Şiiliğin Ortaya Çıkışı

Konusu 'Sorularla İslam' forumundadır ve EmRe tarafından 3 Kasım 2013 başlatılmıştır.

  1. EmRe Well-Known Member


    Şiilik ve Şiiliğin Doğuşu

    Hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi, bağlılık iddiâsıyla ortaya çıkan, halîfeliğin yalnız onlara âit olduğunu söyleyen dînî ve siyâsî hareketin adı. Kelime mânâsı “taraftarlık” demektir. Şiîlik inancında olana “Şiî”; Şiî topluluğuna ise “Şîa” denir. Buna göre Şîa “taraftarlar” demektir. İlk önce hazret-i Ali ve çocuklarına sevgi ve bağlılık gösterenlere ve Eshâb-ı kirâmın hepsini sevenlere Şîa-yı Ali denilmişti. Bunlara Şîa-yı ûlâ (ilk Şiîler) da denir ki, tamâmı Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolundaydılar. Daha sonra Eshâb-ı kirâmı sevmeyenler ortaya çıktı. Bunlar Şiî adını alınca, Eshâb-ı kirâmı sevenler, isim benzerliği olmaması için kendilerine “Ehl-i sünnet” dediler.

    Şiîlerin kendilerine verdikleri isimlerden biri de “Alevî” kelimesidir. Önceleri hazret-i Ali ve soyundan gelenlere ve bunlara bağlılık gösterenlere Alevî denirdi. Sonradan bâzı ülke ve bölgelerde Şiîler inançlarını ve fikirlerini yaymak ve kabul ettirmek için kendilerine Alevî demişlerdir. (Bkz. Alevî)

    Şiîliğin ortaya çıkışı şöyle olmuştur: İslâmiyet, tebliğinden, insanlara anlatılmasından kısa bir müddet sonra süratle yayılmaya başladı. Peygamber efendimizden sonra İslâmiyeti yayma şerefi arkadaşlarına yâni Eshâb-ı kirâma nasîb oldu. İslâmiyet doğuda Irak ve İran’a; kuzeyde Şam’a; batıda Mısır ve Afrika’ya kadar yayıldı. Bu memleketlerde İslâmı kabul etmeyenler, İslâmiyeti yaymaya çalışan Eshâb-ı kirâma kin ve düşmanlık beslediler. Bilhassa İslâmın yayılmasında büyük gayretleri görülen hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Amr bin Âs, Muâviye ile Ebû Süfyan’ın diğer oğlu Yezîd’i bu işte en büyük suçlu olarak gördüler. İslâmiyetin yayılmasını durdurmak için harb ettiler, fakat durduramadılar. Bunun üzerine teröre başvurdular ve hazret-i Ömer’i şehit ettiler. Hazret-i Ömer’i şehit etmekle İslâm nûrunun söneceğini sandılar. Halbuki Kur’ân-ı kerîmde İslâm dîninin muhâfaza edileceği Allahü teâlânın nûrunun sönmeyeceği bildiriliyordu. Hazret-i Osman zamanında İslâm orduları İran’ın ötelerine vardı. Bütün hâkimiyet ve topraklarını kaybeden Mecûsîler ve Yahûdîler tecrübeleriyle şuna kesin olarak inandılar ki İslâmiyet bozulmadığı, aslı üzere kaldığı müddetçe, harple, Müslümanların halifelerini şehid etmekle, İslâmiyetin yayılması durdurulamayacaktır. Son çâre olarak Müslüman görünüp, İslâmiyeti içerden yıkmayı plânladılar. Kendilerine siper olacak birini aradılar. Bu iş için Peygamber efendimizin dâmâdı hazret-i Ali ve çocuklarını sevme ve halîfeliğin onların hakkı olduğu dâvâsı ile ortaya çıkmayı uygun buldular. Bu plânı ilk ortaya atan Yemenli bir Yahûdî olan Abdullah ibni Sebe’ oldu. Şiîliği kuran ve ilk ortaya çıkaran odur. Mısır’dan Medîne’ye gelip Müslüman olduğunu söyledi. “Sen tanrısın.” dediği için hazret-i Ali halîfeyken, bunu Medayin şehrine sürdü. Abdullah ibni Sebe’ orada da boş durmayıp adamlarıyle beraber Eshâb-ı kirâm düşmanlığını yaymaya devam ettiler. Zamanla yayılan Şiîler çeşitli fırkalara ayrıldılar. Bu fırkaların ilkinden olan “Keysaniyye”, Hicretin 60. senesinde, “Muhtariyye” 66. senesinde ve “Hişâmiyye” fırkası da 109. senesinde ortaya çıktılarsa da tutunamadılar. Bir müddet sonra yok oldular. Hicretin 112. senesinde “Zeydiyye” fırkası ve daha sonra da öteki fırkalar meydana çıktı.

