Türkiye'nin Efsaneleri Türkiye Efsaneleri

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 2 Temmuz 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Ağlayan Kaya-Niobe Efsanesi

    Manisa'daki Ağlayan Kaya'nın Kral Tantalos'un kızı Niobe olduğuna inanılır. Efsaneye göre Niobe'nin çocuklarının çokluğu tanrıça Leto'yu kıskandırır. Leto, çocukları Apollon ve Artemis'ten Niobe'nin cezalandırılmasını ister. Onlar da Niobe'nin çocuklarını öldürür. 12 çocuğunu kaybeden Niobe büyük bir acıya kapılır. Baştanrı Zeus bu durumuna son vermek için onu taş haline getirir. Niobe'nin acısı dinmez ve o gün bugündür kayadan gözyaşları süzülür.


    Amazonların Adası Efsanesi

    Kıyıya 25 kilometre uzaklıkta bulunan 40 bin metrekarelik Giresun Adası, Karadeniz'in tek adası olmanın yanı sıra Amazonlar'ın yaşadığı ada olarak da bilinir. Her yıl 20 Mayıs'ta yapılan şenliklerde tekne turları düzenlenen ada ilginç bir ritüele de ev sahipliği yapar: Ana tanrıça Kybele'yi temsil eden üç ayaklı "Hamza Taşı"nın altından geçen Giresunlular soylarının devam edeceğine inanır.


    Cennet Ve Cehennem Efsanesi

    "Cennet ve cehennem bu dünyadadır" diyenler mutlaka Silifke'ye gitmeliler. Cennet obruğunun girişinde 5 yüzyılda yapılan bir kilise vardır. Cehennem çukurunun ürkütücü görüntüsünü ise ilginç bir efsane tamamlar: Zeus, alevler kusan yüz başlıejderha Typhon'u yendikten sonra, onu Etna Yanardağı'nın altına sonsuza kadar kapatmadan önce 120 metrelik korkunç Cehennem çukurunda hapseder.


    Keşişin Bahçesi Efsanesi

    Kerem ile Aslı'nın hikâyesini bilmeyen yok gibidir. İsfahan Padişahı'nın oğlu Kerem, keşişin kızı Aslı'ya vurulur. Ancak iki genç din farkı yüzünden bir türlü kavuşamazlar. Dilden dile anlatılan bu efsanenin geçtiği yer Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesindedir. "Keşişin Bahçesi" vaha görünümünde büyük bir konaklama yeridir. Ayrıca hemen üzerinde bulunan tarihi İshak Paşa Sarayı yurtiçi ve yurtdışından ziyaretçileri ağırlar.


    Fırat Nehri Efsanesi


    Fırat’ın bolluk ve bereketi diğer bir Zeugma mozaiğine daha konu olmuştur. Fırat Nehri’nin kralı olan Akheloos’un başı yemişler ve meyveler saçan bereket boynuzuyla birlikte betimlenmiştir Akheloos kanat biçiminde bıyıklıdır Saçına çiçekler takılmış. Alın üstü çift bereket boynuzuyla taçlandırılmış Fırat çevresinde yetişen üzüm, armut, incir, nar, yenidünya, ayçiçeği gibi meyvelerin resimleri bu mozaikte bereket boynuzu ve dallarla çevrilerek resmedilmiştir Akheleoos Helen teogonisinde yer alan en eski çiftlerden olan Okeanos ile Tethys’in her biri ırmak tanrısı olan 3 bin oğlunun en büyüğüydü Akheloos ise ilgili değişik efsaneler mevcuttu.r Bu efsanelerden birine göre ; Aitolia’da Kalydon Kralı Oineus’un komşusu olan Akheloos , kralın kızı Deianeria’ya evlenme teklifi eder. Ancak ırmak tanrısı olarak Akheloos’un metamorfoz yeteneği vardı; istediği şekle girebilmekteydiKimi zaman boğa, kimi zaman ejderha vs olabiliyordu Bu yetenek, böylesine rahatsız edici bir kocayla evlenmeyi düşünmeyen Deianeria’yı korkuttu Herakles, Oineus’un sarayına kendini takdim edip kızı Deineria’ya evlenme teklif edince güzel kız da bu teklifi hemen kabul etti. Bununla birlikte Herakles, yerinin alınmasına kolay kolay razı olmayan Akheloos yüzünden kızı elde etmek için zorluk çekti İki talip arasında kıyasıya bir çatışma oldu. Akheloos bütün yeteneklerini, Herakles de bütün gücünü kullandı. Mücadele sırasında Akheloos boğaya dönüştü. Herakles O’nun boynuzlarından birini kopardı. Bunun üzerine Akheloos kendini yenik sayarak teslim oldu. Deineria’yla evlenme hakkını Herakles’e bıraktı ama kırılan boynuzunu geri istedi Herakles bu boynuza karşılıtk, Zeus’un sütannesi keçi Amaltheia’nın bol çiçekler ve meyvalar saçan, bir boynuzunu ona hediye etti. Bazı yazarlar bu harika boynuzun Akheloos’un kendi boynuçu olduğunu da ileri sürerler. Günümüzde Akheloos Irmağı Astropotamo adını taşımaktadır ve Patras Körfezi’nin girişinde Yunan Denizi’ne dökülür.

