Yeni Dünya Düzeni Ve Türkiye

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 23 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    TurkeyArena

    ÖZET:

    Yazar kitabını değişik kişilerin makaleleri ile oluşturmuş ve dünyadaki dengeleri anlatmaya çalışmıştır.
    1945'lerden 1980'li yılların sonlarına kadar,dünya siyasetine iki kutuplu bir sistem egemendi. Avrupa ise bu iki süper devlet çevresinde ikiye bölünmüştü. İki Almanya'nın varlığı ve Berlin duvarı, uzun yıllar, bu bölünmüşlüğün simgesi olarak kaldılar.
    Bu iki süper güç, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler uzlaşmacı değil, güç yarışması ve çatışma temeline dayalıydı. Kapitalist dünya ile komünist dünya askeri, ekonomik, siyasal ve ideolojik bir kavgaya tutuşmuşlardı. Bu nedenle o döneme Soğuk Savaş dönemi adını veriyoruz. Soğuk Savaşın simgeleri ise NATO ve Varşova Paktları olmuşlardır.
    Bu iki süper güç arasındaki çatışma dünyanın diğer bölgelerindeki küçük çaplı savaşlarda sürekli olarak kendini gösterdi. Ancak bunların bir sıcak Avrupa ve dünya savaşına dönüşmemesi, iki süper devlet arasındaki kitle imha silahlarının sağladığı denge sayesindedir. Bu nedenle bazı düşünürler, bu dengenin şemsiyesi altındaki kutuplu sistemin dünya barış ve güvenliği açısından yaşanan en güvenli sistem olduğunu savunmaya devam ediyorlar.
    İki bloklu sistem başlangıçta bloklar arasında hiçbir diyaloğun gelişmesine izin vermeyen bir katılıktaydı. Ama bu durum 1950'li yılların ortalarına kadar sürdü. Bundan sonra sistemde ilk değişiklikler, blokların kendi içlerindeki gevşemeyle başladı. Bunu bloklar arasındaki yumuşama izledi. Bu gevşemenin nedeni nükleer silah dengesinin yarattığı bir arada ve savaşmadan yaşama zorunluluğudur. Bu zorunluluğu iki tarafa da en iyi anlatan 1962 Küba bunalımıydı. Bu bunalım her iki tarafı da nükleer silahların eşiğine getirince, ABD de, Sovyetler Birliği de, insanlığı yok edecek bir savaşı göze alamadılar.
    Bu olaydan sonra iki taraf da silahsızlanma anlaşmalarına sıcak bakmaya başladı. 1975 Helsinki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı ile Avrupa'daki gerginlikleri ortadan kaldırmak amacıyla Avrupa devletlerinin sınırlarının dokunulmazlığı ilkesi tanındı.
    Sonraları bu gelişmelerin ışığında uzak doğuda Çin ve Japonya, Avrupa'da da Avrupa Topluluğu ortaya çıktı. Fakat bu gelişmeler iki kutuplu sistemin niteliğini değiştirmedi. Avrupa'daki ve dünyadaki askeri, ekonomik, siyasal ve ideolojik bölünmüşlük varlığını sürdürdü. En bağımsız dış politikayı izlediğini öne süren devletler bile dış politika saplarken, Washington ve Moskova'dan hiza almaya devam ettiler. Ta ki Mihail Gorbaçov dünya siyasetinde ortaya çıkana kadar
    Gorbaçov'un amacı kitlelerin ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verecek yeni bir komünizm düzeni ortaya koymaktı. Silahsızlanma konusunda yeterli bir düzey seçerek ve orduyu küçülterek savunma harcamalarını kısıtlamayı hedefliyordu. Fakat Gorbaçov'un bu niyetlerle başlattığı "açıklık" ve "yeniden yapılanma" politikalarının getirdiği özgürlük ve demokratikleşme ortamı, Sovyet liderinin siyasal ve ekonomik alanlarda yaptığı bazı yanlışlarla birleşince, hem Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyetler Birliği'nden kopmasına , hem de Sovyetler Birliği'nin dağılmasına ve bir süper güç olarak dünya siyasetinden silinmesine neden oldu.
    Böylece NATO'da büyük ölçüde varlık nedenini kaybetmiş oldu. Bugün NATO'nun tek varlık nedeni, Avrupa'yı Amerikan güdümünde tutmaktır. Sovyetlerin dağılmasıyla ortak düşmanını kaybeden ABD ve Avrupa'nın yolları ayrılmaya başladı. Üretim alanındaki ayrılıklar sonucunda ABD, Avrupa ile özellikle tarım piyasasında rekabet edemez oldu. Avrupa'da birleşen Almanya kıtanın en büyük gücü olarak yükselmeye başladı.
    Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan öteki gelişme, komünist baskısının kalkması üzerine dünyada özellikle Balkanlarda ulusçu duyguların zincirlerinden boşanması ve bunun sonucunda Yugoslavya'nın parçalanmasıdır. Birleşmiş Milletler Antlaşması ile uluslararası hukukun iki temel ilkesini,"Ulusların kendi geleceklerini belirleme (self-determination)" ve "Ülkelerin toprak bütünlüğünün dokunulmazlığı" ilkelerini karşı karşıya getirmiştir.
    ABD, dünyada bu gelişmeler yaşanırken ortaya çıkan yeni güç merkezleriyle uğraşmanın yollarını aramaya koyulmuştur. Pentagon' dan sızan bir raporda şu tespitler yapılmıştır: Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek bir amacı olmalıdır. Bu amaca göre; Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Devletler' in karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin verilmemelidir.
    Ne var ki bu rapor Sovyetlerin çökmesinden sonra uluslararası politikada daha büyük etkinlik kazanmaya soyunan Avrupa'da büyük rahatsızlık yarattığı gibi, Birleşik Devletlerde de gerçekçi bulunmadı. Örneğin bir Amerika üniversitesinde uluslararası ilişkiler hocası James Chase, The New York Times gazetesinde yazdığı bir yazıda,"Bu nasıl bir süper devlettir ki, Körfez Savaşını bile, Almanya ve Japonya'dan aldığı paralarla kazanır?"diye soruyor. Zaten Sovyetler Birliğinin dağılması ile oluşan boşluğun tek bir devlet tarafından kapılmasını düşünmek oldukça zordur.
    Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, 1953'lerden sonra zaten azalmaya başlayan Sovyet tehdidi, tüm Avrupa ülkeleri için olduğu gibi Türkiye için de ortadan kalkmış görünüyor. Bunun askeri açıdan bize bir ferahlık getirdiğine hiç kuşku yok. Yalnız Sovyetler Birliği'nin çöküşü üzerine gelişen olaylar Türkiye için, çeşitli olanaklar kadar tuzaklarda getiriyor.
    Örneğin, Sovyetler Birliğinin dağılması ve Karadeniz kıyılarında bağımsız Ukrayna'nın, Kafkaslarda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan'ın kurulmasıyla birlikte Türkiye'nin kuzeyinde ve doğusunda Balkanlardaki komünist rejimin yıkılması ve Yugoslavya'nın parçalanması üzerine batısında da istikrarsız bölgeler çıkmış bulunuyor.
    Gerçi bu gelişmeler Türkiye'nin "Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi" gibi bir girişimin öncülüğünü yapmak olanağını veriyor. Buralardaki Sovyet hegemonyası sırasında böyle bir girişim düşünülemezdi. Ama aynı gelişmeler, Türkiye'ye "yeni dış politika ve güvenlik" sorunları da yaratıyor.
    Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine Türkiye, Balkanlarda da yeni sorunlarla uğraşmak zorundadır. Çünkü Balkan dengesi tümden değişmiş, eski yerleşmiş katı düzenin yerini, Balkan Devletleri içinde yaşayan ulusal azınlıkların; örneğin Yugoslavya'nın parçalanmasına ve sınırlarımızın hemen ötesinde Makedonya ve Bosna-Hersek gibi Müslüman toplulukların yaşadığı iki yeni bağımsız devletin kurulmasına kadar giden düzen bozucu eylemlerin getirdiği değişiklik ve belirsizlik almıştır. Üstelik, Balkanların altüst olmasına, yerleşik sınırların değişmesine neden olan "self-determination" ilkesi, Türkiye içindeki ayrılıkçıların da isteklerle ortaya çıkmalarına ve batıda destek bulmalarına neden olmuştur. İki kutuplu sistemin çöküşünün bize oynadığı en kötü oyun budur.
    Bunların yanı sıra Türkiye, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz bölgelerinin kesişme çizgilerinin tam ortasındaki mihver durumu ile Avrupa'nın jeopolitik uzantılarında önemli bir statü de kazanmıştır. Bu da Avrupa ile ilişkilerini ancak güçlendirici bir etki yapabilir. Akılcı bir yaklaşımla Türkiye'nin bu durumu lehine çevirebileceği de bir gerçektir.
     



Sayfayı Paylaş