Tüm Hikayeler Burada

Konusu 'Karışık Şiirler' forumundadır ve BuLuT5 tarafından 19 Temmuz 2007 başlatılmıştır.

  1. BuLuT5 Well-Known Member


    ÖLMEYEN SEVGİ

    Genç adam kollarında bir buket çiçek, sahile koşarak geldi. Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı.
    Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı.
    Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...
    Sanki dalından yeni koparılmış gibi
    tazeydiler. Buram buram sevgi kokuyor,
    aşk kokuyor en önemlisi de
    özlem ve hasret kokuyordu güller...



    Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi,
    "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi. Az sonra sevdiğini
    göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse,
    onunla buluşacağını hayal etse
    kalbi hep böyle yerinden çıkacakmış
    gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerinde rağmen ikisi de
    sevgisinden hiç birşey kaybetmemişti.
    Onları hiç birşey ayıramazdı... Ne hasret,
    ne ayrılık, ne de ölüm...



    Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği
    yine 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o,
    sevdiğini bekletmemek için dakikalarca
    önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o, her zaman kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru
    olurmuş diye düşündü. Ve gözlerini
    önündeki uçsuz bucaksız denize dikti...



    Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği
    kıza olan aşkı gibi denizin de sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu... Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi
    aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonra da gidip
    2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi. Ama
    alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hâlâ yaşlı idi.
    Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu
    kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?
    İşte az sonra sevdiği gelecek, ona
    sarılacak, kucaklaşacaklardı...
    Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe
    ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam
    öyle heyecanlıydı ki, sevdiğine
    kavuşmak için can atıyordu...



    Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp,
    uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada.
    Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi
    yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar
    geç kalmaması gerekiyordu.



    İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara
    anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine
    söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ?? Aklına kötü
    düşünceler gelmeye başladı. Hayır! Hayır, olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı.
    Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
    O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun
    düşüncesi bile hoş değildi.
    Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını
    kimsenin görmesini istemiyordu.
    Zaten nedense etrafındaki insanlar
    ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı.
    Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
    Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına...



    Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu
    dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi. Sevdiğini bekliyordu. Daha fazla
    dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden bir damla yaş
    daha güllerin üzerine damladı. Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun
    evine gideyim diye mırıldandı...
    Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi
    yanına koyar, ona vermiş olurdu...
    Genç adam ayağa kalktı, sevdiğiyle
    buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki
    kabristana doğru yürümeye başladı...​
     



  2. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının
    karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı
    görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine
    davet etti; "Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de
    kesinlikle acıkmış olmalısınız" dedi. "Lütfen içeri gelin,
    size yiyecek birşeyler hazırlayayım."

    Üç yaşlıdan biri, kadına, eşinin evde olup olmadığını sordu.
    Kadın, eşinin biraz önce çıktığını, şu anda evde olmadığını
    söyledi. Yaşlı adam, başını iki yana salladı; "Eşiniz evde
    değilse, biz de davetinizi kabul edemeyiz" dedi.

    Akşam eşi geldiğinde, kadın karşı kaldırımdaki yaşlı
    adamlarla arasında geçen konuşmayı anlattı. "Senin evde
    olmadığını öğrenince, içeri girmek istemediler" dedi.
    Yaşlı adamların bu davranışlarını öğrenince, kadının
    eşi üzüldü. "Bir bakıversene dışarı" dedi. "Hâlâ
    oradalarsa, şimdi davet edebilirsin eve."

    Kadın kapıyı açar açmaz, karşı kaldırımdaki beyaz
    sakallı üç yaşlıyla yeniden karşılaştı. "Eşim geldi,
    şimdi evde" dedi ve onlara davetini yineledi; "Yemeğimizi
    birlikte yemek için sizi şimdi davet edebilir miyim evimize?"

    Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi; "Biz
    hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi ve kısa bir
    duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı; "Sağ
    yanımdaki arkadaşımın adı: Zenginliktir. Bu yanımda
    oturan arkadaşımın adı: Başarı, benim adım ise Sevgidir.

    Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi,
    kadına ilginç bir öneride bulundu: "Şimdi evinize gidin
    ve eşinizle başbaşa verip, bir karara varın" dedi.
    "İçimizden sadece birimizi davet edebilirsiniz evinize.
    Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin,
    sonra gelin, kararınızı bize bildirin."

