Tarİhde TÜrk Devletlerİ

Konusu 'Tarih' forumundadır ve salihsat tarafından 30 Haziran 2007 başlatılmıştır.

  1. salihsat Well-Known Member


    Akkoyunlular

    Akkoyunlu oymağının Doğu Anadolu'ya geliş tarihi hakkında güvenilir bilgiyi, Akkoyunlu hanedanının tarihi olan, Ebü Bekr-i Tihrânî'nin Kitâb-ı Diyarbekriyye'sinde bulmak mümkündür. Devletin kurucusu Karayülük Osman Bey'i, Bayındır Han vâsıtasıyla 52. göbekte Oğuz Hân'a bağlayan yazar, oymağın ilk önce XIII. asrın başlarında Doğu Anadolu'da göründüğünü, Moğol istilâsına karşı koyduklarını, giderek Diyarbekir havâlisine hâkim olup, bu arada Trabzon Rum Devleti'ne ve Gürcülere karşı da seferlere giriştiklerini kaydeder.

    Konar-göçer bir Türkmen topluluğu olan Akkoyunlular'ın adlarının besledikleri sürülerden verilmiş olması muhtemeldir. Çeşitli Farsça ve Arapça kaynaklar, Akkoyunlular'ın menşe'lerinden bilgi vermeksizin, Selçuklu ve Artuklu beğlerinden olduklarını ifade etmelerine karşılık yukarda zikredilen Akkoyunlu tarihi olan Kitab-ı Diyarbekriye'de Akkoyunlular Oğuz Han neslinden gelmektedir denilmektedir.

    Buna göre, Oğuzlar'ın Bayındır boyunun bir oymağı olan Akkoyunlular'ın Peygamber devrinde (VII. yüzyıl) Kıpçak ülkesine, oradan da Ârran Ovası'na geldiklerini, Selçuklular döneminde bu devletin hizmetine girdiklerini ve Diyarbakır bölgesinin kendilerine ikta olarak verildiğini kaydetmektedir.

    Oğuzlar'ın Bayındır boyundan inen Akkoyunlular'ın tarihi 1300 yıllarından itibaren bilinmektedir. Akkoyunlular'dan bilinen ilk tarihi simâ Tur-Ali Bey'dir. Karakoyunlu devletini yıkarak (1469) onun yerine büyük bir Türkmen devleti haline gelen Akkoyunlular'ın bu tarihe kadar başlarında bulunan reisleri şunlardır:

    1) Tur-Ali Bey (?-1360): Babası Akkoyunlu Beylerinden Pehlivan Bey'dir. Kendisine bağlı Türkmenler'le Diyarbakır'da yurt tuttuğu bilinmektedir. İlhanlı Gazan Han (1248-1291)'a genç yaşta intisap ettiği ve onun maiyetinde Suriye seferine katıldığı bilinmektedir.

    2) Fahreddin Kutlu Bey (1360-1389): Babası Tur-Ali Bey'den sonra Akkoyunlular'ın reisliğine gelmiştir. Devri oldukça hareketli geçmiş, Sivas hakimi Kadı Burhaneddin, Trabzon Rum İmparatorluğu, Mısır Memlük Sultanlığı ve amansız rakipleri Karakoyunlular'la mücadele etmiştir. 1389 yılında ölen Fahreddin Kutlu Bey'in mezarı Bayburt'un Sinor köyündedir.

    3) Ahmed Bey (1389-1397): Fahreddin Kutlu Bey'in oğludur. Babasının ölümü üzerine Akkoyunlular'ın reisliğine getirilmiştir. Uzun süre Kadı Burhaneddin'in yüksek hakimiyetini kabul etmek zorunda kalan Ahmed Bey, 1397 yılında onun tarafından öldürülmüştür.

    4) Fahrüddin/Bahaüddin Kara-Yülük Osman Bey (1397-1435): Akkoyunlular'ın Doğu Anadolu'da hakimiyetini perçinleyen reisleridir. Fahreddin Kutlu Bey'in oğullarındandır. Rakipleri ve ağabeyi Ahmed Bey'i öldürten Kadı Burhaneddin'i mağlüp ve katletmiş, daha sonra Karakoyunlu Kara-Yusuf'la Türkmenler üzerindeki hakimiyet ve Doğu-Güneydoğu Anadolu'yu elde etmek için amansız bir mücadeleye girmiştir.

    5) Celâlüddin Ali Bey (1435-1438): Kara-Yülük Osman Bey'in veliaht tayin ettiği oğlu olup, babasının yerine Akkoyunlu reisliğine getirilmiştir.

    6) Nurüddin Hamza Bey (1438-1444): Kara-Yülük Osman Bey'in diğer oğludur.

    7) Cihangir Bey (15/10/1444-1453): Celâlüddin Ali Bey'in oğludur. Hakim olduğu Urfa'dan hareketle Akkoyunlu beyliğini tekrar toplamayı başarmıştı.

    8) Nusretüddin Ebü-Nasr Uzun Hasan Bey (1435-6/1/1478): Akkoyunlular'ı bir devlet haline yükselten, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey olmuştur.

    Karakoyunlular'ın büyük hükümdârı Cihân-şâh'ı (1467), Türkistan hükümdârı Ebu Said'i (1469) ortadan kaldırarak bütün İran'a, Irak'a, Kafkasya'ya ve Doğu Anadolu'ya sahip oldu.

    Batı Anadolu'ya doğru olan hedefi Osmanlı hükümdârı Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) karşısında aldığı Otlukbeli (11 Ağustos 1473) yenilgisi ile neticesiz kaldı. Bu yenilgiye rağmen ayakta kalmayı başaran Uzun Hasan, Orta ve Batı Anadolu'dan tamamen elini çekmekle beraber Tebriz taht merkezi olmak üzere diğer Akkoyunlu topraklarını elinden bırakmadı.

    1478 yılında vefat eden Uzun Hasan, büyük devlet adamlığı vasfı yanında memlekette uzun süreden beri ihmal edilmiş olan imâr faaliyetlerine hız verdi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu harap eden aşiret kavgalarına, mera, otlak anlaşmazlıklarına son verebilmek için birçok kanunlar düzenledi. Bu kanunlar uzun süre bölgede "Hasan Padişah Kanunları" olarak anılagelmiştir. Osmanlılar dahi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini ele geçirdikleri zaman bu kanunlarda çok az değişiklikler yaparak yürürlükte bırakmışlardır.

    9) Sultan Halil (6/1/1478-24/12/1490):Uzun Hasan Bey oğlu.

    10) Sultan Yâkub (15/7/1478-24/12/1490): Uzun Hasan Bey'in diğer oğlu olup, son dirayetli Akkoyunlu hükümdârıdır. Ölümünden sonra devlet inkırâza yüz tutmuştur.

    Sultan Yakub'dan sonra sırasıyla Sultan Baysungur (24/12/1490-1492 Mayıs), Sultan Rüstem (Mayıs 1492-1496 yılı başı), Sultan Dâmâd/Ahmed Göde/(1496 başı-1498), Sultan Mehmed (1498-1500), Sultan Elvend (1500-1504), Sultan Murad (1504-1508) hükümdârlık yapmışlardır. Akkoyunlu devletine diğer bir Türk teşekkülü olan Safevî hanedanı son vermiştir
     



  2. salihsat Well-Known Member

    Karakoyunlular

    On dördüncü asrın ikinci yarısında, Doğu Anadolu'da devlet kuranbir Türkmen hanedanı. Karakoyunlu oymağı, Karakoyunlu devletinin çekirdeğini teşkil etmiştir. Sa'dlu, Baharlu, Duharlu, Karamanlu, Alpagut, Çakırlu, ayunlu, Bayramlu, Ağaç-eri, Düğer ve Hacılu oymakları halkları da Karakoyunlu Devletinin ahâlisiydi. Yaklaşık otuz bin çadırdan oluşan Karakoyunlular, Cengiz Han'ın hücumu üzerine, Töre Bey idaresinde, Türkistan'dan Mâverâünnehir'e, oradan da İran yoluyla doğu Anadolu'ya göç etmişlerdi. Töre Bey, Kara Yusuf'un yedinci atası olup, Oğuz Han'ın torunlarındandı.

    Karakoyunluların siyasî bakımdan ehemmiyet kazanması, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han'ın ölümü ve içeride Moğol noyanlarının bir mücadeleye girişmeleri ile başlar. Karakoyunlular, ilk zamanlarda, Trak'taki Celâyir ailesinin ve Çobanoğulları'nın hizmetindeydiler. On dördüncü yüzyılın başlarında, Karakoyunluların reisleri, Bayram Hoca idi. Bayram Hoca, Sincar hâkimi Pîr Muhammed'i öldürerek emîrliği ele geçiren Hüseyin Bey'in mâiyetinde bulunuyordu. Daha sonra Hüseyin Bey'i ortadan kaldırarak yerine geçti (1351). Hüseyin Bey'in ölümünden sonra, Türkmenlerin büyük bir kısmı, Bayram Hoca'nın emîrliğini tanıdılar.

    1370 yılından itibaren fetih hareketine girişen Bayram Hoca; Sürmelü, Alakilise, Hoy ve Nahcivan havâlilerine hâkim oldu. 1374'te Musul'u zaptetti ve şehir, devletin yıkılışına kadar Karakoyunlu hanedanının elinde kaldı.

    Erzurum'dan Musul'a kadar uzanan sahayı hâkimiyeti altına alarak, Karakoyunlu kabîlesini tarih sahnesine çıkaran Bayram Hoca, 1380 senesinde ölünce, yerine kardeşi Türemişîn oğlu Kara Mehmed geçti. Kara Mehmed, Celâyirlilere bağlı kalmak şartıyla, babasından kalan yerleri elinde tutmayı başardı ve kızını Celâyirli sultanı Ahmed'e vererek, bu bağlılığını kuvvetlendirdi. Kara Mehmed Bey, 1383 yılında Musul hacılarının yolunu kesip mallarını yağmalayan Caber hâkimi Salim Bey'in üzerine yürüdü. Onu büyük bir bozguna uğrattı ve arazisini yağmaladı. 1387 senesinde, Erzincan emîri Mutahharten ile Akkoyunlular arasında başlayan mücadele, Mutahharten'in mağlubiyetiyle sonuçlanınca; Erzincan emîri, Kara Mehmed'den yardım istedi. Akkoyunlular ile öteden beri mücadele içinde olan Kara Mehmed, Mutahharten'in yardımına koştu ve Akkoyunluları ağır bir yenilgiye uğrattı. Akkoyunlu Ahmed ve kardeşi Hüseyin beyler, Kadı Burhaneddin'e sığındılar.

    Kara Mehmed Bey, 1307'de Karabağ üzerinden Anadolu'yu istilâya teşebbüs eden Timurlu kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bir çok Timurlu emîri, bu çarpışmada öldürüldü. 1388 yılında Tebriz şehri için, Kara Mehmed Bey ile Celâyirli emîrlerinden Şebli ve Şah Ali arasında büyük bir mücadele başladı. Şebli komutasındaki Celâyir ordusuyla, Heştrud'da karşılaşan Karakoyunlular, bu orduyu büyük bir bozguna uğratırken, Şebli'yi de öldürdüler. Bu hadisenin akabinde Kara Mehmed Bey, Kara Hasan adındaki bir Türkmen emîriyle giriştiği mücadele sırasında 1389 yılında öldürüldü.

    Kara Mehmed Bey'in ölümünden sonra yerine Kara Yusuf geçti (1389). Hükümdarlığının ilk yılları iç karışıklıklarla geçen Kara Yusuf Bey, 13922de Timur Han'ın (1370-1405) tabiiyet teklifini kabul etmeyip mücadeleye girişti. Timur Han'ın Anadolu'dan ayrılmasını fırsat bilerek, Erciş'i ele geçirdi. Timur Han'ın Van ve çevresinin idaresine tayin ettiği Emîr İzzeddin Şîr, yanındaki Çağatay askerleri ile birlikte, Kara Yusuf'un üzerine yürüdü. Yapılan küçük çapta çarpışmanın ardından iki taraf arasında barış sağlandı. Kara Yusuf, geri çekilirken Avnik emîri Atlamış'ın dört yüz atlı ile İzzeddin Şîr ve Çağatayların yardımına gittiğini gördü ve Erciş Ovasında bir gece baskını ile Atlamış'ı esir alarak, askerlerinin büyük bir bölümünü öldürdü. Kara Yusuf daha sonra, Atlamış'ı, Memlük Sultanı Berkuk'a gönderdi ve orada hapsedildi.

    Timur Han, Hindistan seferini büyük bir başarı ile tamamlayarak yeniden Doğu Anadolu'da görülünce, Kara Yusuf, Van Gölü çevresindeki atalarından kalma yurdunu boşaltarak Musul'a çekildi (1399). Timur Han'ın Bağdat'ı ele geçirmek için ordu göndermesi üzerine Sultan Ahmed Celâyir, yanında bulunan az sayıda asker ile Bağdat'tan ayrılarak, Musul'da bulunan Kara Yusuf'un yanına gitti. Bu sırada Sultan Ahmed'e tâbi olan kaleler, Timur Han'ın gönderdiği ordu tarafından ele geçirildi. Timur Han'ın ordusu Bağdat'tan ayrılınca, Kara Yusuf ve Sultan Ahmed, hiçbir güçlükle karşılaşmadan şehre hâkim oldular. Ancak, bu sırada Bingöl yaylasında bulunan Timur Han'ın, kendilerini arkadan çevirme planını öğrenince, Sultan Ahmed ve Kara Yusuf, Memlük sultanına iltica etmeye karar verdiler. Memlük sultanına bu durumu bildirmek için elçiler gönderdiler. Elçilerin dönüşünü beklemeyen Kara Yusuf ve Sultan Ahmed, yanlarında emîrleri ve kuvvetleri olduğu halde Kahire'ye doğru yola çıktılar. Memlükların Halep nâibi Demirtaş'ın yollarını keserek, Suriye'ye girmelerine mani olmak istemesi üzerine iki taraf arasında şiddetli bir muharebe oldu. Demirtaş, ağır bir bozguna uğradı. Bu muharebenin neticesinde Kara Yusuf ve Sultan Ahmed'in, Memlük sultanına sığınma yolları kapandı. Bu yüzden iki hükümdar, Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid Han'ın yanına gitmeye karar verdiler. Fakat, aralarında çıkan anlaşmazlık yüzünden birbirlerinden ayrıldılar. Kara Yusuf, memleketine geri döndü. Timur Han ise, onların hareketlerinden günü gününe haber alıyordu. Gönderdiği kuvvetler, Sultan Ahmed Celâyir'e ani bir baskın düzenleyerek mağlup ettiler. Sultan Ahmed, bütün ağırlıklarını kaybettikten sonra, güçlükle Osmanlı sultanına sığınabildi. Kara Yusuf Bey de, Timur'un 1400'deki Yakın Doğu seferinde, Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han'ın yanına gitti, ondan himaye ve iltifat gördü. Kendisine Aksaray havalisi, maişet ve ikamet yeri olarak verildi. Bu durum, Timur Han ile Yıldırım Bayezid Han arasında yapılan 1402'deki Ankara Savaşının sebeplerinden biri oldu.

    1402 yılında Yıldırım Bayezid'le yaptığı Ankara Meydan Muharebesini kazanan Timur Han, Karakoyunlu emîri Kara Yusuf'a kesin bir darbe indirdi. Timur Han'ın ordusu karşısında bozguna uğrayarak, muharebe meydanından güçlükle kaçan Kara Yusuf, nâibi Şeyhü'l-Mahmudî'ye sığındı. Dımaşk nâibi, önce Kara Yusuf'a, sonra da buraya gelen Ahmed Celâyir'e iyi bir kabul gösterdi. Fakat, bir süre sonra Timur Han'ın, Memlük sultanına yaptığı tehdit ve baskılar etkisini gösterdi. Memlük sultanı Ebu'l-Ferec, Dımaşk nâibinden Kara Yusuf ve Ahmed Celâyir'in öldürülmelerini istedi. Ancak, nâib bu emri yerine getirmedi ve sadece hapsetmekle yetindi. Bir sene kadar hapiste kalan Kara Yusuf, buradan çıktıktan sonra, Van hâkimi İzzeddin Şîr üzerine yürüyerek Van bölgesini ele geçirdi. Onun eski ülkesine sahip olması üzerine, dört bir yana dağılan Türkmen emîrleri, tekrar bayrağı altında toplandılar. Kara Yusuf'un bu faaliyetlerine Âzerbaycan ve Irak Arab hükümdarı Miran Şah oğlu Ebu Bekr karşı çıktı. İki ordu çok geçmeden Nahcivan'ın batısında karşılaştılar. Ebu Bekr'in ordusu yenildi ve kuvvetlerinin pek çoğu Aras nehrinde boğuldu. Buzaferle şöhret ve gücü bir kat daha artan Kara Yusuf, Tebriz ahalisinin isteği üzerine şehir önüne gelerek yaptığı muharebede, Ebu Bekr'in babası ve Timur'un oğlu Miran Şah'ı öldürdü ve şehri ele geçirdi. Bir süre sonra Ebu Bekr'le karşılaşan Kara Yusuf, onu tekrar mağlub etti. Bu muvaffakiyetle Kara Yusuf, Timur İmparatorluğunun önemli bir parçasını alarak, Karakoyunlu Devletini kurdu.

    Kara Yusuf'un Ebu Bekr'e karşı kazandığı ikinci ve parlak zaferden sonra, başta Irak emîri Bistam Bey olmak üzere bütün emîrler ona bağlılıklarını bildirdiler. Daha sonra Bistam Bey'i Irak-ı Acem'in fethine memur eden Kara Yusuf, Aladağ'a gitti. Bistam Bey, Sultaniye'yi fethedince, Kara Yusuf, onu Irak-ı Acem valiliğine tayin etti. 1409 yılında, "zaptolunmaz" olarak vasıflandırılan Alıncak Kalesi, Karakoyunluların eline geçti.

    Bu sırada Sultan Ahmed Celâyir, Karakoyunlulara ait Tebriz'e girerek şehirdeki Türkmenlerin çoğunu katletti. Durumu öğrenen Kara Yusuf, Âzerbaycan'a girerek, Tebriz yakınlarında karargâh kurdu. İki ordu arasında vuku bulan savaşta, Sultan Ahmed, askerlerinin büyük bir kısmıyla, Karakoyunluların eline esir düştü. Sultan Ahmed, ordu komutanlarının ısrarıyla öldürüldü (1410). Kara Yusuf, bu zaferden sonra oğlu Pir Budak'ı hükümdar ilan etti. Irak-ı Arab üzerine sefer düzenleyip, bölgeyi ele geçirdi. Oğlu Şah Mehmed'i Bağdat'a vali tayin etti. Daha sonra Âmid (Diyarbakır), Ergani üzerine yürüdüğü sırada, önüne çıkan Akkoyunlu beyi Kara Yülük Osman'la savaşıp, omu mağlup ve barışa mecbur etti. Akkoyunluların müttefiki olan Şirvan ve Gürcistan hükümdarlarını da yendikten sonra, Irak-ı Acem'i tamamen ele geçirdi.

    1420'de Ucan'da vefat eden Kara Yusuf Bey'den sonra, Karakoyunlulara bütünüyle hâkim olabilecek bir şehzadenin bulunmaması, birliği sarstı. Hükümdar ilan ettiği Pir Budak, kendisinden önce vefat etmişti. Karakoyunlu beyleri, cesur bir bey olan Kara Yusuf'un ikinci oğlu İskender Mirza'yı hükümdar ilan ettiler.

    İskender, başa geçer geçmez, Âzerbaycan ve doğu Anadolu'yu işgal etmekte olan Şahruh'la Eleşkird mevkiinde yaptığı savaşı kaybetti. Şahruh'un Âzerbaycan'a dönmesinden sonra, Tebriz'e gitti. Kardeşi İsfahan Mirza'nın elinde bulunan bu şehri zaptetti. Daha sonra Bitlis ve Ahlat çevresini ele geçirdi. Şemahi ve Şirvan civarına akınlar düzenledi ve Timurlu sultanı Şahruh'u uzun süre uğraştırdı. Bir süre sonra İskender'in kardeşleri, Şahruh tarafına geçtiler. Bunun üzerine Şahruh, 1434 senesinde Âzerbaycan üzerine yürüdü. İskender, üzerine gelen bu güçlü orduya karşı koyamadı. Erzurum üzerinden batıya çekildi. Bu sırada yolunu kesen Akkoyunlu beyi Kara Yülük Osman'ı Erzurum kalesi önlerinde yapılan savaşta yaraladı ve ölmesine sebep oldu. İskender, daha sonra, Osmanlılara ait Tokat kasabasına sığındı. Osmanlı Devletine sığındıktan sonra, Karakoyunlu hükümdarlığı, Şahruh'un yanında bulunan Cihanşâh'a verildi. Bu yüzden Karakoyunlu devleti, Şahruh'un ölümüne kadar Timurluların himayesinde kaldı. Şahruh çekilince, İskender, kardeşi Cihanşâh ile uğraşmaya başladı ise de, Sofuâbâd mevkiinde yapılan muharebede yenildi (1438). Nahcivan taraflarındaki Alıncak kalesine sığındı. Fakat, orada oğlu Kubad tarafından öldürüldü (1438).

