Tasavvufi Kıssalar

Konusu 'Sorularla İslam' forumundadır ve EmRe tarafından 13 Şubat 2014 başlatılmıştır.

  1. EmRe Well-Known Member


    Tasavvufi Kıssalar ve Açıklamaları

    tasavvufi kıssalar sözleri, cevap tasavvufi kıssalar, kullukla ilgili kıssalar, takva ile ilgili kıssalar, tasavvufi hikayeler

    Allah'ın Davetine İcabet

    Hasan Basrî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
    "Koyun, insandan daha hassastır. Çünkü o, çoban seslendiğinde otlamayı bırakıp dikkat kesilir. Bu hakîkatten ibret almayıp da Allâh'ın dâvetine bîgâne kalan insana ne demeli?!."
    SÖZÜN ÖZÜ:
    Davetler çeşit çeşittir. Bir kimseye "gel" denildiğinde, çağıran sevmediği biri ise durum farklı, dostu ise daha farklı, annesi ise çok daha farklı, hele sevdiği biri ise bambaşkadır. Öyleyse Allâh'ın davetine icâbet, çok farklı bir gönül coşkusu içinde ve teslîmiyet neşvesi hâlinde olmalıdır. Bilhassa günde beş defa yerleri ve gökleri dolduran " حى على الصلاة " (Haydi namaza!) davetine karşı gönlümüzdeki şevk ve heyecanımızın nasıl olduğunu Hakk'a bağlılık ve muhabbet terazîsinde dâimâ mîzân etmeliyiz. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
    "Aklını başına al!.. Madem ki Cenâb-ı Hak seni taleb ediyor, bu isteğe karşı sen başını bile ayak yap da koş!.."
    "Zîrâ O'nun gel demesi, insana yücelikler verir. Mânevî coşkunluk verir, sonsuz ihsânlar bağışlar, ebedî yaygılar yayar, yüce sofralar kurar."

    Kimseyi Ayıplama!

    Hamdun Kassar -kuddise sirruh- buyurur:
    "Düşe kalka giden bir sarhoş gördüğünde dikkatli ol, sakın onu kınama! İhtimâl ki, sen de aynı belâ ile müptelâ olabilirsin!"
    SÖZÜN ÖZÜ:
    Tasavvufî anlayışta; irşadda merhamet ve şefkat vardır; ayıplamak, hor görmek ve muhâtabı rencide etmek yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak kulunun, kudretinden bir sır olduğunu beyân buyurmaktadır. Bu sebeple günâhkâra bakış tarzı olarak, çamura düşmüş bir cevheri zâil olmaktan kurtarma düşüncesi asıldır... Hor görmek ise, zâyi olan cevheri ikinci kez zâyî etmektir! Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kulların bu hatâya düşmemeleri için âyet-i kerîmede:
    "Ey müminler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki (onlar) kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da (başka) kadınlarla (alay etmesinler!). Belki (onlar da) kendilerinden daha hayırlıdırlar..." (el-Hucurât, 11) buyurmuş ve kulların günâhlarını mîzân etmeyi kendine münhasır kılarak insanlara bu dâirenin içine girmelerini yasaklamıştır.
    Diğer taraftan başkalarını ayıplayıp duran ve hor hakîr görenlerin de aynı cürüm ve hatâ çukuruna düştükleri çoğu zaman müşâhede edilmiş ve bu durum:
    "Gülme komşuna gelir başına!" şeklinde bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.

