Plan ve Çeşitleri

Konusu 'Türkçe-Edebiyat' forumundadır ve RüzGaR tarafından 31 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Plan ve Çeşitleri

    Plan, herhangi bir konuyla ilgili ayrıntıların, bilgilerin, duyguların, düşüncelerin önceden tasarlanıp mantıklı olarak düzenlenmesi, sıraya konulmasıdır.

    Yazarken de konuşurken de duygu ve düşüncelerimizi gelişigüzel anlatamayız. Yazılı ve sözlü anlatımlarımızda dağınıklığın önlenmesi, anlata*cağımız konuların uyumlu, dengeli olması, birlik ve bütünlük taşıması için önceden plân yapmamız gerekir. Söze nasıl başlayacağımızı, neyi nerede, ne kadar anlatacağımızı, konuyu nasıl geliştireceğimizi, nasıl sonuçlandıra*cağımızı önceden düşünüp tasarlamalıyız. Önceden plânlanmayan her şey birbirine karışır; dağınık, birlik ve bütünlükten yoksun bir hâl alır.

    Okuduğumuz bir eseri anlayabilmek ve değerlendirebilmek için de onun plânına dikkat etmemiz gerekir. Okunan bir metnin plânını çıkarabil*mek, yazma çalışmalarında bize büyük kolaylıklar sağlayacaktır.

    "Plân" isimli metinde Mehmet Akif Ersoy'un da söylediği gibi, "Kim plânını iyi çizmiş; ne söyleyeceğini, ne yapacağını kestirmiş ise başarı onundur."

    Bir konuşmanın veya yazının plânını hazırlayabilmemiz, konu ile ilgili bilgilere sahip olmamıza bağlıdır. Gözlem, okuma, araştırma gibi yollarla elde ettiğimiz bilgileri maddeler hâlinde sıralayarak işe başlayabiliriz. Daha sonra birbirine benzeyen bilgileri, düşünceleri ayırıp gruplandırmamız gerekir. Konuyla ilgili ayrıntıların önemlilerini ayırdıktan sonra açık bir ana fikir cümlesi kurabiliriz. Düşüncelerimizi kendi aralarında gruplandırmak ve bunların ana fikirle bağlantısını kurmak, konuşmamızda veya yazımızda bütünlüğü sağlar.

    Hem yazılı, hem de sözlü anlatımda plân üç bölüme ayrılır:

    1) Giriş Bölümü: Konunun topluca, dağıtılmadan ortaya konduğu bölümdür. Giriş, okuyucunun ilgisini çekmeli, konuşmanın veya yazının tümünde neler anlatılacağının bir göstergesi olmalıdır. Olaya dayanan yazı*larda giriş bölümüne "serim" de denir.

    2) Gelişme Bölümü: Konunun açıldığı, örneklendiği, ana fikri geliştirecek yardımcı fikirlerin ve ayrıntıların verildiği, konuşmanın ve yazının temel bölümüdür. Bu bölümde konu çeşitli yönleriyle ele alınır, açıklanır, tartışılır. İspatlar, örnekler, belgeler yine bu bölümde yer alır. Konuşmanın ve yazının en geniş bölümüdür. Olaya dayanan yazılarda "düğüm" bu bölümde atılır.

    3) Sonuç Bölümü: Okuyucunun veya dinleyicinin kafasındaki soruların cevaplandırıldığı, ilk iki bölümde anlatılanlardan çıkan temel yargının veya çözümün verildiği bölümdür. Ayrıca bu bölüm, daha önce söylenenlerin kısaca derlenip toparlanmasıyla da bağlanabilir. Sonuç bölümü, tıpkı giriş bölümü gibi kısadır. Olaya dayanan yazılarda düğüm bu bölümde çözülür.

    Kısaca, bu üç bölümü, "konuyu tanıtma", "konuyu tartışıp geliştirme", "konuyu bir sonuca bağlama" olarak tanımlayabiliriz.

    Bir metnin plânı konuya göre değişik şekiller alır. Bazı konularda olay, bazılarında duygu, bazılarında ise düşünce ağır basar. Bu noktadan hareketle yazılı ifadelerde başlıca üç çeşit plân uygulanır:

    a) Olay ağırlıklı plân
    Hikâye, roman, masal, anı, gezi gibi olaya dayanan türlerde, olayların belli bir düzen içinde sıralandığı plâna olay ağırlıklı plân denir.

