yapısı, güzel siması, sağlam karakteri, vefası, zekâsı, hitabeti, cesareti, ataklığı ve dillerde dolaşan şiirleriyle gören, görmeyen herkesin tanıdığı birisiydi.
    O, Zeydü'l–Hayl İbn Mühelhel İbn Zeyd'di. Tayy kabilesinin efendisi, bileği bükülmez süvarisiydi.

    Uçsuz, bucaksız sahraların, vadilerin dostuydu...


    * * *
    Asıl adı, Zeyd'di. At sürüleri çok olduğu, atları vadileri doldurduğu için ona Zeydü'l–Hayl (Atlı Zeyd) denmişti. Saf kan gösterişli atları olduğu, atlar artık hayatının bir parçası haline geldiği ve Zeyd atsız düşünülemediği için bu adı almıştır diyenler de vardır. Hangi sebeple olursa olsun o, hep bu isimle anılıyordu...


    * * *
    İslâm güneşi doğmuş, ziyası Arap Yarımadası'na yayılmaya başlamıştı.
    Hicaz diyarına kısmen uzak olan, yarımadanın kuzey doğusuna doğru, Irak topraklarına yakın bölgelerde konup göçen Tayy kabilesinin yaşadığı topraklara, sahralara da ulaşmaya, duyulmaya başlamıştı. Gelen bilgiler net değildi ama Zeydü'l–Hayl'in dikkatini çekmeye yetmişti. Duydukları sıra dışı şeylerdi...
    Tayy kabilesi, çok geniş ve oldukçada kalabalık bir kabileydi. Kabilenin ileri gelenlerini topladı. Medine'ye, o günkü yaygın adıyla Yesrib'e gitmek, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yakından tanımak, söylediklerini yakından duymak, ne yapmak istediğini görüp, öğrenmek istiyordu.
    Tayy kabilesinin ileri gelenlerinden oluşan oldukça kalabalık bir ekiple yola çıktı. Kafilede; Zürr İbn Sedûs, Mâlik İbn Cübeyr, Âmir İbn Cüveyn ve daha niceleri yer alıyordu.
    Medine'ye vardıklarında doğru Mescid–i Nebi'nin yolunu tuttular. Develerini mescidin kapısının önüne çöktürdüler ve içeri girdiler.
    İçeri girdiklerinde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem minberdeydi. Mescidi dolduran müminlere hitap ediyordu...
    Çok güzel şeyler söylüyordu.
    Hem söylediği sözler, hem de sahabelerin onu dinleyişi, ona bağlılıkları, tavırları, söylediği sözlerin onlar üzerinde bıraktığı tesir... Hepsi birbirinden görülmemiş derecede güzeldi. Zeydü'l–Hayl ve arkadaşları hayranlıkla seyrettiler, dinlediler.


    * * *
    Kafilede ayrı düşünce fırtınaları esmeye başlamıştı. Zürr İbn Sedûs, Allah Resulü'nün bu hayranlık veren konumunu görmüş, onu çepeçevre saran müminleri seyretmiş, ona sevgi ve hürmetle bakan gözlerin ışıltılarını çok iyi anlamış, ne yazık ki içinde haset rüzgârları esmeye başlamış, içini korku kaplamış; sonunda da dünya ve âhiretini karartacak bir karar vermişti.
    Yakınındaki arkadaşlarına dönerek şöyle diyordu:
    "Bütün Arapları ele geçirecek birini görüyorum. Ama asla beni ele geçiremeyecek; ben boynumu ona kaptırmayacağım."
    Bu cümlelerin ardından mescidden çıkmış, heyetten kopmuş, bineğine atlayarak Şam'ın yolunu tutmuştu. Bizanslılara bağlı ve Hıristiyanlığın hâkim olduğu Şam'a vardı. Başını kazıtarak Hıristiyan oldu ve orada kaldı.