    Dostluktan Maksat

    Abdullâh bin Mübarek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyâhatleri bitip ayrıldıklarında Abdullâh bin Mübarek içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları:
    "- Neden ağlıyorsun? Seni böylesine mahzûn eden şey nedir?" diye sordular.
    O kadri yüce Hak dostu, bir iç çekti ve nemli gözlerle:
    "- O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hâllerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim. Düşünüyorum ki; acabâ benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım? Şâyet o, benden kaynaklanan bir hatâdan dolayı istikâmete gelmediyse, yarın hâlim nice olur!.." dedi ve hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş bir vaziyette ağlamasına devam etti.
    KISSADAN HİSSE:
    Dostluklar dâimâ mânevî açıdan faydalı bir maksat üzerine binâ edilmelidir. Buna göre sâlihlerle dostluk ve ülfet, onlardan istifâde için; sâlih olmayan ve hattâ noksanlıkları bulunan mânen zayıf kimselerle dostluk ve ülfet ise, onlara faydalı olabilmek için olmalıdır. Zîrâ mânevî faydadan uzak ve sırf gafletle örülmüş dostluklar, iki dünyâyı da mahvedecek bir zarar demektir. Ve bu zararın en hafifi dahî:
    "Kır atın yanında duran, ya huyundan ya suyundan!" meselince bir âkıbet yaşatır.
    Diğer taraftan noksan ve eksiği bulunan kimseleri istikâmete yöneltirken takip edilecek üslûp, menfî bir netice karşısında onları rencide etmek değil, acaba bende bir kusur var mı, diye nefsi muhâsebe etmektir. Zîrâ eğer bizden kaynaklanan hatâlar ve eksiklikler dolayısıyla muhâtabımızı doğru yola sevk edememişsek, bunun hesap ve vebâli çok ağır olur. Gâye, perde olmak değil, perdeleri açıp hakîkati gösterebilmektir.

    Dostluk

    Sehl bin İbrâhim şöyle anlatıyor:
    İbrâhim bin Edhem'le dost idik. Bir keresinde ağır bir hastalığa tutulmuştum. Bunun üzerine İbrâhim bin Edhem, elindeki bütün her şeyi benim sıhhatim için harcadı. Sonra iyileşmeye başladım. Bir ara kendisinden canımın çektiği yiyecek bir şeyler istedim. Elinde bir şeyi kalmadığından merkebini satıp arzumu yerine getirdi. Sıhhate kavuştuğumda bir yere gitmek için merkep lâzım oldu ve:
    "- Ey İbrâhim, merkep nerede?" diye sordum.
    İbrâhim bin Edhem:
    "- Sattık." dedi.
    Sıhhatim yol yürümeye müsâit olmadığı için:
    "- Peki ama şimdi ben neye bineceğim?" dedim.
    O ârifler sultânı:
    "- Sırtıma bineceksin, kardeşim!" dedi ve beni üç konak mesâfesi boyunca sırtında taşıdı.
    KISSADAN HİSSE:
    İzzet ve ikrâmla dolu, güzel ve iyi günlerde herkes dosttur. Ancak asıl dostluklar zor günlerde ortaya çıkar ve değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Bu bakımdan velâyet sırrı, nice kötülüklerle dolu şu dünyâ günlerinde Allâh'a, Rasûlüne ve sâlih müminlere dost olmak ve onlarla dost kalabilmektedir.
    Diğer taraftan bilhassa ihtiyaç içindeki mümin kardeşe yapılan ferâgât ve fedâkârlık, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini celbeder. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarına karşı sonsuz bir rahmet ve merhamet sahibidir ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i de âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:
    "Şefkat ve merhamet ehline Rahmân olan Allâh da merhamet eder." (Ebû Dâvud, Edeb, 58)

    Hak Dostlarında Nezaket

    Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- anlatır:
    "Bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstâz Sâmî Efendi Hazretleri ve evlâdları Mekke-i Mükerreme'de Beytullâh Mescidine yakın, Türkistanlı Abdüssettâr Efendi'nin, Ciyâd semtindeki evinde idik. Efendi Hazretleri'nin odası, sokağa karşı, refikleri olan bizlerin ise içe doğru idi.
    Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına teşrîf ettiler ve:
    "- Dışarıda birisinin gâlibâ yemeğe ihtiyacı var!" buyurdular.
    Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp kapıya çıktığımda kimseyi göremedim. Beklemeyip gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz on dakika geçmişti ki, Efendi Hazretleri tekrar kapıda göründüler:
    "- O muhtaç tekrar geldi; içeriye bakıyor!" buyurdular.
    Tekrar yemekleri alıp kapının önünde çıktığımda, dilini dışarıya çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yâni acıkmış köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttım. Çok acıkmış olacaktı ki, hepsini yeyiverdi."
    KISSADAN HİSSE:
    İşte büyüklerin nezâket ve tevâzuu böyle olur. Sâmi Efendi Hazretleri, kelbi, yâni köpeği cins ismiyle çağırmamış, kişi tâbirini kullanmıştı. Hattâ çok zaman hayvanlara bile "yaratık" yerine, "Allâh'ın kulu" tabirini kullanırlardı.
    Çünkü yaratandan ötürü yaratılanlara gösterilen ahlâk güzelliği, hakîkatte yaratana arz edilmiş, O'na candan bağlı bir gönül güzelliği, yâni kalb-i selîmdir.
    Kalb-i selîme erişen ise, dostluğun bitmez tükenmez kaynağına erişmiştir. Artık o, ilâhî bir lezzet hâlindedir. Çünkü selîm kalbler, Hakk'ın tecellî ettiği mekânlardır. Öyle kalbler, cömertliğin ve merhametin şâheseridir.