    İskender'in ölmesiyle rakipsiz kalan Cihanşâh, Karakoyunlu hükümdarı oldu. Gürcüleri mağlub ettikten sonra, hâkimiyetini tanımayan Bağdat'ı, 1444 senesinde ele geçirdi. Şahruh'un ölümüne kadar, ona bağlılığını muhafaza etti. Sonra Timur evlatları arasındaki taht mücadelelerinden faydalanarak, Kars ve Kirman eyaletlerini ele geçirdi (1457). Horasan ve Herat'ı ele geçirdiği sırada, oğullarından Hasan ve Pir Budak isyan ettiler. Cihanşâh, bu isyanlarla uzun süre uğraştı. sultan, hâkan unvanlarını kullandı. Karakoyunlu ülkesi en geniş sınırlarına Cihanşâh döneminde kavuştu. Bütün İran, Irak, Güney Kafkasya, Doğu ve Güneydoğu Anadolu dahil Basra Körfezine kadar genişleyen Karakoyunlu Türkmen Beyliği, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın hücumlarına uğradı. Nihayet, 1467 senesinde Mardin'de Uzaun Hasan'a yenilen Cihanşâh, aynı muharebede öldürüldü. Cihanşâh'ın yerine oğlu Hasan Ali geçti. Hasan Ali, iki yıl saltanat sürüp, 1468 yılında ölünce, Bağdat kolu dahil bütün ülke, Uzun Hasan tarafından ele geçirildi. Böylece Karakoyunlu Devleti tarihe karıştı.

    Devlet teşkilâtı: Karakoyunlular, devlet teşkilâtı hususunda, tamamıyla Celâyirli ve İlhanlı devlet an'ane ve müesseselerine bağlı kaldılar. Bu devlette hükümdar seçiminde, aile ve aşiret reisleri etkiliydi. Devleti teşkil eden aile efradı ve aşiret reisleri tarafından kim uygun görülürse, idare onun eline verilirdi. Devlet işlerinin mercii, Büyük Dîvan idi. Reisine Sahib-i Dîvan denilirdi. Bunun emrinde Sahib-i Âzam denilen reisler de vardı. Vilâyetler, hem ikta, hem de idare olarak, hanedan ailelerinden olanlara ve emîrlere verilirdi. Bunlar, iktanın gelirine göre asker beslemek zorunaydılar. En önemli vilâyetlerinden olan Fars, Yezd, İsfahan ve Bağdat'tan her biri bir şehzade tarafından idare edilmekteydi. Bu şehzadelerin çok kalabalık maiyetleri ve muntazam saray teşkilatları vardı.

    Karakoyunlu Devletinde ordu, yaya ve atlı kuvvetlerden meydana geliyordu. Beylere bağlı tımarlı askerle, ayrıca önemli bir yekün teşkil eden tımarlı sipahi ve çerik denilen aşiret kuvvetleri, devletin esas askerî gücünü oluşturuyordu. Ordu, günümüzdeki takım, bölük, tabur ve alay gibi, koşun, tip ve fevc diye bir takım gruplara bölünmüştü. Harp esnasında öncü birliklerine pişdar denilirdi. İhtiyat ordu karargâhına uruğ denilmekteydi. Hükümdarın maiyetindeki kapıkulu askerleri, maaşlarını dîvandan alırlardı. Kara Yusuf Bey, askerlerinin maaşlarını tam zamanında almalarına çok dikkat ederdi. Bu iş için ayrıca bir teşkilât da kurmuştu.

    Kültür ve medeniyet: Karakoyunlu hükümdarları, savaşların yanında, ülkenin imar ve ihyası için de çalışmışlardır. Cihanşâh, adalet ve imarcılığı ile meşhur olmuştur. Saltanatı devrinde Tebriz'i mâmur bir belde haline getirmiştir. Timur Han tarafından ortadan kaldırılmasına rağmen, o devirde tekrar ortaya çıkan Hurüfîlik adlı sapık fırkanın önüne geçen Cihanşâh, Tebriz'de bulunan Hurüfîlerin çoğunu ortadan kaldırarak, büyük hizmette bulunmuştur. İlme ve âlimlere saygılı olup, ilim adamlarını koruyup gözetmiş, medrese ve camiler yaptırmıştır. Tebriz'de muhteşem ve müzeyyen bir cami yaptıran ve memleketin çeşitli yerlerini âbideler ile süsleyen Cihanşâh, şairleri himaye etmiş ve kendisi de Hakîkî mahlâsıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Onun oğlu, Bağdat valisi Pir Budak da şairdi. Meşhur âlimlerden Celâleddin Devânî, Akkoyunlulara intisab etmeden önce, Tebriz'de Cihanşâh'ın medresesinde müderrislik yapıyordu. Devânî, Farsça yazdığı Risale-i Hurüf adlı eserini Cihanşâh adına telif etti. Yine Şeyh Şücâeddin bin Kemaleddin Kirmânî, Hadîkat-ül Meârif adlı eserini Cihanşâh adına kaleme aldı.

    Cihanşâh'ın Tebriz'de tamamen mermerden yaptırdığı ve çinilerle süslediği Gökmedrese, diğer adı ile Muzafferiye Medresesi çok ünlüdür. Medresenin özellikle kapısı, bir sanat harikasıdır. Tebriz'de, Cihanşâh'ın hanımının yaptırdığı, Büyük Cami ve medresesi vardır.

    Karakoyunlular, itikad bakımından Şiîliğe meyilli olduklarından, gerek Memlük Devleti, gerekse Akkoyunlular ve diğer Sünnî devletler bunların aleyhinde idiler. Özellikle Akkoyunlularla olan mücadelelerinin sebeplerinden biri de aralarındaki mezhep farkıdır. Buna rağmen, Karakoyunlu paralarında, ilk dört halifenin adları ve Kelime-i Şehadet yazısı görülmektedir
     
  3. salihsat Well-Known Member

    Eyyubîler Devleti (1171-1252)

    Tarihte Türkler'in kurdukları hanedanlardan birisi de Eyyübîler'dir. Hanedân'ın kurucusu Selâhaddin'in babasının adından dolayı tarihte Eyyübîler olarak bilinen bu Türk devleti, günümüzde bölgede sun'î olarak yaratılmak istenen bir millete, olmayan tarihinin yerine ikâme edilmeye çalışılmaktadır. Bunun başlıca sebebi Eyyüb'un babası Şadî'den önceki ailenin soyunun, tespit edilememiş olmasıdır.

    Bu sebeple bazı tarihçiler, Selâhaddin'in hemen ölümünden sonra (1193), bu hanedanı Araplaştırmaya uğraşan devrin Arap asıllı tarihçilerinin etkisinde kalarak, Selahaddin Eyyübî'nin menşeini Araplaştırmaya çalışmışlardır. Diğer yandan özellikle bölücü unsurlar ve bunların ideologları da, kendilerine yeni millî tarih yaratmak gayesiyle, bu hanedanın Türk'ten ayrı başka bir millete ait olduğunu iddia etmektedirler.

    Tarihî gerçeklere baktığımızda, bu iddiaların hiçbir geçerli tarafının olmadığını görürüz. Devletin kurulduğu coğrafî bölge Mısır ve çevresidir. Halkın büyük çoğunluğu Arap olmakla beraber, ordu ve idareci zümre Türk çoğunluğun kontrolündedir. Aynı bölgede daha önce Tolunoğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılına kadar devam etmişti.

    Daha sonra, yine başka bir Türk komutanı Toğaçoğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılan hanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur. Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanları ile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler'i 969 yılında yıkan Şiî Fatımî devletine de Selahaddin Eyyübî, Musul Atabek'i Nureddin Mahmud Zengî'nin bir Türk komutanı olarak Mısır'a gelmiş ve son vermiştir (1171).

    Bağlı bulunduğu Nureddin Mahmud'un ölümüne kadar (1174), Nureddin Mahmud'un bir valisi olarak hareket eden Selahaddin bilâhare istiklâlini ilân etmiştir. Eyyübî Türk devletine son veren ve yerine Türk Memlük devletini kuran İzzeddin Aybeg de, Mısır'daki Türk ordusu komutanlarından birisidir. Bu tarihî gerçekler, halkın çoğunluğunun Arap olmasına karşılık, ordunun ve hanedanın Türkler'de kaldığını, açıkça göstermektedir.

    Eyyübî hanedânı üyelerinin büyük çoğunluğunun adları, en eski Türk adlarıdır. Selahaddin'in ağabeyinin adı Turanşah'tır. Kardeşlerinin adları ise, Tuğtekin ve Böri'dir. Selâhaddin'in dayısının adı, Şihabeddin Mahmut b. Tüküş idi. Selahaddin'in annesi ise özbeöz Türk'tür. Gene Selâhaddin'in hanımlarından birisi olan Unar Bey kızı İsmetüddin Amine Türk'tür. İki eniştesi de Türk'tür. Bunlardan birisi, Unaroğlu Sadeddin Mesut; diğeri ise Muzafferüddin Gökbörü idi.

    Eyyübî hanedanının bir Türk hanedanı olduğunun en açık delillerinden birisi de, devrin şairlerinden İbn Senâül-mülk'ün, Haleb'in Selâhaddin tarafından alınmasından sonra yazdığı medhiyesidir. Bu medhiyenin bir beyitinde, şair şöyle demektedir: "Arap milleti, Türkler'in devletiyle yüceldi. Ehl-i Salip (Haçlı) davası, Eyyüb'un oğlu tarafından perişan edildi."

    Eyyübî hanedânının devlet teşkilatı, Karahanlı ve Gazneli Türk devletlerinde başlayan ve Selçuklular'la gelişen teşkilatın aynıdır. Sultan, Divan, Meşveret yani Kurultay, Üstâzüddâr (saray idaresi, şarapdarlık, çeşnigîrlik gibi görevleri yürüten kişi), Hâcîblik, Silâhdârlık, Emîrahurluk, Davâdârlık, el-mükebbis, taşdarlık, çavuşluk gibi saray teşkilâtı, Türk-İslâm devletlerinin bir devamıdır. Adliye işlerine bakan kazaskerlik müessesesi bilindiği üzere Osmanlılar'da devam edecektir.

    Eyyübî ordusunun temelini ve büyük çoğunluğunu Tavâşî adı verilen Türk memlükları teşkil etmekte idi. Bu Türk ordusu, bağlı bulundukları komutanların adlarına göre el-Nuriyye, el-Esediyye, el-Necmiyye, el-Salâhiyye gibi adlarla adlanırlardı. Selâhaddin devrindeki bu Türk Memlüklu ordusu komutanları arasında Bahaeddin Karaküş, Şerefeddin Karakuş el-Takavî, İzzettin Cavlı, Şarimüddin Kutluaba, Hüsameddin Sungur el-Halâtî gibi Türkler bulunmakta idiler.

    Hakimiyet alâmetlerinden birisi de, bilindiği üzere bayraktır. Eyyübîler'in bayrağı sarı renkte idi. Amblemi de kartaldı. Eyyübî hanedânı Türk geleneklerine uyarak, açık sarı rengi kendi hakimiyet rengi olarak kabul etmişti. Ayrıca bayrağına, bir Türk amblemi olarak kartalı koymuştu. Kartal, Eyyübîler'den başka Selçuklular'ın, Artuklular'ın da devlet sembolü olmuştur.

    Türk hakimiyet sembollerinden birisi de mehter'dir. Eyyübî sarayında da Türk geleneklerine göre yer alan mehter, nevbet vurur ve büyük saygı görürdü. Hatta Selâhaddin, gözde cariyelerinden birisini, sarayın yüksek memurlarından birisi olan mehterbaşı ile evlendirerek, bu kuruluşa verdiği değeri göstermişti.

    Selâhaddin'in hayatta bulunduğu sürede, büyük bir Türk-İslâm devleti özelliğini gösteren Eyyübî hanedânı, Selâhaddin'in ölümünden sonra, oğulları ve kardeşleri arasında paylaşılmıştır. Mısır'daki son Eyyübî hükümdârı Turanşah, Türk Memlük komutanlarından Aybeg tarafından ortadan kaldırılmıştı (1250).
     
  4. salihsat Well-Known Member

    Memlüklar
    Her neferin en yüksek mevkie çıkması mümkün olan bu Türk Devleti, Arapça kaynaklarda daima Türkiye Devleti (=ed-Devletü't-Türkiyye) olarak zikredilmektedir. Memlük Devleti teşkilâtında en kabiliyetli gençlerin sivrilmeleri, idare tarzının esasını teşkil ettiği cihetle, ancak fevkalâde hasletlere sâhip kimseler işbaşına geçebilirdi. Bu yüzden akranları arasında en mümtaz olanlardan seçildikleri gibi, gayet itinalı bir askerî terbiyeye tâbi tutulmak suretiyle yetişen emîrlerin, Bahriye Memlükları'ndan ayrı olarak teşkil ettikleri gruplar sayesinde, devleti merkezîleştirerek, teşkil ettikleri ordular, yakın-Doğu tarihinde mühim bir rol oynamağa muvaffak olmuş, Mısır ise, her türlü tecavüzden masun kalarak iktisaden ve fikren mütemadî bir surette inkişâf etmiştir.

    Bununla beraber, başlangıçta ufak iktâlara sahip olan onlar, yüzler emirlerinin, hârici tehlikeler karşısında birleşmelerine rağmen, birbirleri ile olan rekabetleri sebebiyle ayrı ayrı hususî Memlük grupları teşkil etmeleri, kuvvetleri gittikçe azalan Bahriye Memlükları'nın zararına oldu.

    Bahriye Memlükleri'nin ilk sultanı olup el-Melikü's-Sâlih'in Türk asıllı dul zevcesi Şeceretü'd-Dürr ile evlenerek iş başına geçen Aybey et-Türkmânî (1250-1257), başlangıçta Bahriye Memlükleri'nin muhâlefeti ile karşılaştı. Zira el-Melikü's-Sâlih âilesine sâdık kalan bu grup, Aybey'in Atabey olarak kalacağını, devletin başına da Eyyübiler'den bir melikin getirileceğini ümid ediyor idi. Oğuz-Türkmen grubu ile Bahriye Memlükları arasında çıkan anlaşmazlık dikkate şayandır. Aybey'in yeni bir Memlük Grubu (=el-Muizzî) teşkil etmesinin, bu muhâlefeti arttırdığı söylenebilir. Nitekim, karşı koyup şiddetle cezalandırılan Bahriyeliler'den bir kısmı, Suriye'deki feodal Eyyübî meliklerinin yanına gittiği gibi, diğer bir kısmı da Kerak, Dımaşk (Şam) ve Filistin'e yayılmış, yüz otuz Bahriyeli de Anadolu Selçuklu Sultanına ilticâ etmiştir.

    İşte bu Bahriyeliler'den Dımaşk'a sığınanlar Eyyübîler'den el-Melikü's-Sâlih İsmail (1202-1251)'i Atabey'e karşı teşvik etmişlerdi. Fakat Oğuz-Türkmenlerin yardımını sağlayan Aybey, kendisine karşı harekete geçen Eyyübî meliklerini Abbâse'de mağlup etmeğe muvaffak oldu. Fakat çok geçmeden, Aybey'in Kıpçak veya Harezmli kölesi, Saltanat Nâibi Kutuz, Muizzîler'le birlikte hareket ederek, Aybey'i bertaraf etti ve Bahriyeliler'in Mısır'a gelmelerini sağladı.

    Bu suretle Bağdad'ı alıp Abbasî Hilâfetine son veren Moğollar'ın sebep oldukları siyasî buhran sırasında Muizzî ve Sâlihîler'in gayretleriyle iş başına geçen Kutuz (öl. 1260), Bahriyeliler'i kendi tarafına çektiği gibi, mühim bir mânevî nüfüz kazanarak, Gürcü ve Ermeni süvarileri tarafından desteklenen Moğollar'ı Ayn Câlüt'ta müthiş bir hezimete uğrattı (1260). Memlükler gibi İslâm âlemi için Ayn Câlüt savaşının maddî ve manevî sonuçları büyük oldu.

    Moğollar'ın Suriye'den sonra Mısır' da elde ederek, Franklar ile işbirliği yapmaları önlendiği gibi, yerli halkın Memlükler'e karşı itimadı arttı; Mısır, Türkler sayesinde, İslâmiyetin ve Moğollar önünden kaçan halkın yegâne melcei (sığınağı) hâline geldi. Fakat, Kutuz'un da yeni bir Memlük grubu kurması aleyhine oldu. Kendi soyundan Borlular'ın desteklerini sağlayan Baybars, Kutuz'u öldürüp (22 Ekim 1260) Bahriyeliler'in yeniden iş başına geçmelerini sağladı.

    Kıpçak boylarından Borç-oğlu veya Borlu boyuna mensup olup Ayn Câlüt'ta esas rolü oynayan Baybars et-Türkî (1233-1277), ilk iş olarak, Kutuz'un koymuş olduğu ağır vergileri kaldırdı; Bahriyeliler'e iktâlar verdi. Ayrıca irsî reislerinin emir ve idaresi altında yaşayan Türkmen boy ve uluslarını, küçük parçalara ayırarak, ayrı ayrı sahalara iskân etti (1264).

    Bütün geçitler, dar boğazlar Türkmenler (sonradan: Halep ve Şam Türkmenleri) tarafından tutulduğu gibi, sahiller de diğer Türkmen gruplarının (Lübnan'da: Kesrivan Türkmenleri) kontroluna geçti. Baybars, el-Melikü's-Sâlih gibi Memlük Devletini merkezîleştirmeğe çalışarak, idarî, askerî ve ticarî bakımdan büyük faydalar temin eden bir takım tedbirler aldı; yeni bir teşkilât kurdu; kendi ismine nispetle ez-Zâhirî adını alan ırkdaşlarından mürekkep yeni bir Memlük grubu meydana getirdi.

    Öte yandan Moğollar'ın istilâsında bulunan yerlerden gelmiş Türkler, Memlük Sultanlığı'na ilticâ ederek, para ve zeâmet karşılığı askerî grupları teşkil ettiler. Bu suretle belli-başlı iktâlara sahip olmak suretiyle gitgide çoğalan Memlük grupları, çok geçmeden, kendi beylerinin emrinde, devletin mukadderatına hâkim olmakta geçikmediler.

    Baybars, bilhassa, Hıristiyanlar ile Ayn Câlüt'un intikamını almak hevesinde olan Moğollar'ın müşterek bir hareketlerini göz önünde tutmuş, kuzeyde Küçük Ermenistan krallığı, sahillerdeki Franklar, Kıbrıs Krallığı, nihayet tâkip ettiği sünnî siyaset yüzünden Suriye ve Mısır'daki İsmâîlîler, Nuseyrîler gibi kuvvetli şiî unsurlarla savaşmak zorunda kalmıştır.

    Baybars'ın ölümü üzerine (1277), yerine oğlu Berke, sonra da Sülemiş geçmiş ise de, bunları bertaraf eden Kıpçaklı Kalavun (öl. 1290), Moğollar ve Franklar'la savaşmış, Kastilya Kralı Alfons ve Sicilyalı Jacob ile bir nevi tedâfüî ittifak yapmıştır. Ayrıca Şamamüm emrindeki Nubyalılar ile de savaşan Kalavun, 1290'da Akkâ'yı fethe hazırlanırken vefât etmiştir.

    Kalavun ve halefleri 1382'ye kadar beş nesil boyunca hüküm süren bir nevi saltanat-hânedânı kurmağa çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Ancak hânedânını devam ettirmek gayesiyle, el-Melikü's-Sâlih'i taklit ederek, Türk Memlük gruplarının varlığına rağmen, ayrı cinsten olan Çerkesler'den yeni bir Memlük grubu teşkil etmesi neticesinde, hânedânı bu Memlüklara istinad ettiği cihetle, Karadeniz limanlarında kurulmuş olan büyük pazarlardan, Venedik ve Ceneviz gemileri ile Mısır esir pazarlarına sevk edilen Çerkes memlükları gittikçe çoğalarak zamanla Mısır'ın mukadderatını ellerine geçirdiler.

    Kalavun'un on iki bin Memlük arasında seçerek el-Mukaddem dağından derin bir hendek ile ayrılmış olan Kal'atu'l-Cebel (=dağ kalesi)'e yerleştirdiği üç bin yediyüz Âs ve Çerkes, kale burçlarına nispetle Burcîye Memlükları (=el-Memâlîku'l-Burcîyye) adını aldı. Hemen ilâve edelim ki, Çerkesler'in gittikçe çoğalıp diğer Memlüklar'a üstünlük sağlamaları hususu, çok geçmeden Kalavun-oğulları'nın da dikkat nazarlarını çekti.
     
  5. salihsat Well-Known Member

    Filvâki, hükümdarlar yeni Memlük grupları teşkil ederek muvazene tesisine muvaffak olmuşlarsa da, gerek bu grupların, gerekse yeni unsurlarla beslenmek suretiyle teşekkül eden Türkmen gruplarının Çerkesler'le mücadelesi Berkuk'un zamanına kadar devam etti. Büyük Türk hükümdarı el-Melîku'n-Nasır Mehemmed (1293-1341) üçüncü saltanatında Çerkes Memlükların çoğalmaları meselesini ele aldı.

    1315 senesinde tanzim ettirdiği Kadastro (Revku'n-Nâsırî)da mevcut on beş vilâyetin Çerkesleri'ni tespit ettirerek, kimliklerini araştırdı; sayılarını azalttı. Bunun üzerine Mısır ve Suriye'nin belli başlı önemli noktalarını ellerine geçirmeğe muvaffak olan Şam ve Halep Türkmenleri, Memlük ümerâsı arasında yeniden mühim bir mevki elde etmeğe başladılar.

    Nitekim, Mısır-Anadolu münasebetlerinin çok sıklaştığı bir devirde, Kosun, Şeyhün, Altunbuğa, Aydoğmuş ve Mancak gibi Anadolulu emirler (=er-Rümî), bu devir olaylarında önemli roller oynadıkları gibi, Türkçe de dinî ve hukukî sahalarda büyük bir önem kazandı. Mısır'a gelen bu Türk ümerânın teşkiline muvaffak oldukları Memlük grupları, umümiyetle, muhtelif Türk boy ve oymaklarına mensup Türkmenler'den teşekkül ediyordu; bunların Mısır'a gelmelerine de, el-Melîku'n-Nâsır Mehemmed'in Güney Anadolu beylikleri, bilhassa Karaman-oğulları ile yakın teması sebep olmuş idi.