    Bu tür plânlarda genellikle tarih metodu (kronolojik sıralama) kullanı*lır. Olaylar başlangıçtan sona doğru bir sıra izler.

    b) Duygu ağırlıklı plân
    Duygu, heyecan ve hayalleri anlatan yazılarda uygulanan plâna duygu ağırlıklı plân denir. Özellikle hikâye ve romanda uygulanır. Üzün*tü, keder, neşe, hüzün, şüphe, kuruntu, heyecan gibi duygular; bu duygula-nn doğuşu, sebep-sonuç ilişkileri vb. belli bir plân dahilinde anlatılır.

    c) Fikir ağırlıklı plân
    Fıkra, makale, sohbet, deneme gibi fikre dayanan türlerde düşüncele*rin açıklanmasında uygulanan plâna fikir ağırlıklı plân denir. Şimdi bu üç plân çeşidini bir hikâye üzerinde uygulayalım:

    BİR TAARRUZ
    Boğaziçi'nin Anadolu kıyısındaki tenha, bayır ve yarı boş köylerinden birinde hırçın bir kış akşamıydı. Ayrıca yağmur yağıyordu. Fakat rüzgâr öyle ıslak esiyor ve her tarafı öyle sırılsıklam ediyordu ki, yokuşlardan müte*madiyen seller akıyor ve oluklardan mütemadiyen sular boşanıyordu. Bir haftadan beri sürüp giden bu kapanık ve yaş hava altında ahşap evler sünger gibi rutubeti çekmişler, şişip doymuşlardı; artık suları ememiyorlar, dışarıya veriyorlardı.

    Harap yalılar, şişmiş ve çürümüş cesetler gibi suların keyfine uymuş aşağıda sahile vura vura, cansız ve çürük, kımıldanır görünürken yukarıda, tepedeki kara ve ufak evler, kargalar gibi simsiyah, sanki bu naaşların üzerine inecek zamanı gözlüyorlar ve kayalara konarak, havanın pusu içinde kabarmış, hareketsiz bekleşiyorlardı. Gökte rüzgârın, (turkeyarena.com)aşağıda denizin çalkaladığı ve yükseklerde tepelerin indirdiği bu su bolluğu, bu rutubet içinde köy, gecenin ıslak abasını başına çekerek şu yalçın kaya dibinde bir serseri gibi çömelip kayıtsız uykuya varmıştı; ne ses, ne aydınlık vardı.

    Birden, havada karanlığı bir ustura gibi acısız ve belirsiz yaran bir beyaz şimşek parladı, rüzgârın ıslaklığı içinde dumandan bir kol, bir ışıklı sis sütunu, keramet gösteren nurdan bir asâ gibi uzandı; derhal köyün bir parçasında, içinde, pelte gibi bir çeker parlaklığı ve tutkal yapışkanlığı sezi*len tatlı, cilâlı bir güneş açtı; sonra yine karanlık çöktü: Son vapur, elinde aydınlık sopasıyla yolunu arayarak ve bununla karanlıkları kakarak geliyor*du. Düdük, yaş gök ve ıslak hava içinde çürük bir tülbendin yırtılışı gibi akissiz, şevksiz bir hırıltı gibi dağlarda bunaldı.

    İskeleye ancak dört yolcu çıkmıştı. Bunlar bir müddet aynı sokakta yürüdükten sonra yan yollara saptılar, gözden kayboldular.

    Hayrullah Efendi her akşamki gibi, bayırına tek başına tırmanmağa başladı. Aklı inebolu'ya gönderdiği kereste kayıklarıyla motorunda idi. Bu fırtınanın kendisine zararlı olabileceğini düşünerek endişe ediyordu, canı sıkılmış bir hâlde, etrafından habersiz, başı muşambasının kukuletasına gömülü, elindeki elektrik fenerini yoluna aksettire ettire, ağır ağır çıkıyordu.

    Tam fıstığın altına, dik ve dolambaç yere gelmişti, birden gırtlağına bir elin yapıştığı ve alnına soğuk bir demirin dayandığını duydu, gerilemek istedi, yapamadı, ilerleyeyim dedi kımıldayamadı; mütevekkil ve âciz, durmağa mecbur oldu, bekledi. Rüzgârın uğultusu içinde bozuk bir ses:

    — Cüzdanını! diye emretti. Hayrullah Efendi şakağına uzanan taban*caya rağmen canına ilişmek istenilmediğini anlayınca, bu ümitle pür hele*can:

    — Aman, dedi, peki, vereyim!

    Fakat gırtlağı hâlâ o demir kıskaç içinde sıkışmış olduğundan bu cümlesinin işitilip işitilmediğini anlayamadı; yalnız bir eliyle cüzdanını çıkardı ve ötekine uzattı. Hemen serbest kalmak ve uzaklaşmak istiyordu. Cüzdanda altı tane yüzlük ve bir çok da beşlik banknotlar vardı. Yedi yüz liradan fazla idi. Fakat canından iyi miydi? Sağlık olsun, yine kazanırdı, tek hayatına ilişmesin de...