    Mahlukata Hizmet

    İstanbul Aksaray'daki Vâlide Câmii'ni yaptırmış olan Pertevniyâl Vâlide Sultan vefat ettiğinde, kendisini sâlih bir kimse rüyâsında güzel bir makâmda gördü ve sordu:
    "- Yaptırdığın mâbed dolayısıyla mı Allâh seni bu makama yükseltti?"
    Pertevniyâl Vâlide Sultan:
    "- Hayır." dedi.
    O sâlih zât şaşırarak:
    "- O hâlde hangi amelinle bu mertebeye ulaştın?" diye sordu.
    Vâlide Sultân şu ibretli cevabı verdi:
    "- Çok yağmurlu bir havaydı. Eyüb Sultan Câmii'ne ziyârete gidiyorduk. Yol üzerinde kaldırım kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yavrusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki bacıya:
    "- Git, şu kediciği al; yoksa zavallı boğulacak!.." dedim.
    Bacı ise:
    "- Aman Sultânım! Senin de benim de üstümüz kirlenir." deyip getirmek istemedi.
    Ben de onu kırmamak için arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi.
    Allâh Teâlâ bu yüce makamı, işte o kediye olan bu küçük hizmet ve merhametimden dolayı bana ihsân eyledi."
    KISSADAN HİSSE:
    İnsan rûhunun ulaşacağı olgunluk semâsına çıkış yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Bu bakımdan her müslüman hizmet ve merhameti kendisinin bir tabiat-i asliyesi hâline getirmeli ve onun en fârik vasfı bu olmalıdır.

    Faniler Değil Baki Olan Bilsin

    İslâm târihinin ilk yıllarında Medîne-i Münevvere'de bâzı fakirlerin kapılarına meçhûl bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Sebebini merak ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i Münevvere Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın torunu Zeynel Âbidîn Hazretleri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir mâteme büründü.
    Bu peygamber evlâdına karşı son vazîfeler îtinâ ile yapılmaya başlandı. Sıra mübârek nâşının yıkanmasına geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapacak olan zât, mevtânın sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı. Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse, şunları söyledi:
    "- Zeynel Âbidîn Hazretleri her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
    KISSADAN HİSSE:
    Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar, onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar. Zîrâ Hakk'a âit olduğu hâlde halka arz edilen amellerde Allâh'a götürecek hiçbir fazîlet kalmaz. Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü nefsâniyet kaplar. Dolayısıyla Hak yolunda yapılan her salih amel, "Fânîler değil, Bâkî olan bilsin!" düşüncesiyle olursa makbûldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfâtlarını yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
    Samîmî ve fedâkâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnûn etmeye gayretli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen isimsiz ve gerçek kahramanlara ne mutlu!