    Öte yandan el-Melîku'n-Nâsır'ın Deşt-i Kıpçak ile olan diplomatik münasebetleri, Altunordu hükümdarları üzerinde Müslümanlık bakımından mühim tesirler icrâ ettiğinden Kırimî, Sarâyî, Gülüstânî nisbelerini kullanan bu mıntıka halkından bir kısmı, Mısır'a gelerek, Memlük Sultanlığı'nın hizmetine girmişlerdir. Melîku'n-Nâsır'ın batı hakkındaki bilgisi de gayet geniş idi. Nitekim, 1336'da Kahire'ye gelen Johannis de Mandeville, el-Melîku'n-Nâsır'ı görüp onunla mülâkat etmiş ve bu sultanın batı hakkındaki fikirlerini öğrenerek hayrete düşmüş idi.

    Umümiyetle Hanefi mezhebinde olup el-Melîku'n-Nâsır'a bağlı bulunan Suriye'nin seçkin Nâibleri (=Vali), bu hükümdarın vefâtını müteâkip (1341), oğullarının Memlük Sultanlığı tahtına çıkmalarında mühim roller oynadılar, fakat Halep ve Şam Türkmenleri'ne istinad etmek suretiyle 1360'da Nâsır'ın oğlu Hasan'ı bertaraf eden Nâiblerden Yulbuga el-Umerî, saltanat nâibi olarak, Memlük Sultanlığı'nın mukadderatına hâkim oldu; Aybey, Kutuz ve Kalavun'u taklid ederek, satın aldığı kölelerden Çerkesler'in ekseriyette bulunduğu yeni bir Memlük grubu (=Yulbugâviye) teşkil etmekle mevkiini sağlamlaştırmak istedi. Bununla beraber, Türkmenler'e mensup emirler, Kalavunoğulları'nı da elde etmek suretiyle, bu yeni Memlük grubu ile mücadeleye giriştiler; bunlardan biri olan Taybuga et-Tavil (uzun), bütün nüfuzu elinde toplayarak Yulbuga'yı öldürttü (1367). Yulbugâviyeler Suriye'ye sürüldü.

    Kahire'deki malları müsadere edildi. Fakat, Memlük Sultanı Şâban'ın bir süre sonra, Yulbugâviler'i Mısır'a çağırması, bunların yeniden çoğalarak nüfüzlarının artmasına ve çok geçmeden kendi şefleri Berkuk'un etrafında toplanmalarına sebep oldu.

    İşte Yulbugâviyeler'in tabiî şeflerinden biri olan Berkuk, efendisi Yulbuga'yı taklid etmek suretiyle, satın aldığı kendi cinsi Çerkesler'den yeni bir Memlük grubu teşkil etmeğe muvaffak oldu. Zâhirî Memlükları (=Memâlîkü'z-Zâhiriyye) ismini alan bu Memlük grubu, gittikçe çoğalarak, Mısır'daki Çerkes ekseriyetinin artmasına ve hâkimiyetin bunlara geçmesine sebep oldu.

    Bu suretle Çerkesleri iş başına getirmeye muvaffak olan Berkuk, kara yollarının emniyetini ve ticâret kervanlarının sâlimen Mısır'a gelmelerini temin ettiğinden el-Kârimî tüccârlarının da desteği ile 1382'de saltanata geçti. fakat Mısır'ın mukadderatını ellerinde bulunduran Türk emirleriyle çarpışmak zorunda kaldı. Yulbuga en-Nâsırî ve Mintaş gibi Türk emirleri ile yaptığı savaşları kaybederek tahttan indi ise de, bu iki Türk emirinin aralarında zuhur eden rekabet yüzünden, 1390'da yeniden saltanata geçti.

    Bununla beraber, Türk potası içinde eriyen Berkuk, iyi bir diplomat olarak, Timur' karşı Bayezid, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Altun Ordu hükümdarı Toktamış Han ile anlaştı; Celâyirli hükümdarı Sultan Ahmed'i müdafaa etti. 20 Haziran 1399'da vuku bulan ölümü ile bütün bu ittifaklar dağıldı. XIV. yüzyıl Yakın-Doğu tarihinin mühim simalarından biri olup siyasî ve iktisadî buhranların iş başına getirdiği Berkuk, rakiplerinden Timur'un kuzeyde Toktamış, Bayezid'in batıda Macarlar ve Haçlılarla meşgul olduğu bir sırada, dahilî mücâdeleler ile yıpranan Memlük Sultanlığı'nı merkeziyetçi bir devlet haline sokmuş, Osmanlılar tarafından da bazı hususları benimsenen Memlük teşkilâtını bir kat daha kuvvetlendirmiştir. Fakat, Türk millî şuüruna yabancı olmadığı anlaşılan Berkük'un bütün meziyetlerine rağmen, kendi cinsi olan Çerkesler'i iş başına getirmek maksadıyla, Türk emirlerine karşı giriştiği mücâdele, Memlük Sultanlığı'nın âtisi için faydalı olmamış, Türk ve Çerkes rekabetinin doğurduğu ayrılık ise devleti temelinden sarsmıştır.

    Esasen, Türkler'e üstünlük temin etmiş görünen Çerkesler, Memlük Sultanlığı'nı lâyıkı veçhile, temsil edememişler, kendilerine yeni bir ufuk açmak gayretiyle Türkler'in teşkilâta müstenid hayatiyetine son veren Berkük'un ölümü ile meydana çıkan yeni siyasî ve iktisadî buhranlar karşısında da âciz kalmışlardır. Nitekim, yerine geçen oğlu Ferec (öl. 1412) zamanında Osmanlılar, Güney Anadolu şehirlerini zapta başladıkları gibi, Şam Timur'un eline düşmüştür.

    Şam'da öldürülen Ferec'den sonra memleket tamamen bir keşmekeş içinde kalmıştır (1412). Ferec'den sonra tahta geçen el-Melîkü'l-müeyyed (1412-1421) ve Tatar (1421) istisna edilecek olursa Memlük Sultanlarının en büyüklerinden biri Baybars (1422-1438)'dır.

    Baybars, bilhassa, kendi hakkında propaganda yapan Cânî Bey es-Süfî ile uğraştı, 1424-26 seferleriyle Kıbrıs'ı zapt ettirerek, Kral Janus'u esir etti; yeni bir ticaret politikası takip ederek, bâzı maddeleri inhisarı altına aldı; fakat bu tedbirler, ticaretin sukutuna sebep olmuştur. Nitekim, bu yüzden Mısır ve Suriye şehirleri âdeta boşaldı. 1438'de hastalıktan ölen Baybars'dan sonra Memlük tahtına çıkan Çakmak (öl. 1453), Aynal (1453-1461), Hoşkadem (1461-1467), Kayıtbay (1468-1495) nihayet Kansuh el-Gürî (1501-1516), Osmanlılar'la rekabete girişmek, Dulkadır ve Ramazan-oğulları'nı himâye etmek, Kıbrıs ve Akkoyunlular'la münasebetlerde bulunmak suretiyle devirlerini tamamladılar.

    Kansuh'un Osmanlılar'la ilişkisi dostane olmuştur. Fakat İran'la savaşta bulunan Yavuz Sultan Selim'e karşı Şiî Şah İsmail'i desteklemesi aleyhine oldu. Merci Dâbık'da yapılan savaşta (24 Ağustos 1516) atından yere yuvarlanarak öldü. Merci Dâbık savaşından sonra Mısır'a kaçabilen bir kısım Memlük ümerâsının gayretiyle Tumanbay Memlük Sultanı ilân edilmiş ise de (Kasım 1516), Ridaniye'de yapılan savaşı kaybetmiş, Memlük ordugâhı Osmanlılar'ın eline geçmiştir (23 Ocak 1517). Tumanbay'ın ele geçirilip Kahire'nin Züveyle kapısında asılmasıyla, iki yüz altmış yedi senedir devam eden Memlük Sultanlığı sona ermiştir (13 Nisan 1517).

    Yavuz Sultan Selim Han, İstanbul'a avdetinden evvel Kahire'deki bazı hükümdar oğulları ile Halife III. el-Mütevekkil ale'llâh Muhammed ve akrabalarını, nüfüzlu âlim, şeyh ve beylerden bir kısmını, Mısır'ın sayılı mimar, mühendis, tüccâr ve sanat erbâbından bir haylisini, deniz yolu ile İstanbul'a göndermiştir. Bu arada, Memlük Sultanlığı'nın tarihe ve teşkilâtına ait kitaplar da İstanbul'a sevkedilmiş, Kansuh el-Gürî'nin oğlu Muhammed de payitahta gönderilmiştir.

    Türkçe'nin XIV. yüzyılda birdenbire büyük bir inkişâfa mazhar olarak Suriye ve Mısır dahil bütün Orta-Doğu'ya yayıldığını, birçok müelliflerin, Arapça ve Farsça'nın yerine geçen bu dille yazdıklarını ve eserlerini Türk beylerine veya vâli ve hükümdarlara ithaf ettiklerini görüyoruz. Bilhassa, Mısır ve Suriye'ye hâkim olan Memlüklu Sultanı el-Melikü'z-Zâhir Seyfeddin Berkuk devrinde (1382-1399) Türkçe'nin gittikçe önem kazanması, hattâ hukukî (=kazâ) meselelerin bile bu dille konuşulması, çok dikkate şâyândır.

    Nitekim, hukukî meselelerde Hanefî kadılarla Türkçe konuşan Berkuk, birçok eserin bu dile tercüme edilmesini emrettiği gibi, Memlüklu nâib (=vâli)leri de, kendi adlarına Türkçe eser yazdırmışlar veya tercüme ettirmişlerdir. Kemal-oğlu İsmail, 1387'de ilk Ferah-Nâme'yi Trablus-Şam Nâibi Mîr Gâzî namına; Berke Fakîh Kitâb İrşâdu'l-mülük ve's-selâtin adlı eserini, Memlük Nâibleri'nden Seyfeddin Becmân, Manzüme'sini de Altubuga el-Çobânî namına yazmıştır.

    Öte yandan, Türkçe Yüz Hadîs'i yazan ed-Darîr, Vâkıdî'nin Futühu'ş-Şam'ını 1393'de Halep Nâibi Çolpan namına tercüme etmiş, Tolu Bey'in isteği üzerine de Ok atmak ilmi hakkında Türkçe bir eser kaleme almıştır. Nihayet, Seyf Sarâyî de, Sa'dî'nin meşhur Gülistan'ını Memlük emirinden biri namına Türkçe'ye tercüme ettiği gibi, baş-hassekî Demür Bey namına Münyetü'l-guzât adında Türkçe bir eser kaleme almış ve Kitâb baytaru'l-vâzıh Türkçeye tercüme edilmiştir. 1421'de Türkçe konuşulan Mısır'da fıkıh hakkında Türkçe bir kitap (Kitâb fi'l-fıkıh bi-lisâni't-Turkî) yazılmıştır.

    XV. ve XVI. yüzyıllarda Türkçe, devletin resmî dili olarak mevcüdiyetini muhafaza etmiş, Kansuh Gürî'ye kadar Memlük Sultanları namlarına Türkçe eserler tercüme ettirdikleri gibi, bâzıları da, bizzat Türkçe eserler kaleme almış veya Osmanlı tarzında şiir yazmışlardır. Baybars, Aynî (öl. 1451)'nin Ikdu'l-Cumân adlı eserini Türkçe'ye çevirmişti. Hattâ Aynî, Arapça eserini Türkçe olarak Baybars'a okurdu. Kansuh da, Malatya vâlisi iken Osmanlı Türkçesi tarzında şiirler yazmış, II. Bayezid'e Türkçe mektuplar göndermiştir. Onun zamanında İbrahim Gülşenî Mısır'a giderek, Türkçe risâleler kaleme almıştır. Mısır ve Suriye'de konuşulan Türkçe son zamanlara kadar devam etmiştir.
     
  6. salihsat Well-Known Member

    Delhi Türk Sultanlığı (1206-1413)


    Bu siyâsî teşekkül, Gur hükümdarı Muizzüddin Muhammed'in 1192'de kuzey Hindistan'a vâlî tâyin ettiği Kutbüddin Aybeg tarafından kurulmuştur (1206). Daha vâli iken Aligarh'ı, Benares'i ve ünlü Bihâr kalesini ele geçirmiş olan Aybeg, Lahor ile Pencâb bölgesini de Tâcüddin Yıldız'dan aldı. 1210'da atından düşerek öldüğü zaman Bedâun'da damadı İl-tutmuş, Uc'da öteki damadı Kabaca, Bengal'de onun tâyin ettiği Kaymaz bulunuyordu.

    Aybeg'in erkek çocuğu yoktu. Şemsüddin İl-tutmuş, bütün kuzey Hindistan'ı elinde toplayarak "Şemsiyye"hânedanını kurdu (1211-1266). Devleti, Delhi başkenti olmak üzere, büyük kısmı ile Pencâb'ı, Multan'ı, Lahor'u ve kuzeyde Gazne'ye kadar uzanan bölgelere ihtiva ediyordu. Celâleddin Harezmşah'a karşı ülkesini koruyan ve Moğollar'dan kaçan kalabalık Türk kitlelerini memleketine kabül etmek suretiyle, kuzey Hindistan'da Türk kültür hayatının devamını sağlayan İl-tutmuş, 1235 yılına kadar Bengal, Gwalior'dan başka Uccayn'ı da kendine bağladı ve Halife kendisini "Hindistan Sultanı" olarak tanıdı (1229). Ölümünden (1236) sonra, kaabiliyetsiz oğlunun yerine kızı Raziyye Sultan oldu (1236-1239).

    Fakat, babasının yetiştirmiş olduğu "Çihigân" diye anılan kırk kumandan karışıklık çıkardılar. Bunlar otorite tanımaz kimseler olmakla beraber yurtlarına Moğolları sokmayacak kadar vatansever idiler. Nihayet Şemsiyye âilesinden Nâsırüddin Mahmüd inzibatı sağlamak için 40'lardan Uluğ Han diye anılan Balaban'ı iş başına getirdi. Nâib sıfatiyle faydalı işler gören Balaban, Mahmüd'un 1266'da ölümü ile kendisi Delhi sultanı oldu.

    Moğol hücumlarını durdurdu, Lahor'dan Moğol baskısını uzaklaştırdı, memleketi imâr etmeğe çalıştı. Yerine torunu geçti (1287-1290). Fakat kısa zamanda iktidar devletin askerî gücünü meydana getiren Kalaç Türkleri başbuğlarından Celâlüddin Fîrüz'a intikal etti. Fîrüz, Moğol akınlarını püskürttü (1291). Yeğeni Muhammed Kalaç, Dakkan üzerine bir sefer yaptırdı. Bu ordu Deogir devleti merkezine (bugün Devlet-âbâd) girmeğe muvaffak oldu (1295). Fîrüz'un yerine geçen Muhammed Kalaç (1296-1316) bütün Malva bölgesini, Raçputana'yı, Gücerat'ı zapt etti. "Sultan-ı a'zam" diye anılıyordu. Ölümü üzerine çıkan karışıklıklar içinde Giyâsüddin Tuğluk iktidara geldi.

    Asayişi sağlayan, teşkilâtı nizama sokan, su kanalları açtıran Tuğluk, Bengal'e de tamamiyle hâkim oldu. Telingana'yi Delhi'ye bağladı. Başkentin adını Sultanpür'a çevirdi. Oğlu Muhammed Tuğluk (1325-1351) bir aralık devlet merkezini çok güneydeki Deogir'e nakletti. Çok mağrur bir adamdı. Çin'i zapt etmeği düşünüyordu. Huzursuzluk baş gösterdi. Bengal devletten ayrıldı (1339). Fîrüz Tuğluk zamanı (1351-1388) bir nevi toparlanmakla geçti. Kuzeyde Timur hâkimiyeti dolayısiyle Hindistan'a Türk akını kesilmişti.

    Yerli kuvvetlere dayanmak gerekiyordu. Bu sebeple koyu bir din politikası tâkip eden Fîrüz'dan sonraki on yıl içinde (1397'ye kadar) Delhi tahtına yedi kişinin çıktığı görüldü. Vilâyetler istiklâllerini ilân ettiler. Nihayet Delhi'de idare Afganlı Seyyid âilesinin eline geçti (1414).
     
  7. salihsat Well-Known Member

    Irak Selçukluları
    Selçuklu topraklarının batı kısmında kurulan hânedân. Sultan Mehmed Tapar�ın 1118 senesinde vefâtıyla meydana gelen iç hâdiseler neticesinde, Sencer ile Mahmüd arasında 11 Ağustos 1119 târihinde yapılan Sâve Savaşından sonra, Büyük Selçuklu Devletinin başına Sencer geçti. SultanSencer yeğeni Mahmüd bin Muhammed�e ise Hemedan, Kirmanşah ve İsfehan dâhil olmak üzere Batı İran ile Irak topraklarının idâresini verdi. Böylece Irak Selçukluları Devleti kuruldu.

    Sultan Mahmüd�un zamânında en tehlikeli bölge, kuzeybatı, yâni Erran ve Kafkasya�ydı. Bu bölgede Dördüncü David idâresindeki Gürcüler faaliyet gösteriyorlardı. GürcülerinTiflis�i ele geçirmelerine karşılık SultanMahmüd bir sefer düzenledi ise de başarı sağlayamadı. Büyük SelçukluSultanı Sencer�e tâbi olarak saltanat süren Mahmüd 1181 senesinde henüz 27 yaşındayken vefat etti.

    Sultan Mahmüd�un ölümü üzerine, Hemedân�da bulunan genç yaştaki oğlu Dâvüd, Sultan îlân edildi. Dâvüd�un sultanlığı Cibâl ve Âzerbaycan�da tanınırken, amcası Mesüd daIrak�ta hükümdârlığını îlân etti. Bunların arasındaki taht mücâdelesinin kızışması üzerine ultan Sencer, Irak Selçuklu Devletindeki karışıklıklara son vermek için bir sefer düzenledi. Dinever yakınlarında yapılan savaşı IrakSelçukluları kaybetti. Mesüd kaçtı. Sencer yeğeni Tuğrul�u Irak Selçuklu tahtına oturttu ve vezirliğe de Ebü�l-Kâsım Dergüzini�yi tâyin etti.

    Sultan Tuğrul tahta geçtikten sonra, Fars Hâkimi EmirMengübars, bir mektup yollayarak ŞehzâdeAlparslan�ı yanına göndermesi hâlinde, itâate hazır olduğunu bildirdi. Sultan, oğlu Alparslan�ı Fars�a yolladı ve Emir Mengübars�a atabeg ünvânı verdi. Böylece çıkacak bir karışıklığı önlemiş oldu.

    Sultan Tuğrul�un saltanatına ilk itiraz Dâvüd�dan geldi. Sultan Mahmüd�un oğlu Dâvüd, topladığı orduyle Tuğrul üzerine yürüdü. Ancak Hemedan önlerinde yapılan savaşı kaybetti. Bağdat�a kaçtı. Bu durumu öğrenen Mesüd da Bağdat�a geldi.Mesüd, Dâvüd ile Halife, Sultan Tuğrul�a karşı bir ittifak kurdular. Halife, Mesüd�u sultan ilân etti. Mesüd�un hazırladığı müttefik ordu, 1133 senesi Mayıs ayında Hemedân civârında yapılan muharebede Tuğrul�a karşı bir zafer kazandı. Mağlub olan Sultan, önceRey�e, oradan da İsfehan�a gitmek mecbüriyetinde kaldı.Sultan Mesüd�un tâkibi üzerine Fars eyâletine çekildi. Adamlarının karşı tarafa geçmesi üzerine Sultan Tuğrul, kardeşinin eline esir düşmemek için tekrarRey şehrine döndü. Bu sırada başarısızlıklarına sebeb olarak gördüğü veziriEbü�-Kâsım Dergüzini�yi öldürttü. Tuğrul, Rey şehri yakınlarında,Mesüd ile tekrar harb etti ve yenilerek Taberistan�da hüküm süren Bâvendiler�e sığındı. Daha sonraDâvüd�un Âzerbaycan�da, Mesüd�a karşı isyân etmesi üzerine Sultan Tuğrul bir ordu toplayarak Mesüd�a karşı bir sefer düzenledi. İki ordu Kazvin yakınlarında karşılaştı. Ordusundaki bazı komutanların Tuğrul�un tarafına geçmesi yüzünden Mesüd, 1134 yılında yapılan bu muhârebeyi kaybetti ve Bağdat�a kaçtı. Bu gâlibiyet üzerine Sultan Tuğrul, sağlam bir şekilde Hemedân�a, Irak Selçuklu tahtına oturdu. Fakat kısa bir süre sonra 1134 senesi Ekim ayında hastalanarak öldü.

    Mesüd, Sultan Tuğrul�un ölüm haberini aldığı zaman, derhal Hemedân�a giderek Irak Selçuklu tahtına oturdu.Sultan Mesüd�un ilk işi yeğeniDâvüd�un isyânını önlemek oldu. bu maksatla kızını Dâvüd ile evlendirdi ve veliaht tâyin etti.

    Sultan Mesüd�un saltanatı isyan eden emirlerle mücâdele içerisinde geçti. Îmâdeddîn Zengi, AtabegMengübars ve Emir Bozala�nın kuvvetleriyle defalarca yapılan savaşlar Irak Selçuklu Devletini yıprattı. Bu mücâdeleler sırasında Veliahd Dâvüd da 1143 senesindeTebriz�de Bâtınîler tarafından öldürüldü. Uzun süren mücâdeleler sonunda iç karışıklıkları tamâmen ortadan kaldıran Mesüd, çok yaşamadı, hastalanarak 1152 yılında Hemedan�da öldü.

