Seyyid Kutupun şehadetinin 42. yıl dönümü

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve abdulkadir tarafından 30 Ağustos 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    [​IMG]"Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehit edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehit olmayı) beklemektedir. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır" (Ahzab, 33)


    Allah'a verdiği söze sadık mü'minlerden biri olan merhum Seyyid Kutub, 42 yıl önce bugün Mısır'da idam edilerek şehit edilmişti. Allah ondan razı olsun. Merhumun anısına Habervaktim olarak derlediğimiz bir yazıyı sunuyor, cumanızı tebrik ediyoruz.

    1906'da Mısır'ın Asyut kasabasında doğan Seyyid Kutub aslen Arabistanlıdır. Dedesi Şeyh Vakur, Arabistan'dan Mısır'a göç etmiş ve burada çiftçilikle uğraşmaya başlamıştır. İlmi, takvası ve güzel ahlakı ile bilinen dedesi, bu minvalde dindar ve takva sahibi bir oğul yetiştirmiştir ve Seyyid Kutub'un anne ve babası da dindarlıkları ve ahlaklarıyla bilinmektedirler. Kutub, annesine ithaf ettiği "Kur'an-ı Kerim'de Edebi Tasvir" adlı eserinde, onun dinine ne kadar bağlı bir kadın olduğundan söz eder.

    Annesinin yoğun istek ve teşvikiyle küçük yaşlarda Kuran'ı ezberleyen Seyyid Kutub, babası İbrahim Kutub'a ithaf ettiği "Kuran'da Kıyamet Sahneleri" adlı eserinde ise şöyle der: "Babamın en çok dikkat ettiği şey, bizim ruhumuza ahiret duygusunu yerleştirmekti."

    İlk eğitimini aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesinde orta ve lise tahsilini yapan, daha sonra Daru'l-Ulum Fakültesi'ni bitiren ve 1933'te aynı fakültede edebiyat dalında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlayan Kutub, o dönemde "Yeni Fikir" adı altında bir dergi çıkardı. 1941'de sosyoloji doktorası yapmak üzere Maarif vekaleti tarafından Amerika'ya gönderildi. Yine aynı dönemlerde Müslüman Kardeşler cemaatiyle birtakım ilişkilere giren Kutub, 1945'te Amerika'dan döndükten bir süre sonra da, tamamen bu cemaate katıldı.

    Müslüman Kardeşler'in Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır'a suikast girişiminde bulundukları iddiası, Seyyid Kutub'un cemiyetin bir ferdi olması sebebiyle 1954'te tutuklanarak askeri hapishaneye konmasına sebep oldu. Bu dönem içerisinde ağır işkencelere maruz bırakılan Kutub, çıkarıldığı mahkemece 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste 10 yıl kaldıktan sonra sağlık sebeplerinden serbest bırakılan Kutub, 1965'te 60 yaşında "Yoldaki İşaretler" adlı eserinden dolayı tekrar tutuklandı. Üç dört hastalıkla birden mücadele eden Kutub, davasından vazgeçmesi için yapılan ağır işkenceler karşısında pes etmeyince, psikolojik işkence uygulanmaya başlandı. Yeğenlerinden birisini gözlerinin önünde işkenceyle şehid eden gardiyanlar diğer yeğenini de ölümle burun buruna getirdiler. Allah'la rabıtası sağlam olan Kutub bütün bu işkencelere rağmen davasından taviz vermeyenice kızkardeşleri işkenceye maruz bırakıldı fakat yine de sonuç alınamadı.

    Müslüman Kardeşler'den dava arkadaşları eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havaş'la birlikte idama mahkum edilen Seyyid Kutub, 29 Ağustos 1966'da idam edilerek Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mezarı tıpkı Bedüzzaman 'ın mezarı gibi saklanan Kutup, halen bir çok topluma yön veren Fi-Zılali'l Kur'an isimli tefsirinin büyük bir bölümünü bu hapis hayatında yazmıştır. Yani bu eseri çok zor şartlar altında çalışarak dünya Müslümanlarına hediye etmiş ve birçok insanın İslam'la müşerref olmasına veya İslamı gerçek anlamıyla kavrayıp yaşamasına sebep olmuştur.