    Hizmette Edep

    Ebû Abdullâh Rugandî buyurur:
    "Sakın sana verilen herhangi bir hizmeti küçük görme! Çünkü, hizmet hizmettir ve sana ehemmiyetsiz görünen bir hizmet -çeşitli sebeplerle- Allâh katında çok ehemmiyetli olabilir. Allâh'ın rızâsının hangi hizmette bulunduğu bizim için bir meçhuldür! Onun için murâdına, yâni Allâh'ın rızâsına ulaşıncaya kadar her türlü hizmete devam et. Bu arada nâil olduğun nîmetler ve mazhariyetler de, sadece şükür ve hizmetini artırsın."
    SÖZÜN ÖZÜ:
    Mühim olan bir hizmeti sadece yapmak değil, aynı zamanda onu ihlâsla ve en güzel bir şekilde îfâ edebilmektir. Dolayısıyla hizmete talip olanların da maksatları hizmet etmiş olmak değil, Allâh'ın rızâsına erişecek davranışlarda bulunabilmek olmalıdır. Yoksa sırf başkasının, yâni kendisine makam, mevkî ve menfaat getirecek kimselerin gözüne girmeyi temin edecek hizmetleri yapıp da bunun dışında kalan nice hizmetlere arkasını dönmek, bir ebediyyet iflâsıdır. Böyleleri zâhiren birilerinin gözüne girer, lâkin Cenâb-ı Hakk'ın rahmet nazarı onların üzerinden kalkar ve gazab-ı ilâhî tecellî eder. Zîrâ hizmette mühim olan husus, bu âlemde fânîlerin nazarında göz kamaştırıcı neticeler elde etmek değil, kişiyi âhiret âleminde mâneviyat sultanı eyleyecek amel ve hizmetler ortaya koyabilmektir.
    Bu itibarla sâlik, her türlü hizmeti kendisine ganîmet bilmelidir. Olabilir ki, herkesin küçük gördüğü bir hizmet içinde yerlere ve göklere sığmayacak kadar büyük ecir ve ilâhî mükâfatlar gizlenmiştir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, talep ettiğimiz nice deryâları, ihlâs ve samîmiyet imtihânı için bazen bir damlanın içinde gizler ve gönüllerin neye yöneldiğini mîzân eder.
     



  2. EmRe Well-Known Member

    İlla Edeb

    İbn-i Atâ -kuddise sirruh- şöyle der:
    "Bu mânevî yolda terakkî edenler, sırf namaz ve oruç gibi farz ibâdetlerle bu yüceliğe ulaşmış değillerdir. Aksine bunları eksiksiz ve kusursuz bir şekilde îfâ etmeye ilâveten, fazîletli ameller ve davranışlarla yükselmişlerdir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
    "Kıyâmet günü bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk olarak en güzel olanınızdır." (Tirmizî, Birr, 71) buyurmuşlardır."
    SÖZÜN ÖZÜ:
    Şâir ne güzel söyler:
    Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan
    Giy ol tâcı emîn ol her belâdan
    Bir ârif şâir de şöyle der:
    Ehl-i diller arasında aradım kıldım taleb
    Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb
    Hakîkî edeb ve ahlâk kahramanı olanlar, peygamberler ve velîlerdir. Bir de, bu zevâtı tâkip etmesini bilenlerdir ki, onlar, yüce bir ahlâka sahip olma irâdesini gösterirler. Ahlâkın esası, dînin olgunluğundan ayrı bir şey değildir. Ahlâk, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlenmektir. Gerçekte müslüman olmak da, İslâm ahlâkına sahip olmaktır. Ulvî güzellikleri, hâl ve davranışlara taşıyabilmektir.
    Hâsılı akıl ve hikmet nazarı ile bakıldığında Kur'ân-ı Kerîm'de en büyük ve esaslı yer tutan mevzuun edeb ve ahlâk olduğu görülür. Ondaki târihî kıssalar dahî ahlâkı, yâni davranış mükemmelliğini telkin maksadıyladır.
    Hazret-i Mevlânâ buyurur:
    "Kalbim: "- Îmân nedir?" diye aklıma sordu. Aklım da kalbimin kulağına: "- Îmân edebden ibârettir." diye fısıldadı."
    "Onun için edebsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O, belki edebsizliği yüzünden bütün dünyâyı ateşe vermiş olur."