    Kaynak:Mehmet ÖNAL (Arkeolog)
     
    Son düzenleme: 2 Temmuz 2016



  2. CAN Well-Known Member

    Bayburt Dikmetaş Efsanesi

    Bayburt’tan 20 km. uzaklıkta bulunan Değirmencik köyü yol güzergahında Buğdaylı yol ayırımı üzerinde, hemen Çoruh Nehri yanında ilk bakışta bir ot yığınını andıran ve dikmetaş adı verilen bir taş yığını vardır. Rivayete göre bu taş yığını , önceden bir ot yığını imiş , otlar zengin bir Keşişe aitmiş , çok şiddetli geçen bir kış mevsiminde kışın uzun sürmesi çevre köy çiftçilerini zor duruma düşürmüş . Çiftçilerden birisi hayvanlarını kurtarmak için , bu keşişten ot istemiş . Keşiş önce ot vermek istemişse de sonra ot isteyen çiftçinin güzel kızına karşılık ot verebileceğini söylemiş .

    Çiftçi kızına ; birkaç bağa karşılık kendisini isteyen keşişin teklifini bildirmiş . Fakat gece sabaha kadar ağlayıp keşişe beddua etmiş , türküsünde şöyle demiş :

    Estir kaba yel estir
    Bu gün dağlara destur
    Gavurun yığınını
    Sabahan daş kestür

    Gerçekten o sabah bir mucize olmuş , güneyden bir kaba yel esmiş , bütün çevreyi sarsmış , karlar erimiş ve otlar meydana çıkmış . Keşişin ot yığını bir taş yığını haline gelmiş . Efsanede adı geçen taş yığını halen varlığını muhafaza etmektedir .
     
  3. CAN Well-Known Member

    Diyarbakır Gümüş Sakallı Paşa Efsanesi

    Eskiden Diyarbakır'da yaşayan Hıristiyanların et yemelerinin yasak olduğu bahar ayının başındaki Paskalya günlerinde; Müslümanlar, Kırklar Dağı'na pikniğe giderler; yer, içer ve eğlenirlermiş Bu gelenek böyle gelip giderken Diyarbakır'a bir paşa gelmiş Bu, gümüş renkli sakallı, ince düşünceli, nazik bir paşaymış Hıristiyan komşularının et yemedikleri özel bir günde böyle pikniğe çıkıp et pişirmenin ve kokusunu da çevreye yaymanın doğru olmadığını belirterek bu geleneği yasaklamış ve zamanı geldiğinde de şehri kuşatan surların bütün kapılarını kapatarak kimsenin dışarıya çıkmasına izin vermemiş Bir araya toplanıp buna bir çare düşünen Diyarbakırlılar, altı-yedi tane tabutu omuzlayarak Mardin kapıya gelmişler ve nöbetçiye; "Cenazemiz var , mezarlığa götüreceğiz, kapıyı aç!" demişler Kapı açılınca da Kırklar Dağı'na giderek tabutların içindeki yiyecekleri çıkararak her yıl yaptıkları gibi eğlenmeye başlamışlar.
     
  4. CAN Well-Known Member

    Hazar Gölü (Hamile Dağ) Efsanesi

    Çok eskilerde buralarda yaşayan hamile bir kadın varmış. Dönem kıtlık devri kadın bir köye gitmiş mis gibi ekmek kokuları çarpmış burnuna dayanamamış oradaki evlerden ekmek istemiş ama çok cimri olan bu köy halkı ekmek vermemiş bunun üzerine kadın elini evlerin eşiğine koyup "inşallah bu köy su keser ben de taş keserim" diye beddua edince allah duasını kabul eder ve köy sular altında kalır kadında dağa dönüşür hazar baba olarak da bilinen bu dağ Elazığ'ın her yerinden görünür ve gerçektende saçları yüzü karnı ayakları hatta elbisesinin kırışıklarıyla tam bir kadın görünümündedir. Batık şehir hakkında da çalışmalar yapılmaktadır sular çekilince zaman zaman şehir ortaya çıkar. EVLİYA ÇELEBİ buranın ticaretle uğraşan gayri müslim bir köy olduğu ve kilisesinde mumyalanmış bir eşek olduğunu eserinde belirtmiştir.
     
  5. CAN Well-Known Member

    Eskişehir Lületaşı Efsanesi

    Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir. Anlatılan efsane şöyledir:

    Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir.Genç çoban yorgun düşer, acıkır, oturur, azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar O sırada, topraktaki bir delikten bir canlının ak taş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar. İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir. Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı vardır O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.
     
  6. CAN Well-Known Member

    Diyarbakır Baho Gölü Efsanesi

    Baho Gölü'nün eteklerinde yer aldığı, Diyarbakır'ın Çarıklı Köyü - Kurtkayası Mezrası'nda, yaşayan Baho adında bir çoban varmış. Gece-gündüz hiç ayrılmadığı koyunlarını, hep bu gölün kenarında otlatırmış.

    Baho, mutsuz, hüzünlü bir çobanmış. Hiç insan içine karışmaz, geceleri de gölün kıyısına sırtüstü yatarak, yıldızları seyredermiş.

    Gökteki yıldızlardan birisi çobana aşık olmuş ve bir gece gökyüzünden kayarak Baho'nun yanına gelmiş. Uzun, yıldızlı, parlak saçları olan çok güzel bir peri kızı olmuş ve başını çobanın omzuna dayamış fakat, bu yıldız kızın bacakları ve ayakları yokmuş. Bacaklarının yerinde, tıpkı deniz kızlarında olduğu gibi, parlak yaldızlı bir kuyruk varmış. O geceden sonra, yıldız kız her gece gökten kayar gelir, başını Baho'nun omzuna koyar ve sabaha kadar öylece otururlarmış. Bazen de yan yana, gölün kenarındaki çiçeklerin, çayırların üstüne sırtüstü uzanıp, hiç konuşmadan gökyüzünü seyrederlermiş. Sabah yaklaşırken yıldız kız yine göğe dönermiş.

