Şerîfzâde Mehmed Efendi

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve OrKuN tarafından 20 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. OrKuN Well-Known Member


    Şerîfzâde Mehmed Efendi

    On yedinci asır müderrislerinden ve velî. 1553 (H.960) yılında Eğridir'de doğdu. 1630 (H.1040) da vefât etti.


    Babası Kâdı Şerîfî Efendi, dedesi ise büyük âlim Şeyh Burhâneddîn Efendidir. Soyu ve nesebi Resûlullah efendimizin torunlarından hazret-i Hasan'a ulaşır. Küçük yaştan îtibâren ilimde yüksek olan dede ve babasından dersler aldı. Okul çağına geldiğinde mürşit ve hocasından feyz alacak, okuduğunu anlayacak duruma ulaştı. SonraŞeyhülislâm Zekeriyyâ Efendinin derslerine katıldı. Zâhir ve bâtın ilimlerinde ilerledi. Ondan icâzet, diploma aldıktan sonra 1582 yılında günlük yirmi beş akçe ile Edirne Medresesi müderrisi oldu. 1599'da Gazanferağa Medresesi müderrisliğine getirildi. Sonra sırasıyla Üsküdar, Vâlide Sultan, Halep, Galata, Şam, Mekke-i mükerreme, Mısır-Kâhire ve Bursa medreselerinde müderrislik yaptı. Sultan Dördüncü Murâd Hanın tahta çıktığı sene (1623) Anadolu kâdıaskeri oldu. Kendisini çok seven ve takdir eden Dördüncü Murâd Han ertesi yıl onu, Osmanlı devlet teşkilâtında seyyidlerin ve şerîflerin doğum ve vefât kayıtlarını tutan ve işleri ile ilgilenen Nakîbü'l-eşrâflık müessesesinin başına getirdi. 1625 yılında ise askerî en büyük kâdılık makâmı olan Rumeli Kâdıaskerliğine getirildi. Fakat çok geçmeden bu görevinden ayrılarak tekrarNakîbü'l-eşrâf oldu. 1629'da bu büyük mevkiini de asrın en kıymetli kâdılarından amcazâdesi Şeyh Efendiye bırakarak, kendini tamâmen ibâdet ve zikre verdi. 1630 (H.1040) senesinde de rahmet-i rahmâna kavuştu. Kabri İstanbul'da Eyüp Sultan Türbesi civârındadır.

    Şerîfzâde Mehmed Efendinin Menâkıb-ı Evliyâ, Menâkıb-ı Âl-i Ârifîn ve Merâtıb-ı Kâşifîn isimlerinde birincisi Türkçe diğer ikisi Farsça olmak üzere üç eseri vardır. Bu eserler Osmanlı devri Mâliye Nâzırlarından Eğridirli Nâfız Paşa ve Hacı Mahmûd Efendi tarafından çoğaltılarak, İstanbul Süleymâniye Kütüphânesine vakfedilmiştir.

    Şerîfzâde hazretleri Menâkıb-ı Evliyâ isimli eserinde, Allah dostları olan velîler hakkında şöyle demektedir:

    "İleriyi gören, hakkı bâtıldan ayıran akıl sâhipleri ister sultan, ister hâkan, ister derviş, ister vezir, ister zengin isterse fakir olsun, kerâmetleri anlatılan evliyâ hakkında temiz niyet ve doğru îtikâd sâhibi olmalı. Onların kerâmet ve evliyâlığına inanmalı, rûhâniyetlerinden yardım istemelidir. Haklarında gösterilen bu hüsn-i niyet sebebiyle himmetlerine ve sıkıntı ânında imdâdlarına kavuşulur, dünyevî ve uhrevî murâdlarına nâil olunur.

    Evliyâ-yı kirâmın menkıbeleri anlatıldığı ve isimlerinin anıldığı yerde, mecliste onların rûhâniyetlerinin hazır olduğunda şüphe yoktur. Hattâ âlimler, büyük velîlerle Silsile-i aliyyenin isimlerinin anıldığı mecliste yapılan duâ makbul olur, demişlerdir. Esas hikmet, onlar hakkında iyi îtikâd sâhibi olmaktır. Yeter ki onlara inanılsın.

    Zamânımızdaki kutupların, velîlerin de hazır bulunduğu gazâlara, vefât etmiş bulunan ricâl-i gayb, evliyâullah da katılarak yardımcı olur. Bu îtibarla devlet adamları, pâdişâhlar bu nîmetin kadrini bilip adâlete meylederek, zulüm ve haksızlıkların def'ine ve zâlimlerin kökünü kazımaya gayret sarfetmelidir. Aksi halde zaman zaman devlet ileri gelenlerinin fukarâ ve zayıflara ettikleri pekçok zulüm ve haksızlık, ayrıca bizim kötü işlerimiz ve günahlarımız sebebiyle, zafer ve nusret diğer tarafa döner. Her ne kadar evliyâullahın İslâm askerini kırması söz konusu olmasa da, Allahü teâlânın irâdesi diğer tarafın kazanması yönünde olunca, ricâl-i gayb bunlara yardım etmediği gibi, bâzan; "Ey kâfirler! Şu fâcirleri, âsileri, günahkârları öldürün." diye hitâb etmişlerdir. Pekçok zulüm ve isyanları sebebiyle ehl-i İslâma olan gadab-ı ilâhîyi bildirmek için kâfirlere böyle hitâb edip müslümanlardan nice kimseye de işittirmişlerdir. Tâ ki bâzı gâfiller bu sırra şâhid olup uyansınlar, ibret alsınlar. Mûteber tasavvuf kitaplarında bu mânâda pekçok söz ve menkıbe vardır. Nitekim hazret-i Ömer efendimizle ilgili bir menkıbe şu şekildedir:

    Hazret-i Ömer zamânında Şam şehri civârında bir kal'a muhâsara edildi. Öğleye kadar kal'a fethedilemedi. Hazret-i Ömer gadaba geldi. İslâm askerlerini huzûruna çağırdı. "Kal'a henüz fethedilemedi. Kâfirler, İslâm askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aranızda birisi bir hatâ yapmış olmasın." buyurdu. Askerler hayret edip, tövbe ve istiğfâr etmeye başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak hazret-i Ömer'in huzûruna geldi. "Yâ Emîrü'l-müminîn! Bu gece teheccüde kalktığım zaman karanlık olduğu için misvâkımı arayıp bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Sizin aradığınız hatâ budur." dedi. Hazret-i Ömer; "Tövbe ve istiğfâr etmeye devâm et!" buyurdu. Bir saat sonra kal'a fetholundu.

    Bu sebeple pâdişâh efendimiz hazretleri de (Üçüncü Mehmed Han) Allahü teâlâya iyi tevekkül edip, zulmü def ve adâleti yaymaya çok gayret etmelidir. Gerek kendileri, gerekse vezirler ve vekilleri tarafından Allah adamlarından birini üzmeyeler. Yoksa müşkil bir iş tam olmaya yüz tutmuş iken tehire ve gecikmeye sebeb olur."

    1) Eğridir Felekâbâd Târihi; s.90-91
    2) Mecmaü't-Terâcim; s.98
    3) Sicilli Osmânî; c.3, s.141
    4) Târih-Coğrafya Yazmaları Kataloğu; s.507
     



Sayfayı Paylaş