    Sultan Mesüd�un ölümü üzerine, Melikşâh bin Mahmüd, Emir Has beg tarafından sultan ilân edildi. Fakat onun hükümdârlık için yetersiz olduğunu gören Emirler, kardeşi Mehmed�i Huzistan�dan getirterek Irak Selçuklu tahtına oturttular. Sultan Mehmed�in tahta geçtikten sonra ilk işi, tahta geçmesini sağlayan Has Begi öldürmek oldu. Daha sonraSelçuklu otoritesini Irak�ta yeniden canlandırmaya çalıştı. Irak�ta bulunan Türk unsurlarına karşı cephe alan Abbâsi Halîfesi Müktefi ile arası açıldı. Musul Hâkimi Mevdüd�un yardımıyla Halife�nin ordusunu mağlüb etti ve Bağdat�ı kuşattı. Kuşatma uzun sürdü. Bu sırada Halife�nin kışkırtmasıylaŞehzâde Melikşah bin Mahmüd ve Atabeg İldeniz, 1157 yılında Cibal bölgesinde harekete geçerek Hemedân�ı zabtettiler. Bu durumu öğrenen SultanMehmed, kuşatmayı kaldırarak Hemedân üzerine yürüdü. Atabeg İldeniz, Âzerbaycan�a geri döndüğü için, askerî kuvvetten mahrüm kalan Melikşah da Hemedân�ı terk etti. SultanMehmed, onların taraftarlarını Rey ve İsfehan bölgesinden temizledi. Bir süre sonra hastalandı ve 1159 senesinde Hemedân�da öldü.

    Sultan Mehmed�in ölümünden sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düştüler. Bir süre sonra Musul�da hapiste bulunan MuhammedTapar�ın oğlu ve Sultan Mehmed�in amcası Süleymân Şâh serbest bırakılınca, Hemedan�a gelerek Irak Selçuklu tahtına oturdu. Arslan-Şâh�ı kendisine veliaht tâyin etti. Süleymân Şâhın devlet işlerinde yetersiz kalması, emirlerin desteğini kaybetmesine sebeb oldu. Başlarında Gürd-bâzü�nun bulunduğu emîrler, Arslan-Şahı sultan yapmak için İldeniz�i dâvet ettiler. Gürd-bâzü, Süleymân Şahı yakalayıp hapsetti ve bir süre sonra da 1161 yılında öldürdü.

    Arslan Şah, Atabeg İldeniz ile berâberHemedan�a giderek tahta oturdu. Şemseddîn İldeniz, Sultânın atabegi olarak idâreyi tamâmen ele geçirdi. İldeniz�in devlet işindeki kuvvet ve kudretini çekemeyen bazı emîrler, hânedân mensuplarıyla anlaşarak karşı çıktılar. NeticedeArslanŞahı (1161-1176) ve onun yerine geçen İkinci Tuğrul (1176-1194) dönemleri saltanat kavgaları ile geçti. Bu şekilde zayıflayan devlet, 1193 senesinde Harzemşahlar tarafından tehdit edilmeye başlandı.

    Harezmşâh Sultânı Tekiş, Irak�ı ele geçirmek istiyordu. SultanTuğrul bu tehlikeyi önlemek için Rey�e gitti. Neticede iki tarafa rasında barış yapıldı. Yapılan antlaşmaya göre, Rey, SultanTekiş�e bırakıldı. Bu antlaşmadan bir süre sonra 1193 senesinde doğuya sefer düzenleyen Sultan Tuğrul, Rey şehrini ele geçirdi ve buradaki Harezmlilerin bir kısmını öldürdü. Ertesi sene Kutluğ İnanç, SultanTekiş�ten aldığı yardım ile birlikteRey üzerine yürüdü. SultanTuğrul, kumandanlarının tavsiyelerine rağmen çekilmeyi kabül etmedi. Barış görüşmeleri neticesiz kaldı. Nihâyet Sultan Tuğrul, Rey şehri önünde 1194 yılında yapılan muhârebede yenildi ve Kutluğ İnanç tarafından öldürüldü. Onun ölümü ile Irak Selçukluları Devleti târihe karıştı.

    Irak Selçuklularının devlet teşkilatı, mâhiyet îtibâriyle Büyük Selçuklların bir kopyasıydı. Yalnız devletin başında Sultân-ül-Muazzam lakabı ile bulunan sultan, Büyük Selçuklu Sultânına tâbiydi. Bu durum Büyük Selçuklu Devletinin 1157 senesinde yıkılışına kadar devâm etti. Bu târihten itibâren Irak Selçuklu sultanları, bağımsız birer sultan hâline geldiler.

    Irak Selçuklularında, hükümet işleri Büyük Dîvân tarafından yürütülmekteydi. Bu dîvâna ise, mâlî işlere bakan Dîvân-ıİstifâ, mâli ve idârî işlerin kontrolünü yapan Dîvân-ı İşrâf, yazışma işlerini yürüten Divân-ı Arız gibi dîvânlar bağlıydı. Irakselçuklu ordusu da, Büyük Selçuklu gibi üç kısımdı. Ordunun esâsını sipâhiler meydana getirmekteydi. Bunun yanında merkeze bağlı atabeglikler ile eyâletlerde de asker beslenmekteydi.

    Devletin hâkim olduğu topraklar üzerindeki en önemli yerleşme merkezleri; Hemedan, İsfehan, Musul, Samarra, Erbil ve Haleb gibi şehirlerdi. bu merkezlerin bir kısmı doğrudan doğruya merkeze bağlı, bir kısmı ise, tâbi atabeglerin idâresi altında bulunuyordu. Her biri ticâret merkezi olan bu şehirlerde dokumacılık ve el sanatlarının yanısıra zirâat da çok gelişmişti. Kuzey Irak bölgesi coğrafî bakımdan dağlık ve yaylalık bir yapıya sâhipti. Bu yüzden bu bölgede hayvancılık ve deri sanâyii gelişmişti.

    Irak�ta iktisâdî hayâtın gelişmesi, içtimâî hayâtın da yükselmesini sağladı. Ahmed bin Münir, El-Kaysarânî, Müslim bin el-Hıdır gibi şâirlerin yanısıra El-Azîmî ve İbn-ül-Esîr gibi târihçiler de bu devirde yetişmiştir.
     
  8. salihsat Well-Known Member

    Kirman Selçukluları
    Sultan Alparslan'ın kardeşi Kara Arslan Kavurd Bey tarafından Kirman�da kurulan devlet.

    Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv�de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamâna kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idâresini hânedân üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilâyeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havâlisi Kara Arslan Kavurd Beye verilmişti. Melik Kavurd, mâiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvârisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi. Bölgeye hâkim bulunan Büveyhî emîrinin nâibi Behram bin Leşkeristân, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman�ın merkezi olan Berdesîr�e çekilerek müdâfaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecbüriyetinde kaldı. Behram, eman dileyerek şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Beye vermeye râzı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd�un idâresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devletinin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd�un hâkim olduğu Serd-sîr bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman�ı besleyen Germ-sîr bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, tâkib ettiği siyâset netîcesinde âni bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman�a tamâmiyle hâkim oldu (1051).

    Melik Kara Arslan Kavurd. Hürmüz Emîri Bedr Îsâ Çâşü�nun sağladığı gemilerle Umman�a sefer düzenledi. Bu Selçuklu târihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sâhillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan Umman�a hâkim oldu.

    Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebânkâre emirlerinden Fazlüye hâkimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şîrâz üzerine yürüdü. Fazlüye şehri terk ederek Cehrem Kalesine sığındı. Şîrâz�ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hâkim oldu.

    Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Beyin 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan�ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan�dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazlüye, Fars�ı tekrâr ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd�a mağlüb olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan�dan yardım istedi. Kavurd�un daha fazla kuvvetlenmesini ve hâkimiyet sâhasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazlüye�ye iâde etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezîrinin teşviki ile isyân etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muhârebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi.

    Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah�la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idâresi ile halkı memnün etmiş, zamânında Kirman halkı bolluk ve refâha kavuşmuştu. Onun zamânında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd�un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah�ın hükümdârlığı bir sene sürdü.

    Kirmanşah�ın ölümünden sonra, Kavurd�un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan�da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd�un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah�ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itâat edeceği husüsunda verdiği sözde durması için yemîn ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan�a döndü(1080) Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü.

    Sultanşah�ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşâh, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd�un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyâletinin hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idâresini Emirüddevle Humar Tigin�e vermişti. Bu emîrin idâresi sırasında Fars bölgesinde âsâyiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlüb oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itaat altına aldı.

    Çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097�de öldü.

    Turanşah�ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bâzı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kâdı ve âlimlerden bâzısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kâdılara mürâcaat etti. Şeyhülislâm ve zamânın kâdıları, davranışları sebebiyle, İranşah�ın tahttan indirilmesi için fetvâ verdiler. Halk, verilen fetvâ üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzâdeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devletini yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah�ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer�in hâkimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. Îmâr faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142�de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.

    Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücâdeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hâkimiyeti altına giren devlet 1180 yılından îtibâren Oğuzların saldırılarına mâruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah�ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücâdelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman�a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman�a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah�ın Irak�a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devletine son verdi.

    Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilâyetleri idâre ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzâdelere hoca sıfatıyla tâyin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilâtı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstâd-üd-Dâr, Silâhdârlık, Ahurdarlık, emîr-i câmehane, Hansâlârlık, Candârlık, Bâzdârlık, Nedîmlik, serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sâkîler ve Hademeler bulunurdu.

    Devlet teşkilâtı da Büyük Selçuklu Devletininki gibiydi. Devlet işleri Dîvân-ı Âlâ�da görüşülüp, karâra bağlanırdı. Bundan başka Büyük Dîvân, İnşâ Dîvânı, İstifâ Dîvânı, İşrâf Dîvânı, Dîvân-ı Arz, Berîd Dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı.

    Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultânın, şehzâde, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. Bunlar sâhipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

    Kirman Selçuklu melîkleri, kültür ve îmâr faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himâye etmişlerdir. Efdaleddîn Ebü Hamid Ahmed, Ezrâkî, Burhânî, Ebü�l-Hüseyn Kutbulevliyâ, Şeyh Cemâleddîn Ahmed, İmâm Ebü Abdullah Muhammed, İsmâil bin Ahmed Nişâbürî, Şeyh Burhâneddîn Ebü Nasr Ahmed, Kâdı Ebü�l-Âlâ Ali Semânî, Kirman Selçukluları zamânında yetişen belli başlı âlimlerdendir.

    Kirman Selçuklularında îmâr faaliyetleri Kavurd zamânında başladı. Kavurd, önce Sîstan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşâ ettirdi ve Derre�ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd�un ölümünden sonra îmâr faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Câmi ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı. Birinci Arslanşâh da babası gibi îmâr faaliyetlerine devâm ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik�deki kütüphânedir. Bu kütüphânede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de îmâr faaliyetlerinde bulundular. Kirman�da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.
     
  9. salihsat Well-Known Member

    Suriye Selçukluları
    Suriye Selçuklu Devleti'nin kurucusu Tutuş, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın oğludur. Suriye fâtihi Emîr Atsız'ın Kahire önlerinde Fâtımîlere mağlübiyetinden sonra öldüğü sanılmış, bu sebeple Sultan Melikşâh Suriye'ye kardeşi Tutuş'u göndermişti (1077-8). Ancak ölmediği anlaşılan Atsız'ın Sultan Melikşâh'a müracaatı üzerine, Tutuş'a Haleb bölgesine gitmesi için emir vermişti.

    Daha sonra Fâtımîlerin Dımaşk'ı kuşatması, Atsız'ın Tutuş'u yardıma çağırmasına sebep oldu. Tutuş önemsiz bir sebeple Atsız'ı öldürdü ve onun idaresindeki Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079) ve ardından Kudüs'ü aldı. Böylece başkent Dımaşk olmak üzere Suriye Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.

    Suriye'yi, Anadolu fâtihi Süleymanşah'ın da ele geçirmek istediğini görüyoruz. Süleymanşah iki defa Haleb'i kuşattı ise de, almağa muvaffak olamadı. Şehri idare eden ibn el-Huteytî bu sırada Tutuş'u davet etti. Melik Tutuş beraberinde Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. Halep civarında Ayn Selem mevkiinde yapılan savaşı ve hayatını kaybeden Süleymanşah olmuştu (1086). Tutuş Haleb şehrine sahip olduysa da, iç kaleyi alamadı. Diğer taraftan Suriye'deki bu olaylar sebebiyle, Melikşâh Haleb'e doğru hareket etmiş, kardeşi ile karşılaşmak istemeyen Tutuş da Dımaşk'a çekilmişti.

    Tutuş'un Anadolu Selçukluları devleti hükümdarı Süleyman Şah'la mücadelesine müdahale eden Melik Şah, Suriye'ye indiği zaman savaş bitmiş ve galip Tutuş, Haleb'i işgal etmişti. Cezalandırılacağından korkan Tutuş, metbuu Melik Şah'la görüşmeden şehri boşaltmış ve Şam'a çekilmişti. İşte bu sırada Süleymanşah'a karşı zaferin kazanılmasında başlıca rol oynayan Artuk, bu sefer de Tutuş'u imparator Melik Şah'a karşı savaşa teşvik etti. Artuk'un fikrine göre, Melik Şah'ın ordusu ve hayvanları yorgundur; hücum edildiği takdirde bu ordunun mukavemet etmesi imkânsızdır. Tutuş'un buna karşı verdiği şu kat'î cevap çok dikkate şayandır: "Gölgesinde gölgelendiğim kardeşimin şerefini ve haşmetini kıramam". Bu kısa cümle Tutuş'un imparator hakkındaki düşüncesini büyük bir belâgatle ortaya koymaktadır. Böylece Tutuş, muhtelif vesilerle hakana kırgın olan Artuk'un maksadına âlet olmamıştır.

    Sultan Melikşâh'ın kuzey Suriye'den ayrılmasından sonra Fâtımîler, Filistin ve Suriye'nin bazı şehirlerini ele geçirdiler. Melik Tutuş, Melikşâh'dan aldığı yardımla harekete geçti ve 1090'da Humus'u ele geçirdiyse de Trablus-şâm kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu suretle Fâtımîlerin işgâl ettikleri şehirler geri alınamadı. Arkasından Tutuş, kardeşi Melikşâh'ın ölümü ile, Büyük Selçuklu Devleti tahtını ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de, bu arzusu genç yaşta hayatını kaybetmesine sebep oldu (1095).

    Melik Tutuş, Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek için giriştiği mücadelede, Hemedân'da bulunduğu sırada oğlu Rıdvân'dan bir ordu ile yardıma gelmesini istemişti. Rıdvân yardım için Haleb'den ayrılmış, fakat babasının ölüm haberini aldığı zaman sür'atle adı geçen şehre dönmüştü. Tutuş'un Haleb'deki nâibi Vezîr Ebu'l-Kasım el-Hasenî, Rıdvân'ı babasının halefi olarak tanıdı. Ancak bu vezîrin tahakkümü Rıdvân'ın atabegi Cenâh ed-Devle Hüseyin b. Ay-Tigin tarafından önlenmiş, Rıdvân bundan sonra gerçek manada "Haleb Selçuklu Melikliği"ni kurmuştur (1095).

    Öte taraftan, Rıdvân'ın kardeşi Dukak da babasının ölümünden sonra Haleb'e dönmüştü. Bir süre sonra Tutuş'un Dımaşk'taki nâibi Sav-Tegin, Dukak'ı adı geçen şehre davet etti. Dukak bu davete uyarak Dımaşk'a gitmeğe ve Suriye Selçuklularının "Dımaşk şubesi"ni kurmağa muvaffak oldu. Böylece kısa bir süre içinde Suriye Selçuklu Devleti, iki melikliğe bölündü.

    Melik Rıdvân, Haleb Selçuklu Melikliği'ni kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeğe çalıştı. İlk önce beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat Artukoğlu Sökmen'in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek Ermeni Toros idaresindeki Urfa'yı zabtetmişti (1096). Melik Rıdvân şehri iç kalesinin idaresini Antakya valisi Yağı-basan'a vererek Haleb'e döndü. Rıdvân Dımaşk şehrini de alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Dımaşk'ı kuşattı, fakat başarısız oldu.

    İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden faydalanan Fâtimîler, Emîr el-Cüyüş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs'e gönderdi. Fâtımî ordusu kırk gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Kudüs'u Artuk ailesinden teslim aldı (Ağustos 1096). Melik Rıdvân ise aynı ay içinde Antakya yörelerine kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Dımaşk'ı ele geçirmek üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden Melik Dukak, Rıdvân'a mukabele olarak Haleb üzerine yürümeğe teşebbüs etti. İki taraf orduları Kennesrîn'de karşılaştılar. Rıdvân, Dukak ve beraberindekileri ağır bir yenilgiye uğrattı (20 Mart 1097). Dukak, Rıdvân'ın tabiiyetini tanımak zorunda kaldı.

    Bu sırada Rıdvân Haleb'deki hâkimiyetini devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği yapmıştı. Bunun neticesinde hâkim olduğu yerlerde dört hafta süreyle Mısır Fâtımî Halîfesi el-Musta'lî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine hutbe tekrar Abbâsî Halîfesi adına okunmuş ve Rıdvân, Halîfe el-Mustazhîr'den af dilemişti (1097). Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri'nin başladığını görüyoruz. Anadolu'yu geçen Haçlılar Antakya'yı zabtetmişlerdir (1098). Haçlılar bundan sonra hâkimiyet sahalarını genişletmeğe çalıştı, Antakya kontu Bohemond Haleb'e bağlı bazı kaleleri işgâl etti. Bir süre sonra Melik Rıdvân harekete geçerek Haleb çevresinde Haçlıların eline geçen bir çok yerleri geri almış, bu suretle bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kalınmıştı.
     
  10. salihsat Well-Known Member

    Fakat bu çok kısa sürmüş, 1105 senesinde Kınnesrin'de Rıdvân ile Haçlılar tekrar karşılaşmışlardı. Ancak Rıdvân Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Haleb'e çekilmek zorunda kaldı (1105). Haçlılar onun bu yenilgisinden yararlanarak Haleb bölgesinde yağma ve istilâya giriştiler.

    Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 1106 yılında Musul bölgesine Emîr Cavlı Sakavu'yu atamıştı. Cavlı Musul'a hâkim olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ile mücâdeleye girişti ve Melik Rıdvân'dan da bu husüsta yardım istedi. Rıdvân da askerleriyle birlikte ona katıldı. Yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Hâbür suyunda boğuldu (1107). Fakat daha sonra Rıdvân ile Cavlı'nın arası açıldı. Rıdvân bu durumda Antakya prensi Tancred'e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Cavlı'nın Haleb'i tehdit ve onun Suriye'deki Haçlı hâkimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi. Tancred, Melik Rıdvân ile anlaşırken, Cavlı da Urfa Kontu Baudouin ile birleşti. İki taraf arasında Tel-Bâşir'deki savaş, Tancred ve Rıdvân lehine neticelendi (Ekim 1108).

    Emîr Mevdüd idaresindeki Selçuklu kuvvetlerinin Urfa'yı kuşatması (1110), Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla bir süre için Suriye'den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvân bu fırsattan istifâde ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya'ya dönen Tancred Rıdvân'a aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı kaleleri zaptederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvân bu durumda Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı (1111).

    Melik Rıdvân bir süre sonra Haçlıların Haleb yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar'ın çağrısına bir çok Müslüman emîr uymuş ve Mevdüd'un idaresindeki bu Selçuklu ordusu, Joscelin'in elinde bulunan Tel-Bâşir'i kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır. Melik Rıdvân ise Haleb Selçuklu Melikliği'nin Haçlıların baskısı sonunda yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emîr Mevdüd'a bildirerek, Selçuklu ordusunun Haleb'e gelmesini istedi. Emîr Mevdüd bu arzuyu kabul ederek Haleb bölgesine geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvân'ın Haleb kapılarını kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Haleb önünden ayrılmak zorunda kaldı (Eylül 1111).

    Melik Rıdvân gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Dımaşk hâkimi Tuğ-Tegin'i Haleb'e davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Haleb'e geldi. Neticede Rıdvân ve Tuğ-Tegin bir anlaşma yaptılar. Buna göre, Tuğ-Tegin Rıdvân adına hutbe okutup, para bastıracaktı (1112). Çok geçmeden bu anlaşmanın bozulduğunu görüyoruz. Tuğ-Tegin kendisini tehdit eden Haçlılara karşı bir çok Selçuklu emîrinden, bu arada Melik Rıdvân'dan da yardım istemişti. Rıdvân muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu Roger'den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdüd'un Haçlılara karşı Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin onun bu çekingen davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu (1113). Melik Rıdvân bu olaydan sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113'de Haleb'te ölmüştür.

    Melik Rıdvân'ın ölümünden sonra Haleb Melikliği'nin başına onaltı yaşındaki oğlu Alp Arslan el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lü'lü'nün elinde bulunuyordu. Bu devrede Haleb'deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Haleb halkı da bu harekâta katılmıştı. Ancak Alp Arslan'ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin'e başvurdu, hatta Dımaşk'a dostça bir ziyaret yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müsbet karşılamıştı. Diğer taraftan Atabeg Lü'lü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin'in isteğine göre hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Alp Arslan'ı öldürtmüştü (Eylül 1114).

    Atabeg Lü'lü, Alp Arslan'ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh'ı tahta çıkardı. Böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun sayıca az olması, Haleb Melikliği'ni sadece adı geçen şehri savunmak durumunda bırakmıştı. Lü'lü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar, Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed'den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî'ye başvuruyordu. Nihâyet 1117 yılında Lü'lü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi. Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Haleb şehri bu iç karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir durumda idi. Artuklu İlgazî 1117'de Haleb'i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Haleb'e tamamen hâkim oldu. ve Sultan-şâh'ı da hapsetti (1118). Bu suretle Haleb Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti, sona ermiş oluyordu.

    Dukak, Dımaşk'da Suriye Selçuklularının Dımaşk şubesini kurmuştu. Diğer taraftan Melik Tutuş'un emrinde bulunan Emîr Tuğ-Tegin Sultan Berkyaruk'un eline esir düşmüş ve sonra serbest bırakılmıştı. Tuğ-Tegin Dımaşk'da Dukak'ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak'ın annesi ile evlendi ve melikliğin idâresine hâkim oldu. Dukak Dımaşk'ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Rıdvân ile de mücadele etmiş ve mukabelede bulunmuştu.