    Seyyid Kutup bir çok kıymetli kitap yazmıştır. Hemen hemen her konuda eseri vardır. Özellikle İslami konularda, edebiyat ve eğitim konularındaki eserler vermiştir. Bunlardan hemen hemen hepsi de Türkçeye çevrilmiştir.

    Merhum Seyyid Kutup'u şehit edilişinin 42. yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyor, bu vesileyle sizlere Mustafa İslamoğlu'nun 3 Eylül 2005 tarihinde vefat yıldönümü münasebetiyle Yeni Şafak'taki köşesinde kaleme aldığı nefis bir yazıyı sunuyoruz;

    Kur'an algısında Seyyid Kutub farkını anlamak
    "Şehadetinin yıldönümünde Seyyid Kutub'u rahmetle anıyoruz. Kutup, 29 Ağustos 1966'da Stalin-Hitler karışımı nasyonal sosyalist bir diktatör olan Cemal Abdunnasır tarafından, siyasi sistemle uzlaşmaz muhalefeti nedeniyle idam edilmişti.
    İdamının üzerinden 35 yıl geçmiş. Merhum Kutub, yazdıkları, söyledikleri, özellikle de yaşadıklarıyla, hala günümüz İslam düşüncesi ve müslüman nesilleri üzerinde etkisini sürdürüyor.
    O, aksiyoner kimliğiyle öne çıktı ya da çıkartıldı. Belki bunda, onun dramatik bir biçimde ortadan kaldırılışının rolü büyüktür. Fakat kanaatimiz o ki, Kutub'un aksiyoner kimliğinin öne çıkartılması, onun fikir ve ilim adamı kimliğini bir parça geriye itti, hatta perdeledi.
    Biz Seyyid Kutub'un şehadet yıl dönümü anısına kaleme aldığımız bu yazıda, Fi-Zılali'l-Kur'an yazarını emsallerinden farklı kılan önemli bir boyutunu ele almak istiyoruz. Bu boyut, onun "nesneleşmiş Kur'an" algısının hakim olduğu bir dünyada, inşa edici bir "özne olan Kur'an" anlayışını yeniden kurmaya yönelik inkar edilemez katkısıdır.
    Bu katkının önemini anlamak için, öncelikle Kur'an'ın inşa etmek istediği hayatla Batı modernitesinin inşa ettiği modern hayat arasındaki fark üzerinde kısaca durmamız gerek.
    Günümüz dünyasında cari olan hayat, büyük oranda Batı modernitesi eliyle inşa edilmiştir. Bu inşanın, inşadan çok bir imha olduğu ortadadır. Çünkü Batı modernitesi, bir İslam mütefekkirinin ifadesiyle, insanlık tarihinde "bir yol kazası"dır.
    Vahyin öznesi olduğu inşa sürecinin hedefi ise, insanın yeryüzündeki varoluş amacına uygun yepyeni bir hayatın inşasıdır. Böyle bir hayat, bu hayatı inşa edecek öznenin inşasıyla mümkündür. Böyle bir öznenin inşası ise, onun aklının ve o aklın çalışma biçimini ve istikamet açısını belirleyen tasavvurun inşasından geçer. Bütün bu inşa süreci sonunda elde edilmek istenen amaç şudur:
    İnsan merkezli bir hayat.
    İman merkezli bir insan.
    Bilgi merkezli bir iman.
    Hakikat merkezli bir bilgi.

    Hakikatin merkezi ise zaten bellidir: "el-Hak" olan Allah…
    İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam'ın inşa edeceği bir hayata insanlığın duyduğu şiddetli ihtiyaç, kendisini müslüman olarak niteleyen insanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hissetmek için, "müslümanım" demek yetmiyor. Gerçekten kişinin müslüman olması ve İslam'ını ciddiye alması gerekiyor. Bu da ancak tasavvurunu, aklını, şahsiyetini vahye inşa ettirmiş bir insan olmasıyla mümkündür.

