Şehitler Günü Şiirleri

Konusu 'Karışık Şiirler' forumundadır ve EjjeNNa tarafından 12 Ocak 2016 başlatılmıştır.

  1. EjjeNNa Administrator


    Şehitler Ve Mektubum. Şiiri

    Keşke Ben De Uçabilsem de
    Gidebilsem Şehitlerimize
    Uçabilsem Keşke
    O Şehre,O Güzelliğe
    Şimdi Sevgimi Gönderiyorum
    Çanakkale'ye Giden Sevgilerle
    Sevgimle Birde Zarf Veriyorum
    Açıp İçini Okusunlar Diye
    Yazmıştım O Zarfa:
    Bağlı Kalmayın Kara Toprağa
    Açın Yüzünüzü Al Bayrağa
    Sizi Bekliyor Bu Devlet
    Çünkü Sizi Çok Seviyor Bu Millet
    Haydi Gelin,Gelinde Öpün Vatanın Elini
    Çok Özlemişim Diyin Seni
    Diyin Diyin De Anlasınlar Kıymetinizi
    Sevgiyle Bağlı Olun Bu Millete Bağlı Olunda
    Yazdıtın Adınızı Bu Vatanın Kalbine


    Ses Şiir

    Verdi ana, baba canını,
    Gökler: "Daha da ver" dedi.

    Bir savaştı, Allah! Allah!
    Su: "Allahuekber" dedi.

    Toprak ölüme taş iken,
    Taş ecele: "mermer" dedi.

    Duyamadım bir Mehmetçik,
    Yüz düşmana neler dedi.

    Dağlar dağ oldu bir daha,
    Sömürgene: "yeter!" dedi.

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    İstiklal Ordusu Şehitlerine

    Düne kadar en vakur ölümlere güldünüz,
    Bugün bütün milletin gönlüne gömüldünüz,
    Rahat rahat uyuyun son aşiyanınızda.

    Artık ne gözünüzde köy dönmek emeli,
    Ne yaranızı saran ince bir kadın eli,
    Belki arkanızda yok bir ağlayanınız da.

    Varsın dolu bulunsun bin elemle göğsünüz;
    Siz, Tanrı’nı n övdüğü kullardan büyüksünüz;
    Zemzem kutsiyeti var her damla kanınızda.

    Fani akislerini kaybeden sesleriniz.
    En mağrur alınlara diyebilirler: Eğil!
    Edebiyyet en küçük payedir yanınızda.

    Çünkü hürriyet için söndü nefesleriniz,
    Yâdınıza yabancı badiyelerde değil,
    Ana vatanınızda, ana vatanınızda...

    Kemaleddin KAMU


    Dumlupınar'da Şehît Asker'în Mezarı Başında


    Bu kabarmış toprağa yüzünü sür, kucakla,
    Elbette bağı vardır "olmuş"un "olacak"la.

    Dudağa değer gibi şimdi alnı her erin,
    Bu havada ruhları dolaşır şehitlerin.

    Biz, bu kutsî havanın içinde var olmuşuz,
    Biz, bununla yoğrulmuş, biz bununla dolmuşuz.

    Sâdece döğünmedik "Vatan! İstiklâl!" diye,
    Sakarya boylarından çıktık Kocatepe'ye;

    Bu yol ki hürriyetin, kurtuluşun yoludur,
    Zincirsiz yaşamanın tek çıkar yolu budur.

    Bir daha nikaylıydık sevgili hürriyete;
    Kahramanlık Tanrı'dan vergidir bu millete...

    Bir damla asîl kanda bir mucize saklıdır,
    Bu topraklar Türklüğe inanmakta haklıdır.

    Akdeniz'e tank gibi koştu bütün kağnılar,
    Ey sevgili istiklâl, ey güzel Dumlupınar!

    Elbet yiğit olanlar lâyık böyle toprağa;
    Selâm şanlı orduya, selâm şanlı bayrağa,

    Selâm ey Başkumandan, Mustafa Kemal selâm;
    Emânetin yaşıyor, güven, imânımız tam:

    Omuzlarımız hisar, başlarımız burç yurda,
    Can vermeğe and içtik hepimiz tek uğurda!..

    Bir târihten gelinir, bir târihe gidilir;
    Yaşamak istiyenler savaşmasını bilir.

    Zamanın kahramanlar gelebilir hakkından,
    Bize sesler geliyor uzaklardan, yakından.

    Duyuldu mu bir kere "-Haydin silâh başına!"
    Yeniden girişiriz istiklâl savaşına...

    Ödü varsa düşmanın, meydan açık, hazırız:
    Bu toprakta biz doğduk, biz yaşadık, biz varız!

    Kından sıyrılmış kılıç, top ağzında mermiyiz,
    Dumlu çocuklarıyız, hiç yoldan döner miyiz?!

    Söz verip baş koymuşuz: İstiklâl bize haktır,
    Buna göz diken düşman çıksın, kahrolacaktır!..

    Osman ATİLLÂ


    Çanakkale Şehitlerine


    Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
    Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
    Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.
    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif ERSOY
     



Sayfayı Paylaş