    Önde Gidenlerin Mesuliyeti

    Birgün Ebû Hanîfe Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek:
    "- Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!" dedi.
    Çocuk da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm'a döndü ve kendisinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukâbelede bulundu:
    "- Ey İmâm! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zîrâ eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur." dedi.
    Çocuğun sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine:
    "Şâyet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm'da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar..."
    HİSSE:
    Hak yolunda ön saflarda bulunmak hem bereketli, hem de mes'ûliyetlidir. Zîrâ önde bulunanların, güzellikleri etraflarına tesir ettiği gibi yanlışlık ve çirkinlikleri de etrafları tarafından doğru telâkkî edilerek taklîd ve uygulanmak sûretiyle şuyû bulur. Onun için İmâm-ı Âzam gibi din büyükleri, verdikleri fetvâlarda bu hassâsiyete riâyetin yanında yaşayışlarını da hep takvâ ölçüleri içinde sürdürmüşlerdir. Nitekim bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken kendisini görenler sorarlar:
    "- Yâ İmâm! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mâni bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?"
    Hazret-i İmam buyurur:
    "- O fetvâ, bu takvâ!.."
    İşte büyük olsun küçük olsun kullara ve Hakk'a karşı bütün mes'ûliyetleri ebedî âlemde birer memnûniyete dönüştürecek olan yegâne düstur!..

    Bana Kerim Lazım

    Bayezid-i Bistâmî şöyle anlatır:
    Birgün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dicle'nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhal kendimi toparladım ve Dicle'ye şöyle dedim:
    "And olsun ki, ben, buna kanmam. Zîrâ sandalcılar bir adamı yarım akçeye geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hâlde mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi aslâ burada yarım akçeye verip ziyan edemem. Bana Kerîm lâzım, kerâmet değil!"
    HİSSE:
    Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerâmet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassâsiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Zîrâ kerâmeti bir kenara koyup bir anlık zorluğa katlanmanın bedeli, ya geçici bir yorgunluk ya da üç-beş kuruş masraf veya kulların gözüne meçhul kalmaktır. Ancak kerâmete sarılmanın bedeli ise, bazen o âna kadar yapılan amel-i sâlihlerin tamamıdır ki, bu insanı yüceliklere eli boş götüren bir gönül iflâsıdır. Onun için bütün ârifler, Hakk'ın murâd etmesi müstesnâ, halkın rızâsını ve takdîrini kazanmak demek olan kerâmete aslâ meyletmemişler, dâimâ Kerîm olan Mevlâ'nın rızâsını tahsîle gayret etmişlerdir.
    Bu meyânda evliyâullâhın büyüklerinden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî, ne güzel buyurur:
    "Kerâmetlerin en büyüğü, kötü huyları, iyi huylarla değiştirmektir. Üstelik bazı kerâmetler, ağlayan çocuklara oyalansınlar diye verilen bir oyuncak gibidir. Bunu velîler değil, ancak gaflet erbâbı arzu eder. Onlar bununla oyalanır ve nicelerini de oyalarlar."
    Onun için her dâim en mühim mesele, Cenâb-ı Hakk'ın:
    "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd, 112) buyruğunu îfâdır.