    * * *
    Zeydü'l–Hayl'ın duyguları ise bambaşkaydı. O, Resûlullah'ı dinliyor, dinliyordu... Kim bilir; bu sırada neler hissediyordu...
    Allah Resulü'nün konuşması bitince öne doğru ilerledi, içi dolu doluydu. Önünde durdu. Bütün gözler, bu heybetli insana yönelmişti. Bu boy, bu endam, bu sima güzelliği ve bu yaratılışa uygun gür ve yükselen net ses:
    –Ey Muhammed! Şehadet e-diyorum ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve sen Allah Rasûlü'sün.
    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Selem, sevgi dolu gözlerini ona çeviriyor ve soruyordu:
    –Kimsin sen?
    –Zeydu i–Hayl İbn Mühelhel.
    Efendimiz onu uzaktan uzağa tanıyor, yaygın şöhretini biliyordu. Cevap verdi:
    –Hayır, artık sen Zeydü'l– Hayl değil, Zeydü'l–Hayr'sın. Arkasından ilâve etti:
    –Seni dağlarından, ovalarından alıp getiren, kalbini İslâm'a yumuşatan Allah'a hamd olsun.
    Allah Resulü'nün bu şükrü, derinden duyduğu sürürü da ifade ediyordu.
    Artık adı Zeydü'l–Hayr, yanı hayırlı Zeyd oldu. Bu tarihten sonra öyle bilindi, öyle anıldı.


    * * *
    Allah Rasûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu evine götürdü. Yanlarında Ömer Radıyallahu Anh ile sahabelerden bir grup da vardı.
    Hanelerine vardıklarında Efendimiz, yaslanması için yastık verdi. Resûlullah'ın huzurunda yaslanmak ağırına gidiyordu. Yastığı iade etti. Efendimizin ısrarıyla kabul etmek zorunda kaldı.
    Herkes yerleşmiş, söz sözü açmıştı. Efendimiz Zeydü'l–Hayr'a hitap ederek, şöyle buyuruyordu:
    –Ya Zeyd! Bana methedilen, özellikleri anlatılan, tasvir edilen kimseler olurdu. Her kim böyle övülür, tasvir edilirse, kendisini gördüğümde anlatılanın altında bulur, biraz mübalağa edildiğini görürdüm. Ama sen farklısın.
    Zeyd, normal bir ata bindiğinde sanki merkebe binmiş gibi ayakları yere değerdi. Onun için atı da seçmeydi...
    Efendimiz, Zeydü'l–Hayr için bir başka güzelliğe daha dikkat çekiyor ve şöyle buyuruyordu:
    –Ya Zeyd! Sende iki haslet var ki; bu hasletleri, Allah da sever, Resulü de.
    –Bu hasletler nedir, ya Resûlullah?
    –Vakar ve Hilm" (Hoşgörü ve yumuşak huy, yumuşak tavır).
    Zeydü'l–Hayr, sevincini;
    –Bana, Allah ve Resulü'nün sevdiği hasletleri bahşeden Rabbime hamdederim, diyerek dile getirdi.


    * * *
    Sonra yine söz sözü açtığında Zeyd, Efendimiz'e;
    –Ya Resûlullah, bana 300 yiğit ver. Bizans'a baskın yapayım. Söz veriyorum ki canlarını yakarım.
    Efendimiz, onun bu cesaret, gayret ve azim dolu sözleri karşısında gülüyor;
    –Allah için Zeyd! Sen nasıl birisin!? diye iltifat buyuruyordu.


    * * *
    Zeyd'le birlikte kalan bütün arkadaşları Müslüman olmuştu.
    Medine–i Münevvere'de yedi gün misafir kaldılar. Sahabelerle kaynaşmışlar, İslâm hakkında özet bilgiler almışlardı. Zeyd Radıyallahu Anh, kabına sığmıyordu. Bir an evvel yaşadığı topraklara, kabilesine dönmek, İslam'ı onlara tebliğ etmek, hidayetlerine vesile olmak istiyordu.
    Efendimizden izin istedi. Varacak, İslâm nurunu kabilesine taşıyacaktı. Küfür bataklığında artık daha fazla kalmayacaklardı.


    * * *
    Efendimizle vedalaştı. Efendimiz, onu yolcu etmiş; ufukta uzaklaşıp giderken, hüzün dolu bir sesle;
    "Ne adam!? Eğer Medine vebası yakasını bıraksaydı, İslâm tarihinde büyük bir yeri olurdu" buyurdu.
    Belki de onu bir daha görememenin hüznünü yaşıyordu...


