Vahyi Anlama Kılavuzu..

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve abdulkadir tarafından 18 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    VAHYİ ANLAMA KILAVUZU

    ALLAH Teala, Kur’an’ın özeti olarak ifade edilen Fatiha’nın peşinden gelen surenin ilk ayetlerinde, akıllarda oluşabilecek şüpheyi ortadan kaldıracak güvenceyi veriyor ve sonra vahyi anlama kılavuzunu sunuyor:

    1. Elif. Lâm. MÎm.

    2. O kitap (Kur’an); onda asla süphe yoktur. O, müttakîler (sakinanlar ve arinmak isteyenler) için bir yol göstericidir.[2]
    Kur’an’ı anlamanın, hayatımızın tam içine çekmenin birinci yolu müttaki olmaktır. Kişi Kur’an “okuyarak” müttaki olur; ama Kur’an’ı “okuyabilmek” için de müttaki olmak gerekir. Sadece Bakara Suresi’nin ayetlerinde değil Kur’an’ın birçok yerinde ilahi hitabı, gereken şekilde anlayabilecek olanların mezkur özelliklere sahip mü’minler olduğu vurgulanmıştır.[3]
    Müttakî(n) (ﻣﺘﻘﻴﻦ) kelimesi “korunmak, sakınmak” anlamına gelen ﺇﺗﻘﻲ dan türemiş ism-i faildir.[4] Korunmak, ALLAH’ın azabından korkup sakınmaktır ki bu da ALLAH’ın emrettiği şeyleri yapıp yasak kıldığı şeylerden kaçınmakla olur.[5] M.Hamdi Yazır, “müttaki” kelimesini “sapıklıktan çıkıp Hakk’ın korumasına girmek yeteneğine sahip olanlar” şeklinde açıklar ve ittika için üç mertebe zikreder: şirkten korunmak, büyük günahları işlemekten ve küçüklerde ısrar etmekten kaçınmak, kalbi ALLAH’tan meşgul edecek şeylerden kaçınmak.[6] Hasan Basri Çantay ise “takva, ahirette insana zarar verecek şeylerden kaçınmaktır. Bu sıfatı takınanlara müttaki denilir.” şeklinde bir izahta bulunmuştur.[7] Kelimenin “ALLAH’tan korkan” şeklinde tercüme edilmesini yetersiz bulan Muhammed Esed, “Kulun, ALLAH’ın her zaman ve yerde hazır olduğunun farkında olması ve bunun ışığında kendi varlığını biçimlendirme arzusu” olarak anlaşılması gerektiğini söyler.[8]