    Çoban çok mutluymuş. Bu sırrını herkesten saklar ve kızı her gün bir an önce gece olmasını istermiş çünkü, yıldız kızı çok özlermiş.
    Çobanın çok kıskanç ve kurnaz bir karısı varmış. Birgün Baho'nun omzunda bir parça yıldız tozu görmüş. Çok merak edip hemen dostu olan cinlere koşmuş ve bunun ne olduğunu sormuş. Cinler de kendileri gibi olan gerçek dışı yaratıkların hiçbir ölümlü insanla beraber olmasını istemezler, onları da çok kıskanırlarmış. Bu nedenle kadına, çobanlı yıldız kızın beraberliğini anlatmışlar ve eğer kocan bu yıldızın varlığından, bir ölümlüye söz ederse, yıldız kaybolur, bir daha da hiç görünmez demişler.

    Kurnaz kadın, günlerce uğraşıp, ağlayıp sızlayarak, kocasının yıldızdan söz etmesini sağlamış. Çoban tılsımı bilmediği için, karısının ısrarlarına dayanamayıp, yıldız kızla beraberliklerini ve ona duyduğu sevgiyi anlatmış.

    O günden sonra Baho yıldızı boşuna beklemiş, ama bir daha hiç görememiş. Bir süre sonra çoban da ortadan kaybolmuş. Kimilerine göre çok uzaklara gitmiş kimilerine göre de kendisini o, çok sevdiği göle atmış.

    Şimdi ne zaman, gökten bir yıldız kaysa, Baho Gölü'nün suları ürpermiş. Bu hal, yıldız kızın dönmesini bekleyen, çoban Baho'nun ruhunun ürpertisiymiş.

    Özellikle bahar aylarında, sevdikleri uzaklarda olanlar, bu gölü ziyaret edip, gölün sularına çiçekler atarlar. Atılan çiçekler kıyıya doğru yaklaşırsa sevgililere kavuşma zamanı yakın demektir. Kıyıdan giderek, gölün ortasına doğru uzaklaşırsa, kavuşmak uzak bir zamana kalmıştır.
     
  7. CAN Well-Known Member

    Antalya Eğri Göl Efsanesi

    Torosların zirvesinde Eğri Göl adında bir göl vardır. Bu gölümüzle ilgili şöyle bir efsane anlatılmaktadır:

    Vaktiyle güzeller güzeli bir kızla, yiğit mi yiğit yakışıklı bir genç varmış Bu gençler, birbirlerine sevdalanmışlar Babalarının söz kesmesinden sonra da beklemeye başlamışlar Olacak ya, gün gelmiş delikanlıyı askere çağırmışlar Evlenip muratlarına eremeden araya ayrılık girivermiş Yıllarca sevgilisinin dönmesini bekleyen genç kız onun şehit olduğu haberiyle karşılaşınca dünyası yıkılmış Ama neylersin, ölenle ölünmüyor ki..

    Artık beklemenin de anlamı yoktur. Kızın babası, kızını başka birine nişanlar Düğün dernek kurulur ve nihayet gelin alayı kızı almaya gelir. Gel gör ki kızın gönlü hâlâ eski sevgilisindedir. Çaresiz, ata biner ve yaşlı gözlerle yola düşerler Kervan, bugünkü Eğri Göl'ün bulunduğu yere gelince kız acısına daha fazla dayanamaz ve "Allah'ım, ya beni suya sal sevdiğime varayım ya da kuş et salıver!" der Allah'ın hikmetiyle o kızcağız orada bir su oluverir. Sular kaynaya kaynaya orada bir göl meydana getirir O kervanın da orada duruşu eğri büğrü olduğu için, gölün iki km uzunluğundaki çevresi eğri bir hâldedir. O gün bugündür her Cuma, kervanın gölde kaybolduğu saatlerde gölden bir ışık topunun çıktığını da yöre halkı söyler durur.
     
  8. CAN Well-Known Member

    Artvin Boğa Gölü Efsanesi

    Boğa Gölünün kenarında hayvanlarını otlatan bir adamın boğası böğürmüş. Göl içerisinden bu sesi işiten su boğası, gölün kıyısına çıkmış. Orada bulunan boğa ile güreşmişler Su boğası öteki boğayı kaçırdıktan sonra yine göle girmiş Kaçan boğanın sahibi, boğasının yenildiğine çok üzülmüş Su boğasından öcünü almak çareler aramaya başlamış Boğanın boynuzlarının ucuna polat boynuz takmak aklına gelmiş Kendisi de demirci olduğu için boğasına uçları çok ince takma polat boynuzlar yapmış Bir müddet de boğasını besledikten sonra hayvanları ile boğasını yine aynı göl kenarına götürmüş. Göl kenarına gelen boğanın böğürmesini duyan su boğası da böğürerek gölden dışarı çıkmış ve güreşmeye başlamışlar. Fakat polat boynuzlu boğanın ince uçlu takma boynuzları su boğasının kafasında muhtelif yaralar açmaya başlamış Bu suretle yüzü-gözü kan içerisinde bulunan su boğası, aynı zamanda canı yandığından polat boynuzlu boğanın önünden kaçmak zorunda kalmış. Arkadan yetişen boğa, su boğasının butuna sapladığı boynuzları ile ağır bir yara daha açmışYaralı boğanın göle girmesi ile ondan akan kanlar, gölü kana bulamış.

    Hâlen göl içerisinde kırmızı taş ve toprağın su yüzüne aksettirmiş olduğu yol şeklindeki bir kırmızılığı, boğanın suya girdiği yer ve ondan kalan kan lekelerinin izi olduğuna inanılmaktadır.

