Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve OrKuN tarafından 19 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. OrKuN Well-Known Member


    Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî

    Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde Kırım'da yetişmiş olan âlim ve velîlerden. Takıyyüddîn lakabıyla ve Kefevî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası, el-Hâc Hayreddîn Efendi olup, İslâmiyete bağlı hayırsever bir kimseydi. Doğum târihi bilinmemektedir. Kırım'ın Kefe liman şehrinde doğdu. Kâdiriyye yolu mensuplarındandı. 1562 (H.970) senesinde Kefe'de vefât etti. Kabri dergâhının yanındadır.

    Küçük yaştan îtibâren ilim öğrenmeye başlayan Kefevî, memleketinin âlimlerinden dînî ilimleri tahsîl etti.

    İlk zamanlar ticâretle meşgûl olup, Allahü teâlânın fazlından rızkını aradı. İnâyet-i İlâhî ona saâdet yolunu açtı. Bir ara elinde bulunan sermâyesini Edirne'de bırakıp, İran, Arabistan, Mısır, Bağdat ve Şam gibi önemli ticâret ve ilim merkezlerini dolaştı. Ticâret için gittiği yerlerde karşılaştığı âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Onlardan Rabbânî ilimler aldı. Tasavvuf yoluna yöneldi. Mısır'a gittiği zaman Kâdiriyye yolu mensuplarından Şeyh Şâhîn-i Mısrî'nin sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmakla uğraştı. Daha sonra Bağdat'a giderek Seyyid Ebü'l-Vefâ Muhammed Kâdirî hazretlerinin sohbet ve hizmetinde bulundu. Onun huzûrunda halvete, yalnızlığa çekildi. Halvette kaldığı kırk gün içerisinde ancak bir veya iki çörek yemek sûretiyle nefsini tezkiye etmeye çalıştı. Tasavvuf yolculuğunun devâm ettiği bu günlerde, Bağdat çevresindeki yırtıcı hayvanlarla ve kuşlarla dostluk kurdu. Görünüşte vahşî olan bu hayvanlar onun etrâfında toplanıp ona yakınlık gösterdiler. Zâhirî ilimlerde âlim bir zât olan Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî hazretleri, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. Pekçok kerâmetleri görüldü.

    Evli ve çoluk çocuk sâhibi olan Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî, memleketinden ayrılalı senelerce olduğu halde dönmemişti. Onunla ticâret için sefere giden arkadaşlarına nerede olduğu sorulunca, onlar da; "Haberimiz yok. Yalnız, bir gün Gelibolu'da bulunduğumuz sırada mühim bir işim var oraya gideceğim. İki haftaya inşâallah dönerim. Siz benim eşyâlarımı koruyun, dedi ve hepsini bırakıp gitti. Sonra dediği vakitte dönmedi. Biz onun emânetlerini koruduk. Zannediyoruz ki, yolda onun başına bir iş geldi. Yoksa dönerdi." dediler. Bu haber üzerine halk şüpheye düştü. Öldü zannettiler. Beş sene sonra kim olduğu bilinmeyen bir kimse Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin Mısır'da görüldüğünü söyledi. Babası Hayreddîn Efendi bu haber üzerine onu aramak için kardeşini gönderdi. O da köy köy, şehir şehir dolaşarak kaybolan ağabeyini iki sene müddetle aradı. Mısır, Hicaz, Bağdat, Medîne, Şam ve Filistin gibi yerlerde Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'ye âit bir haber alamadı. Tekrar geri döndü. Artık Kefe halkı onun Gelibolu taraflarına giderken bir sebeple öldüğüne hükmettiler. Kefe'den ayrılalı dokuz sene geçtiği halde hiçbir haber alınamadı. Hanımı uzun müddet kayınbabasının yanında kaldı. Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî'nin babası Hayreddîn Efendi, oğlunun öldüğüne dâir iki şâhid bulup gelinini başkasıyla evlendirmek istedi. Evlilik için gerekli hazırlıklar yapıldı. Düğünden bir gün önce, Kefevî hazretleri hanımının rüyâsına girip kendisinin sağ olduğunu ve başkası ile evlenmemesi gerektiğini bildirdi. Gördüğü rüyâyı hayra yoran hanımı, düğün husûsunda acele edilmemesini söyleyip, beklemeye başladı. Gerek evlenecek kimse, gerekse diğer insanlar düğüne devâm ettiler. Velîme yâni düğün yemeği yeniliyordu. O sırada denizde Kefe limanına doğru yaklaşan bir gemi göründü. Gemi sanki karşısından esen rüzgâra rağmen Kefe'ye doğru akıp geliyordu. Düğün yemeğinde misâfir bulunan Mağripli bir adama, gelen gemiyi sordular. O kimse; "Ben o gemide, ilmiyle amel eden mürşid-i kâmil bir zât tanırım. Bu tarafa geliyor. O zâta Şeyh Ebû Bekr Kefevî derler. O zâtı karşılayın." dedi. O zâtın sözlerine bir mânâ veremeyen insanlar, şaşkın bir halde gemiye doğru yürüdüler. Gemiden inenler arasında gerçekten Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî de vardı. Bu hâlin Ebû Bekr Kefevî'nin bir kerâmeti olduğunu kabûl eden insanlar, düğünden vaz geçtiler. Allahü teâlâ onun izzet ve şerefini korudu. Hanımıyla başkasının evlenmesine izin vermedi.