    KUR’AN KİMLERE YOL GÖSTERİR

    Kur’an’dan faydalanarak gayeye ulaşacak olanlar şüpheli yollardan sakınan, fıtrî kabiliyetlerini kaybetmeyenlerdir. Kur’an’ın gerçekleştirmek istediği irşadın etkili olabilmesi için, muhatap olan insanların ihtiyarî fiilleri şart kılınmıştır.[9] Hidayetten ancak Kur’an’a kulak vererek okuyan, düşünen, lehinde ve aleyhinde olanları anlamak isteyen kişi faydalanabilir.[10] Kitap’tan faydalanmak isteyen biri ona sağlam bir kafa ile yaklaşmalıdır. Kendi heva ve hevesinin peşinde olan, amaçsız biri için ondaki hidayet faydasızdır.[11] Kur’an kendisine çekingen, korkulu, saygılı, duyarlı ve faydalanmayı isteyen bir eda ile yaklaşan kalbe sırlarını ve nurlarını aktarır.[12] Çünkü hakikati aramakta istikamet sahibi olmak, doğruluk, aklın anlayışını kolaylaştırmaktadır.[13] Yani hidayetin tam olabilmesi için sadece mü’min olunması yetmez aynı zamanda müttaki olunması gerekmektedir. Kişi zihni, psikolojik, ahlaki ve kültürel sorunlarına ancak böyle çözüm bulabilir. Takva, teori ve eylem birliği olması açısından madde ve manayı aynı anda doyuran, zihne ve kalbe şeffaflık kazandıran bir haldir.
    İmam Şafi, ilmi elde etmek, nassları bilmek ve bunlardan hüküm çıkarmak için kişinin ALLAH’a karşı ihlaslı olmasını ve bu hususta kendisine yardımcı olması için ALLAH’a dua etmesini…. öğütlerken[14] aynı anlayışı ifade etmektedir. Kur’an’ı anlayıştaki nüfuz derecesiyle İslam toplumunun akîde ve amellerine yön veren Ebu Hanife’nin, nefsine hakim, hislerini dizginlemesini bilen, hakkı aramakta son derece ihlas ve samimiyet sahibi biri (müttaki) olduğu kaynaklarımızda yer alır.[15] Bir problemi çözmede zorlandığında tevbe istiğfarda bulunan, “Bir günah işlemişim ki bu problem karşıma çıktı” diyen biridir. Yemame Savaşında Kur’an’ı en iyi okuyanlardan olan Hafız sahabe Sâlim’e arkadaşları, sen dur önce biz şehid olalım dediklerinde “benden önce şehid olursanız ben ne kötü bir Kur’an taşıyıcısıyım” demiştir.[16] Bu örnekler Kur’an’ı anlama ile zühd ve takva arasında nasıl bir bağlantı kurulduğunu açıklar.
    Sahabenin Kur’an’ı okurken gösterdiği hassasiyet ve ALLAH Resulü’nün onlara yaptığı övgüler birlikte dikkate alındığında sonraki mü’minler için önemli yol işaretleri ortaya çıkmaktadır. Hz. Ömer Bakara Suresi’ni on iki yılda “okumuş” tur. Bu, müttaki bir kalbin kendini yürüyen Kur’an yapabilme çabasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda bu yaklaşım Hz. Ömer’in ilahi hitabı kavrayışını öyle kuvvetlendirmiştir ki on sekiz konuda ayet gelmeden, ayetin maksadı doğrultusunda vahye muvafakatta bulunmuştur.[17]

    DALALET TERCİH EDİLİRSE

    İnsan doğru ile yanlışı, adalet ile zulmü, güzel ile çirkini birbirinden ayırt etmek üzere yaratılmıştır. Ancak olumlu ile olumsuzun birbirine karıştırılmaması kalplerin saflığı ve sahip olunan basiret ve ferasetin derecesine bağlıdır. Hidayete ulaştıran bütün lütuflar göz ardı edilip dalalet tercih edilirse kalpler kavrayamaz, gözler göremez, kulaklar duyamaz.[18]
    Her şeye salt “bilimsellik” mantığı ile yaklaşmak zihnin kavrayışını dumura uğratıyor olsa gerektir ki akademisyen (bilim adamı) olduğu halde söylediği ifadenin ayet mi hadis mi olduğundan dahi şüphe eden hocalar türemiştir. Müttaki kalemlerden çıkmayan makaleler, pozitif çözümlerden uzaktır. Eserler, yap boz tahtası gibi oradan alınıp buraya konulan dipnotlarla dolmuş, ilmi kuvvetin!! ispat aracı haline gelmiştir. Ehl-i kalem akademisyenler, eserlerindeki dipnot sayısı ile övünürken İslami oluştan ne kadar uzaklaştıklarını fark edememektedirler. Bilimsellik hatırına takva elbisesi çıkarıldığından beri Kur’an tarihsel olmuş, “ALLAH Resulü s.a.v” , “Muhammed” haline gelmiştir.
    ***
    610 Yılında indirilmeye başlanan Kur’an, ilk günkü tazeliğini, evrenselliğini ve yetkinliğini muhafaza ediyor. Fakat mana kapılarını sadece müttaki şahsiyetlere açıyor.
     



Sayfayı Paylaş