Şiddetin Bireysel Yönü

Konusu 'Psikiyatri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 19 Ocak 2008 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Şiddetin Bireysel Yönü
    Saldırganlık, bütün canlılarda ortak olan içgüdü, dürtüdür. Saldırganlık beslenme, korunma, cinsellik içgüdülerinin altında yer alan, onları birleştirip bütünleştiren bir alt içgüdü olarak ele alınmıştır. Toplu yaşayan hayvanlar barınma, beslenme, korunma alanlarına başkalarının girdiği ve eşlerinin yavrularının tehlikede olduğu durumlarda, belirli aşamalardan geçen saldırı tepkisi verirler. Tehlike sürdükçe, birbirini izleyen düzenli davranış kalıpları içinde saldırıya doğru davranış değişir. Bu değişim sırasında ortaya çıkan davranış kalıpları karşı tarafı korkutup kaçırırsa, durum yatışır. Tersi olursa kavga başlar.

    Beslenme, korunma gibi ihtiyaçlarının doyuma ulaşmasına, tehdit altında ve tehlike içinde bulunmamasına rağmen, kendi türüne saldıran, işkence eden, yaralayan, öldüren tek canlı insandır. İnsanda başkalarını, doğayı, nesneleri yakmaya, yıkmaya, yok etmeye yönelik saldırganlık davranışlarının kaynağı, bütün canlılardaki doğal ve evrensel saldırganlık dürtüsü değildir. Öğrenilen bir eylem biçimidir. İnsanlarda, uyumu sağlamak, hayatı sürdürmek amacıyla ortaya çıkan, savunmaya yönelik saldırgan davranışlar ve şiddet eylemleri beynin belirli yapılarından ve işlevlerinden kaynaklanır. İnsan zihni işlevleriyle hayatını tehdit eden tehlikeli ortamı önceden anlayabilir, açıklayabilir, sezebilir ve yorumlayabilir. Buna göre tedbir alabilir. Geçmiş hayatından örnek olarak, gelecek tehlikeyi karşılamaya hazırlanır. Plan, program yapar. Başkalarından, toplumsal kurum ve kuruluşlardan yardım ve destek arar.

    Freud, saldırganlığın doğuştan gelen, bütün canlılarda ortak olan, öğrenmeyle değişmeyen evrensel bir içgüdü olduğunu düşünmüş, cinsel içgüdüye bağlı bulunduğunu ileri sürmüştür. Bilindiği gibi, libido (eros=sevgeç) adı verilen, doğuştan gelen, haz veren, uyum sağlayan, kişiliği ve davranışları meydana getiren, hayat boyu süren ruhsal gücün gelişmesi belli aşamalardan geçer. Ağız döneminin sözlü saldırganlık, çok konuşan,başkalarını kötüleyen, küçülten, iğneleyen, alaya alan, suçlayan, çabuk öfkelenen, kızan, bağırıp çağıran, vurup kıran, alkol ve uyuşturucu ya da uyarıcı bağımlı olanların saldırgan davranışlara ve şiddet eylemlerine yatkın olan, edilgen ve bağımlı davrananlar biçiminde ortaya çıkması kalıntısı diye yorumlanabilir.

    Şiddet eylemciliği doğuştan gelen bir “vasıf” değildir. Öyleyse, eylemcilik insan kişiliğinin dışında bazı sosyal - siyasal, ekonomik, ideolojik şartlarda ortaya çıkan ve insan kişiliğini de kendine göre şekillendiren bir olay, bir sosyal hadise olmalıdır. “Sosyal değişim” tarihin mantığıdır veya başka bir deyişle “mecra”sıdır. O yüzden tarihin ortaya çıkmasının sebepleri ne kadar çok ise sosyal değişimin de o kadar sebebi vardır. Tarih gibi sosyal değişimi de yalnız ekonomiyle, kültürle, politikayla, iklimle açıklamak yanlıştır veya eksiktir ve her noksan tahlil gibi yanıltıcıdır. Toplumsal değişimi yalnız ekonomik etkenlere bağlamak nasıl yanlış ise, onu “ekonomizm” sanarak karşı çıkmak da o kadar yanlıştır.

    Kişilik, üstbenliğin meydana getirdiği korku ve kaygıya karşı benliğini korumak amacıyla şiddet eylemlerine başvurur. Kırıcı, yıkıcı, yok edici, olumsuz, rahatsız edici davranış gösterir. Sosyal değerlerce meydana getirildiği kabul edilen üstbenlik ne kadar bastırıcı, katı ve sert olursa, saldırgan davranışların ortaya çıkması da o denli kolay ve şiddetli olur. Çocuk ve genç, üstbenliğini meydana getiren, özdeşleşmesinde etkisi olan ana - babasıyla birlikte bulundukça bu tür saldırgan davranışlarını başka nesnelere, kişilere yöneltir. Onların baskısı, etkisi kalkınca ilke, kural ve yasa tanımayan insanlar ortaya çıkar. İnsanların cinsel içgüdüden ayrı olarak, doğuştan gelen yakma, yıkma, yok etme içgüdüsünün varlığından söz edilir, bu içgüdü ölüm içgüdüsüne bağlıdır.