    * * *
    İbn Hişam; Necid topraklarında "Ferde" denilen suya vardıklarında Zeyd'in hastalandığını kaydeder.
    Hastalığına rağmen yola devam etmek istemiş, hastalık ağırlaşıp, takatten düşünce; "Beni Kays beldesine götürün, oraya sapın!" demişti.
    Kays Kabilesi, eski düşmanlarındandı. Arkadaşları, Zeydü'l Hayl'in yakınlarından geçtiğini; hasta ve takatsiz olduğunu duysalar onu sağ bırakmayacakları kanaatindeydiler. Hayretle Zeyd'e baktılar. Onlar tedbir almak ve Kayslılara duyurmadan bir an evvel bu topraklardan sıyrılıp uzaklaşmak istiyorlardı. Ancak, birkaç gün önce İslâm nuruyla şereflenen Zeydü'l Hayr'dan şu ibret dolu cümleleri duyuyorlardı:
    "Olanlar, câhiliyenin, ırkçılık, aşiretcilik zihniyetinin getirdiği ahmaklıklardı. Vallahi! ne olursa olsun, Rabb'ımın huzuruna çıkıncaya kadar hiçbir müslümana karşı savaşmayacağım!"
    Kays Kabilesi, daha önce müslüman olmuştu. Zeyd, bütün olanları silmiş, düşman olduğu bu kabileye iman kardeşliği bağıyla bağlanmıştı ve İslâm'ın verdiği o yüce şuurla konuşuyordu. Yanlarına varmak, câhiliyenin kirini temizlemek istiyordu.
    Kays Kabilesi, Zeydü'l–Hayr'ı mahcup etmiyor, onu karşılıyor, iman kardeşliğinin en güzel örneklerini sergiliyor; kendilerini, hayvanlarını doyuruyor, dinlendiriyor. Daha dün câhiliyet rüzgarlarının estiği bu topraklar, İslâm kardeşliğinin sevgi seline şahid oluyordu.
    Zeydü'l–Hayr'ı tedavi edebilmek için didiniliyor, ama hastalığın önü bir türlü alınamıyordu.
    Bu aziz, bu yiğit insan, yoluna devam etmek istiyordu. Halkına ulaşmak, onlara İslâmı tebliğ etmek, İslâmla şeref bulmalarına vesile olmak istiyordu. İslâmı, kendisinden duyunca itiraz etmeyeceklerini, hak davaya cahillik edip karşı çıkmayacaklarını biliyordu.


    * * *
    Şimdi, hastalıkla yarış başlamıştı. Hastalık ilerliyor, kabilesine yetişmek için Zeyd ilerliyordu...
    Sonunda yarışı hastalık kazanmıştı. Yenilgi bilmez Zeyd hastalığa yenilmişti. Kendi topraklarına girip kabilesine yaklaştığı bir sırada, yolda hayata gözlerini yummuştu...
    O, bu yenilgiyle de büyük bir zafer kazanmıştı. İman ile ölümü arasında hiçbir günahı bilinmiyordu. Ulvî bir davanın aşkıyla gözlerini yummuştu. O iman nuruyla aydınlandığı günlerde, hep onun heyecanını ve tebliğ aşkını taşımıştı.
    Kabilesine yetişemiyor, cenazesi varıyordu. Ama arkadaşları onun duygularını, heyecanını, ümitlerini, emellerini, Tayylılara anlatıyordu. Hayatta iken arzuladığı, dünyayı terkettikten sonra gerçekleşiyordu. Tayy kabilesi, İslâmla izzet ve şeref buluyordu. Zeyd'i kırmıyor, ümitlerini boşa çıkarmıyordu.


    * * *
    Daha sonra oğulları, Mükennef ile Haris, Efendimizin yanına geliyor, O'nun sohbetinde, yakınında bulunuyor; Efendimizin âhirete irtihalinden sonra da Halid İbn Velîd komutasında mürtedlere karşı cihadda yer alıyorlardı.
     



Sayfayı Paylaş