    Yüzler Var Melek Gibi

    Merhûm Sâmî Efendi Hazretleri ve refâkatinde bulunan merhûm pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- ile Bursa'dan İstanbul'a dönüyorduk. Yalova'da araba vapuruna binmek için vâsıtamızla sıraya geçecektik. Araçların kargaşaya mahal vermeden düzenli olarak sıraya girmesiyle alâkadar olan kâhyâ, bizim arabamıza da yer gösterirken gözü arka tarafta oturan Sâmî Efendi ve Mûsâ Efendi'ye ilişti. Şaşkın bir şekilde durakladı. Sonra yaklaştı. Arabanın camından içeriye daha dikkatlice baktı; derin bir iç çekti ve şöyle dedi:
    "Allâh Allâh, ne garip dünya! Yüzler var melek gibi... Yüzler var Nemrut gibi..."
    VELHÂSIL:
    Bu hadise de gösteriyor ki, Allâh'a dost olmanın alâmeti, onun ilâhî nûrunun gönülleri ve çehreleri münevver kılmasıdır. Kısaca evliyâullâh, görüldüğünde Allâh'ı hatırlatan müstesnâ sîmâlardır. Çünkü yolları, Allâh yoludur. Onlar hakîkat kervanının yüce rehberi Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in ahlâkı üzeredirler. Nitekim onun bir hâli de, harfsiz ve sözsüz bir şekilde sadece sîmâsıyla bile Allâh'a davetçi olmasıydı. Öyle ki, yahûdîlerin seçkin ulemâsından Abdullâh bin Selâm, onun gül yüzünü gördüğünde:
    "- Bu yüz yalancı yüzü olamaz!" diyerek sadece bu sebeple îmân etmişti. (Tirmizî, Kıyâme, 42; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 451)
    Bu itibarla her kul, yürüdüğü, gezdiği, dolaştığı her yer ve mekânda müsbet veya menfî etrafına devamlı olarak sözsüz bir şekilde, yâni hâli ile bir şeyler söyler, binbir intibâ bırakır ve -dikkatli yahut dikkatsiz - sayısız bakışlara muhatap olur. Kimbilir nice tanımadığı ve tanışmayacağı kimseler onun oturuşunu, kalkışını, konuşmasını, bakışlarını ve davranışlarını, yâni hâlini seyrederek beğenir ve kendi fıtratına uygun bularak örnek alıverir.
    Bilmelidir ki kâinât, ilâhî neşvenin kaynağıdır. İnsan denen bu güzel muammâ, ilâhî neşvenin hârika tecellîsidir. İlâhî neşvenin muhtevâsındaki sâlihler ve kâmiller, ölmeyen insanlardır; zîrâ onlar, insanlığa nümûne bir ömür sürmeleri neticesinde hayatları cesedlerinden sonra da devam eder.

    Arş-ı A'laya Çıkan Amel-i Salih

    Dâvûd-i Tâî Hazretleri'nin hizmetine bakan mürîdi birgün ona:
    "- Biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?" dedi ve üstâdının sükût etmesi üzerine eti getirdi.
    Ancak Dâvûd-i Tâî -kuddise sirruh-, önüne konan ete bakarak:
    "- Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?" diye sordu.
    Mürîd, durumlarının yerinde olmadığını izhâr sadedinde içini çekip:
    "- Bildiğiniz gibi efendim!" dedi.
    O büyük Hak dostu:
    "- O hâlde bu eti onlara götürüver!" dedi.
    Hazırladığı ikrâmı üstâdının yemesini arzu eden samîmî mürîd:
    "- Efendim, siz de uzun zamandır et yemediniz!.." diye ısrar edecek oldu.
    Fakat Dâvûd-i Tâî Hazretleri kabul etmeyip şöyle buyurdu:
    "- Evlâdım! Bu eti ben yersem dışarı çıkar, fakat o yetimler yerse, arş-ı a'lâya çıkar!.."
    KISSADAN HİSSE:
    Güneş için ısıtmamak nasıl imkânsız ise, yüksek rûhlar için de insanlara acımamak, ızdırap ve çileler karşısında duygusuz kalmak, öyle imkânsızdır. Merhamet, bütün âleme yaygın ilâhî bir cevherdir. Hak dostlarının yüreği ise, merhametin bitmez tükenmez hazînesidir. Onların nazarında nefsi besleyen fânî rağbet ve alâkaları bir kenara bırakıp rûhu besleyen güzel davranışlarla amellerini ebedîleştirenlerin elde edeceği kazanç, hem ebedî hem de daha güzeldir. İnsanın bu dünyâda elde edeceği en kıymetli kârlar da sadece böyle amel-i sâlihlerdir. Diğer kazançlar ise, tek tek geri verilen geçici emanetlerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur:
    Rasûl-i Ekrem'in âilesi bir koyun kesmişlerdi. Birçok infaktan sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ondan geriye ne kaldığını sordu. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
    "- Sadece bir kürek kemiği kaldı." dedi.
    Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
    "- Desene (Yâ Âişe), bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu!" buyurdular. (Tirmizî, Kıyâme, 33)