    İmâm Zeynelâbidîn vefât edince, Şiîler, Zeyd bin Zeynelâbidîn Ali imâmdır, dediler. Bunlar Zeyd’e, Ebû Bekr ile Ömer’e düşman ol dedi. O da büyük dedem olan Resûlullah’ın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeyd’in yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara ayrılanlar, terk edenler mânâsında “Râfızî” denildi. Fakat onlar kendilerine “İmâmiyye” adını verdiler. Zeyd’in yanında kalanlara “Zeydî” denildi.

    Günümüzde Şiîlerin çoğu “İmâmiyye” fırkasına mensupturlar. Bugün bu fırka kendilerine “Ca’ferî” diyor. (Bkz. İmâmiyye)

    Şiîlerin diğer bâzı meşhur fırkalarının isimleri şöyledir:

    Kâmiliyye, Benâniyye, Cenâhiyye, Mansûriyye, Hattâbiyye, Gurâbiyye, Zemmiyye, Yûnusiyye, Müfevvida, İsmâiliyye (Bâtıniyye).

    Bütün Şiî fırkaları inanışları bakımından başlıca üç grupta toplanmaktadır:

    1) “Hazret-i Ali, Eshâbın en üstünüdür.” diyenler. Bunlara Tafdîliyye denir. Eshâb-ı kirâmdan hiç birisine kötü söz söylemediler ve küfürle ithâm etmediler. Ancak hazret-i Ali’yi Eshâbın en üstünü olarak kabul ettiler. Hazret-i Ali, kendisini üç halîfeden üstün gören bu kimseleri cezâlandırmakla korkuttu.

    2) “Eshâb-ı kirâmdan birkaçından başkası zâlim olup, dinden çıktılar!” diyerek kötülüyenlerdir. Bunlara Sebeiyye denilmektedir. Hurûfî de denilen bu kimseler Abdullah ibni Sebe’in fikirlerini benimserler. “İbn-i Mülcem, hazret-i Ali’yi öldürmedi. Şeytan Ali’nin şekline girmişti. Şeytanı öldürdü. Ali bulutlar içindedir. Gök gürlemesi onun sesidir. Şimşek kamçısıdır.” ve gök gürültüsü işitince; “Ey Emîr-el-Mü’minîn sana selâm olsun.” derler. İran’ın Esterâbâd şehrinde ortaya çıkan Fadlullah isminde birisi, Sebeiyye (Sebe’cilik) yoluna birçok hurâfe ve yalan da katarak, Hurûfîlik ismini verdi. (Bkz. Fadlullah Hurûfî)

    3) “Hazret-i Ali tanrıdır!” diyenlerdir. Bunlara Gulât-ı Şîa denilmektedir. “Hazret-i Ali’ye Allah hulûl etmiştir, (hâşâ) hazret-i Ali tanrıdır.” dediler. Onlar, ilâhî bir parçanın imâmlara girdiğine ve onların bedenine büründüğüne inanırlar. Bâzıları ise, bizzat bu yolla reîslerinin ilâh olduğuna inanırlar. Allahü teâlânın insan şeklinde olduğunu kabul ederler. Rûhların bir bedenden bir diğer bedene geçtiğini (tenâsüh) kabul edip, kıyâmeti inkâr ederler. Kıyâmet, bir rûhun bedenden bedene intikâl etmesidir, derler.
    Şiî fırkalarının bu temel inanışları çerçevesinde ortaya çıkan diğer fikirlerinden bir kısmı ise şöyledir:

    Hazret-i Ali’yi imâm, devlet reisi yapmadıkları için Eshâb-ı kirâma ve hakkını aramadığı için de hazret-i Ali’ye kâfir oldu, dediler. Bundan başka şu iddiâlarda da bulunmuşlardır: Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi Ali’ye götürmesi için emir vermişti. Cebrâil yanılarak Muhammed aleyhisselâma götürdü. İlâh insan şeklindedir. Zamanla helâk oldu. Yalnız yüzü kaldı. Rûhu Ali’dedir. İmâmet, yâni devlet reisliği, namaz, oruç, zekât gibi dînin esaslarındandır. Peygamber efendimiz, hazret-i Ali ve evlâdından belli kimseleri hayattayken vahiy ile halîfe tâyin etmiştir. İmâmlar, Peygamberler gibi mâsumdur, günâhtan korunmuşlardır.

    İmâmlardan bâzısı ölmemiştir. Zamanı gelince tekrar insanlar arasına gelecektir. On ikinci imâm Muhammed Mehdî bunlardan biridir. Hazret-i Ali, Eshâb-ı kirâma düşman olduğu halde onları seviyormuş gibi göründü. Yâni takıyye yaptı. Şiîler Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları ile ilgili hususlarda, Mutezilî îtikâdındadırlar. Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabındaki kendi inanışlarına uymayan hadîs-i şerîfleri kabul etmezler.