    Yaralı su boğası, diğer boğa sahibine yapmış olduğu beddua karşısında bu ailenin perişanlık içerisinde kaldığı rivayet edilmektedir.
     
  9. CAN Well-Known Member

    Edremit Kaz Dağında Sarı Kız Efsanesi

    Edremit’in şimali garbisinde ve Ağunya’dan başlayarak Behram hatta baba burnunda nihayetlenen bir silsilenin en yüksek kısmıdır.

    En yüksek tepesi eski adıyle (Gargaros) resmi adıyle (Kartal Tepe) mahalli tabirle (Baba Tepe) dir.

    İkinci derecede yüksek olan yer meşhur Sarı Kız tepesidir. Eski ismi (İda)dır. Bu dağın Kaz Dağı adını almasında bu tepe hakkında efsaneler başlıca amil olmuştur.

    Üçüncü derecede yüksek olan da (Bakla Tepe)dir buna yassı bağ da denilir. Emsalsiz güzelliklerle dolu olan Kaz Dağı’nı hakkıyle tarif edebilmek kabil olamamakla beraber bu güzel yurt köşesini aşağıdan yukarıya doğru tetkik etmek daha doğrudur.

    Edremitten Kaz Dağı’na çıkmak için başlıca beş yol vardır. Paşa Sultan, Zeytinli, Kızıl Keçili, Avcılar, Altınoluk, yollarıdır. Bunların içinde en yakın yol Zeytinli yolu olduğu gibi o kadarda dik değildir. Hatta bu yolda (Tomruk yolu) denilen ekseriya patika ile birleşen geniş bir yol vardır ki buradan iki tekerlek üzerinde öküzler koşarak Tomruk denilen keresteler indirilir. İşte bu yol ufak bir himmetle otomobil yolu haline girebilir. Çünkü bu yol güzergahında uçurum yok denilecek kadar azdır. Diğer yollar köylere mahsus olmakla beraber bu yol dağın başka başka manzaralarını mevkilerini sularını gösterir...

    Sarı Kız’a sağ tarafta ufak bir tepecik üzerindeki yoldan çıkılır. İlk olarak körfezin çok muhteşem güzelliği göze çarpar bu emsalsiz manzara karşısında bir an Sarı Kız filan hatırdan çıkar bütün yorgunluk hemen buracıkta unutulmuştur. Baba burnundan musluk dağlarına kadar körfez ve ova ayağınızın altındadır. Havrana giden beyaz şerit gibi yol ile Edremit son virajdan büyük servili mezarlığı ile Havranı da görürsünüz Burhaniye ve bugün dalyan olan eski tuzla ve altındaki parlak bir şerit gibi zeytinli çayı menbaı ve nihayet mavi deniz uzaktan madra ve sahildeki tepeler ve Ayvalığın önündeki adalar. Siluet halinde Midilli hatta beyaz yaldızdan bir çizgi halinde Ege Denizi’nden bir parça (Altın ova istikametinde görünür) garba doğru bakınca Baba burnunu behram taraflarını ve biraz uzakta yine abide şeklindeki nirengisi ile Kartal tepeyi Ayvacık ve Ezine ovalarından bazı parçalarla şimale doğru Bayramiç arazisinden parçalar ve siluet halinde boğaz görünür. Şark cihetine bakınca manzara daha heybetlidir. Kaz Dağı’nın şark silsilesini teşkil eden büyük dağlar birer ufak tepe gibi dekoru ikmal eder. Şimdi biraz toplanarak muhitimizi tedkike koyulalım. İlk karşılaştığınız bir taş yığını hakkında kılavuzun izahatini dinleyelim. Burası Sarı Kız’ın (Kazlarını muhafaza ettiği ağıldır) bu yığına muttasıl mustatil şeklinde muntazam çevrilmiş bir taş yığını daha vardır ki burası da Sarı Kız’ın mezarıdır. Biraz sağda da nirengi ve onun önünde (1929) yılında Edremit İdman Yurdu azaları tarafından betonla tesbit edilmiş ve bilyalı yatak üzerine oturtulmuş aksondan (yuvarlak demir) den mamul bayrak direği vardır kalın saçtan yapılan bayrak rüzgarların tesiri ile kopmuş ve parçalanmıştır. Buraya çıkış için en müsait aylar Temmuz ve Ağustos’un ilk Ob beş günüdür. Diğer zamanlar rüzgarda ve yağmur eksik değildir. Bayrak direğinin önünde bir taş yığını daha vardır. Bu yığın arasında binlerce kırmızı yuvarlak ve aynı zamanda uçan böcekler vardır. Bu zararsız hayvancıklar kçücük benekli sırtları ile boyuna bu taş yığınının arasına girip çıkmaktadır. Tepe üzerinde sayısız enli ince plak halinde öbek öbek taş yığınları göze çarpıyor ve bu plak halindeki dikili taşların rüzgardan yakılacak ateşi muhafaza etmek üzere Sarı Kız töreni yapmağa gelen Türkmenler tarafından konulduğu söyleniyor.

    Her sene Temmuz ve Ağustos ayları içinde Sarı Kız’da Türkmenler tarafından yapılmakta olan Sarı Kız ayini hakkında bazı kimseler Türkmenlere karşı çok çirkin iftiralarda bulunmakta iselerde bu temiz insanların Sarı Kız ayinleri çok nezihtir. Tarihte Edremit Şehri isimli kitaptaki Sarı Kız ayini bahsi bu iddiamızı isbata kafidir.

    Pek çok olan Sarı Kız efsanesinin halk arasında en fazla söyleneni budur.