    Hırsız, karanlığın içinde telâşla, cüzdanı açtı. Hayrullah Efendi'nin elinden elektrik lâmbasını kapıp bir atkı ile sarılı olan yüzünü göstermemeye çalışarak içini acele acele yokladı. Kâğıtların üzerindeki yüz rakamı bu kesin ışık altında daha cazibeli ve daha manâlı görünüyor, büyür gibi canlı duruyordu. Herif, vahşî sesiyle:

    — Kımıldarsan vururum! dedi. Eli bir müddet, kâğıtların üzerinde örümcek gibi korkunç, kararsız, şaşkın düşünceli dolaştı dolaştı, parmaklar büküldü, tereddüt eder gibi durdu, sonra yalnız bir tanesini, bir beş liralığı çekti, cüzdanı kapadı ve geri, sahibine, Hayrullah Efendi'ye uzattı. Şimdi ışık sönmüş ve hırsız yokuştan aşağı çılgın gibi koşarak arkasına bakmadan, kaçmaya başlamıştı.

    Hayrullah efendi korkaktı; fakat hem dinç, hem de çok meraklı, mütecessis bir adamdı. Şu acemi ve acayip hırsızı, geçirdiği korkuya rağmen, kovalamak arzusuna karşı koyamadı, ferah koşmak için kukuletasını indirdi ve daha fazla düşünmeden merakın ve memnuniyetin verdiği bir cesaret ve şevkle kaçanın arkasına düştü; yuvarlanır gibi süratle bayırı indi, karaltılar içinde, bastığı yeri görmeyerek, koşuyor, yetişmeye çalışıyordu.

    Aşağı inmişti, birden aydınlık bir pencere altında ötekinin hızlı hızlı çarşıya doğru gittiğini gördü, takip edildiğinin farkında değildi; artık koşmuyor ve telâş göstermiyordu. O önde, bu arkada çamurlu ve selli sokak*ları döndüler, döndüler, nihayet iki açık bakkal dükkânıyla bir kahvenin şevklendirdiği aydınlık bir meydanlığa, köyün ufacık çarşısına geldiler.

    Hırsız dosdoğru bir bakkala girdi.

    Hayrullah Efendi, duvar dibinden sinsi sinsi yürüyerek cama yaklaştı ve eğilip iki turşu kavanozunun arasından içerisine göz attı. Herif atkısının ucu ile terlerini siliyordu, beti, benzi uçmuş, hasta yüzlü, tıraşı uzun, zayıf perişan bir adamdı, arkasında asker kaputu bozmasından yarı palto, yarı hırka garip bir (turkeyarena.com) elbise vardı. Sık sık soluduğu ve etrafına şaşırmış gibi baktığı dışarıdan bile farkolunuyordu. Bakkal raftan bir okka ekmek aldı ve ona uzattı; öteki bunu derhal kaptı, bir ucundan koparıp koca bir lokmayı hemen ağzına attı. Bir taraftan yiyor,bir taraftan kâh zeytin çanağını, kâh sucuk

    halkasını göstere göstere başka şeyler ısmarlıyordu. Bu ne acemi, ne aç, ne zavallı bir hırsızdı. Hayrullah Efendi yüreğinin ezildiğini duyarak ve kendi*sini göstermeyerek herifin çıkmasını bekledi.

    Müsterih gibi telâşsız uzaklaştığı zaman artık arkasından gitmeyi lüzumsuz buldu, dükkâna girdi:

    — Bu çıkan adam kimdir? diye sordu. Aldığı cevaptan anladı ki ona bu gece, bayırda, fıstığın dibinde tabanca uzatıp gırtlağına yapışan ve sonra yediyüz liranın içinden beş lirasını alarak kaçan bir hırsız değil, namuslu bir aç adamdı. Kimbilir ne vicdan azaplarından, ne mücadelelerden ve kaç günün açlığından sonra, her teşebbüsü, her müracaatı ümitsiz, eli böğründe kalıp bu taarruza karar vermişti...

    Zira mütareke senelerinde bulunuyorlardı; cepheden veya esaretten kadit hâlinde dönen, hastahaneden tedavisi bitmeden sakat ve illetli olarak kapı dışarı edilen nice ihtiyat zabitleri vardı ki ne maaş alabiliyor ne iş bulabiliyordu. Senelerce tahassürünü çekerek yaşadıkları hudutlardan evlerine dönünce açlıktan ve sefaletten bir nebze saadet ve rahata kavuşamamışlardı. Bu bir devir idi ki, yalnız askerî bir (turkeyarena.com)felâkete inhisar etmiyordu; içtimaî cihetten de dünyanın en korkunç, usandırıcı ve kemirici bir devresi idi; koca bir insan nesli, mecalsiz babalar, ezgin analar, gıdasız çocuklarla bilhassa bozulan bir ahlâk ile kavruk, yatkın, çürük kalmıştı.