    Haçlıların, Antakya'ya yürümeleri üzerine, şehrin valisi Yağı-basan Haçlı kuvvetlerine koyabilmek için Selçuklu Devleti ve meliklerinden yardım istemişti. Onun yardım istedikleri arasında Melik Dukak ve Tuğ-Tegin de bulunuyordu. Melik Dukak ve Tuğ-Tegin oldukça büyük bir ordu ile Merc-i Dâbık'a geldiler ve buradan Kür-Boğa'nın kumandası altında Antakya'ya doğru harekete geçtiler. Selçuklu kuvvetleri Haçlıların eline geçmiş bulunan Antakya'yı kuşattıkları sırada, Kür-Boğa'nın Rıdvân'ın elçi heyeti ile görüşmeleri Melik Dukak'ı endişelendirdi. Neticede Kür-Boğa bu Selçuklu ordusunu idarede başarılı olamadı. Antakya önünde Haçlılar ile savaş başladığı sırada Melik Dukak ve diğer emîrler savaşa devam etmeyerek ülkelerine dönmüşlerdi (1098).

    Melik Dukak, bundan sonra da Haçlılar ile savaşa devam etti. Haçlı reislerinden Raymond az bir kuvvetle Trablus önüne geldiği zaman, Melik Dukak ona saldırmış, fakat burada ağır bir yenilgiye uğramıştı (1102). Humus şehrinin ileri gelenleri şehrin Haçlılara karşı savunulması için Melik Dukak'ı Humus'a davet ettiler. Böylece Dukak, Humus'a hâkim oldu. Bu sırada şehri tehdid eden Raymond, Dukak ve Tuğ-Tegin'e karşı koyamayacağını anlayarak geri çekildi. Melik Dukak Haziran 1104'de öldü.

    Atabeg Tuğ-Tegin önce Dukak'ın takriben bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak'ın oniki yaşındaki kardeşi Ertaş'ı meliklik tahtına oturttu. Ancak Tuğ-Tegin'den korkan Ertaş Dımaşk'dan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerini Böriler hanedanına bırakmış oldu.
     
  11. salihsat Well-Known Member

    Oğuz-Yabgu Devleti


    Oğuzlar 10. asrın ilk yarısında, kışlık merkezi Yeni-kent olan bir devlet kurmuşlardı. Başta Yabgu bulunuyor. Kül Erkin ünvanlı bir başbuğ ona naiplik yapıyor, orduyu Su-başı idare ediyordu. Yabgu Devleti�nin komşuları Peçenekler ve Hazarlar�la münasebetinin pek dostane olmadığını gösteren deliller vardı. İbn-iFadlan (10. asrın ilk çeyreği) ve El-Mes�udi�ye göre, aralarında savaş eksik değildi. Harezm�in yerli hanedanı Afrigiler Oğuz baskısı altında idiler. Oğuzlar�ın doğudaki komşuları Karluklar ile de mücadele halinde oldukları, aralarındaki savaşlardan birinde, Oğuz Yabgusu�nun ölmesinden anlaşılıyor.

    Diğer taraftan Kaşgarlı Mahmud, Oğuzlar�la Çiğiller arasında köklü bir düşmanlıktan bahseder. Kuzeyde Kimekler ile ise bazen dostça, bazen hasmane münasebetler devam edip gidiyordu. Bu Oğuzlar, umumî �Türk� adı yanında, yine siyasî bir isimlendirme olarak �Türkmen� adını da taşıyorlardı ki, Müslüman ülkelerine geldikten sonra İslam kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır.

    Oğuz Yabgu Devleti�nin tarihi hakkında başkaca açık bilgiye rastlanılmıyor. Son Oğuz Yabgusu olarak Ali Han adında birini zikreden ve Selçuklular�ın ilk zamanlarında bunları �can düşmanı� olarak Tuğrul ve Çağrı Beyleri hayli uğraştırdığını bildiğimiz meşhur Çend �hakimi� Şah-melik�i de Ali Han�ın oğlu olarak gösteren Reşidü�d-din�in (14. asrın ilk çeyreği) bu malumatı �destanî� mahiyette görülmektedir.
     
  12. salihsat Well-Known Member

    Fergana Kağanlığı

    1141 yılında Batı Karahanlı Devleti, Karahıtaylar'ın istilasına uğrayınca, Fergana'da merkezi Özkend olmak üzere müstakil bir Karahanlı devleti kuruldu. İlk hükümdarı, Gelâleddünye ve'd-dîn Hüseyin bin Hasan olup, Fergana kağanları, Türkçe Tuğrul Kara Hakan ünvanını taşırlardı. Ünvanlarında Türk kelimesi de kullanan Fergana Kağanlığı, 1211 veya 1212 senelerinde, Muhammed Harezmşah'ın tâbiiyetine girdi.

    Karahanlı Devleti, daha ilk kuruluş yıllarında, tarihî Türk devlet idaresi geleneğine uygun olarak iki büyük idarî kısma bölündü. Bunlardan doğuda kalan kısmın başında hakan bulunur ve her türlü idarî yetkiyi elinde bulundururdu. Batı kısmını ise hakanın hükümranlığı altında, aynı aileden bir han, ona bağlı olarak idare ederdi. Karahanlı devlet teşkilatında, bu büyük ve ortak kağanın yanında, hanedana mensup dört alt kağan ile altı hükümdar vekili vardı. Rütbeler, kademe kademe yükselme esasına göreydi. Her rütbenin değişebilen ünvanları olurdu. Türkçe ünvanların değişmesine rağmen, İslâmî ünvanlar değişmezdi. Hükümdar vekilleri, İrken, Sagun, İnanç ünvanlarını taşırlardı. Hükümdarların yanında "Yuğruş" denilen bakanlar kurulu bulunurdu. Yüksek devlet memuriyetlerinde, başkumandana "subaşı", maliye bakanına "ağıcı", saray hâcibine "tayangu" veya "bitikçi" denirdi.

    Karahanlılar'da ordu: Selçuklular'da olduğu gibi başlıca dört ana bölümden meydana gelirdi. Bunlar, saray muhafızları, hâssa ordusu, hanedan mensupları ile valiler ve diğer devlet adamlarının kuvvetleri, devlete bağlı Türk teşekküllerine mensup kuvvetlerdi.

    Kültür ve Medeniyet: Türk an'anesine göre kurulan Karahanlı Devleti, 10. asırda İslâmiyeti kabulüyle, ilk İslâmî Türk eserlerini meydana getirdi. Hakanî Türkleri adını taşıyan Karahanlılar, Türkler'in millî kültür ve sanat geleneğini ve istidadının güçlü özelliklerini bütünüyle İslâma adayıp bu ilham ile yeni bir üslubun kurucusu oldular. Karahanlı hükümdarlarının ilme hayranlığı, âlimlere saygısı ve onları korumaları neticesinde Türkistan, Mâverâünnehir şehirleri birer medeniyet, kültür beşiği haline geldi. Doğu Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmud Dîvanü Lügati't-Türk, İmam-ı Ebü'l-Fütuh Abdülgafur Tarih-i Kaşgar adı ile, Türk dili, edebiyatı, kültürü ve tarihi için çok mühim eserler yazdılar.

    Büyük İslâm hukukçu ve âlimleri, Karahanlılar zamanında yetişti. Bunlardan bazıları şunlardır: Burhâneddin Mergınânî, Şemsü'l-Eimme Serahsî, Şemsü'l-Eimme Hulvânî, Ebu Zeyd Debbüsî, Fahrü'l-İslâm Pezdevî, Sadrüşşehîd, Kâşânî, Ömer Nesefî, Sirâcüddîn Uşî.

    Şâh-i Türkistan denilen Ahmed Yesevî hazretleri, İslâm dininin göçebe Türkler arasında yayılmasına hizmet etmiş olup, bugün bile, Rusya, Bulgaristan, Çin ve İran'daki Türkler'in Türklüklerini ve İslâmlıklarını korumalarında tesiri vardır.
     
  13. salihsat Well-Known Member

    Batı Karahanlılar Devleti

    Karahanlı Devleti ikiye bölününce, Batı Karahanlı Hanlığı, Mâverâünehir ve Hocend'e kadar batı Fergana'yı içine almaktaydı. Büyük Kağanın merkezi, önceleri Özkent, sonraları Semerkand oldu.

    Bu devletin ilk hükümdarı I. Muhammed Han, 1052 senesinde vefat edince yerine kardeşi Ortak Kağan İzzü'l-umma Ebu İshak İbrahim Tavgaç Han geçti. Tavgaç İbrahim Han, Doğu Karahanlılardan Şaş, İlak gibi hudut şehirleri ile Fergana'nın bir kısmını aldı. İbrahim Han, âlim olup, iyi bir hükümdardı. Devletin idaresi için lüzumlu kanunları tanzim edip, hırsızları tamamen ortadan kaldırdı. Ahalinin menfaatlerini koruyup, piyasayı düzeltti. Âlimlerin sohbetinde bulunup onların tasvibini almadan kanun koymadı. İbrahim Han, Ortak Kağanken, devlet aleyhinde faaliyetlerde bulunan İsmâilîleri, dâhiyane bir siyasetle ortadan kaldırdı.

    İbrahim Han'dan sonra, oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr hükümdar oldu. Şaş ve Tünhas hâkimi Şuayb, yeni hükümdara isyan etti. Nasr Han, bu isyanı bastırdı. Bu karışıklıktan faydalanan Doğu Karahanlılar, İbrahim Han'ın zaptettiği yerleri geri almaya çalıştılar ise de, bu mücadele bir antlaşma ile sona erdi. Daha sonra I. Nasr Han, Selçuklular tarafından zaptedilen yerlerin alınması için bir hareket başlattı. Fakat Melikşah'ın Semerkand'a gelmesiyle sulh yapılıp, akrabalık tesis edilerek meseleler halledildi. Nasr Han da, âlimlere hürmet edip, ilim merkezleri inşa ettirdi. Ticaretin gelişmesi için sosyal hayatın bütün lüzumlu müesseselerini içine alan iki ribat yaptırdı.

    1080 senesinde Nasr'ın vefatı üzerine, oğlu Ebu Şüca Hızır hükümdar oldu. Hızır Han'ın saltanatı bir yıl kadar sürdü. Yerine geçen Ahmed Han devrinde ulema ile hükümdar arasında bir anlaşmazlık oldu. Bu sırada, Selçuklu Sultanı Melikşah, önce Buhara'yı sonra da Semerkand'ı zaptetti ve Ahmed Han'ı Özkend'de esir alıp İsfahan'a götürdü. Bunun sonucu, Karahanlı ordusunun temelini teşkil eden Çiğil Türklerinin kumandanı Yakub bin Süleyman, Semerkand'a davet edilip hükümdar ilan edilerek, Selçuklulara karşı bir ayaklanma başlatıldı. Bunun üzerine Melikşah, ikinci defa Semerkand seferine çıktı. Bu sefer sonunda Karahanlı devleti, Selçuklulara bağlandı. Karahanlı devlet adamları, Mesud bin Muhammed'i hükümdarlığa getirdi.

    Birinci Mesud'un hükümdarlığı devrine ait bir bilgi yoktur. Mesud Han'dan sonra, Selçuklu sultanı Berkyaruk, arka arkaya üç hükümdar tayin etti. Bunlardan üçücüsü olan Cebrâil Han, Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat kavgalarından faydalanarak, Horasan'ı ele geçirmek istedi. Bu sırada Horasan valisi olan Sencer, Tirmiz şehri için yapılan savaşı kazandı ve Cebrâil Han'ı esir alıp, 1102'de idam ettirdi. Bu zaferden sonra Sultan Sencer, Mâverâünnehir'i yeniden teşkilatlandırdı. Karahanlı sülalesinden olup, Selçuklu sarayında büyüyen yeğeni Muhammed bin Süleyman'ı Arslan Han ünvanıyla Semerkand'da büyük kağan ilan etti. Dayısı Sultan Sencer'in yardımıyla isyanları bastıran II. Muhammed Han, düşmanlarına karşı seferler düzenledi. II. Muhamed Han, saltanatının son zamanlarında felç oldu. Çıkan iç isyanları bastırmak için Selçuklulardan yardım istedi. Fakat yardım gelmeden isyanı bastırınca, Selçuklu yardımını geri çevirdi. Bu durum Sultan Sencer'i kızdırdı. 1130 senesinde Semerkand'a gelen Sultan Sencer, Muhammed Han'ı Merv'e götürdü. Muhammed Han, 1132'de orada vefat etti.

    Sultan Sencer, Muhammed Han'ın ölümünden sonra Batı Karahanlı tahtına sırasıyla, Ebü'l-Meâlî el-Hasan bin Ali, Ebu Muzaffer İbrahim bin Süleyman ve Mahmud bin Muhammed'i tayin etti. II. Mahmud Han, Karahıtaylar'la 1137 senesi yazında Hocend yakınında yaptığı muharebeyi kaybedip Semerkand'a çekildi. Karluklar ile ülke içinde anlaşmazlık çıkıp, Sultan Sencer'den yardım isteyince, Karluklar da Karahıtaylara müracaat etti. Sultan Sencer ve II Mahmud Han, 8 Eylül 1141 tarihinde Katvan Muharebesi'nde Karahıtaylar'a yenilip, Horasan'a çekildiler. Karahıtaylar, bütün Mâverâünnehir'i istila edip, Mahmud Han'ın kardeşi Ortak Kağan Tavgaç Buğra Han İbrahim bin Muhammed'i Büyük Kağan ilan ettiler. III. İbrahim Han, Karlıklar ile anlaşmazlığa düşünce, Buhara yakınlarındaki Kallabâz Muharebesinde öldürüldü. Yerine geçen oğlu Mahmud Han, Horasan'a çekildi ve vefatına kadar orada kaldı. Sultan Sencer'in ölümünden sonra Oğuzlar, II. Mahmud Han'a hükümdarlık teklif ettiler. O, önce oğlu Muhammed'i gönderdiyse de, bir süre sonra Oğuzlar'ın hükümdarı oldu. Sultan Sencer'in eski kumandanlarından Nişabur valisi Müeyyeddevle Ay aba, 1163 yılında Horasan'ı ele geçirmek arzusuyla hareket edip, II. Mahmud Han ve oğlu Muhammed'i esir alarak gözlerine mil çektirip hapse attırdı. Baba-oğul, 1164 senesinde hapisteyken vefat ettiler. II. Mahmud ve iki oğlunun hapiste vefatları ile, Karahanlılar'ın hâkimiyeti Ali Tegin'in soyundan gelenlere geçti.

    III. İbrahim Han'a halef olan Ali tegin ailesinden Ali bin Hasan, Karluklar ile mücadele edip, reisleri Paygu Han'ı öldürterek, onları iskâna mecbur ve askerlikten men etti. Fakat bu hareketi isyanlara sebep oldu. Ülkedeki isyanları Buhara'daki Hanefî âlimi Muhammed bin Ömer'in vasıtasıyla yatıştıran Ali Han, 1160 senesinde vefat edince, yerine kardeşi Ebü'l-Muzaffer Mesud bin Hasan geçti. II. Mesud Han, iç işlerini düzene soktu. Sarayını âlim ve şairlere açıp ilmin hâmisi oldu. 1178 yılında vefat eden II. Mesud Han'ın yerine kardeşi Fergana hâkimi Hüseyin bin Hasan'ın oğlu İbrahim bin Hüseyin hükümdar oldu. Önce Feryun'da, sonra da Semerkand'da hüküm süren IV. İbrahim Han, Nuretüddünya ve'd-dîn Kılıç Tavgaç Küç Arslan Han ünvanlarıyla büyük kağan oldu. Onun vefatıyla yerine oğlu 1204 senesinde büyük kağan oldu. Osman Han, tedbirli bir insandı. Önce Karahıtaylara tâbi olmasına rağmen, Müslüman Gurlular'ın, Moğollar tarafından yok edilmesini engellemek için gayret sarfetti. Karahıtaylı saldırısına karşı Muhammed Harezmşah ile iyi ilişkiler kurdu. Muhammed Harezmşah'ın kızı ile evlenip, âdet olduğu için bir yıl Harezm'de kaldı. 1211 senesinde Semerkand'a dönen Osman Han, Karahıtaylar'ın gücünden çekinerek onlarla ittifak kurdu. Bu hareketi, Muhammed Harezmşah'ın Mâverâünnehir'i almasına sebep oldu. Yakalanan Osman Han, idam olundu (1212). Osman Han'ın ölümü ile, Batı Karahanlı Devleti sona erdi.
     
  14. salihsat Well-Known Member

    Karahanlılar



    840-1212 tarihleri arasında, Türkistan ve Maveraünnehir'de hâkimiyet kuran ilk Müslüman Türk devleti. Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından meydana gelen Karahanlılar Devleti, devrin İslâm kaynaklarında El-Hâkaniye, El-Hâniye, Âl-i Afrasiyab; başka eserlerde de, Alp-ilig Hanlar, Arslan-Buğra Hanlar unvanlarıyla anılır. Karahanlılar tabiri, batılı şarkiyatlar tarafından, bu sülâlenin kara ünvanını çok kullanmaları sebebiyle verilmiştir. "Kara", Türkçe'de, kuzey yönünü işaret etmesinin yanında, büyüklük ve yükseklik de ifade eder.

    Karahanlılar Devleti, 840 senesinde Uygur Devletinin, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında, Bilge Kül Kadır Han tarafından kuruldu. Kadır Han, Mâveraünnehir'i almak isteyen Sâmânîler Devleti ile mücadele etti. Karahanlılar'ın başlangıç dönemi, ilmî yönden pek açık değildir. Kadır Han'dan sonra, iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun'da Büyük Kağan olarak, kardeşi Oğulçak Kadır Han ise, Ortak Kağan olarak Taraz'da devleti idare ettiler. Oğulçak Kadır Han, Sâmânî hükümdarı İsmail bin Ahmed ile devamlı mücadele etti. Sâmânîler, 883 yılında Taraz'da devleti ele geçirince, Oğulçak, Kaşgar'ı merkez yapıp, Sâmânî hakimiyetindeki bölgelere akınlara başladı. Bu akınlar sırasında Oğulçak Kadır Han'ın yeğeni Satuk, Karahanlılar'a sığınan, Ebu Nâsır adlı Sâmânî şehzadesi ve Müslüman din adamları ile tanışarak İslâm dînini kabul etti.

    Nuh peygamberin oğlu Yâfes'in torunları olan Türkler, hükümdarlarının Müslüman olmasından sonra, yaradılışlarındaki temizlik ile seve seve ve büyük topluluklar halinde en son ve en mütekâmil din olan İslâmiyeti topluca kabul ettiler. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dini kabul edenlerin bulunduğu Türklerin 10. asırda topluca İslâmiyeti kabulü, netice itibariyle tarihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir.

    Müslüman olunca Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, doğudaki amcasına karşı mücadelesinde, Müslüman gönüllülerden de faydalandı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, 995 senesinde vefat edince Artuç'a defnedildi. Yerine oğlu Musa hükümdar oldu. Onun çok kısa sürdüğü anlaşılan saltanatından sonra hükümdar olan kardeşi Baytaş Arslan Han, doğu kağanı Arslan Han'ı mağlup ederek, sülalenin bu kolunu ortadan kaldırdı ve bütün Karahanlıları birleştirdi. Baytaş Arslan Han, Karahanlı ülkesinde İslâmiyetin yayılması faaliyetlerini tamamlayınca, komşu Türk boylarnı İslâma daveti kendisine gaye edindi.

    Baytaş'tan sonra, oğlu ebü'l-Hasan Ali hüükümdar oldu. Bu dönemde devletin batı kısmını kardeşi Buğra Han Harun idare ediyordu. Buğra Han, 990 yılında İsbicâb'ı zaptedip, 992 senesinde Sâmânîlerin merkezi Buhara'ya girdi. Böylece Horasan ve Mâverâünehir, Karahanlıların eline geçti. Şihâbüddevle ve Zâhirüdda'vâ gibi İslâmî ünvanlar kullanan Buğra Han, Kaşgar'a dönerken 996 yılında vefat etti. Yerine Ahmed bin Ali geçti. Halîfe tarafından tanınan ilk Karahanlı hükümdarı Ahmed Han'dır.

    Ahmed Han zamanında, Sâmânîler ve onlara bağlı devletçiklerle Karahanlı münasebetini, devletin batı kısmını idare eden İlig Han ünvanlı Nâsır bin Ali sağlıyordu. Özkent'te oturan Nâsır, 996 senesinde Sâmânî kumandanlarından Fâik'in teşvikiyle bu ülke topraklarına sefer düzenledi. Fakat Gazne hâkimi Sebüktekin'in aracılığı ile bu iki devlet, antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Sâmânîler, Seyhun sahasını Katvan çölüne kadar Karahanlılara bırakıyor, Fâik de Semerkant valisi oluyordu. Nâsır, 999 senesinde Buhara'yı zaptederek, Sâmânî hânedanı mensuplarını Özkent'e götürdü. Nâsır Han, Gazneli Mahmud ile anlaşınca, Ceyhun nehri iki devlet arasında sınır kesildi. Ayrıca Mahmud Han, aralarındaki dostluğu güçlendirmek için Nâsır'ın kızı ile evlendi. Nâsır, Sâmânîlerin bütün mirasına konmak ve Horasan'ı ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden Gazneli Mahmud'un Hindistan seferinden faydalanarak iki koldan Horasan'a girdi ise de yenildi. Hânedan mensubu Hotan Hâkimi Yusuf Kadır Han'dan yardımcı kuvvet alıp, Gaznelilere karşı yeniden askerî harekâta geçti. 1006 senesi Ocak ayının beşinde, Sultan Mahmud'a mağlup oldu. Bu başarısızlık, Karahanlılar arasında aile kavgalarına yol açtı. Nâsır, bağımsızlığını ilan etmek istedi. Nâsır'a karşı, Büyük Kağan Ahmed Han, Gazneli Mahmud'a başvurduysa da, Nâsır bin Ali 1013 yılında vefat etti. Yerine, Arslan İlig ünvanıyla, kardeşi Mensur bin Ali geçti. Büyük Kağan Ahmed Arslan Han'ın hastalığında kendisini büyük kağan ilan eden Mensur Han, kardeşi Muhammed'e de Arslan İlig ünvanını verdi.