    Güre’de sakin bir adamın tek bir kızı varmış evlenme çağına gelen bu kızı çok güzel olduğu için pek çok kimseler istemiş babası belki de yalnız kalacağından korkarak bütün taliplere menfi cevap vermiş bunlardan biri kıza bir iftirada bulunmuş müteassıp olan babası da kızını öldürmeye kalkmış fakat çok güzel olan kızını kıyamamış onu Kaz Dağının bu Sarı Kız tepesine çıkarmış yanına oniki tanede kaz vermiş ve ne yapalım ben bu kazları çok seviyorum satmaya ve kesmeye kıyamıyorum. Bunlarda köyde boyna zarar yapıyorlar. Herkes şikayete başladı. Bu kazları burada yaymaktan başka çare yok diyor ve ertesi günde bu güzel kızı dağda ben gidip odun alayım diye yalnız bırakarak köye iniyor. Kız babasının karanlık basıp da gelmediğini görünce korkup ağlıyor ve bir taraftan da dua ediyor. Cenab-ı hak onun duasını kabul ediyor ve onu her tehlikeden koruyor. Babası kızının artık ortadan kalktığını tahmin ederek ağlaya ağlaya hacca gidiyor. Kazlar çoğalıyor kız günden güne daha fazla güzelleşiyor. Dağda fırtınada kalanlara yardım ediyor. Herkes ona hürmet ve sevgi bağlıyor. Babası hacdan dönüp kızının sağ olduğunu duyunca dağa geliyor. Kızı ile konuşuyor. Kız köylülerin hediye ettiği aletlerde gergef işlemekteymiş. Babası biraz su istiyor. Kız yanındaki boş su kabağını eline alıp oturduğu yerden konulu uzatıp körfezden kabağı dolduruyor. Babası suyun tuzlu olduğunu görünce ben içmek su istedim diyor. Kız kabağı döküp sen yalnız köy suyuna alışıksın sana Güre Çayının suyundan doldurayım diyor. Yine elini uzatıp Güre Çayından kabağı doldurup babasına uzatıyor. Babası bu hali görünce kızım ben sana kötülük ettim sen mertebeni bulmuşsun artık diyor. Kız kendisine fenalık edenlere beddua ediyor ve oracıkta ölüyor. Babası kızın vasiyeti üzerine onu bu Sarı Kız tepesine gömüyor. Kendiside Kartal Tepeye çıkıp orada ölüyor. Kartal Tepeye baba tepe denilmesinin sebebi bu imiş.

    Gıyas Yetkin'in 1939'da Balıkesir'de yayınlanmış EDREMİT adlı kitabından alınmıştır.
     
  10. CAN Well-Known Member

    Diyarbakır Bacı Kardeş Efsanesi

    Eskiden Silvan'da tüm evler tek katlı düz damlı ve bir boydaymış. Bu evlerin damlarında yürünerek ilçenin bir tarafından bir diğer tarafına kadar gidilebilinirmiş. Birgün ilçenin kuzey ucundaki Büyülçeşme Mahallesi'nde oturan bir ailenin küçük kızları, evlerin damlarından yürüyerek ilçenin güney ucundaki Kırkminare Mahallesi'ne kadar gitmiş ve orada kaybolmuş. Hiç çocuğu olmayan bir kadın, onu bulmuş; fakat çocuk, kim olduğunu ve ailesini anlatamamış. Kadın da onu evlat edinip büyütmüş. Yıllar sonra şehrin kuzeyinde oturan bir aile, bu kızı oğullarına istemişler ve gelin almışlar. Gelin, oğlan evine gelince rafta duran bezden yapılmış bir bebek görmüş. Koşup onu almış ve ağlamaya başlamış. Kaynanası, ne olduğunu sorunca da; "Benim, çocukken bir bebeğim vardı. Bu, aynen ona benziyor." demiş. Kadın da bu bebeğin kaybolan kızına ait olduğunu söyleyerek gelinin annesine gidip; "Bu kız, senin öz kızın mı?" diye sormuş. Kadın da onu küçükken bulduğunu ve evlat edindiğini söyleyince gelin ile damadın kardeş olduğu anlaşılmış. Son anda bir trajedi önlendiği için Allah'a şükredip kurbanlar kesmişler.
     
  11. CAN Well-Known Member

    Adana Yıkılış Efsanesi

    Tarih boyunca bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış Çukurova yöresi, bağrında gelişen kültür zenginliği ile eşsiz bir değere sahiptir. Yörede hüküm sürmüş medeniyetlerin çeşitliliği; bölgeye hakim olma arzusu kadar, ona hakim olanların "kaybetme" korkusu; bir çok efsanenin doğuşuna da ilham kaynağı olmuştur. Asırlardır kulaktan kulağa dolaşan efanelerin de etkisiyle, Adana yöresinde söylenegelen bir deyiş vardır: "Misis yılanla, Ceyhan yelle, Adana selle gidecek..." Bu sözün temelinde şu inanış yatmaktadır:

    Adana, Seyhan Nehri'nin yanı başında bir düzlükte kurulmuştur. Eskiden nehir sık sık taşar, evleri, köyleri yıkar, tarlaları su altında bırakırmış. Adana'da sık sık sel olduğu için birgün şehrin bu yüzden yok olacağına inanılır. Ceyhan'da ise evler çok eskiden topraktan ve kamıştan yapılırmış. Her yanı açık olduğu için, kuvvetli bir rüzgârda birçok ev yıkılıp gidermiş.

    Misis'in yılandan gitmesine gelince, bu da yine yörede çok bilinen Şahmeran efsanesi ile birlikte anlatılır. Efsaneye göre Misis yakınında küçük bir dağın tepesine kurulmuş, Yılankale denilen bir kale vardır. Bu kalede sütle beslenen birçok yılan varmış. Bu yılanlar, bir gün sütsüz kalıp kaleden çıkacaklar ve Misis'e inerek orada yaşayanları sokacaklarmış.
     