    Kadın, Sevginin önerisini eşine anlattığında, adam
    sevinçten göklere fırladı. "Aman ne güzel, ne güzel" dedi.
    "Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre,
    biz de içlerinden Zenginliği davet ederiz ve
    evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur."

    Eşinin kararı, kadının hiç de hoşuna gitmedi.
    "Başarıyı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş
    olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.

    Kayınvalidesiyle, kayınpederinin bu konuşmasına,
    içerideki odada bulunan gelinleri de kulak misafiri
    olmuştu. Koşarak içeri girdi ve o da kendi önerisini söyledi.
    "En doğru karar, Sevgiyi davet etmek değil midir?" dedi. "Düşünsenize, evimiz bir anda sevgiye kavuşacak."

    Gelinin bu önerisi, kayınpederin de, kayınvalidenin de
    çok hoşlarına gitti. "Tamam, en doğru karar bu olacak"
    dediler. Sevgiyi davet edelim..."

    Kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu; "İçinizde hanginiz
    Sevgi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun..."

    Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı.
    Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevginin arkasından,
    onlar da eve doğru yürümeye başladılar. Kadın, büyük bir
    şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlikle Başarıya sordu:
    "Siz niçin geliyorsunuz? Ben yalnız Sevgiyi davet etmiştim."

    Kadının bu sorusuna, üç yaşlı birlikte yanıt verdiler:
    "Eğer içimizden yalnız Zenginliği ya da Başarıyı
    davet etmiş olsaydınız, davet edilmeyen ikimiz dışarıda
    bekleyecektik. Fakat siz Sevgiyi davet ettiniz. Bu durumda
    üçümüz birden gelmek zorundayız evinize."

    Ve kadının "Niçin?" diye sormasını beklemeden,
    Zenginlik ve Başarı sözlerini şöyle sürdürdüler:
    "Çünkü Sevginin olduğu her yerde, biz Zenginlik
    ve Başarı da her zaman, onun yanında oluruz.​
     
  3. BuLuT5 Well-Known Member

    Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
    dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
    "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

    Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
    yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
    yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
    topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
    yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
    "Benim ikizler acıkmıştır."

    Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
    altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
    ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

    Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
    tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
    tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

    Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
    beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

    "Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
    olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

    "Kim bu adam?" diye sordum.

    "Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
    vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
    onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

    Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
    ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

    "Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
    taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
    sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
    doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

    "Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
    bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

    Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
    göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
    "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"​
     
  4. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]
    Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
    dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

    Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
    söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
    Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
    getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
    öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
    bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

    Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
    Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
    Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
    topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

    Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
    derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
    kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

    Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
    uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
    Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

    Yavaşça yanına sokuldum.
    Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
    "Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
    Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
    Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
    "Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
    babamla oynayamayacağım!" dedi.

    Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
    Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
    koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
    "Neden bayramlık elbiselerini giydin?
    Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
    Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
    söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
    ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
    yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

    Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
    "Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
    Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."​
     
  5. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]




    Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
    hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
    Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
    kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
    Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
    rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

    Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
    başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
    Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
    Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
    görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
    bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
    Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
    üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

    "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
    gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
    "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
    Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
    nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

    Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
    hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
    Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
    seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
    güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
    sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
    Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
    edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
    incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
    kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
    Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
    kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
    ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

    Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
    artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
    dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
    Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
    benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
    sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
    sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
    kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

    Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
    Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
    fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
    diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
    diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

    İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
    Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
    Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
    acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
    sonra da dökülmeye başlamış.
    Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

    İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
    sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
    "Seviyor mu, sevmiyor mu?"...
     
  6. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Yeni evli bir çift vardı.
    Evliliklerinin daha ilk aylarında,
    bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
    olmadığını anlayıvermişlerdi.

    Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
    Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
    evlenmeden önce sık sık birbirlerini
    çok sevdiklerine dair ne kadar da
    dil dökmüşlerdi.

    Ama şimdilerde, küçük bir söz,
    ufak bir hadise aralarında orta çaplı
    bir kavganın çıkasına yetiyordu.