    Ahmed Arslan Han, Ortak Kağan Yusuf Kadır Han ve Ali Tigin ile birlik olup, hânedanlık kavgasına son vermek için harekete geçti. Ali Tigin, Mensur'a esir düştü. Yedisu bölgesine yapılan düşman karşı, hasta yatağında mücadele eden Arslan Han, Balasagun'a sekiz günlük mesafede, yüz bin çadırdan fazla gayrimüslim göçebeyi mağlup etti. Tufan'a kadar takip ederek ülkesini korudu. Ahmed Han, bu seferden dönüşünde 1017'de vefat etti.

    Ahmed Han'dan sonra büyük kağan olan Mensur Arslan Han ise, 1024 senesinde kendi isteği ile saltanatı Yusuf Kadır Han'a bıraktı. Bu sırada Selçuklular'dan yardım alan Ali Tigin, Buhara'yı zaptetti. Yusuf Kadır Han'a karşı, kardeşleri Ahmed ve Ali birleştiler. II. Ahmed, kendisini 1014'te Muizüddevle lâkabıyla büyük kağan ilan etti. Kardeşi Ali ise, Arslan İlig oldu. II. Ahmed Arslan Han; Balasagun, Hocend, Ahsikas, Fergana ve Özkent'e hâkim oldu. Yusuf Kadır Han, Gazneli Mahmud ile görüştü. İki Müslüman Türk devleti arasında dostluk bağları, evlenme yoluyla da kuvvetlendirildi. Bu görüşmede, Karahanlıları ilgilendiren meselelerin yanısıra, Arslan bin Selçuk ve emrindeki Oğuzların da Horasan'a nakledilmesi hususunda karara vardılar. Sultan Mahmud, bir fırsatını bulup, Arslan bin Selçuk'u yakalattı ve Hindistan'da Kalincâr kalesine hapsettirdi. Bu sırada Ali Tigin, bozkırlara kaçtı ve Mahmud'un ülkesine dönmesi üzerine tekrar Buhara ve Semerkand'a hâkim oldu. Yusuf Kadır Han'ın 1032 yılında vefatıyla, oğulları Süleyman, Arslan Han; Muhammed de Buğra Han ünvanlarıyla devletin idaresini ele aldılar. Bu sırada Ali Tigin de Mâverâünnehir'de kendisini Tavgaç Kara Buğra Hakan ilan etti.

    Karahanlı hânedanı arasında kıyasıya devam eden mücadele sonucunda, 1042 yılında ülke kesin olarak ikiye ayrıldı. Nâsır bin Ali'nin oğullarından Muhammed Arslan, Kara Hakanlık mevkiinde Büyük Kağan ve İbrahim de Tavgaç Buğra Kara Hakan ünvanını alarak, Batı Karahanlılar devletini meydana getirdiler. Yusuf Kadır Han'ın oğulları da, Doğu Karahanlı devletini idare ettiler.

    Doğu Karahanlılar Devleti

    Karahanlı Devleti ikiye ayrılınca; Büyük Kağan ünvanıyla, Şerefüddevle lâkaplı Ebü Şüca Süleyman bin Yusuf, merkezi Balasagun ve Kaşgar'ı kendine bırakıp, kardeşlerinden Buğra Han Muhammed'e, Taraz ile İsficab'ı, Mahmud'a ise Arslan Tigin ünvanıyla ülkenin doğusunu verdi. 1043 yılında yapılan aile toplantısında ayrıca, eski Büyük Kağan II. Ahmed Han'a da Mâverâünnehir mülk olarak verildi. Fergana'nın bir kısmı zaptedilerek, Bulgar ile Balasagun arasında yaşayan, on bin çadırdan meydana gelen Türkler, 1043 senesi güzünde, topluca İslâmiyet'i kabul etti.

    İslam dininin esaslarına sıkıca bağlı, âdil bir hükümdar olan Süleyman Han, ilim âşığı ve âlimlerin koruyucusuydu. 1056'da kardeşi Ortak Kağan Buğra Han, Büyük Kağan Süleyman Han'la anlaşmazlığa düştü. Muhammed Han, Süleyman Han'ı hapsettirip, büyük kağanlığını ilan etti. On beş ay hükümdarlık yapan Muhammed Han, mevkiini büyük oğlu Hüseyin'e bıraktı. Hüseyin Han'ı, kardeşi İbrahim tahttan indirtip, 1057'de Büyük Kağan oldu. İbrahim Han, 1059'da, hânedandan Yınal Tegin tarafından öldürülünce, Tuğrul Kara Han ünvanlı Mahmud bin Yusuf başa geçti. Mahmud Han (1059-1074, Ortak Kağan Tabgaç Buğra Kara Han ve Hasan bin Süleyman, kaybedilen toprakları geri almak için harekete geçtiler. 1068 yılında iki taraf arasında yapılan antlaşma ile, Seyhun hudut kesilerek, Fergana, Doğu Karahanlılara bırakıldı. 1074'te Mahmud Han'ın yerine, oğlu Ömer geçti ise de, ancak iki ay hükümdarlık yapabildi. Büyük Kağan olan Buğra Han Hasan bin Süleyman (1074-1103) devrinin ilk yıllarında; Buge Budraç kumandasındaki Yabaku ve Basmılların da aynı safta olduğu yedi yüz bin düşmana karşı, Ömer bin Mahmud kumandasındaki kırk bin Müslüman askeriyle, büyük bir zafer kazanıldı.

    Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092), 1082'de Mâverâünnehir'i zaptedip Özkent'e gelince, Doğu Karahanlı hükümdarı Hasan Han, onun hâkimiyetini tanıdı. Hasan Han'dan sonra oğlu Ahmed (1103-1128), hükümdar olup, Abbâsî Halifeliği ile münasebetlerde bulundu. Halife Mustahzırbillâh (1094-1118), Ahmed Han'ın istediği beratı verip, ona "Nüruddevle" demiştir. 1128'de Karahıtayları, Kaşgar kenti yakınlarında mağlup eden Ahmed Han, onların batıya doğru ilerlemelerini durdurdu.

    Ahmed Han'dan sonra 1128'de hükümdar olan oğlu İbrahim, Karahıtaylardan yardım alarak, rakiplerini yendi. Karahıtaylar, II. İbrahim Han (1128-1158) devrinde Balasagun'u zaptedince, merkez, Kaşgar'a taşındı. Karahıtaylar, kendilerine isyan eden Karlukların üzerine onu gönderdi. 1158'de de, öldürülen II. İbrahim Han'ın yerine oğlu Arslan Han ünvanlı Muhammed ve sonra da torunu Ebü'l-Muzaffer Yusuf geçti. Yusuf Han, 1205'te vefat ettiği sırada, oğlu Ebü'l-Feth Muhammed, Karahıtaylı Kür Han'ın yanında rehin bulunuyordu. Nayman Devleti kurucusu Küçlük tarafından 1207'de kurtarılan Ebü'l-Feth Muhammed, daha sonra Kaşgar'a gönderildi. ancak, Kaşgar'a varmadan, şehirdeki beyler tarafından yolda öldürüldü (1211). Bu durum, Küçlük'ün Karahanlı merkezini işgal edip, katliâm yaptırmasına sebep oldu.

    Hânedanlık içi mücadele neticesinde bölünen Doğu Karahanlılar, Moğol Naymanlarca işgal edilerek, hâkimiyetlerine son verildi. Böylece Türk milletine ve İslâma büyük hizmetleri olan Doğu Karahanlılar Devleti, tarihe karıştı.
     
  15. salihsat Well-Known Member

    Batı Karahanlılar Devleti

    Karahanlı Devleti ikiye bölününce, Batı Karahanlı Hanlığı, Mâverâünehir ve Hocend'e kadar batı Fergana'yı içine almaktaydı. Büyük Kağanın merkezi, önceleri Özkent, sonraları Semerkand oldu.

    Bu devletin ilk hükümdarı I. Muhammed Han, 1052 senesinde vefat edince yerine kardeşi Ortak Kağan İzzü'l-umma Ebu İshak İbrahim Tavgaç Han geçti. Tavgaç İbrahim Han, Doğu Karahanlılardan Şaş, İlak gibi hudut şehirleri ile Fergana'nın bir kısmını aldı. İbrahim Han, âlim olup, iyi bir hükümdardı. Devletin idaresi için lüzumlu kanunları tanzim edip, hırsızları tamamen ortadan kaldırdı. Ahalinin menfaatlerini koruyup, piyasayı düzeltti. Âlimlerin sohbetinde bulunup onların tasvibini almadan kanun koymadı. İbrahim Han, Ortak Kağanken, devlet aleyhinde faaliyetlerde bulunan İsmâilîleri, dâhiyane bir siyasetle ortadan kaldırdı.

    İbrahim Han'dan sonra, oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr hükümdar oldu. Şaş ve Tünhas hâkimi Şuayb, yeni hükümdara isyan etti. Nasr Han, bu isyanı bastırdı. Bu karışıklıktan faydalanan Doğu Karahanlılar, İbrahim Han'ın zaptettiği yerleri geri almaya çalıştılar ise de, bu mücadele bir antlaşma ile sona erdi. Daha sonra I. Nasr Han, Selçuklular tarafından zaptedilen yerlerin alınması için bir hareket başlattı. Fakat Melikşah'ın Semerkand'a gelmesiyle sulh yapılıp, akrabalık tesis edilerek meseleler halledildi. Nasr Han da, âlimlere hürmet edip, ilim merkezleri inşa ettirdi. Ticaretin gelişmesi için sosyal hayatın bütün lüzumlu müesseselerini içine alan iki ribat yaptırdı.

    1080 senesinde Nasr'ın vefatı üzerine, oğlu Ebu Şüca Hızır hükümdar oldu. Hızır Han'ın saltanatı bir yıl kadar sürdü. Yerine geçen Ahmed Han devrinde ulema ile hükümdar arasında bir anlaşmazlık oldu. Bu sırada, Selçuklu Sultanı Melikşah, önce Buhara'yı sonra da Semerkand'ı zaptetti ve Ahmed Han'ı Özkend'de esir alıp İsfahan'a götürdü. Bunun sonucu, Karahanlı ordusunun temelini teşkil eden Çiğil Türklerinin kumandanı Yakub bin Süleyman, Semerkand'a davet edilip hükümdar ilan edilerek, Selçuklulara karşı bir ayaklanma başlatıldı. Bunun üzerine Melikşah, ikinci defa Semerkand seferine çıktı. Bu sefer sonunda Karahanlı devleti, Selçuklulara bağlandı. Karahanlı devlet adamları, Mesud bin Muhammed'i hükümdarlığa getirdi.

    Birinci Mesud'un hükümdarlığı devrine ait bir bilgi yoktur. Mesud Han'dan sonra, Selçuklu sultanı Berkyaruk, arka arkaya üç hükümdar tayin etti. Bunlardan üçücüsü olan Cebrâil Han, Selçuklu şehzadeleri arasındaki saltanat kavgalarından faydalanarak, Horasan'ı ele geçirmek istedi. Bu sırada Horasan valisi olan Sencer, Tirmiz şehri için yapılan savaşı kazandı ve Cebrâil Han'ı esir alıp, 1102'de idam ettirdi. Bu zaferden sonra Sultan Sencer, Mâverâünnehir'i yeniden teşkilatlandırdı. Karahanlı sülalesinden olup, Selçuklu sarayında büyüyen yeğeni Muhammed bin Süleyman'ı Arslan Han ünvanıyla Semerkand'da büyük kağan ilan etti. Dayısı Sultan Sencer'in yardımıyla isyanları bastıran II. Muhammed Han, düşmanlarına karşı seferler düzenledi. II. Muhamed Han, saltanatının son zamanlarında felç oldu. Çıkan iç isyanları bastırmak için Selçuklulardan yardım istedi. Fakat yardım gelmeden isyanı bastırınca, Selçuklu yardımını geri çevirdi. Bu durum Sultan Sencer'i kızdırdı. 1130 senesinde Semerkand'a gelen Sultan Sencer, Muhammed Han'ı Merv'e götürdü. Muhammed Han, 1132'de orada vefat etti.

    Sultan Sencer, Muhammed Han'ın ölümünden sonra Batı Karahanlı tahtına sırasıyla, Ebü'l-Meâlî el-Hasan bin Ali, Ebu Muzaffer İbrahim bin Süleyman ve Mahmud bin Muhammed'i tayin etti. II. Mahmud Han, Karahıtaylar'la 1137 senesi yazında Hocend yakınında yaptığı muharebeyi kaybedip Semerkand'a çekildi. Karluklar ile ülke içinde anlaşmazlık çıkıp, Sultan Sencer'den yardım isteyince, Karluklar da Karahıtaylara müracaat etti. Sultan Sencer ve II Mahmud Han, 8 Eylül 1141 tarihinde Katvan Muharebesi'nde Karahıtaylar'a yenilip, Horasan'a çekildiler. Karahıtaylar, bütün Mâverâünnehir'i istila edip, Mahmud Han'ın kardeşi Ortak Kağan Tavgaç Buğra Han İbrahim bin Muhammed'i Büyük Kağan ilan ettiler. III. İbrahim Han, Karlıklar ile anlaşmazlığa düşünce, Buhara yakınlarındaki Kallabâz Muharebesinde öldürüldü. Yerine geçen oğlu Mahmud Han, Horasan'a çekildi ve vefatına kadar orada kaldı. Sultan Sencer'in ölümünden sonra Oğuzlar, II. Mahmud Han'a hükümdarlık teklif ettiler. O, önce oğlu Muhammed'i gönderdiyse de, bir süre sonra Oğuzlar'ın hükümdarı oldu. Sultan Sencer'in eski kumandanlarından Nişabur valisi Müeyyeddevle Ay aba, 1163 yılında Horasan'ı ele geçirmek arzusuyla hareket edip, II. Mahmud Han ve oğlu Muhammed'i esir alarak gözlerine mil çektirip hapse attırdı. Baba-oğul, 1164 senesinde hapisteyken vefat ettiler. II. Mahmud ve iki oğlunun hapiste vefatları ile, Karahanlılar'ın hâkimiyeti Ali Tegin'in soyundan gelenlere geçti.

    III. İbrahim Han'a halef olan Ali tegin ailesinden Ali bin Hasan, Karluklar ile mücadele edip, reisleri Paygu Han'ı öldürterek, onları iskâna mecbur ve askerlikten men etti. Fakat bu hareketi isyanlara sebep oldu. Ülkedeki isyanları Buhara'daki Hanefî âlimi Muhammed bin Ömer'in vasıtasıyla yatıştıran Ali Han, 1160 senesinde vefat edince, yerine kardeşi Ebü'l-Muzaffer Mesud bin Hasan geçti. II. Mesud Han, iç işlerini düzene soktu. Sarayını âlim ve şairlere açıp ilmin hâmisi oldu. 1178 yılında vefat eden II. Mesud Han'ın yerine kardeşi Fergana hâkimi Hüseyin bin Hasan'ın oğlu İbrahim bin Hüseyin hükümdar oldu. Önce Feryun'da, sonra da Semerkand'da hüküm süren IV. İbrahim Han, Nuretüddünya ve'd-dîn Kılıç Tavgaç Küç Arslan Han ünvanlarıyla büyük kağan oldu. Onun vefatıyla yerine oğlu 1204 senesinde büyük kağan oldu. Osman Han, tedbirli bir insandı. Önce Karahıtaylara tâbi olmasına rağmen, Müslüman Gurlular'ın, Moğollar tarafından yok edilmesini engellemek için gayret sarfetti. Karahıtaylı saldırısına karşı Muhammed Harezmşah ile iyi ilişkiler kurdu. Muhammed Harezmşah'ın kızı ile evlenip, âdet olduğu için bir yıl Harezm'de kaldı. 1211 senesinde Semerkand'a dönen Osman Han, Karahıtaylar'ın gücünden çekinerek onlarla ittifak kurdu. Bu hareketi, Muhammed Harezmşah'ın Mâverâünnehir'i almasına sebep oldu. Yakalanan Osman Han, idam olundu (1212). Osman Han'ın ölümü ile, Batı Karahanlı Devleti sona erdi.

    Fergana Kağanlığı

    1141 yılında Batı Karahanlı Devleti, Karahıtaylar'ın istilasına uğrayınca, Fergana'da merkezi Özkend olmak üzere müstakil bir Karahanlı devleti kuruldu. İlk hükümdarı, Gelâleddünye ve'd-dîn Hüseyin bin Hasan olup, Fergana kağanları, Türkçe Tuğrul Kara Hakan ünvanını taşırlardı. Ünvanlarında Türk kelimesi de kullanan Fergana Kağanlığı, 1211 veya 1212 senelerinde, Muhammed Harezmşah'ın tâbiiyetine girdi.

    Karahanlı Devleti, daha ilk kuruluş yıllarında, tarihî Türk devlet idaresi geleneğine uygun olarak iki büyük idarî kısma bölündü. Bunlardan doğuda kalan kısmın başında hakan bulunur ve her türlü idarî yetkiyi elinde bulundururdu. Batı kısmını ise hakanın hükümranlığı altında, aynı aileden bir han, ona bağlı olarak idare ederdi. Karahanlı devlet teşkilatında, bu büyük ve ortak kağanın yanında, hanedana mensup dört alt kağan ile altı hükümdar vekili vardı. Rütbeler, kademe kademe yükselme esasına göreydi. Her rütbenin değişebilen ünvanları olurdu. Türkçe ünvanların değişmesine rağmen, İslâmî ünvanlar değişmezdi. Hükümdar vekilleri, İrken, Sagun, İnanç ünvanlarını taşırlardı. Hükümdarların yanında "Yuğruş" denilen bakanlar kurulu bulunurdu. Yüksek devlet memuriyetlerinde, başkumandana "subaşı", maliye bakanına "ağıcı", saray hâcibine "tayangu" veya "bitikçi" denirdi.

    Karahanlılar'da ordu: Selçuklular'da olduğu gibi başlıca dört ana bölümden meydana gelirdi. Bunlar, saray muhafızları, hâssa ordusu, hanedan mensupları ile valiler ve diğer devlet adamlarının kuvvetleri, devlete bağlı Türk teşekküllerine mensup kuvvetlerdi.

    Kültür ve Medeniyet: Türk an'anesine göre kurulan Karahanlı Devleti, 10. asırda İslâmiyeti kabulüyle, ilk İslâmî Türk eserlerini meydana getirdi. Hakanî Türkleri adını taşıyan Karahanlılar, Türkler'in millî kültür ve sanat geleneğini ve istidadının güçlü özelliklerini bütünüyle İslâma adayıp bu ilham ile yeni bir üslubun kurucusu oldular. Karahanlı hükümdarlarının ilme hayranlığı, âlimlere saygısı ve onları korumaları neticesinde Türkistan, Mâverâünnehir şehirleri birer medeniyet, kültür beşiği haline geldi. Doğu Karahanlılar devrinde Balasagunlu Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig, Kaşgarlı Mahmud Dîvanü Lügati't-Türk, İmam-ı Ebü'l-Fütuh Abdülgafur Tarih-i Kaşgar adı ile, Türk dili, edebiyatı, kültürü ve tarihi için çok mühim eserler yazdılar.

    Büyük İslâm hukukçu ve âlimleri, Karahanlılar zamanında yetişti. Bunlardan bazıları şunlardır: Burhâneddin Mergınânî, Şemsü'l-Eimme Serahsî, Şemsü'l-Eimme Hulvânî, Ebu Zeyd Debbüsî, Fahrü'l-İslâm Pezdevî, Sadrüşşehîd, Kâşânî, Ömer Nesefî, Sirâcüddîn Uşî.

    Şâh-i Türkistan denilen Ahmed Yesevî hazretleri, İslâm dininin göçebe Türkler arasında yayılmasına hizmet etmiş olup, bugün bile, Rusya, Bulgaristan, Çin ve İran'daki Türkler'in Türklüklerini ve İslâmlıklarını korumalarında tesiri vardır.
     
  16. salihsat Well-Known Member

    Sabar Devleti

    M. 5.-6. yüzyıllarda Batı Sibirya ile Kafkaslar'ın kuzey bölgesinde mühim tarihî rol oynadığı, çeşitli yabancı kaynaklardaki dağınık bilgilerin yardımı ile tesbit edilebilen Türk topluluğu Bizans tarihlerinde Sabar, Sabir, Savir; Ermeni, Süryanî, İslam kaynaklarında sırasıyla Savır, Sabr, S(a)bir, Sibir vb. olarak adlandırılmaktadır. Sabarların İslav veya Moğol yahut Fin-Ugor menşeli olduklarına dair iddialar eskimiş ve bugün onların Türk olduğu gerek taşıdıkları ad, gerek tarihî ve kültürel durumlariyle anlaşılmıştır.

    Çeşitli dillerdeki ses değişmeleri neticesinde farklı şekillerde görülen adlarının esasını teşkil eden ve ancak Türkçe ile açıklanabilen Sabar kelimesi "sab+ar" (=sap-ar=sapmak, fiiline+ar ekinin ilavesiyle. Başka örnekler: Kazar, Bulgar, Kabar vb.)'dan meydana gelmiş olup "Sapan, yol değiştiren, başıboş kalan, serbest" manasındadır ve Türklerde ad verme usulüne uygundur. Ayrıca Sabarlara ait şahıs adları da Türkçe'dir: Balak, İlig-er, Bo-arık =Buğ-arık vb.

    Sabarların erken tarihleri iyi bilinmiyor. Adlarının gösterdiği gibi, herhangi bir ana kütleden kopmaları bahis konusu ise, onların, asıl yurtları gibi görünen Tanrı Dağlarının batısı - İli nehri sahasında iken Asya Büyük Hun İmparatorluğuna bağlı topluluklardan biri olmaları icabeder. Sabarlara ait ilk kesin bilgi, 461-465 yıllarında Batı Sibirya kavimleri arasındaki büyük kımıldama ve geniş ölçüdeki göç hadiseleri münasebetiyle, Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) tarafından verilmiştir.