  12. CAN Well-Known Member

    Adana Anavarza Efsanesi

    Vaktiyle Anavarza, yiğit insanların ve güzel kızların yaşadığı büyük bir şehirmiş Kent ve kale, dıştan gelecek tehlikeye karşı koyabilecek durumdaymış O zamanlarda şehirde yaşayan taş ustaları, taştan oymalarla evleri ve meydanları süsler, insana şaşkınlık verecek, hayranlık duyulası eserler yaratırlarmış.

    Gündüzleri, halk kentten çıkar, tarlada-bayırda işini görür, akşam olduğunda ise kente geri dönermiş Kentin dışı, derin hendeklerle ve yüksek duvarlarla çevriliymiş Kentin kapısındaki asma köprüden başka içeri girebilecek hiçbir yer yokmuş.

    Halk, bu güzel kentte huzur içinde yaşarmış Akşamları her ev, kahkahayla dolarmış, ağıtlar şarkı diye söylenirmiş Halk mutluymuş, günler böyle gelir geçermiş.

    Anavarza Kralı’nın, gökyüzünde parıldayan Ay'a; "Sen doğma, ben doğayım" diyen dünya güzeli bir kızı varmış Bu kız, akıllı mı akıllı, güzel mi güzelmiş Gel gör ki, günlerden birgün, bu kız yüzünden kentin huzuru kaçmış, kralın o gülen yüzü kızarmış, kaşları çatılmış.

    Birgün Sis Kralı'nın elçisi, Anavarza Kralı'na gelmiş ve "Ulu Sis Kralı adına, yüce Anavarza Kral'ına saygılarımı sunarım""Söyle bakalım, ne diler kralın bizden?" deyince de elçi:
    - Kralım kızınızı oğluna ister, demiş.
    - Yaa, öyle mi?
    - Evet yüce kralım
    - Ya istediğini kabul etmezsem?
    - Ulu kralım bunu da düşünmüştür Kızınızı oğluna vermezseniz, krallığınıza savaş açacağını bildirmekle de görevli bulunuyorum
    - Savaş diler demek?
    - Hayır Ama
    - Sis Kralına söyle, bu işi düşünmemiz gerekir.

    Sis Kralı'nın elçisi, böyle diyerek gitmiş gitmesine de, dert geldi mi, üst üste gelirmiş Sis Kralı’nın elçisi gidince, bu defada Misis Kralı’nın elçisi kapıya dayanmış O da kızını Misis Kralı’nın oğluna istemeye gelmiş O da aynı istek ve tehditlerde bulunmuş.

    Anavarza Kralı, çok halim-selim, iyi yürekli bir insanmış Ne yapacağına karar verememiş ve kara düşüncelere dalmışBakmış ki, durum çok çetin, gittikçe de karmaşık bir hal alıyor Kızını bu krallardın hangisinin oğluna verse, diğeri yine kendi halkına savaş açacak Belki de ülkesi elden gidecek Hiçbirine vermezse, bu defa da iki ülke halkı ile savaşmak zorunda kalınacak diye düşünüp durmuş.

    Kız, babasının haline çok üzülmüş Kara düşüncelere dalan babasına, "Olur mu ey benim Kral babam, ben senin kızın değil miyim? Bana derdini niçin açmazsın?" diye kahırlanmış Kral, "Kızım, güvercin topuklu yavrum, demiş Çok haklısın Bilmem ki ne etsem Sis Kralı elçi göndermiş, oğluna seni ister Misis Kralı da elçi göndermiş O da oğluna seni ister Vermezsem savaş açılacak, hangisine tamam desem, yine de olacağı bu Ne yapmalı, bilemedim!" demiş.

    Kızı gülmüş ve "Ondan kolay ne var, babacığım!", demiş "Şeytan bile çözemez bu düğümü kızım" demiş kral Kızı da; "Kral babam, bundan kolay bir şey yok! Dersen ki onlara, 'ben kızım veririm, veririm ama, bir şartım var Anavarza’nın suyu az Buraya bol suyu önce kim getirirse, onun oğluna kızımı veririm' Onlara öyle söyleyin siz Gerisine karışmayın".

    "Bak işte bunu hiç düşünmemiştim O zaman savaşsız çözeriz bu işi" demiş kral "Elbette babacığım Halkımız rahat, huzur içinde yaşıyor Onların benim yüzümden acılara katlanmalarını, ölmelerini istemem hiç" demiş kızı..

    Böylece aradan günler geçmiş Her iki kralın elçileri, Anavarza Kralı’nın kararını öğrenmek üzere Anavarza’ya gelmişler Kral onlara kızının önerdiği çözümü söylemiş: "Anavarza’ya bol suyu ilk getireninin oğluna kızımı vereceğim Kararımı krallarınıza böyle iletiniz"

    Elçiler, bu kararı hemen kendi krallarına iletmişler Bunun üzerine, Sis Kralı yukarıdan, Misis Kralı da aşağıdan başlamış su yolunu yapmaya Sis Kralı su yolunu yontma taşlardan, çok güzel, sağlam biçimde yaptırmaya uğraşırmış Bu yüzden işi gecikirmiş.

    Misis Kralı da kerpiçten yaparmış su yolunu Bu yüzden Misislilerin su yolu çabuk ilerlemiş.