    Bir akşam oturup ilişkilerini
    gözden geçirmeye karar verdiler.
    Her ikisi de, boşanmayı
    istememekle beraber, işlerin böyle
    gitmeyeceğinin farkındaydılar.

    Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
    "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
    bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
    Kurumaz da büyürse bunu bir daha
    aklımızdan geçirmeyelim.
    Bu süre içinde de
    ayrı ayrı odalarda kalalım."

    Bu ilginç fikir
    hanımının da hoşuna gitti.
    Ertesi gün gidip
    bir meyve fidanı aldılar ve
    birlikte bahçeye diktiler.
    Aradan bir ay geçti.
    Bir gece bahçede karşılatılar.
    Her ikisinin de elinde
    içi su dolu birer bidon vardı.
     
  7. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı:
    Hız limitinin 50 mil olduğu yerde 73 mil ile gidiyordu
    ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından
    durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

    Jack arabasını sağa çekti,"İnşallah şu anda yanımızdan
    daha hızlı bir araba geçer." diye düşünüyordu.
    Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.
    Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi?
    Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum
    bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis,
    arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu.
    Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

    - "Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz
    çok ilginç".

    - "Merhaba Jack" Bob gülümsemiyordu.

    - "Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken
    yakaladın".

    - ''Evet öyle" Bob umursamaz görünüyordu.

    - "Son günler eve hep çok geç geldim.
    Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi.
    Ayrıca Diana bana bu akşam; patates ve biftek
    yiyeceğimizi söyledi.
    Ne demek istediğimi anlıyor musun?"

    - "Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik
    kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum." diye cevapladı Bob.

    - "Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi.
    Taktik değiştirmek gerekli" diye düşündü Jack.
    "Beni kaç ile giderken yakaladın?"

    - "Yetmiş. Lütfen arabana girer misin?" dedi Bob.

    - "Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda
    takometreye baktım. Sadece 65 mil ile gidiyordum."

    - "Lütfen Jack, arabana gir" diye üsteledi Bob.

    Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı
    çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.

    - "Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı
    istemiyor ki" diye düşündü Jack. Ne olursa olsun,
    bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa,
    birkaç pazar kiliseye gitmeyecekti Jack.

    Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini
    5 cm kadar açtı. Bob Jack'a bir kağıt verdi ve gitti.

    - "Ceza değil bu" diye kendi kendine söylendi Jack.
    Bir anda sevinmişti. Kağıtta şunlar yazıyordu:

    "Sevgili Jack, benim bir kızım vardı.
    Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından
    öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı.
    3 yıl hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden
    çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar
    koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip,
    öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor.
    Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı
    zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum.
    Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, bir tek oğlum kaldı..."

    Jack, 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı.
    Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.
    Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.
    Bob'u şimdi daha iyi anlayabiliyordu.
     
  8. BuLuT5 Well-Known Member

    gercek dost

    Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış.
    Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş.
    Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış...

    Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara.
    Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der,
    uykunun tadını çıkarırmış millet.

    Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından,
    koşmuş doğru dostunun evine.
    Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından...

    Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi
    kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına...

    "Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa...
    "Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi,
    uykuyu da seversin üstelik.
    Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi.
    Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım.
    Haydi gidip haklarından gelelim.
    Yalnız yatamaz mı oldun yoksa???
    Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..."

    "Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu.
    Rüyamda biraz düsünceli gördüm seni...
    Sakın başı dertte olmasın deyip koştum.
    Kusura bakma dostum!"


    Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey!
    Derdini açmanı beklemez bile...
    Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye.
    Sevdiği insanın üstüne titrer,
    bir düşten, bir hiçten nem kapar.
     
  9. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine
    çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların
    yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.

    Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen
    Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu
    sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve
    yaşlı kadına seslendi: “Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”

    Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:
    “Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki
    dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi.

    “Iki üç adımlık yolum kaldı. ”Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını
    merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı
    bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip,
    sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı,
    hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: “Bu ağacı sulamak için mi
    o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre
    kova galiba çok ağırdı.” Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

    “Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
    Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan
    tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık,
    onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?

    ”Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve
    dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte
    gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

    “Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım,
    onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı.
    Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden
    bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?”

    Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken,
    ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.
    Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak “Bırakın ağacımı” diye bağırdı.