    Doğudan gelen Avar baskısı karşısında Sabarlar yerlerini terk edip batıya yönelmişler, Altaylar-Ural dağları arası düzlüklerde (bugünkü Kazakistan bozkırlarının güney sahası) yaşayan Oğur-Türk boylarını yurtlarından atarak, Tobol ve İçim ırmakları çevresinde yerleşmişlerdir. Sabarlar bu bölgede yerli halkınkinden çok üstün kültürleri ile yüzyıllarca süren derin tesirler bırakmışlardır: Tobolsk dolaylarında, Ob, Tura ve İrtiş boylarında Sabar, Saber (Tapar), Soper, Savri, Sabrei, Sıbır (Sı-vır) gibi yer ve kale adları yaygındır. Ay-sabar, Kün-sabar gibi şahıs adlarına da rastlanır. Tobolsk ahalisi buranın en eski sakinlerini Sybyr, Syvyr diye anmaktadır.

    Ayrıca, bu civar halkın masallarında ve kahramanlık hikayelerinde Sabarlar geniş yer tutar. Sabarları kendi büyükleri olarak kabul eden Ostiyaklar yanında, Vogulların da, sonraları tabiyetine girdikleri Ruslara "Sa-per" adını vermiş olmaları, halk nazarında eski Sabarların üstün durumlarını ortaya koyar. Aynı sahada kurulduğu bilinen Sibir Hanlığı (16. asır)'nın da başkenti Sibir adını taşıyordu. Bu kelime zamanla çok geniş bir coğrafyayı ifade etmiştir (Sibirya). Rusların önce Sibir (İsker) şehrini ele geçirerek bölgeye verdikleri bu ad, Rus harekatı doğuya ilerledikçe daha geniş sahaları göstermiş böylece Sabar Türklerinin hatırası günümüze kadar yaşamağa devam etmiştir.

    Daha 503 yılında Doğu Avrupa'ya doğru hakimiyetlerini genişleterek bir kısım Bulgar gruplarını idarelerine alan Sabarlardan kalabalık bir kütlenin 515 sonlarında İtil (Volga)-Don nehirleri arasında ve Kafkasları'n kuzeyindeki Kuban ırmağı boyunda yerleşmesi ve doğrudan doğruya Bizans ve Sasanî imparatorlukları ile temas kurması Sabarların, Doğu Avrupa tarihinde ön safa çıkmalarına yol açtı.

    İran-Bizans savaşlarının devam etmekte olduğu o yıllardan itibaren hükümdar Balak (Belek?) idaresinde büyük çapta askerî faaliyet gösteren Sabarların, Sasanîlerle anlaşarak, Bizans'a karşı savaştıkları (516), Ermeniye bölgesine akınlar yaptıkları ve arkasından Anadolu'ya girerek Kayseri, Ankara, Konya dolaylarına kadar ilerledikleri bilinmektedir. Bu münasebetle, Sabarların büyük savaş gücü ve bilhassa yüksek harp malzeme tekniği Bizans'ta hayret uyandırmış görünmektedir: Prokopios�un ifadeleri ilginçtir:

    "Sabarlar, insan hafizasının hatırlayabildigi zamandan beri ne İranlılardan, ne Romalılardan hiç kimsenin düşünemedigi makinelere sahiptirler. Öyle ki, her iki imparatorlukta fenci eksik olmamış ve her devirde muhasara makineleri yapılmıştır, fakat şimdiye kadar bu "barbar"larınkine benzer bir buluş ne ortaya konmuş, ne de onlar gibi kullanılabilmiştir. Bu şüphesiz insan dehasının bir eseridir".

    Balak (ölm. 520'ler)'tan sonra yerine geçtiği anlaşılan dul hatunu Bo(ğ)arık savaşçılığı, idareciliği ve güzelliği ile meşhur bir Türk kraliçesi idi ve "100 bin" kişilik Sabar ordusuna kumanda ediyordu. Bizans imparatoru Justinianos 1 (527-565) çeşitli gümüş vazolar ve diğer zengin hediyeler karşılığında Boğarık ile anlaşmayı tercih etti (528). Bizans yıllardan beri sürüp gelmekte olan Sasanîler savaşında Sabarları kendine dost ve müttefiki yapmayı daha uygun bir siyasî davranış saymış olmalı idi.

    531 yılına kadar Bizans ile işbirliği halinde görülen Sabarlar hakkında, sonraki senelere ait açık bir kayda rastlanmamakla beraber, onların Şehinşah Anüşîrvan (Adil) zamanında, Sasanîlerin Kafkaslar'daki sürekli ve başarılı savaşlarında (bilhassa 545'de) hayli telefat verdikleri tahmin ediliyor ki, neticede bir askerî güç olmaktan çıkmışlar, üstelik 557'ye doğru Avarlar'dan da ağır bir darbe yemişlerdir.

    Sabar sahası, az sonra, Karadeniz'e ulaşan Göktürk idaresine girmiştir. 576'da Güney Kafkaslar'daki hakimiyetleri Bizans tarafından yıkıldıktan sonra bir kısmı Kür nehrinin güneyine yerleştirilen Sabarlar'ın adlarına 7. yüzyıl ortalarına kadar dağınık şekilde rastlanmakta ve bu tarihlerde aynı bölgede büyük bir devlet olarak ortaya çıkan Hazarların esas kütlesini teşkil ettikleri, Hazar kabileleri olarak görülen Belencer ve Semender'in aslında iki büyük Sabar kütlesi olduğu anlaşılmaktadır.
     
  17. salihsat Well-Known Member

    Kırgızlar

    Adlarının menşei ve manası hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüş olan Kırgızlar Çin kaynaklarında K�i-ku, Kien-kun adları ile zikredilmekte ve Hanlardan (M.Ö.206-M.S.220) beri mevcudiyetleri bildirilmektedir. Asya Hunları zamanında kuzey-batıda Baykal�ın batısında İrtiş Nehri havalisinde bir Türk kavmi olan Ting-lingler�le karışık olarak oturmuşlardır.

    Fakat Kırgızlar kaynaklarda Türk asıllı gösterilmekte ve tahminen 5-6. asırlarda, Türkleşmiş kavimlerden sayılmaktadır. 6. asır sonlarında Çin kaynaklarında Hia-kia-sseu diye zikredilen Kırgızların Gök-Türk hakanı Mu-kan zamanında, 560�a doğru, hakanlığa bağlandıktan sonra (630-680) arasındaki fetret devrinde müstakil bir �kagan�a sahip olmalarından anlaşılıyor. II. Gök-Türk hakanlığı devrinde tekrar Gök-Türk idaresine alınan Kırgızlar, Mo-yen-çur Kağan tarafından Uygur hakanlığına bağlanmış (758), fakat 840 yılında şiddetli bir hücumla Uygur devletini yıkarak Ötüken�de kendi devletlerini kurmuşlardı.

    Ancak orada fazla kalamadılar. 920�de bütün Moğolistan�ı ele geçiren K�i-tanlar (Çin�de Liao sülalesi) Kırgızları Ötüken bölgesinden çıkartıp, eski yurtlarına sürdüler. K�i-tanlar ve devamları olan Kara-Hitayların Yenisey havalisine kadar sokulamadıkları anlaşılıyor. Cengiz Han Moğolistan�ı idaresi altında birleştirmek istediği için, Merkit ve Naymanlar�la olan savaşları sırasında Kırgızları da itaate almıştır (1207) ki bu suretle Kırgızlar Cengiz Han Moğolları�na itaat eden �ilk Türk kavmi� oluyorlar. 1217�de Moğollar�a karşı direnmek istedikleri için, ertesi yıl, Yenisey�i buz üzerinden geçen, Cengiz�in oğlu, Coçi tarafından tenkil edilen Kırgızların artık �hakan�ları olmamıştır.

    Tolui ulusuna dahi edilen iki kısım halinde yaşamaya devam ettiler. Kırgız kavminin, Uygur Hakanlığı�nı, yıkarak işgal ettiği Ötüken�de tutunamayıp, buranın Moğol K�i-tanlara geçmesine ve tam idrak ve intibak edemediği �Orhun kültüründen ortadan kalkmasına� sebep olmak, dolayısı ile eski Türk Hakanlar yurdunu, bir daha geri gelmemek üzere Moğollar�a intibak ettirmek suretiyle Türk tarihinde oynadığı menfi rol dikkatten kaçmamıştır. Nitekim Karluklar Ötüken�de Kırgız hakimiyetini reddetmişlerdir
     
  18. salihsat Well-Known Member

    Karluklar

    İlk olarak Çin yıllığı T�ang-shu (7. asır)�da zikredilen (Ko-lo-lu) ve adları Karlık (kar yığını) manasına gelen Karluklar�ın Türk soyundan geldikleri ve Gök-Türkler�in bir boyunu teşkil ettikleri aynı Çin kaynağında belirtilmiş ve oturdukları saha olarak da Altaylar�ın batısındaki Kara-İrtiş ve Tarbagatay havalisi gösterilmiştir. On-oklar�ın bir kısmının meydana getirdikleri anlaşılan Karluklar bu arada üç kabileden kurulu birlik halinde bulunuyorlardı (Üç-Karluk). Daha İstemi Kağan zamanında Türk hakimiyetinin Hazar'ın kuzeyi ve Maveraünnehir�e doğru genişlemesinde şüphesiz büyük rolleri olmuştur. Her iki Gök-Türk hakanlığı devrinde Karluklar�ın durumu yukarıda açıklanmıştı. 630-680 yılları arasında, diğer Türk boyları, gibi, bunların da zaman zaman Çin�e başkaldırdıkları görülmektedir.

    640 sıralarında Turfan�ın kuzeyine kadar Karluklar Çinliler tarafından mağlup edilerek (650), P�ei-ting eyaleti (Tanrı Dağları�nın kuzey sahası)�na bağlandılar. Fakat boya bağlı her kabile kendi reisleri tarafından idare ediliyordu. Bu haberi veren Çin kaynaklarının, 665�e doğru Karlukların Çin nüfuzundaki ne Batı ne Doğu Gök-Türk kanadına bağlı olmaksızın yaşadıklarını kaydetmesi dikkate değer. Evvelce Kül-Erkin ünvanını taşıyan Üç-Karluk beyi bu tarihlerde �Yabgu� ünvanını almıştı ve kuvvetli bir orduya sahip idi.

    Daha sonra Kapagan Kagan tarafından II. Gök-Türk hakanlığına bağlandığını gördüğümüz Karluklar, Çin�in de teşvik ve tahriki ile Gök-Türklere karşı ayarlanarak şiddetli mücadelelerde bulunmuşlardı. Bilge Kagan�ın ölümünden sonra, tekrar faaliyete geçerek Uygur ve Basmıllar�la birlikte, Gök-Türk hakanlığının yıkılmasında müessir oldular. Basmıllar hakim duruma geldikleri sırada (742) �Sağ yabgu� mevkiini alan Karluk başbuğu, Uygur hakanlığının kurucusu Kutlug Kül Bilge zamanında daha üstün sayılan �Sol Yabgu�luğa yükseltildi. Fakat bu Karlukların tamamını temsil etmiyordu. Beş-balık havalisinde oturan Karlukların kendi seçtikleri ayrı bir yabguları vardı: Ton-Bilge. Ancak Ötüken�de yeni kurulan Uygur hakanlığı bütün Karluklar tarafından üst tanınıyor ve yabgular hakana bağlı bulunuyorlardı.

    Batıda Emevi-Arap ilerlemesini durdurmuş olan Türgiş hakanlığının çöküntüye doğru gittiği tarihlerde Orta Asya Türk ülkelerinin korunması gibi bir tarihi vazife, bu defa, Karluklar�a düşmüştü. Gerçi Maveraünnehir yine Arapların nüfuzu altına girmiş ve Seyhun ötesinde bazı Arap ilerleme teşebbüsleri görülmüştü, fakat bunda artık eski devir Emevi istilacılığını müşahede etmek müşküldü. Zira gittikçe hızını artıran Abbasi propagandası, Emevîlerin imtiyazlı �Arap milleti adına fetih� düsturu yerine bütün İslamlar arasında farklılığın kaldırılması ve eşitlik düşüncesini yayıyordu.

    Böylece Arap bakısının iyice hafiflemesi Çinlileri Orta Asya�da bir iktidar boşluğu husule geldiği zehabına götürmüş, bundan dolayı Çinliler eski Orta Asya siyasetlerini canlandırarak, Karluklar�ın dahil bulunduğu bölgeye yeniden el koymak istemişlerdi. Bu suretle neticede meşhur Talas muharebesi meydana geldi (751 Temmuz). İslamlarla Çinliler arasında cereyan eden bu savaşa kadar Karluklar T�ang�lar tarafını tutmakta idiler Fakat onların gittikçe açığa çıkan siyaseti karşısında son anda, Araplarla işbirliği yaparak, Çinlilerin ağır mağlubiyete uğramasını sağladılar. Tarım havzasından itibaren batı Karluklar�a, doğu bölgesi Uygurlar�a ait olmak üzere Orta Asya�nın yeniden Türk hakimiyetinde kalmasını temin eden bu savaşta uğradığı hezimet yüzünden Çin ağır iç buhranlara sahne olmuş ve artık bir daha batı ile ilgilenememiştir.

    Karluklar, kısa bir müddet, Uygurlar�la Orta Asya�da iktidar yarışına giriştiler ise de, Uygur Kağanı Mo-Yen Çur karşısında tutunamayarak (756) Tarım bölgesinden ayrıldılar, daha batıya çekildiler ve 7-8 yıl içinde Tarbagatay ve Cungarya�ya 766�da da çöken Türgiş hakimiyetinin yerine, Talas sahasına yerleşmek suretiyle eski Batı Gök-Türk hakanlığı sahasında hakimiyet tesis ettiler. Başkentleri Balasagun idi. Ötüken�in üstünlüğünü tanımakta devam ediyorlar, aynı zamanda, siyasi bir isim olarak �Türkmen� adını da taşıyorlardı.

    Kendi soylarını Göktürk hakan ailesi Aşına sülalesine bağlayan Karluk yabguları, hakimiyetin �Kutlu Ötüken� ülkesi ile sıkı alakası inancını muhafaza ediyorlardı. Fakat Uygur Hakanlığı orada yıkılınca (840), Kırgızlar�ı dikkate almayan Karluk yabgusu, Türk hakanlarının �meşru halefi� sıfatı ile kendini �Bozkırların kanunî hükümdarı� ilan ederek Kara Han ünvanını aldı ve merkez olarak da eski Türgiş başkenti Balasagun yanındaki Kara-ordu (veya Kuz-ordu)�yu seçti. Böylece gelecekteki büyük Kara-Hanlı Devleti�nin temelini atmak gibi ikinci bir tarihi rol oynayan Karluklar o sırada İslam dünyasının en yakın komşuları olduklarından, Arapça-Farsça eserlerde kendilerinden çok bahsedilmiş (Karluh, Halluh) ve Hududü�l-Alem (10. asrın son çeyreği)�da verilen bilgiye göre Karluk ülkesi: doğuda Tanrı Dağları, Yağmalar ve Oğuzlar, kuzeyde Tohsılar, Çigiller ve Dokuz-Oğuzlar, güneyde Yağmalar�ın bir kısmı ve Maveraünnehir ile sınırlanmış çok bakımlı bir memleket olup �Türk ülkelerinin en güzeli� idi. Eserde burada mevcut olan 15 şehir ve kasabanın adları sayılmakta ve Türk kabileleri zikredilmektedir.

    Karahanlı Devleti�nin esas kütlesini meydana getiren Karluklar, bu hanedan üyeleri arasında mücadeleler baş gösterdiği tarihlerde devlete karşı cephe alarak huzursuzluk çıkarmağa başladılar ki, bu tutumlar Kara-Hitay hakimiyetinin Orta Asya�da çabucak gelişmesinde tesirli olmuş görünmektedir. Kara-Hitay hükümdarı Yel-lu Ta-şih (Kür-Han) 1137�de Semerkant Kara-Hanlı hanı Mahmud�u mağlup ettiği zaman, bu han tarafından dayısı olan Büyük Şelçuklu Sultanı Sencer�e yapılan şikayet, uğranılan mağlubileyette Karluklar�ın dahli olduğunu göstermektedir.

    Sultan Sencer de Karluklar�ı takip etmek için çıktığı seferde karşısında Kür Han�ı bulmuştu. Sencer�in bu savaşta mağlubiyeti (1141 Katavan Savaşı) çok mühim bir hadise olarak, �put-perest� Kara-hitaylar�ın ta Horasan sınırlarına kadar sokulmalarını intaç etmişti. Harezmşahlar (İl Arslan zamanı) ile Kara-hitaylar arasında da bir çok anlaşmazlıklara sebep olan Karluklar�ın, bu arada Başbuğları Yabgu Han öldürüldü (1157), diğer bir Karluk başbuğu Ayyar Bey, Kara-hitaylar tarafından esir edildi. (1172).

    Maveraünnehir sahasındaki bu karışıklıklara sebep oldukları görülen Karluklar�a karşı Harezmşah Ala-üd-din Tekiş (1172-1200) bozkırlar bölgesine el atarak Kanglı ve Kıpçak gibi diğer Türk boyları ile kendini takviye ihtiyacını duydu. Bununla beraber, az sayıda da olsa, Harezmşahlar ordusunda hizmet gören Karluklar�ın, Türkistan�da ve Kar-Hanlı tabiiyetinde olmak üzere bir beyliğe sahip bulundukları anlaşılıyor. Moğol istilası başladığı sıralarda (1215) merkezi Kayalıg (İli Nehri�nin doğusunda) olarak, devam eden bu beyliğin başında II. Arslan Han vardı. Arslan Han, Uygur İdi-kut�u Barçuk ile birlikte bütün Asya ülkelerini baştan başa çiğneyen Moğollar�ın hükmü altına girmiştir. Cengiz Han�a itaat eden ilk Müslüman hükümdar olup 1221�de ölen bu Karluk �hanı�nın oğluna da, Özkent şehri verilmişti. Cengiz Han zamanı Moğol devleti idaresinde vazife almış Karluklar görülmektedir.
     
  19. salihsat Well-Known Member

    Türgişler

    Adlarının �Türk+ş� şeklinde gelişmiş olduğu bildirilen Türgişler, Talas-Çu-İli-Isık Göl sahasında oturuyor ve Batı Gök-Türklerin (On-Oklar) To-lu kolunun bir kısmını teşkil ediyorlardı. Çin kaynaklarında ilk defa 651 hadiseleri ile ilgili olarak zikredilen Türgiş (To-ki-şi�ler, şüphesiz Gök-Türk hakanlığının kuruluşundan önceki devirlerdenberi burada bulunuyorlardı, zira İstemi Kağan 552�de Türgişler�in de dahil olduğu On-Okların başımda �yabgu� tayin edilmişti. 630�u takip eden yıllarda Türgişler�in diğer Türk toplulukları gibi teşkilatlı bir mukavemet unsuru halinde ortaya çıktıkları anlaşılıyor.

    İlk Türgiş şefi olarak görünen, Baga Tarkan ünvanlı, U-çe-le başlanğıçta bağlı bulunduğu tayinli Batı Gök-Türk Kaganı�nın idaresizliğinden faydalanarak etrafına kuvvetler topladı, kısa zamanda her birinin 7 biner askeri olan 20 başbuğlu bir ordu kurmağa muvaffak oldu. Çu vadisinin kuzey-batı ucunda bulunan merkezini kuzey-doğuya nakletti. Böylece biri Çu üzerinde, öteki İli�nin kuzeyinde iki merkeze sahip oldu. Çu bölgesinden başka Turan ve Kuca �eyalet�lerine kadar hakimiyetlerini genişletti, durumun zayıfladığını görerek ülkesini bırakıp Çin başkentine giden tayinli �kagan�ın ayrılmasından sonra, hemen bütün On-ok sahasını kendi idaresine aldı. Fakat iktidarının bu sağlam devrinde (7. asrın sonlarında doğru) Kagan Kapagan idaresinde haşmetli çağını yaşayan Gök-Türkleri durdurmak maksadı ile Kırgızlar ve Çin ile işbirliği yapması iyi netice vermedi.

    Göktürk aleyhtarı üçlü ittifakın bir üyesi olduğu için üzerine yürüyen Tonyukuk tarafından mağlup ve esir edildi (698 Bolçu savaşı). On ok sahası Gök-Türk hakanlığına bağlandı. U-çe-le�nin oğlu So-ko da merkeze itaatsizlik gösterdiği, Çin ile münasebet kurduğu için bu defa Kül Tegin ve Bilge�nin iştiraki ile Kagan Kapagan tarafından 711�de Bolçu yakınında hezimete uğratıldı ve telef edildi. Savaşın sebebi olarak Çin kaynaklarında bildirilen, Türgiş arazisinin paylaşılması sırasında çıkan anlaşmazlık ve kitabelerde �Kara-Türgiş� halkının itaate alındığının kaydedilmesi Türgiş hanlığında bir bölünmenin vukua gelmediğini göstermektedir. So-ko�ya bağlı Kara-Türgişler�in mağlup edildiği, fakat, So-o�nun küçük kardeşi, Çe-mu�ya bağlı grup (herhalde Sarı Türgiş)un mücadeleye katılmadığı anlaşılıyor.

    Kapagan�ın şiddeti yüzünden karışıklık ve isyan hareketlerinin arttığı yıllarda Çin�in hiç eksilmeyen kışkırtmaları neticesinde yine Türgişler�le uğraşmak zorunda kalındı. 712 veya 713�te Kül Tegin tarafından idare edilen ve Gök-Türkler için elverişsiz şartlara rağmen başarı ile sona eren bir Kara-Türgiş seferinden sonra, Türgişler Su-lu-çur adlı başbuğu �kagan� seçtiler (717) ki Çin haberlerine göre Türk uruglarından mühim bir kısım, Bilge�den ayrılarak, yeni Türgiş hakanının hizmetine girmiştir.