    Günler geçmiş, yollar ilerlemiş, sonunda aşağıdan Misislilerin suyolu görünmüş Sislilerden bir haber yok Misislilerin suyolunun kente yaklaşmakta olduğunu gören kızı almış bir üzüntü Meğer içten içe yiğitliğini duyduğu Sis Kralı’nın oğlunu seviyormuş Ona adamlar göndermiş: "İyiye kötüye bakma Elini çabuk tut, su yolunu bir an önce bitir!" demiş.

    Ama taş yol bu Peynir değil ki; doğrana Çamur değil ki; sıvana Sonunda Misislilerin yolu bitmiş Su gelmiş kentin kapısına dayanmış Dayanmış dayanmasına, ama kız buna dayanamamış Sevmediği biriyle evlendirilmektense, canına kıymaya karar vermiş ve kendisini kayalıklardan aşağıya atmış.

    Derler ki; Anavarza o günden sonra bir daha şenlik nedir bilmemiş Neşe dolu kahkahalar, kentin evlerinden bir daha hiç yükselmemiş.
     
  13. CAN Well-Known Member

    Batı Trakya Ali Taşı Efsanesi

    Karyemiz Demircik'te, "Ali Taşı" isminde gayet yüksek, uçurumlu, üç-dört minare yüksekliğinde, dimdik bir taş vardır. Yüksekliği kadar genişliği de vardır. Ali Taşı adını almasının sebebi: Çok eski zamanlarda oralarda yabani keçi ve yabani tekeler varmış. Karyemizden Ali isminde birisi, birgün, bir torba mısır unu ile karışık tuz alıyor. Bir de uzun ve geniş bir de tahta alıyor. Doğru taşın üstüne çıkıyor. Tahtanın bir ucuna doğru bir kilo kadar tuz ile karışık mısır unundan döküyor ve tuzlu mısır ununu döktüğü tarafı uçuruma doğru uzatıp, diğer boş olan tarafı bir taş ile bastırıyor... Keçiler, tuzlu una gelip tahtanın üstünden yürüyerek, uçurum tarafına geçtikleri zaman, ağır gelip aşağıya düşüyor. Ali de aşağıda bıçak ile bekleyerek hayvan düştüğü zaman kesip, yüzüyor ve evine götürüyor. Bu işi çok defa yapıp tekrarlıyor. Bir çok defalar böyle hayvanları öldürtüp beş minare yüksekten tahta ile beraber kırdırıyor.

    Bu işi senelerce yaptıktan sonra bir gün yine tahtayı yerleştirirken: "Yeter Ali Yeter.. Artık bırak bu işi... Yeter..." diye bir ses işitiyor. Ali, bu sesten korkuyor ve hemen kaçıyor... Bu işi altı ay kadar terk ediyor... Altı aydan sonra yine gidiyor... Bu sefer taşın üstünde tahtayı yerleştirirken kendi düşüp parçalanıyor. Nâmı nişanı kalmıyor. O zamandan beri bu taşın ismi "Ali Taşı" kalıyor.

    Yer: Demircik Köyü-İskeçe
    Kişi: Abdullah Dede
    (Nokta, 7.10.1988, İskeçe)
     
  14. CAN Well-Known Member

    Harput Kalesi (Süt Kalesi) Efsanesi

    Harput kalesinin bir adı da Süt kalesidir Bu kaleye süt kalesi denmesinin ilginç bir hikâyesi vardır. Kalenin temelleri atılır Kale duvarları, yükselmeye başlar. Ancak o yıl başlayan su kıtlığına bir çâre bulunmaz Aynı yıl, bu su kıtlığının aksine hayvanların sütleri oldukça boldur. Zamanın hükümdârı emir verir Harç için, süt kullanılacaktır Hayvanlar sağılır Harç, süt ile karılır ve kale tamamlanır.

    Diğer bir efsâneye göreyse, kalenin pek çok dehlizi vardır. Bu dehlizlerden birinde, güzel bir kız yaşarmış Ancak büyülü olduğundan, sürekli kendisi için yaptırılan bir altın köşkte uyumaktaymış. Yalnız her yıl bir kez uyanır; ''Süt kalesi yıkıldı mı? Katırlar kuzuladı mı ? Dere hamamının yerinde yeller esiyor mu?" diye sorar, sonra yeniden uykuya dalarmış. Eğer bu sayılanlar gerçekleşirse; Harput yıkılacak, kıyamet kopacakmış Bâzı kişilerin bu kızın sesini duyduğunu da kulaktan kulağa söylenir.
     
  15. CAN Well-Known Member

    Tunceli Elti Hatun Efsaneleri

    Tunceli ili Mazgirt ilçesi merkezinde bulunan Elti Hatun Türbesi 14 yüzyıl eseri bir kümbettir İçinde ikisi büyük, bir tanesi de küçük olmak üzere birbirine yapışık üç tane mezar bulunur. Mazgirt ilçesi ve yöresi uzun süre Akkoyunlular'ın idaresinde kalmıştır. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanında bulunan kız kardeşi Elti Hatun hastalanır. Artık öleceğini tahmin eden kadın, kardeşi Uzun Hasan'a: Ben yılandan çok korkarım Şayet ölürsem benim tabutumu yere gömme Bana bir kümbet yapıp tabutumu burada astır, diye vasiyette bulunur Kardeşinin vefatından sonra isteğini yerinne getiren Uzun Hasan bugünkü Elti Hatun türbesini yaptırır ve içerisine uzunca bir zincir asarak kardeşinin tabutunu havada kalacak şekilde bu zincire asar.