    Böyle bir insanın inşasından söz edilmeden, insanlığa kaybettiği umudu yeniden verecek bir medeniyetin inşasından söz edilemez.
    Çünkü Medine olmadan medeniyet olmaz. Medenî olmadan, Medine kurulamaz. Zira Medine, medenilerin ellerinde inşa edilen sitenin adıdır. Din olmadan gerçek anlamda medeni olunamaz. Çünkü edna olan dünyaya meyletmeye yatkın olan beşeri alıp medeni kılmayı amaçlayan tek sahici kurum, din kurumudur. Sorumluluk bilinci olmadan da Din olmaz. Çünkü Din, insanın Allah'a borçlu (deyn) olduğunun, dolayısıyla Allah'sız bir gelecek tasarlayamayacağının bilincine erdiren müessesenin adıdır.
    Şimdi bize düşen, vahiyden yola çıkarak vahyin inşa modelini, bu modelden yola çıkarak da vahyi anlamaya çalışmaktır. Bu anlamda vahiy "okunan peygamber", Efendimiz "yürüyen Kur'an" idi.
    Bu ikisini doğru anlamak, ancak vahyin inşa ettiği bir tasavvur ve akılla mümkündür. Vahyin bir tasavvuru ve aklı inşa edebilmesi ise, uzun zamanlar boyunca bir "nesne" olarak algılanan vahyin tekrar inşa edici bir "özne" olarak algılanmasıyla mümkündür.
    İşte "Seyyid Kutub farkı" dediğimiz şey de burada gündeme gelmektedir. Seyyid Kutub, tefsirine Fizılali'l-Kur'an (Kur'an'ın gölgesinde) adını verirken, bununla "Kur'an'ın gölgesi altında bir hayatı" kastediyordu. Bunun anlamı açık: Seyyid Kutup, Kur'an'ın nesneleştirilmesinin acısını ta yüreğinde duyuyordu. Fi-Zılali'l-Kur'an adlı tefsirinin mukaddimesinde okuduğumuz şu sözleri ona söyleten, işte bu acı ve sancıdır ve onun Kur'an'ı nesne olarak değil ilk indiği andaki gibi, inşa edici özne olarak algılama farkıdır:
    "Kur'an'ın Gölgesinde yaşamak bir nimettir; sadece onu tadanın farkına varacağı bir nimet; insan hayatını yücelten, onurlandıran, arındıran bir nimet… Kendisi de Allah'ın bir eseri olan insanoğlu, fıtrat binasının kilitli hücrelerini ancak Allah yapısı anahtarlarla açabilir. Varoluşsal hastalık ve bunalımlarını sadece Allah Teala'nın takdim ettiği ilaçlarla tedavi edebilir."
    Ya et-Tasviru'l-Fenni fi'l-Kur'an adlı eserini anasına ithaf ederken yazdığı şu satırlar:
    "Ey Ana, sana ithaf ediyorum!
    Küçük yavrun, büyük delikanlın için gösterdiğin uzun çabanın hasadı bu! Her ne kadar o, küçüklükteki Kur'an'ı tilavet güzelliğini yitirmişse de, Kur'an'ın anlamını derinliğine kavrama güzelliğini yitirmeden kalmak, onun en büyük arzusu olacaktır."
    Evet, Seyyid Kutub'un aksiyoner kimliğinin gölgesinde kalan bu boyutuna, günümüz müslümanı her şeyden daha fazla muhtaçtır. Çünkü günümüz müslümanlarının çoğu Kur'an'ı şahsiyetini inşa eden bir özne olarak değil, kimi zaman "mücevher kutusu", kimi zaman "fetiş", kimi zaman üzerine binilip Allah'a ulaşılacak "uçan halı", kimi zaman "tarihi bir hatıra" gibi, ama hep "kutsal bir nesne" olarak görüyor.
    İşte fi-Zılal'in misyonu, bu yanlış algıya Kutub'ça bir itirazdır."
     



Sayfayı Paylaş