    Dostun Kapısı

    Ebû Saîd Nişâburî Hazretleri birgün talebelerine:
    "- Binitleri hazırlayın, kasabaya gidiyoruz." dedi.
    Hazırlıklar yapıldı ve Hazret-i Pîr, bir grup talebeyi de beraberine alarak yola koyuldu. Nişâbur'da bir köye vardıklarında sordu:
    "- Bu köyün adı nedir?"
    Cevâben:
    "- Der-i dost, yâni dostun kapısıdır." dediler.
    Bunun üzerine Ebû Saîd -kuddise sirruh- orada konaklamaya karar verdi. Bir günlük misafirlikten sonra bazı talebeleri:
    "- Efendim, hani kasabaya gidecektik; yolumuza devam etmeyecek miyiz?" dediler.
    Gönlü mânevî sırlarla dolu Ebû Saîd Hazretleri de onlara:
    "- Âşığın, dost kapısına ulaşabilmesi için çok yollar katetmesi gerekir. Biz mâdem ki buraya, yâni bu "dost kapısı"na ulaştık, artık nereye gidelim?" buyurdu.
    Kırk gün orada kaldı. Birçok mânevî hâller yaşandı ve köy halkından pek çok kimse Ebû Saîd -kuddise sirruh-'un mübârek ve feyizli sohbetleriyle tevbeye nâil olup, onun sâdık talebeleri oldular. İşte Hazret-i Pîr'in "dost kapısı" olarak kasdettiği asıl mânâ bu idi, yâni gönüller fethetmek... Zîrâ dostun rızâ sarayının kapısının açılması, ancak oraya kazanılmış bir gönül götürebilmekle mümkündü..
    HİSSE:
    Bir gönül kazanarak dost kapısını aralamak, bütün bağrı yanık, âşık Hak dostlarının en büyük fârikası ve kendilerini yüce vuslata hazırlayacak amel-i sâlihler zincirinde bir muhabbet düstûru olmuştur. Bu cümleden olarak Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, mes'ûl olduğu irşâd vazîfesini öyle hassas ve öyle müstesnâ bir gayret içerisinde yapardı ki, talebelerinin her hâliyle alâkadar olurdu. Hazret-i Pîr, bir kimseyi ziyârete gittiğinde onun hâlini hatırını sorduktan sonra âile efrâdını, akrabâlarını, binek hayvanlarını, hattâ tavuklarını bile sorardı. Böylece o kişinin gönlünü kazanmaya çalışırdı. Bir mecliste yemek hazırlandığı zaman, hazırlayanlara o yemekten bizzat kendisi ikrâm ederdi...

    Huzurda İrade

    Son devir mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'nin "beşerî irâde"yi, yâni cüz'î irâdeyi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultân Abdülmecid Han, Hazret-i Pîr'in huzûr derslerine çağrılmasını ve orada kendisine bu meselenin sorulmasını irâde buyurur. Fermân yerine getirilerek Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî huzûr dersine dâvet edilir. Orada kendisine meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret, şöyle cevap verir:
    "Kulda cüz'î bir irâde elbette mevcuddur. Mes'ûliyetin kaynağı da budur. Ancak herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz'î bir irâde sâhibiyim. Lâkin pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. "Gel" denilir geliriz; "git" denilir gideriz. Demek ki burada irâdem -belli bir hususta- yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Bâzı kimseler de aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sûrette Rab'lerinin huzûrunda bulunduğunun idrâki içinde yaşar. Allâh her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde pek çok kimse, kendilerini sâdece namazda huzûr-ı ilâhîde kabul ederler. Hâlbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-ı ilâhîde bulundukları idrâki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz'î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin." demiş ve bu cevap pâdişâhın hoşuna gittiğinden, Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'ye ihsan ve ikrâm etmiştir.
    SÖZÜN ÖZÜ:
    Kul, bir irâde sâhibidir. Bu irâde veya kudret, ona Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilmiştir. Allâh Teâlâ'nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir şey yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, artık gelişen menfî neticeden sadece hastanın kendisi mes'ûldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez.
    Diğer taraftan irâdeyi, huzûrunda bulunduğumuz zâta teslîm etmek, teslim edilen şeyden daha fazlasının ihsân edilmesine vesîle olur. Yâni bir kul, ihlâs ölçüleri içerisinde kendi bakışını, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz nazarına, ellerini onun sonsuz yed-i kudretine, dilini onun sonsuz kelâm sıfatına, kulaklarını onun nâmütenâhî işitmesine teslim ederse, bakış, duyuş ve idrâk edişi bambaşka olur. Yâni verdiklerinden aslâ mahrum kalmaz. Bilâkis her teslim ettiği şey, sonsuzluğun içinden kendisine nice ebedî nasiplerle döner. Bunun içindir ki, dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunduğunun idrâki ile yüce irâdeye teslim olabilen sâlih kulları hakkında Cenâb-ı Hak, hadîs-i kudsîde mecâzen:
    "Onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum..." (Buhârî, Rikâk, 38) buyurmaktadır.