    Rivayete göre ertesi gün kız kardeşinin mezarını ziyarete gelen Uzun Hasan türbenin kapısını açar açmaz kız kardeşinin tabutuna sarılı büyük bir yılan görür ve irkilerek geri kaçar. Tanrı Buyruğuna karşı gelinmez. Mukadderata boyun eğmek lazımdır, diyerek havada asılı duran tabutu zincirden indirir ve toprağa defnettirir. Zincir hala kümbetin tavanından aşağı ucunda dört halkası ile sarkık durmakta, mezar da zincirin tam altında kümbetin ortasında yer almaktadır. Sekizgen şeklinde yapılan Elti Hatun Türbesi'nin yanında bir de çeşme olduğu söylenmekte ise de izine raslanmamıştır.

    Türbeye ait bilgileri içeren kitabenin restoresi sırasında muhafaza altına alınacağı kaydıyla ilgililer tarafından götürüldüğü söylenmektedir.

    Türbenin içerisinde bulunan iki büyük bir de küçük mezarın bir tanesinin Elti Hatun'a bir tanesinin Uzun Hasan'ın annesine , bir tanesinin de Uzun Hasan'ın yeğenine it olduğu rivayet edilmektedir.
     
  16. CAN Well-Known Member

    Malazgirt Bağın Kalesi Efsanesi

    Yöremiz halkından edilen bilgiye göre, ilçemizin Dedabağ köyünde bulunan Bağın Kalesi'nde Selçuklular döneminde, Sultan Alaaddin Keykubat, yörede yaşayan ve ermiş bir zat olarak tanınan Hacı Kureyş' ten bir takım kerametler ister. Kureyş' in gösterdiği keramatlere inanmayarak Kureyş' i kızgın bir fırına atmaya karar verir. Kureyş bu teklifi kabul eder ve yanında padişahın adamların dan bir şahıs alarak fırına girer. Rivayete göre 3 gün fırında kalırlar Fırının kapısı açıldığında Kureyş' in sakalının buz tuttuğu yanında bulunan şahısın da her tarafının külden bembeyaz olduğu ve ikisinin de sağ olduğu görülür. (Hatta yanındaki zatın elinde üzüm olduğunu da anlatanlar vardır) Yanındaki şahısa O günden itibaren Derviş Gerv (Boz Derviş) ismi verilir. Bu mucizeler karşısında, Alaaddin Keykubat tarafından ikiside serbest bırakılır ve bu olaydan sonra kendilerine saygı duyulur.
     
  17. CAN Well-Known Member

    Ordu Mesudiye Uzun Kızlar Efsanesi

    Yüzlerce yıl önce Mesudiye yöresinde üç Türkmen kardeş yaşarlarmış. Bu kardeşler, kış mevsiminde Mesudiye yöresinin kuytu ve sıcak yerlerinde, yaz mevsiminde de yüksek yaylalarda yaşamlarını sürdürürlermiş. Her üç kardeşin de sürülerce koyunları ve yüzlerce atları varmış.

    Karababa, Karaaslan ve Eriçok adındaki bu üç kardeş, canlı kelekti koyunları, yağız at sürüleriyle mutlu bir şekilde yaşayadururlarken, günlerden bir gün büyük bir düşman ordusu çıkagelmiş. Onların bu mutlu yaşamları da sona ermiş. Sona ermiş ama, Türkmenler hemen teslim olmamışlar. Düşman ordularıyla aralarında denk olmayan ama yiğitçe bir mücadele başlamış. Karababa ve Karaaslan adlı kardeşler, bulundukları mevkide yiğitçe mücadelelerinden sonra şehit düşmüşler.

    Üçüncü ve en kuvvetli kardeşin askeri daha çökmüş. Onun için bu kardeşin bulunduğu tepeye "Eriçok Tepesi" denmiş. Eriçok tepesi müstahkem bir kalenin bulunduğu, bir tarafı kayalık ve uçurum olan yüce bir tepedir. Düşman, bu tepeyi de kuşatmış. Tepenin üzerindeki kalenin önlerinde günlerce savaş olmuş. Düşmanlar tepeyi savaşarak alamayınca beklemeye başlamışlar Kalede su ve yiyecek bitmiş. Günün birinde kaledeki Türkmenler artık susuz kalamayacaklarını anlayınca Eriçok tepesi'nin yakınlarında bulunan Kübet çeşmesine su getirmeleri için 12 savaşçı ve iki yiğit kız göndermişler.

    Kızlar çeşmede suyu doldurmuşlar. Savaşçılar da kendilerine saldıran düşmanlarla savaşmaya başlamışlar 12 savaşçı savaşadursun, kızlar Eriçok tepesine hızla tırmanıyorlarmış. Ama düşman durur mu? 12 yiğidi şehit ettikten sonra kızların peşine düşmüşler iki yiğit Türkmen kızı, kaleye epeyce yaklaşmışlar. Fakat düşman atlıları peşlerinden yetişmiş. Düşmanın nefesini enselerinde duyan kızlarında başka çareleri kalmamış :

    - Allah'ım demişler Bizi düşmana teslim etme! Yeri yar da yerin içine girelim. Onların eline teslim olmaktansa ölmek daha iyidir.

    Yüce Tanrı onların bu masum isteklerini kırmamış. Yer yarılmış ve onlar bağrına basmış Kızların öyle uzun, öyle güzel saçları varmış ki, saçlarının bir kısmı dışarıda kalmış.

    Uzun bir mücadeleden sonra Eriçok Tepesi düşmüş. Yerin yarılıp yarılmadığını bilemeyiz ama, Uzun Kızların mezarları ve Eriçok Kalesi'nin önünde binlerce mezar, bugün bile durmaktadır. O civarlar gezildiğinde insanoğlu ister istemez ürpermektedir. Her üç tepede de, yani Eriçok, Karababa ve Karaaslan Tepelerinde bu mubarek zatların mezarları ziyaret edilmektedir .
     

Sayfayı Paylaş