Savaş Sanatı Tarihi

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 23 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    TurkeyArena

    ÖZET:

    Yazar "Savaş Sanatı Tarihi" isimli eserine Clausewitz'e göre savaşın tanımı ile başlar. Clausewitz'e göre savaş "Politik temasların diğer araçların karışmasıyla oluşan devamıdır." Clausewitz, "Politikanın uzantısı olarak savaş" tanımını yaparak, düşünmesini bilen subaylara, mesleklerinin eski, karanlık ve temel niteliklerinden düşünsel düzeyde kaçış noktası oluşturmuştu. Ne var ki Clausewitz, savaşın kendi tanımından farklı olduğunun da farkındaydı. En tanınmış yazılarından birine, "Eğer uygar insanların savaşları, o vahşilerinkinden daha az zalimce ve daha zarar verici olsaydı" diye başlamıştı. Bu düşünceye uzun süre bağlı kaldığı söylenemez. Çünkü, gerçekte savaşın ne olduğu değil ne olması gerektiği konusunda geniş kapsamlı bir kuram geliştirmeye çalışıyordu ve belli bir noktaya kadar başarılı oldu. Kültür açısından bakıldığı zaman Clausewitz'in "Savaş nedir?" sorusuna verdiği yanıt hatalıdır. Ama şaşırtıcı değildir. Hepimiz kendi kültürümüze yeterince uzaktan bakıp, kişi olarak bizi nasıl şekillendirdiğini algılamayı çok zor buluruz. Modern Batılılar, bireysellik inancına tutkularından dolayı, bu algılamayı diğer insanlar kadar zor kabul ederler.
    Clausewitz son derece iyi çalışan bir beyne sahiptir ama eğer fazladan bir entelektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunun, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi. Napoleon'un savaşlarına katılmış deneyimli bir Prusyalı subay olan Clausewitz, emeklilik yıllarını, daha sonraları savaş hakkında yazılmış en ünlü kitap haline gelen On War (Savaş Üstüne) adlı eserini meydana getirmekle geçirmiş bir askerdir. Bu eserin yazılışından sonra gerçekleşen olaylar, anlattıklarını doğruladığı için On War'ın ünü gitgide yaygınlaşmıştır. Bu gelişmenin en önemlisi Clausewitz'in yetiştiği alay düzeninin yaygınlaşmış olmasıydı. Kitabın ana fikri olan, savaşın politik bir davranış oluşu üzerinde yaptığı kendine özgü bir sapmayla şöyle diyordu; "Savaşmak daima belirgin ve kişiye özgü bir iş olacaktır. Bundan dolayı, savaştıkları sürece askerler, kendilerini kurallar, yasalar ve töreleriyle savaşçılık ruhunun baş tacı edildiği bir kurumun üyeleri olarak göreceklerdir. "Sözünü ettiği "Kurum" elbette alaydı.
    Clausewitz'e göre "savaşın amacı politik bir sonuca ulaşmaya, yapısı ise yalnızca kendisine hizmet eder." Bu mantık çerçevesinde varılacak sonuç, savaşın kendisini bir amaç olarak kabul edenlerin, politik amaçlar uğruna yapısını yumuşatmaya kalkışanlardan daha başarılı olacaklardır."
    Clausewitz'in savaşlarla ilgili fikirlerinden sonra savaşlara getirilen kısıtlamalara da değinmek yerinde olur. Tarih boyunca hava koşulları, iklim, mevsimler, arazi yapısı, bitki örtüsü gibi doğal faktörler savaşları her zaman etkileyen faktörler olmuştur. Ayrıca geçici karargah, erzak ve malzeme konularındaki güçlükler, savaşların süresini, boyutlarını ve şiddetini belirleyen karşılaşması muhtemel faktörlerdendir. Teknolojinin ilerlemesi ve gelirin artması ile bu güçlüklerin bir kısmının üstesinden gelinmiş yada etkisi azaltılmıştır. Ancak tümü ile ortadan kaldırılmamıştır.
    Savaşların başlaması yazılı tarihle birliktedir, ama tarih öncesi dönemi de görmezlikten gelemeyiz. M.Ö. 2000 yıllarında Mezopotamya'nın çevresi çeşitli uygarlıklarla dolmuştu. Zamanla silah edinmeye başladılar ama bundan sonraki bin yıl içinde Gutiler, Hurriler ve Kassitiler uçsuz bucaksız vadinin bazen bir kısmını, bazen de tümünü ele geçirmeyi başardılar. Hayvancılıkla geçinmiş olan bu topluluklar eşekler, atlar ve öküzlerle, askerlerine daha geniş ulaşım olanakları sağladılar. Taş silahlar yerine tunçtan yapılmışlarını kullanmaya ve madeni zırhlar kuşanmaya başlamışlardı. (Belirli askeri gereçler, nitelikler ve teknikler, hem imparatorluk sınırlarında hem de yakınlarında yaşayanlar için ortak noktalar sayılabilir.)
    Yalnızca yirmi kuşak önce barutun ortaya çıkarak savaşın yapısını değiştirmesine kadar, savaş araçlarının imalinde taş, tunç ve demir kullanılmaktaydı. Gerek kişileri savaş alanına götürmek, gerekse silah ve diğer araç gereci taşımak her zaman güçlükle başarılabilen bir iş olmuştur ; yalnızca atlı savaşçılar bu gibi güçlüklerle karşılaşmamışlardı. Ancak tarih açısından onlar, tüm savaşçıların arasında azınlık durumundadırlar.
    Dünyanın yazılı tarihi, genelinde bir savaş tarihidir çünkü; içinde yaşadığımız ülkeler, fetihler, iç savaşlar ve bağımsızlık çarpışmalarıyla bugünkü konumlarına gelmişlerdir. Yazılı tarihin tanıdığı ünlü devlet adamları da çoğunlukla şiddete eğilimli insanlardır. Bu yüzyılda savaşların şiddeti ve sıklığı, sıradan erkek ve kadınların savaşlara bakış açısını da değiştirmiştir. Batı Avrupa'da, Amerika'da, Rusya'da ve Çin'de iki, üç ve hatta dört kuşak boyunca aileler savaş ortamında yaşamıştır. Silah altına alınmalar oğulları, babaları, kocaları ve ağabeyleri savaş alanlarına götürmüş ve milyonlarcası geri dönmemiştir. Savaş tüm insanların sevgi duygularını incitmiş; çocuklarının ve torunlarının kendi çektiklerini yaşamamaları umuduna bağlanmalarını sağlamıştır. Günlük yaşamlarında insanla şiddet, acımasızlık ve vahşet duygularıyla pek tanışmazlar. Dünyayı döndüren, çekişmeler değil, işbirliğinin yarattığı ruhtur.
    Siyaset devam edecektir ama savaşlar sürüp gidemez. Ama bunu söylemek savaşçıların rolünün bittiği anlamına gelmez. Dünya toplumunun, kendilerini otoritenin hizmetine vermeye hazır, yetenekli ve disiplinli savaşçılara her zamankinden daha çok gereksinimi vardır. Bu savaşçılar uygarlığı düşmanları değil, bekçileri olarak görmelidirler.
     



Sayfayı Paylaş