    “Dokunmayın benim ağacıma...” Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı
    ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: “Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil,
    onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin
    çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak,
    ağacınızı bol bol suladık.” Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan
    “Greenfield Fidanlığı” adına takıldı. “Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi.
    “Kim gönderdi sizi buraya?” Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
    “Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim” dedi.

    Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu
    dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini
    sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.
     
  10. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
    delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
    Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
    kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
    Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
    Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

    “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

    “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

    Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
    kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

    Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
    deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
    Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
    Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
    dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
    ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
    Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

    Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
    çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
    özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
    arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
    başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

    O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
    Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
    prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
    ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
    Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
    bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
    bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
    için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
    şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
    değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
    ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
    defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

    İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
    Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
    Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
    en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
    tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
    ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

    Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
    birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

    Gözleri nemlendi kadının...
    Çok tatlı!.. dedi...
     
  11. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya
    daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere,
    kalp nakli için ilân vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...
    Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

    Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...
    Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yine de
    engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına,
    fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor,
    anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...

    "Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti
    delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri,
    sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı işte,
    dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş,
    onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi...
    Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...

    Ayrılıklarından bu yana beş bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir,
    her günü hüsran... Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini
    kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı
    bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı...
    Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı,
    bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini
    seyrederdi... En çok da saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş,
    koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu.
    Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa,
    kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda
    değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki...

    Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa
    yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
    Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek
    istemiyordu.. Ufak da olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek
    istemiyordu... Sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi? Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle
    paylaşmayı düşünmemişti bile ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini
    silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir
    ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha
    ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada...
    Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti.

    Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler
    içinde daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü
    bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı...
    Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...

    O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve
    görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrar gözlerini
    açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti...

    Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir
    türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu...
    Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.
    Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu
    uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu...
    Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmıştı ama
    ameliyatı kolay değildi, bir aya kalmadan geçer demişti doktor.

    Aylar geçmişti ama hâlâ aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün
    onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlara.. En çok kan
    kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
    O da genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi
    görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine
    dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...

    Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti.
    Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne
    olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı.
    Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı
    atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı.
    Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
    sevdiğinin kokusu vardı mektupta... Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip
    oturdu yavaşça... Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı.

    "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını
    bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her
    günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin daha da artıyordu...

    Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da
    hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce
    ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında
    olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime,
    sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek
    bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.
    Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye...
    Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık...

    Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan
    gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken
    yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi
    bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi
    sevmemizin altıncı senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da
    sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak
    olur mu? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona... Seni senden bile çok seven bir
    sevgi var kalbinin içinde unutma. Kırmızı gülü de unutma olur mu?
    Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadar da Seveceğim...

    SEVGİLİN
     
  12. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
    Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve
    tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
    Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları
    ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır,
    ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

    Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü
    delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze
    gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
    Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce
    uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi
    bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de
    onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
    Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın
    bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
    Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda
    saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

    Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
    dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

    Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...

    Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı
    prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış...
    Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış
    ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla
    prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
    aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah
    sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine
    ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii
    korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin
    arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve
    ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir
    delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

    Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup
    yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen
    martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
    Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için
    yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı
    arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek
    için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte
    mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar...

    Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu
    mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz
    ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış...

    Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için
    yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
    fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın
    gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

    İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup,
    o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi
    düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.
     
  13. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]Çirkin Postacı


    Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanırım birkaç defasında da
    evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık
    bekliyordum sanki ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde
    daire kapıma sıkıştırılmış bir Mektup buldum. Hayretle baktım
    üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım...


    "Acıları paylaşmak insanların vazifesidir" diyordu. "Senin geçtiğin
    sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım
    veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!..."


    Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu?
    Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden bana yazmıştı?
    Aslında hoş sözlerdi...Ve aslında bir mektuba da deliler gibi
    ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı
    her gün?.. Bunu zaman gösterecekti. İlk gün kafam karıştı.
    Hem kendi problemlerimi hem dün gelen mektubu, hem de
    yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün
    posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim...
    Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu.

    Bu inanılmazdı.. Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup.
    Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve
    susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı...
    Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla...
    Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..."
    Yarın yine yazdı, öbür gün yine..Ve sonraki günler yine yazdı...

    Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı
    ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken
    kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun
    bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı,
    kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime
    giriyor sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu.
    Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım.
    Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!...
    Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum.
    Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarımda geçti.
    O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde
    karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; kimdi bu?
    Nasıl biriydi? Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başladım.
    O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya devam edecekti.
    Bundan emin olduğum için de, yazılarında anlattıklarından çok
    nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline
    aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana,
    onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey...

    O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların
    en azından nasıl birisi tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum
    kafama... Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm.
    Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya bırakmıştı, eli henüz
    havadaydı...Göz göze geldik. Aman Allahım... Aman Allahım,
    bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle! Dondum kaldım... O da başını
    eğdi döndü ve gitti. Orda öylesine bekliyordum şimdi...
    Kutuyu açıp mektubu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca
    güzel bir mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı? O öptüğüm,
    kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum
    mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti?
    Saçmaladığımı biliyordum ama böylesine güzel duygularıma
    bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum.
    Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. Neye olduğunu bilmiyordum ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya.
    Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim
    en zor günlerimle bugünüm arasında köprü olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!

    Ertesi gün iş dönüşü baktım ki, kutuda hâlâ o aynı kirli mektup var!
    Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte.
    Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım...
    Altı yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana.
    Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım...
    Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum.
    Mektup aklıma geldiğinde gece yarısını geçiyordu. Tereddüt
    bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubu aldım.

    Bir saat içinde üç defa okumuş, özlemiş olarak göğsüme bastırmış
    ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim.
    Bunlar benim ilacımdı biliyordum. En çok o gün merak etmiştim,
    bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim
    yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu...


    Açtım zarfı;içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu;
    "Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını
    bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak.
    Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşçakal!

    Çirkin Postacı..."


    Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma,
    hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların,rujların ve diğer
    karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda;
    "Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum.

    Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda,
    aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor...
     
  14. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Bir kurbağa sürüsü ormanda ilerlerken,
    içlerinden ikisi bir çukura düşmüş.
    Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplanıp,
    çaresiz bir şekilde bakıyorlarmış.

    Çukur bir hayli derin olduğundan düşen arkadaşlarının
    zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyormuş.
    Yukarıdaki kurbağalar, boşuna
    çabalamamalarını söylemişler arkadaşlarına:
    “Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkânsız!.”
    Ancak, çukura düşen kurbağalar onların
    söylediklerine aldırmayıp çukurdan
    çıkmak için mücadeleye devam etmişler.

    Yukarıdakiler ise hâlâ boşuna çırpınıp durmamalarını,
    ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlarmış.

    Sonunda; kurbağalardan birisi
    söylenenlerden etkilenmiş ve mücadeleyi bırakmış.
    Diğeri ise; çabalamaya devam etmiş.
    Yukarıdakiler de, çırpınıp durarak
    daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürmüşler.

    Ne var ki, çukurdaki kurbağa
    onlara hiç aldırmadın son bir hamle daha yapmış,
    bu kez daha yükseğe sıçramayı başarmış
    ve çukurdan çıkmıştı.
    Arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine
    hiç kulak asmamıştı…
    Çünkü o sağırdı !


    Siz de olumsuz düşünceli insanları sakın duymayın!
    Onların yüreğinizdeki umudu çalmalarına izin vermeyin...
     
  15. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    İKİ SİMGE

    Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
    birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
    biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
    o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.


    Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
    köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
    düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
    neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla,
    sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

    - "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."

    - "Neyin simgesi" diye sordu çocuk.

    - "İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik
    ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe
    ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

    Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye
    düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

    - "Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"

    Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

    - "Hangisi mi evlat?
    Ben, hangisini daha iyi beslersem!"
     
  16. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !



    Adam genç kadına seslendi:
    - Bana gözyaşı borcun var!

    Genç kadın sordu:
    - Nasıl öderim?

    Adam gözlerini kırptı;
    - Haydi gülümse!

    Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
    Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

    Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
    İkisi de bahar kokuyordu...
    Biri ilkbahar, diğeri güz.

    Adam, seslendi yine;
    - Bana mutluluk borcun var!

    Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
    -Nasıl ödeyebilirim?

    Heyecanlandı adam
    - Haydi yat dizlerime!

    Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
    Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
    Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
    Çaresizliğini ördü sırasıra.
    Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
    Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
    Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
    Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

    Genç kadının gözlerinin içine baktı;
    - Bana yürek borcun var!

    Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
    - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

    Adam kollarını uzattı
    - Haydi tut ellerimi!

    Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
    Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
    Genç kadın gitmek üzereydi.

    Adam son kez seslendi;
    - Bana can borcun var!

    Kadın irkildi;
    - Can mı?

    Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
    - Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

    Hoşuna gitti sözler kadının
    - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

    Adam, biraz daha yaklaştı;
    - Yum gözlerini!

    Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
    Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
    kadının titreyen dudaklarına.

    - Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

    Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
    - Hayat öpücüğüydü!

    Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

    Adam, şaşırdı;
    - Ya senin bu yaptığın neydi?

    Genç kadın kapıya yöneldi;
    - Veda öpücüğü!

    Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
    ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.


    Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
    - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

    Genç kadın sümbülleri aldı:
    - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

    Adam sevindi:
    - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

    Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
    - Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

    Haykırışı yağmura karıştı.
    Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
     
  17. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
    sevdalanmış onun deli dalgalarına.
    Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
    yüreğindeki duruluğa
    Demiş ki suya:
    Gel sevdalım ol,
    Hayatıma anlam veren mucizem ol...

    Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
    al demiş;
    Yüreğim sana armağan...
    Sarılmış ateşle su birbirlerine
    sıkıca, kopmamacasına...

    Zamanla su, buhar olmaya,
    ateş, kül olmaya başlamış.
    Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
    Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
    yüreğindeki kederi de
    alıp gitmiş uzak diyarlara su...

    Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
    Aramış suyu diyarlar boyu,
    günler boyu, geceler boyu
    Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
    Bakmış o duru gözlerine suyun,
    biraz kırgın, biraz hırçın.

    Ve o an anlamış;
    aşkın bazen gitmek olduğunu.
    Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
    Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

    İşte o zamandan beridir ki:
    Ateş sudan,
    su ateşden kaçar olmuş..

    Ateşin yüreğini sadece su,
    Suyun yüreğini
    Sadece ateş alır olmuş...
     
  18. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
    tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
    bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
    Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

    Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
    Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
    o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

    Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
    "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
    Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
    Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
    tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
    yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

    Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
    "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
    Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
    İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
    "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
    Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

    Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
    Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
    Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
    görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

    Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
    ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
    Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
    arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
    gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
    rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

    Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
    tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
    yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

    "Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
    Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
    Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
    yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

    Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
    aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
    hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
    arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
    olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

    Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
    Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
    bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
    Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
    daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

    Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
    O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
    yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

    Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
    bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
    haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
    kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
    sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
    karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
    bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
    bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
    son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.
     
  19. BuLuT5 Well-Known Member

    bulut ve yıldız

    Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
    gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
    Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
    yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

    Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
    Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
    bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
    Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

    Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
    Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
    herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
    bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
    Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
    Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
    yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

    Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
    Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
    Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
    Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
    dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
    beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
    Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
    Tek bir gerçek vardı ki:
    O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

    Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
    onların durumlarına ama ne fayda...

    Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
    Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
    Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
    kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
    O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
    kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

    Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
    söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
    hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
    Çünkü yıldız inatçıydı..
    Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
    Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
    ona olan sevgisini itiraf etti...
    Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
    yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

    Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
    ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
    Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
    konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

    Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
    Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
    Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
    Yavaş yavaş sönmeye başladı...

    O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
    Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

    Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
    Ama kolay pes etmezdi.
    Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

    O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
    ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
    daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
    Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
    Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

    O gün bu gündür yıldız,
    dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
    Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
    Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...
     
  20. BuLuT5 Well-Known Member

    [​IMG]

    GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER


    Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
    büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
    pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
    Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
    yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
    değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
    çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
    önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
    kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
    Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
    bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
    Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
    onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

    Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
    dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
    bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
    düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
    konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
    ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
    annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
    karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
    söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
    bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
    Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
    baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
    Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
    Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
    söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

    Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
    korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
    yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
    müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

    Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
    bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
    burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
    yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
    Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
    "Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
    çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
    Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
    diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
    taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."
     

Sayfayı Paylaş