    Başkenti Talas�ın kuzey-batısında, Balasagun şehri olarak, uzunca süren hükümdarlığı zamanında Su-lu, Maveraünnehir�den doğuya Arap ilerlemesini durdurarak Orta Asya Türk halkının �Arap tebaası� olmasını engelleyen ve üzerinde Türklerin tarihi hak sahibi bulunduğu Maveraünnehir�i yine Türk eline almağa çalışan bir hakan olarak görünür.

    Araplarla bu mücadele devrinde Arap ordularına karşı çıkanların hepsi İslam kaynaklarında �Türk� olarak belirtilmektedir. Büyük mücadelede şüphesiz bu bölgenin ve Seyhun ötesi Türk ülkelerinin, meşhur İç-Asya kervan yolu üzerinde yer almaları dolayısıyla, iktisadi ehemmiyeti de rol oynuyurdu. Halife Ömer b. Abdülaziz (717-720) tarafından tayin edilen ilk vali El-Cerrah b. Abdullah�ın Seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, kumandanı durdurup muhasara ederek, Arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen Türk mukavemetinin karşısında sarsılması, Emevileri, aradaki Türk engelini kaldırmak için, Çin ile temaslar kurmağa sevk etmiş, bu maksatla şüphesiz Arapların müsaadesi ve teşviki ile gerek Maveraünnehir �hükümdar�larından, gerek doğrudan doğruya Araplardan heyetler gönderilmiş ise de hiçbir netice elde edilememişti. Çünkü Arap ordularının Seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlayan Çin�in batıya doğru �Gök-Türk hakanlığının akamete uğrattığı- genişleme siyaseti bu defa Türgiş duvarına çarpma tehlikesi ile karşılaşmakta idi.

    Çin�in şimdilik �durumu idare� yoluna girmesi dolayısıyla de kendilerini serbest hisseden Türgişler batıda faaliyete geçtiler. Bunun üzerine Maveraünnehir�de başlayan Arap aleyhtarı hareketler Türgiş baskısına iyiden iyiye yardımcı oluyordu. Seyhun�u aşarak Maveraünnehir�e giren Türk ordusu kumandanı Kül-çur Semerkand yakınına kadar sokularak ilk büyük başarıyı kazandı. Başında yeni kumandan Said b. Abdülaziz�in bulunduğu Arap kuvvetlerini mağlup ve kumandanını bir müddet çember içinde tuttu (721). Bu vali değiştirildi. Yerine gelen el-Haraşî (721 sonbaharı) şiddet oyuna başvurup yerlerini terk eden halkı Hocand bölgesinde teslim olmaya zorlayarak hepsini öldürttüğü için canlarını kurtarabilenler kütleler halinde Türgişler�e sığınıyorlardı.

    Maverannehir�de tam bir ihtilal havası esmekte idi. Halife Hişam (724-743) bu valiyi de azlederek, yerine Müslim b. Said�i getirdi (724 başları). Arap askeri kuvvetleri arasında da ihtilaf baş göstermiş ve Yemenli kuvvetler tedip edilmişlerdi. Fergane�ye yürümek üzere Müslim b. Said idaresinde, Seyhun�u geçen Arap ordusuna karşı bizzat Hakan Su-lu çıktı. Ordusuna ricat emri veren Müslim susuz yollardan aralıksız ve cebri yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadıkları için bütün ağırlıklarını yakmaya mecbur kaldıktan sonra Seyhun kıyısında, Türgişler�le işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. Suya erişememişti. Arkadan hakan hızla gelmekte olduğu için, bin zorluk ile önlerindeki engeli aşan Arap kuvvetleri ağır telefat ve zayiat pahasına Semerkand�a doğru çekilmeğe muvaffak oldular.

    724�te Seyhun ötesindeki bütün Arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta Arap nüfuzunun kırılmasına sebep olan bu seferdeki hezimet, Arapları uzunca bir müddet müdafaada kalmaya zorlamış ve yalnız Maveraünnehir�de değil, Tuhoristan�da ve diğer güney bölgelerinde idareciler ve halk Türgişler�e kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. Türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıkları ve Maveraünnehir Arap muhafız kıtalarının merkezi Semerkand önünde bile göründükleri bu sırada Horasan valisi tekrar değiştirildi. Fakat yeni vali Esed b. Abdullah, 726�da Huttal�da Su-lu Kagan karşısında başarısızlığa uğradığı için, bütün Maveraünnehir Arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. Ülkede Emeviler�e karşı Şii ve Abbasî propagandası da hızlanmakta idi. Hakan Su-lu durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, Buhara�yı zaptetti (725).

    Arap idaresi Semerkand, Debusiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. Yerli halka birçok haklar bahşetmesine rağmen ümit ettiği ilgiyi göremeyen yeni vali Eşres b. Abdullah es-Sulemî, Beykent yakınlarında hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir �susuzluk vakası�na maruz kaldı, nihayet Semerkand�a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve Kül-çur idaresindeki Türgiş kuvvetleri tarafından Kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı. Artık Harezm�de bile Araplara karşı kımıldamalar görülüyordu. Su-lu�nun maksadı, Semerkand�daki Arap merkez ordugahını düşürüp Arapları Maveraünnehir�den tamamen atmaktı. Bu sebeple Semerkand�ı kuşatmağa hazırlandığı sırada çarpışmaya cesaret edemeyen karargah kumandanı Sevre b. Hur, yeni tayin edilen Horasan valisi Cuneyd b. Abdurrahman el-Murî�yi Merv�den imdada çağırdı.

    Fakat Türgişler tarafından yolu kesilmişti. Zaruri olarak geçilmesi müşkül dağ yollarına düşen Cüneyd Savdar dağlarının dar geçitlerinde hakan tarafından sıkıştırıldı, yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu, yer-yer baskına uğruyordu. Nihayet 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, Semerkand�a ulaşabildi (Geçit savaşı = Vak�atü�ş-Şi�b). Durumdan haberdar edilen Halife Hişam�ın emri ile Kufe ve Basra�dan 20 bin kişilik bir takviye ordusu Semerkand�a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemeyen hakan, Buhara�yı da tahliye ederek, çekildi (732). Cuneyd�in 734 başlarında ölümü ile zaten Arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan Horasan vilayetinde �siyah bayrak açan�, Abbasi taraftarı, Haris b. Sureyc�in isyan ederek Belh�i, arkasından valilik merkezi Merv şehrini zaptetmesi Maveraünnehir�de durumu büsbütün karıştırdı.

    Yeni valilerin üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıkları Haris sonunda Türgişler�e iltica etti. Hakan Su-lu Maveraünnehir�e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu. Haris taraftarlarından başka Sogd hükümdarı (yani Gurak veya oğlu) Usruşana hakimi, Şaş (Taşkent bölgesi) hükümdarı, Hutta hükümdarı. Bu liste �Maveraünnehir�deki Arap nüfuzunun nasıl Türklere geçmiş olduğunu� açıkça göstermektedir. Hakan, Belh�e doğru ilerledi. Cuzcan�a girdi, önce Tuharistan�ı Araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamağı faydalı görüyordu. Fakat vali Esed bi. Abdullah hakanın ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (737 Haristan Savaşı).

    Esasen Su-lu, Araplar�la birleşen Cüzcan hükümdarının hıyanetine uğramıştı. Memleketine dönen Su-lu Kagan, herhalde ömrünü harcadığı bu mücadeleye devam edecekti, fakat kendisi o zamanlara kadar büyük hizmetleri gördüğü Kül-çur (=Baga Tarkan) tarafından öldürüldü (738). Çin�in Türk başbuğlarını birbirine düşürme esasına dayanan tahrikçi siyaseti bir daha hedefine ulaşmış ve Kara Türgişler�le Sarı Türgişleri birbirine iyice düşman etmişti. Sarı Türgişler mücadeleyi kazandılar. Başbuğları Baga Tarkan (Kül-çur) rakibi Kara Türgiş başbuğu Tu-mo-çe�yi mağlup ederek ve onun �kağan� yapılmasını istediği Su-lu�nun oğlunu ortadan kaldırarak kendini �kağan� ilan etti. Bu arada Çin�in On-oklar �kaganı� tayin ettiği, Aşına ailesinden son hakan olan Hin�i mağlup edip öldürmesi (739), Çin�i bu defa Kara-Türgişleri desteklemeğe sevk etti.

    742�deki Türgiş kaganı İl-etmiş Kutlug Bilge bir Kara-Türgiş başbuğu idi. 753�te hakan ilan edilen Tangri Bulmuş bir Kara Türgiş idi. Uzun süren iki taraf arasındaki mücadeleye Karluklar da karışmışlar, Türgiş iktidarı büsbütün zayıflamıştı. Nihayet 20 sene içinde gittikçe kuvvet kazanan Karluklar To-lular ve Nu-şi-piler arasında üstünlük kazanarak, ağırlık merkezi Çu vadisi olmak üzere kendi hakimiyetlerini kurdular (766).
     
  20. salihsat Well-Known Member

    Uygurlar

    Orhun kitabelerinde, ilk defa, 717 yılındaki ayaklanmalar münasebeti ile zikredilen Uygurlar, Çin kaynaklarında çok eski zamanlardan beri adlarının çeşitli şekilleri ile anılmışlardı. Uygur adının manası, 974�te tamamlanan Çince Kiu Wu Tai adlı eserde �şahin sürati ile dalaşan ve hücum eden� diye açıklanmakta, fakat, diğer taraftan kelime uy (takip etmek) + gur tarzında (Sal-gur gibi) meydana geldiği belirtilmektedir.

    Çin kaynaklarına Asya Hunlarından indikleri belirtilen Uygurların bir menşe efsanesine göre ataları Hun hükümdarlarının kızı ile bir kurttan türemiştir. Tabgaçlar devrinde (386-534) Kao-kü (Kao-che) adı ile görülen ve 5. asrın 2. yarısında bir beylik kuran Uygurlar daha sonra bütün yukarı Orta Asya�yı kapladığı anlaşılan Tölesler�in bir kısmını teşkil etmiştir ki, I. Gök-Türk Hakanlığı çağında o durumunu muhafaza ediyor ve o zaman Selenga ırmağı etrafında oturuyorlardı.

    7. asrın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşlar�ın 6 kabileden kurulu birliğine katılmışlar, sonra P�u-ku, Tongra, Bayırku ve Fu-lo-pu kabileleri Uygur kabilesi etrafında toplanarak, �Uygur� adını almışlardır. Beyleri Erkin ünvanını taşıyordu. Bu sırada 50 bin savaşçı çıkardıkları bilinmektedir.

    I. Gök-Türk Hakanlığı�nın çöküşe doğru gittiği yıllarda böylece ortaya çıkan Uygur Beyliği Erkin T�e-kien tarafından idare edildi. Kie-li�nin oğlu kumandasındaki Gök-Türk ordusunu mağlup eden (630�larda) P�u-se zamanında Uygurlar kuvvetlenmiş, bilhassa P�u-se�nin annesi Vu-ho-hun�un ciddiliği ve töre hükümleri hususundaki titizliği sayesinde beylik tamamen nizama girmişti. O zaman �Erkin� yerine İl-teber (Çincede Hie-li-fa) ünvanı kullanılmağa başlandı. İl-Teber�liğin merkezi Tola nehri havalisinde idi.

    İl-Teber T�u-mi-tu, Tarduş başbuğunu mağlup ederek arazisini genişletti, sonra göneye Huang-ho�ya kadar varan bir akın yaptı ve neticede Çin imparatoru tarafından tanındı (646). Kendini �Kagan� ilan etti, ülkesini Gök-Türk tarzında teşkilatlandırdı. 647�de Çin tarafından baskı altına alınmak istenen ve neticede Çin�in tahriki ile öldürülen T�u-mi-tu (648)�nun oğlu P�o-çu, Çin�in On-Oklar başına �kagan� yaptığı Holu�yu mağlup ederek Taşkent yakınlarına kadar ilerlerdi (656). Ondan sonra yerine geçen kız kardeşi zamanında gittikçe zayıflayan Uygur Beyliği nihayet Kapagan Kagan tarafından Gök-Türkler�e bağlandı.

    745�de Gök-Türk idaresini yıkarak, Ötükende bir hâkanlık kuran Uygurlar 9 uruğ�dan meydana gelen bir birlik olup Karluk ve Basmıllar�ı da kendilerine bağladıklarından birlikteki kabile sayısı 11�e yükselmişti. Orhun kıyısındaki başkenti Ordubalık (sonraki Kara-balgasun yakınında)�ı kuran ilk Uygur hâkanı Kutlug Kül Bilge 747�de öldü. Yerine oğlu Mo-yen-çur �kağan� oldu (�Tanrıda bolmuş il etmiş Bilge kagan 747-759).

    Bugünkü kuzey Moğolistan�da Şine-usu gölü yakınındaki Uygur hâkanlığının ilk devri için çok mühim olan, kitâbeden anlaşıldığına göre, ihtimâl o sırada Basmıllar�ın birlikten ayrılmış olması dolayısıyla 10 kabileden kurulu Uygurlar�ın hâkanı Mo-yen-çur, kuzeyde Kırgızlar�la, batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar�la, ayrıca Sekiz-oğuz, Dokuz-Tatar ve Çikler�le savaşmış, hâkimiyetini Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, iç- Asya ve Kerulen�e kadar yaymış, oğullarını yabgu, şad tâyin etmişti. Fakat asıl Çin üzerinde tesirli oldu.

    Karluklar tarafından desteklenen İslâm kuvvetleri ile Çinliler arasında cereyan eden büyük Talas muharebesi (751)�inde Çinliler ağır mağlûbiyete uğramış, Tarım havzasının Uygurlar�a geçmesini sağlayan ve Çin�in Orta Asya�dan çekilmesi ile sonuçlanan bu savaş üzerine, Çin�de büyük hâdiseler olmuştur ki, bunların en mühimi, Türk anadan doğan An-lu-şan adlı bir kumandanın 200 bin kişilik bir kuvvetle Lo-yang (755) ve Ç�ang-an (757)�ı zapt ederek kendisini imparator ilan etmesi idi. Mo-yen-çur, T�ang imparatoru Su-stung�u destekledi. Lo-yang�ı geri aldı (757). Çin yılda 200 bin top ipek vermeği taahhüt etti.

    759�da yerine geçen Bögü Kağan (759-779) , (Tanrıda bolmuş il tutmuş Alp Külüg Bilge Kagan)�da dikkatini karışıklıkların devam ettiği Çin�e çevirmişti. Asıl niyeti T�ang sülalesinin artık sözünün geçmediği Çin�e hakim olmaktı. Uygur ordusunun Çin�de görünmesi ile (762), hakanla akrabalık kurmuş olan Töles menşeli, Çin kumandanı P�u-ku (Buku, Türk ünvanı) Hua-ien tarafından isyancılar zararsız hale getirildi ve Uygur ileri harekatı önlendi ise de, Türk nüfuzu Çin�de çok artmıştı. Başkent ve şehirlerde pekçok Uygur serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, istedikleri fiyattan satıyorlardı.

    Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin�i korumak üzere P�u-ku Huai-en �in daveti ile Bögü�nün yaptığı Lo-yang seferi (763) Türk kültür tarihi bakımından büyük neticeler doğurdu. Hakan Ötüken�e dönerken, Uygurların hayat ve telakkilerinin değişmesi bakımından çok tesiri görülen Mani dinini Türkler arasında yaymak üzere, dört rahibi de beraberinde getirmişti. Böylece hayvani gıdalar yemeği yasaklayan, savaşçılık duygusunu zayıflatan, Hıristiyanlık- Mazdeizm-Budizm karışımı bir din olan Manihizm, haakan tarafından kabul edilerek Türk ülkesinde resmi bir mahiyet kazandı.

    Kırgızlar üzerinde de bir zafer kazanan Bögü Kagan, akrabası nazır Baga Tarkan tarafından öldürüldü ve bu nazır hakan oldu (779-789. Alp Kutlug Bilge Kagan). Cesareti ve idaresi övülen, �dünya nizamı için kanunlar hazırladığı� bildirilen bu hakan Kırgızlar�ı tekrar mağlup etti ve bir Çinli prenses ile evlenmesi sonunda, Uygur tüccarlarının Çin�de tahakkümlerinden doğan bazı anlaşmazlıklar ortadan kalktı. Yerine �ay Tangride Kut Bulmuş Kütlü Bilge Kagan� (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Bilge (790-795) hakan oldular. Eskiden beri Çin�e karşı ilgi duyan Tibetliler o sırada Beş-balık havalisinde bulunan Şa-t�o (Çöl) Türkleri ile anlaşarak, baskınlara başlamışlardı.

    Çin�i korumayı, iktisadî ve kültürel sebeplerle, gelenek haline getirmiş olan Uygurlar, kuvvet göndererek tecavüzleri önlemek istedilerse de başarıya ulaşamadılar. İtibarı sarsılan hakan öldürüldü. Ötüken�de karışıklık çıktı. Fakat 795�te hakan olan, sevilmiş kumandan ve idare adamı Kutluk (795-805), �ay Tangride Ülüg Bulmuş Alp Kutlug Bilge Kagan� ile, sonraki �Ay Tangride Kut Bulmuş Külüg Bilge � (805-808) zamanlarında bir huzur devri açıldı. İktisadî faaliyet gelişti. İç Asya�nın mühim ticaret şehirlerine nüfuz edildi.

    Dış siyaset yönünden zamanı oldukça sakin geçen hakan �Ay Tangride Kut Bulmuş Alp Bilge� (821-824) başkentte Kara-balgasun kitabesini diktiren hakandır ki hükümdarlığı başarılı geçmiş, Türkistan üzerine sarkmak isteyen Tibetlileri durdurmuş, hakanlığa bağlı Karlukların başına yeni bir yabgu tayin etmiş ve ta Sogd bölgesine kadar ticarî münasebetleri geliştirmiştir. Fakat sonra memlekette karışıklık baş gösterdi. Hakan Alp Bilge 832�de öldürüldü, Alp Kütüg Bilge Kagan (832-839)�da nazırının tahrik ettiği bir isyanda telef oldu.

    Gittikçe yoğunlaşan Manihaizm tesirleri dolayısıyla Uygurlar�da görülen gevşemeye karşılık, Yenisey bölgesinde yeni bir kudret halinde kendini gösteren ve 20 yıldan beri Orhun bölgesini baskı altında tutan Kırgızlar 840 yılında kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler. Kara-Balasan�u zapt ederek hakanı öldürdüler. Ahaliyi kılıçtan geçirdiler. Ötüken�de devletleri yıkılan Uygurlar kütleler halinde yurtlarını terk ederek Çin sınırlarına ve daha kesif olmak üzere, zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya�ya, Beş-balık, Turfan, Kuça vb. sahasına göçtüler.

    Hakanın ailesinden iki kadreş tarafından idare edilen bu göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göç sırasında, başlarında, kendileri tarafından �kağan� seçilen prens Vu-hi Tegin (841846)�in bulunduğu Uygurlar bir müddet bazen Kırgızlar, bazen Çinliler tarafından hırpalandıktan sonra, bir kısmı Çin tabiiyetine girerken, diğerleri, 5. asırdaki eski yurtlarına, batıya doğru yollandılar ve her iki tarafta da devletler kurdular. Fakat bunlar artık �Bozkır Türk Devleti��nden farklı idiler. Hakimiyeti genişletme düşüncesinde olmamış, büyük siyasî çatışmalara girmemiş, başta Çin hükümetleri olmak üzere, komşuları ile dostluk ve ticaret münasebetlerini devam ettirmeyi tercih etmişlerdir.

    Kan-çou Uygur Devleti

    Bir kısım soydaşlarının aşağı yukarı 150 yıldan beri sakin bulunduğu Kan-su bölgesine gelerek, buranın merkezi Kan-çou�da yerleşen Uygurlar, Çin ile daha ziyade ticari faaliyetler üzerine kurulu iyi münasebetlerini, imparatorların kızları ile Uygur prenslerinin evlendirilmeleri gibi akrabalık bağları ile de sağlamlaştırmışlardır. Ancak T�ang sülalesine karşı isyanların arttığı 10. asır başlarında Kan-su Uygurları, bağlı oldukları ve merkezi Tun-Huang (ünlü Bin-Buda mağaralarının bulunduğu yer) olan Çin askerî bölgesi ile ilgilerini kestiler. Burada 905 yılında, muhtar bir �devlet� kuran bir asi general �Batı hanları�nın Altın-dağ kırallığı� adını verdiği bu devlete Uygurları tabi tutmak istemiş fakat Kan-çou Uygurları tarafından gönderilen Tegin adlı kumandanın idaresindeki ordu Tun-huang�ı kuşatarak halkı �kıral�ı teslim etmeğe zorlamıştı (911) ki, bu hadise üzerine Uygurların batı kolu da istiklal kazanmıştır.

    Kan-Çou ve Tun-huang Uygurları, büyük bir askeri kudret gösterememişler, bu sebeple de haklarında fazla bilgi mevcut olmamıştır. 10. asrın başından itibaren Mançurya ve Kore kabilelerini toplayarak kuzeyde bir baskı unsuru halinde beliren ve bilhassa �5. Sülale� devrinde Çin�in bazı kısımlarını ele geçiren K�itan�lar nihayet bir hanedan (Liao Sülalesi, 907-1211) kurarak Kuzey Çin�de hükümran oldukları zaman, Uygur Devleti de onları (940�tan sonra) ve daha sonra 1028�lerde Tangutlar�ın nüfuzu altına girdi. 1226�da da Cengiz Han Mogolları�nın tahakkümü altına düştü. Kan-çou Uygurları daha o sıralardan beri �Sarı Uygurlar� diye bilinen Türk kavmidir ki, hala batı Çin sahasında yaşamaktadırlar.
     

Sayfayı Paylaş