    İnsan, ancak toplum halinde yaşayabilir. Bunun anlamı sadece kalabalıklar içinde yaşamak değildir. Çevremizdeki insanlarla ilişki kurarız. Köylümüzün, akrabamızın ortamından çıkıp, hiç bilmediğimiz, başka türlü gülen, başka türlü ağlayan insanlar arasına düşmüşsek, “yalnız” kaldık demektir. Koca kentin ortasında işsiz güçsüz kalmışsak, ailemizin bizi okutmak için katlandığı sefalet beynimizde zonkluyorsa, çevre bizi hor görüp dışlıyorsa, çevrenin yemek yeme biçimi, gülüşü, eğlenişi bizi aşağılıyorsa toplumun yabancısıyızdır. “Yabancılaşma” toplumu da, bireyi de kemiren bir kurt olmuştur.

    İnsanların günlük hayatında çok sayıda ve türlü engeller vardır. Bu engeller doğumla başlar, hayatın sonuna kadar devam eder. İnsanın benliğinde, doğuştan itibaren bu engellere karşı bir direnç ve dayanma gücü gelişir. Bu benlik gücü ile kişi, dürtülerden kaynaklanan istekleri bastırmayı, denetlemeyi, engellemeyi, ihtiyaçlarını gidermek için beklemeyi, ertelemeyi öğrenir.

    Benliği dürtüleri etkileyen iç ve dış sebeplerle, engellenmeye direnci düşük olan kişiler içgüdülerden kaynaklanan bulundukları doğal ve toplumsal ortamın elverişsiz şartları ya da üstbenliğin baskısı, benliğin yetersizliği yüzünden doyum sağlayacak nesneye yöneltemezler. Böylece davranış amacına ulaşamaz, engellenme hali meydana gelir. Bu durum içgüdülerden, dürtülerden kaynaklanan güdülerin birikimine, organizmanın gerginliğinin artmasına, tedirgin bekleyişin ortaya çıkmasına, ruhsal hayatta kaygı, korku, kızgınlık, öfke duygularının etkinlik kazanmasına yol açar.

    Kişilerin beslenme, korunma gibi temel fizyolojik, ilgi, sevgi, saygı, güven, hürriyet, özerklik, üreticilik gibi ruhsal, toplumsal ihtiyaçlarının içten, dıştan gelen etkenlerle engellenmesi ihtimal dahilindedir.

    Çarpık kentleşme, bozulan ekonomik durum, gelir dağılımının eşit olmaması, geçim sıkıntısının artması, temel gıda ve ihtiyaç maddelerini karşılamakta zorluk çeken kitlelerin engellenmeye dayanma güçleri yeterli değilse, benlikleri zayıfsa öfke seviyesi ve saldırganlık hissi artabilir. Engellenmeye dayanma gücünün yetersizliği, öfke seviyesinin yükselmesi ve saldırganlığın tehdit edici hale gelmesi kişilerin sosyal hayattan soyutlanmasına, yasadışı yollarla gelir sağlamasına, gerçekle ilişkisi olmayan tasarımlar üretmesine ya da artan düş kırıklığı ve öfkenin etkisi altında şiddet eylemlerine başvurmasına sebep olabilir.

    Kişisel becerisi, yeteneği, hüneri yeterli olmayanlar, içinde bulundukları sosyal durumu, konumu, rolü, yeri beğenmezler. Toplumca engellendiklerini; ilgi, sevgi, saygı görmediklerini; anlaşılmadıklarını düşünürler. İlgi görmek, saygı kazanmak, kendilerini gerçekleştirmek için saldırgan davranışlara ve şiddet hareketlerine değer ve yer veren davranış kalıplarını ve örnekleri kullanırlar.

    Sosyal değişimle veya savaş yıkıntısı ya da kültür değişmesiyle toplum çözülüyorsa, bireyler birbirinden kopuyor, herkes kendi hayatını, kendi “ego”sunu, kendi özlemini, kinini yaşıyor demektir. Bu insanların dayanışmaları söz konusu değildir. Birimiz için “sömürü” sayılan durum, ötekisi için “hak”tır. Çünkü sosyal çözülme, “ortak” olan her şeyi yıkmış, her şeyi “bireysel” hale getirmiştir. “Cemaatleşmek”, “örgütlenmek”, “birleşmek” hep bu yalnızlıktan kaçış duygusunun, yani insan tabiatının çocuklarıdır. İyiye yöneltilirse güzel sonuçlar verir, kötüye yöneltilirse kötü sonuçlar verir.
    Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu
    İ. Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
    Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
    İç Hastalıkları Uzmanı (Psikiyatri)
     



  2. yüreğimkomada New Member

    Teşekkurler konu için ..
     

Sayfayı Paylaş