    Keramet

    Birgün mürîdleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri'nden kerâmet istemişlerdi. Buyurdular ki:
    "- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.."
    Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
    "- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: "Ey Allâh'ın velîsi merhabâ!" diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslâ iltifât etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir."
    Bunun üzerine bazı müridleri:
    "- Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!.." dediler.
    O büyük tevâzû âbidesi:
    "- O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir." buyurdu.
    Çünkü o öyle bir mahfiyet (hâlini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf'a müsâade etmemişti.
    DÜSTUR:
    İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine dâimâ kerâmeti değil istikâmeti düstur edinerek nâil oldukları yüce makâmlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk'ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâlleriyle de göstermişlerdir.

    Hak Yoluna Leke Düşürmemek

    Bu yol, yâni tasavvuf yolu, Hak nûrunun tecellî ettiği öyle pırıl pırıl bir ufuktur ki, aslâ leke kabul etmez. Bu yolun özünü ve rûhunu görebilenler, onda aslâ dîn-i mübîne aykırı bir hâl bulamaz.
    Nitekim Şâh-ı Nakşibend Hazretleri'nin mânevî halkasında avâm-havâs her kesimden sayısız talebe vardı. Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf gibi Buhârâ'nın önde gelen âlimleri de onun sohbet meclislerine katılmaya can atıyordu. Ancak ulemâdan bazıları, bunu aralarında bir dedikodu vesîlesi yapıp Bahâuddîn Nakşibend -kuddise sirruh- hakkında ileri-geri konuşmaya başladılar. Nihâyet birgün bu muhâlifler, Nakşibend Hazretleri ile bir mecliste buluşup tenkitlerini dile getirdiler. Bahâuddîn -kuddise sirruh- onlara:
    "- Gelin, yolumuzu size anlatalım; eğer Kur'ân'a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim!.." dedi.
    Hazret-i Pîr'in anlattıklarını dinleyen ve bu yüce tasavvuf yolunu inceden inceye mütâlaadan geçiren o ulemâ, yakînen şâhid oldukları bu ulvî hakîkatler karşısında itiraz edecek bir şey bulamadılar. Kemâl-i edeble:
    "- Efendim, yolunuz sırât-ı müstakîm imiş; gayrı hiçbir itirazımız yok!.." dediler.
    HİSSE:
    Bu hâdiseden anlaşılan, gerçek tasavvuf yolunun Kur'ân ve sünnete tâbî olmada büyük bir titizlik ve kalbî rikkat içerisinde olduğudur. Sâliklerine de bu minvâl üzere hareket etmelerini işâret eden Şâh-ı Nakşibend'in zâhirî ilimlerde ulemâ ile çatışmayıp, aksine "eğer Kur'ân'a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim" buyurması, istikâmetin bu yoldaki ehemmiyetini ifâde eder. Dolayısıyla bu yolun sâliklerine gereken, aynı hassâsiyeti göstererek bu tertemiz yola leke düşürmemektir. Ancak burada ulemâ ile kasdedilen sâlih âlimlerdir, yoksa "ulemâ-i bi's-sû'" denilen kalbleri ve ilimleri fesâda uğramış olup Hak yoluna ters hareket eden, ihlâs ve takvâyı hiçe sayan, Allâh dostlarının fazîletlerini inkâr eden ve Kur'ânî ifadeyle az bir dünyâlık karşısında Allâh'ın âyetlerini satan gâfiller değildir.
     

Sayfayı Paylaş