    Şiîlerin fıkıhla ilgili görüşlerinden bâzıları da şöyledir: “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah”tan sonra “Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah”; “Hayyealelfelâh”tan sonra ise, “Hayye alâ Hayril amel”, derler. Mest üzerine değil, çıplak ayak üzerine mesh ederler. Namazda Kerbelâ toprağından yapılmış “türbet” veya “mühür” denen bir parça üzerine secde etmenin efdal olduğunu söylerler. Mut’a nikâhını (muvakkat, belli bir müddet için olan evliliği) kabul ederler. Mîras hususunda da farklı görüşleri vardır.

    Buraya kadar Şiîliğin ve fırkalarının görüşleri genel çerçevede ortaya konulmuştur.

    Bunların Ehl-i sünnete (Sünnî îtikâda) göre değerlendirilmesi şöyledir:

    Ehl-i sünnet, Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin mübârek arkadaşlarına) hürmet noktasında hassasiyetle durmuştur. Çünkü Eshâb-ı kirâmın hepsi Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde medh olunmuştur. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Allah (celle celâlüh) onların hepsinden râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar.” buyrulmaktadır. Sahâbeyi kirâmı kötülemek bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur. Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Eshâbımı seven beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur.” ve “Eshâbımdan bundan sonra çıkacak hatâları, Allahü teâlâ affedecektir. Çünkü onların İslâm dînine yaptığı hizmeti kimse yapmamıştır.” ve “Eshâbımın herbiri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz.”

    “Eshâbımın ismini işitince, susunuz. Şanlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz.” ve “Herkese şefâat edeceğim. Fakat Eshâbıma dil uzatanlara, onları kötüleyenlere hiç şefâat etmem.”

    Şiîler, Ehl-i beyte sevgi ve bağlılık iddiâsıyla Eshâb-ı kirâma kin ve düşmanlık beslemişlerdir. Üstelik Ehl-i beyti ve onlardan olan Oniki İmâmı sevdiklerini söyledikleri hâlde, onların yolundan da gitmemişlerdir. Çünkü Oniki İmâmın hepsi Ehl-i sünnetti.

    Şiîler, Eshâb-ı kirâmı kötülemekle, dolaylı olarak İslâmiyeti ve Kur’ân-ı kerîmi kötülemiş oluyorlar. Çünkü Kur’ân-ı kerîmin toplanmasında herbirinin hizmeti olduğu gibi, İslâmiyeti bize ulaştıranlar da onlardır. Bu sebeple, onları kötülemek, Kur’ân-ı kerîmi ve İslâmiyeti kötülemeye götürür.

    Şiîlerin dediği gibi, halîfelik dînin esaslarından yâni îmânı ilgilendiren bir rükn değildir. Fakat bâzı Şiî fırkaları bunda taşkınlık yaptığından Ehl-i sünnet âlimleri halifeliğe âit bilgileri Akâid (ve kelâm) ilmi içine almışlardır. Üstünlükleri hilâfet sırasına göredir. Böyle inanmak, Ehl-i sünnet olmanın alâmeti ve işâreti sayılmıştır.

    Ehl-i sünnete göre peygamberlerden başkası mâsum, günahlardan korunmuş değildir. Hiçbir evliyâ sahâbîlik derecesine ulaşamaz, nerde kaldı ki peygamberlik derecesine yaklaşabilsin. Halbuki Şîilerde imamlar mâsum, yâni günahtan korunmuşlardır. Onlara vahiy de gelmektedir.

    Ehl-i sünnet, hazret-i Ali’nin ve bütün Eshâb-ı kirâmın birbirini sevdiğini, kabul eder, dolayısıyle hazret-i Ali’nin takiyye yaptığını reddeder.
    Şiîler, târih boyunca Ehl-i beytten bir mübârek zâtı kendilerine siper etmişlerdir. Meselâ, Ca’fer-i Sâdık’ın yolunda olduklarını iddiâ ederler ve kendilerine “Câferî” ismini verirler. Halbukî, bu mübârek zât Şiî inancında olmadığı gibi, târihî kaynaklarda bildirildiği üzere onların görüş ve fikirlerini reddetmiş, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe gibi Ehl-i sünnetin reisine hocalık yaparak tasavvufta daha yüksek mertebelere ulaşmasını sağlamıştır. (Bkz. Câfer-i Sâdık)

    Yine bazı Şiî fırkalarının, Allahü teâlânın hazret-i Ali’ye hulûl ettiğini (girdiğini) ve onun ilah olduğunu söylemeleri, Eshâb-ı kirâmdan bir kısmını kâfirlikle itham etmeleri gibi inançlar İslâmiyetten ayrıldıklarını göstermektedir.

    Şiîlerin ezan, abdest, namaz, nikâh gibi fıkhî konulardaki farklı noktaları âdetâ îtikâdî esasları gibi onların ayırıcı özellikleri olmuştur. Bu husûsiyetleriyle Müslümanların asırlardan beri doğru ve hak olduğunda söz birliği ettikleri Ehl-i sünnetin ameldeki dört mezhebinden ayrılmışlardır.

    Kaynak: zafersen.com
     



Sayfayı Paylaş