    Demin gırtlağına sarılan adam, kendisi burada kârına bakıp işini yoluna koyduğu sıralarda, dört sene, göğsünü; o işin rahatça görülmesine, tâ uzaktan, harp meydanlarında siper yapmıştı. Zorla aldığı para bir hisse, bir hak idi.

    Hayrullah Efendi, ertesi gün bir kayık erzak hazırlattı ve onun evine gönderdi; götüren adam avdetinde anlatıyordu:

    — Kapıyı bir kadın açtı, "Olamaz, bizim efendinin şimdi bunları alacak vakti yok, yanlış getirdiniz!" diyordu. O sırada kocası geldi, "Kim gönderdi?" diye sordu, biz söylemedik fakat anlamış olacak ki, ısrar etmedi, başını öte yana çevirdi, pek iyi göremedim amma galiba ağlıyordu!

    Refik Halit Karay*
    (*) Refik Halit Karay, Memleket Hikâyeleri, İnkılâp ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1979, s.183-187.


    Hikâyenin olay ağırlıklı plânı:

    • Hikâye, bir kış akşamının tasviriyle başlamaktadır.

    • Mekân, Boğaziçi'nin Anadolu kıyısındaki tenha bir köydür.

    • Son vapur iskeleye yanaşır. Dört yolcu iner.

    • Yolculardan biri de Hayrullah Efendi'dir.

    • Evine doğru yürüyorken birden gırtlağına bir el yapışır, alnına soğuk bir demir dayanır. Bir hırsız yolunu kesmiştir.

    • Hırsız, Hayrullah Efendinin cüzdanını ister. Cüzdanın içinden sadece beş lira alır ve cüzdanı geri verir.

    • Hırsız, parayı aldıktan sonra koşmaya başlar; Hayrullah Efendi de peşinden gider.

    • Hırsız bir bakkala girer. Ekmek, zeytin, sucuk vs. alarak yeme*ye başlar.

    • Hayrullah Efendi, dükkân sahibinden bu adamın, cepheden dönen ve iş bulamayarak aç kalan bir asker olduğunu öğrenir.

    • Ertesi gün adamın evine bir kayık erzak gönderir.


    Hikâyenin duygu ağırlıklı plânı:


    • Son vapurla köyüne gelen Hayrullah Efendi, havanın kötü olması sebebiyle, İnebolu'ya gönderdiği kereste kayıklarıyla motoru için endişe etmektedir.

    • Hırsız yolunu kesince korkuya kapılır.

    • Hemen serbest kalmak ve uzaklaşmak istemektedir.

    • Hırsız, parayı alıp kaçtıktan sonra onu kovalamak arzusu duyar. Çünkü bu acemi ve acaip hırsızın kim olduğunu merak etmekte*dir.

    • Hırsızın peşinden cesaret ve şevkle koşar.

    • Hırsız, takip edildiğinin farkında olmadığından, telâş gösterme*den açık bakkallardan birine girer.

    • Hayrullah Efendi, adamın kim olduğunu öğrendikten sonra niçin hırsızlık yaptığını anlar.

    • Bu adam kimbilir ne vicdan azaplarından, ne mücadelelerden ve açlıktan sonra hırsızlık yapmaya karar vermiştir.

    • Ertesi gün Hayrullah Efendi, adamın evine erzak gönderir. Adamın karısı fakirliğine, açlığına rağmen bu yardımı kabul etmek iste*mez. Çünkü böyle bir yardımı gururuna yedirememektedir. Fakat adam durumu anlatmıştır; fazla ısrar etmez.

    • Adam ağlamaktadır.


    Hikâyenin fikir ağırlıklı plânı:

    • Fırtınalı bir kış akşamı son vapurla köyüne gelen Hayrullah Efendi, evine doğru yürürken, bu havanın inebolu'ya gönderdiği keres*te kayıklarına zarar verebileceğini düşünmektedir.

    • Hırsız yolunu kestiğinde ise tek düşüncesi bir an önce bu adamdan kurtulmaktır. Cüzdanında yedi yüz liradan fazla para olması*na rağmen, onun için önemli olan canını kurtarmaktır.

    • Hırsızın kim olduğunu öğrendiğinde düşünceleri değişir.

    • Mütareke yıllarıdır. İnsanlar aç, çaresiz ve huzursuzdur. Ahlâk bozulmuştur. Cepheden dönen askerler ya sakat ya da hastalıklıdır. Maaş alamamakta, iş bulamamaktadırlar.

    • Hayrullah Efendiye göre, adamın zorla aldığı para aslında bir hisse, bir haktır.
     



Sayfayı Paylaş