    Kefe'ye yerleşen Takıyyüddîn Ebû Bekr Kefevî hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya, onların dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmaları için çalışmaya başladı. Onun ilim ve fazîletteki yüksek derecesi kısa bir müddet içinde etrafta duyuldu. Talebeleri ve sevenleri çoğaldı. Tatar Hâkan ve sultanları onun sohbetinde bulunup istifâde ettiler. Talebeleri çoğalıp, dostları ve muhtaç kimseler kalabalık olunca, şehirden çıkıp, uzlete çekilmeyi isteyen Ebû Bekr Kefevî, Kefe şehrinin doğu tarafındaki dağın arkasındaki harâbe kiliseyi tâmir ettirdi. Kiliseyi câmi ve dergâh hâline çevirip, etrâfına odalar yaptırdı. Bu odalara Ebû Bekr Kefevî'nin ev halkı, talebeleri ve fakir kimseler yerleştirildi. Kefe halkı ve ileri gelenleri o yerin îmâr edilmesine öyle önem verdiler ki, beldenin ileri gelenleri, müftüsü, medrese müderrisleri sırtlarında taş çektiler. Fakat bâzı kimseler onun büyüklüğünü ve halk tarafından üstün kabûl edilmesini çekemedikleri için ona karşı çıktılar. Fakat sonra, hased ve inadlarından vaz geçip üstünlüğünü kabûl ettiler.

    Takıyyüddîn Ebû Bekr hazretleri, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uyar, insanlara vâz ü nasîhatta bulunurdu. Haramlardan şiddetle kaçındığı gibi, şüphelilerden ve mübahların fazlasından kaçınmaya dikkat ederdi. Çok mütevâzî, alçak gönüllü olup, herkese yumuşaklık ve güler yüzle muâmele ederdi. Bu güzel ahlâkıyla insanların gönüllerini fethedip, kurtuluşlarına vesîle oldu. Onun dergâhı insanlar arasında Abdî Çelebi Zâviyesi adıyla meşhûr oldu. Uzun seneler bu vazifeye devâm ettikten sonra 1562 (H.970) senesinde vefât etti. Dergâhının yanında defnedildi. Vefât edince yerine oğlu ve halîfesi Pîr Muhammed Efendi geçip talebelerine ders verdi ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.

    1) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.80
    2) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.6
    3) İlâmü'l-Ahyâr; varak 521
     



Sayfayı Paylaş