Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi

Konusu 'Biyografiler' forumundadır ve abdulkadir tarafından 18 Ağustos 2009 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    PİR-İ TÜRKİSTAN AHMET YESEVİ

    ALPEREN GÜRBÜZER

    Babası Hace İbrahim’dir, annesi Aişe Hatundur. O Yesi’de doğdu. Küçük yaşta annesini, yedi yaşında iken babasını kaybetti ve ablası Gevher Şehnaz’ın yanında yetim olarak büyüdü. Ta, çocukluk çağında ileride büyük bir zat olacak davranışlarıyla dikkat çekti hep. Türkistan Hükümdarlarından Yesevi, ülkesindeki kuraklığın sona ermesi için bütün âlimleri toplayıp dua da bulunmalarını ister ama netice vermez. Araştırır, acaba aramıza katılmayan mı oldu? Sonunda çocuk yaşta Ahmed’in çağrılmadığı anlaşılınca haber salınır etrafa, gelsin diye.

    Küçük Ahmed bu durumu ablasına danışınca, ablası: ‘’ babamızın vasiyeti gereği senin tanınma zamanının gelip gelmediğini, babamızın merkadı içinde bulunan ekmek sofrası tayin edecek. Eğer sen o sofrayı açabilirsen tanıma zamanın gelmiştir, var git ‘’ der. Hace Ahmed denileni yapar, sofrayı bulup açar ve bir miktarda sofrada bulunan ekmek parçasını alarak Hükümdarın huzurunda bulunan âlimlere fatiha okutarak herkese ikram eder. Sonra babasından kalma hırkaya bürünerek dua da bulunur. Birazdan gökyüzünde başlayan sağanak yağmur bardaktan boşalırcasına boşalmaya başlayınca Hace Ahmed hırkasından başını çıkarınca yağmur dinmeye başlar.

    Hükümdar bu seferde Hace Ahmed’den kendi isminin kıyamete kadar baki kalması için dua ister. Hace Ahmed bunun üzerine şöyle dua eder: ‘’ Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin’’ diye. İşte o gün bugün Hace Ahmed, söz konusu Hükümdarın ismiyle birlikte anılır. O bundan böyle artık Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir.

    Ahmet Yesevi aynı zamanda Baba Arslan’ın talebesi idi. Baba Arslan’ın vefatıyla O’nun işaret ettiği yer olan Buhara’ya gitti. Buhara’da Yusuf Hamedani’den manevi ilimleri tahsil ederek Halifelik alır. Yusuf Hameda’nın vefatıyla orda bir süre talebe yetiştirdikten sonra talebelerini Abdül Halık-ıl Gücdüvani’ye teslim ederek Yesi’ye döner. Dönüş O’nun için bir tür açılış oldu. Kısa zamanda Türkistan, Maveraünnehir, Horasan ve Harezm’ e ışığı yayıldı ve irşadı büyüdü. Kısa zaman ayırdığı vakitlerde ihtiyacını karşılamak için kendi eliyle yapmış olduğu kaşık ve kepçeleri heybeye koyar satması için maiyetindeki öküzü uğurlardı.

    Öküz de gereğini yapıp, sattığı kişi kaşık ve kepçelerin ücretini heybeye koymadıkça o kimsenin yanından ayrılmazdı ya da peşini bırakmazdı.
    Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin sofilerinin sayısı yüzbine yaklaşınca, onu çekemeyenler meclisine örtüsüz kadınların geldiğinin yaygarısını yaydılar. Bunu duyan makam sahipleri araştırır ve yalan olduğu anlaşılır. Hace Ahmed Yesevi iftira edenlerin meclisine gelir, elinde ağzı mühürlü bir kutuyu kim almak isterse ona teslim edeceğim der. Hiç kimse cüret edip ortaya çıkmadı, fakat o sırada talebesi Hâkim Ata ileri çıkınca kutuyu ona teslim ederek Horasan ve Maveraünnehir’ e götürmesini emreder.

    Denilen yere kutu geldiğinde herkes kutunun içinde ne olduğunu merak ettiler. Nitekim âlimler ve iftira edenler oraya geldi ve kutu açılınca gözlerine inanamadılar, dona kaldılar. Çünkü kutunun içerisinde bir miktar ateş ve bir miktarda pamuk vardı, ateş kıpkırmızı duruyor fakat pamuk yanmıyordu. Burada verilen mesaj; pamuk renk olarak beyaz, tabiî ki leke kabul etmez, ateş ise iftira edenleri temsil eder, ateş saf olanı nasıl yaksin ki. Neyse ki tövbe edenler oldu, özür dilediler ve hatta birçoğu da sofi oldu.

    Merv şehrinde Mervezi namında bir âlim vardı. Güya Hace Ahmed Yesevi’ yi imtihan etmek için zihninde belirlediği üçbin meseleyi sorarak köşeye sıkıştırmak amacıyla maiyetiyle birlikte yola çıkar. Ahmed Yesevi Allah’ın izniyle geliş gayesini anlayınca halifelerinden Muhammed Danışmend’e Merveze’nin hafızasında ki üçbin meseleden bin meseleyi silmesini söyledi ve nitekim silindi de. Sonra dönüp diğer talebesi olan Hakim Ata’ya aynısını söyledi, O’da bin meseleyi hafızasında silnce geriye bin mesele kalmış oldu. Derken Mervezi Yesi’ye vardı, huzura alındı. Mervezi Hace Ahmed Yesevi’ye; “Allah-ü Teala’nın kullarını doğru yoldan ayıran senmisin’’ dedi. Pir-i Türkistan soğukkanlı birşekilde; Hele bir sakin ol, üçgün misafirimiz ol, senle daha sonra görüşürüz dedi. Üçgün sonra kürsi kuruldu, Mervezi Kürsüye çıktı. Hakim Ata Şeyhinin emriyle geriye kalan bin meseleyi de hafızasından sildi, bir şeyler konuşmak istedi, ama bir türlü söze başlayamadı.

    Evraklarını yokladı, okumak istedi fakat yazılarının silindiğini gördü, sahifeler yazısız bembeyazdı çünkü. Bu durum üzere teslim olmak zorurda kalıp tevbe eyledi, hatta Yesi’de manevi eğitimden geçerek zaman içerisinde irşad için Pir-i Türkistan O’nu Horasan’a gönderiverdi.

    Pir-i Türkistan’ ın varlığından rahatsız olan Yesi Şehrine yakın ahalisinin çoğu Hiristiyan olan Sabran (Savran, Suri) adlı bir kasaba vardı. Pusu kurdular iftira etmek için. Bir gün bir sığırı parçalayıp gece gizlice Pir- i Türkistan’ın Hanekahına (Tekke) bıraktılar. Sabah olduğun da dergâh önünde biriktiler ve sığırı aramak bahanesiyle içeri girmek istediler. Pir-i Türkistan da girin dedi ama çok üzülmüş olsa gerek ki ; ‘’ Girin köpekler, girin itler’’ demek zorunda kaldı. Bu sözü üzerine Allah’ın dostunun incinmesinin dünyadaki en ufak diyebileceğimiz cezası olsa gerek adamlar köpek şekline girip etlere hücum edip hepsini yiyerek bitirdiler. Yine de Pir-i Türkistan merhamet edince eski hallerine kavuştular. Fakat hainliklerine alamet olarak vücutlarında bir belirti kaldı. Bu izler çocuklarına bile geçti.

    Pir-i Türkistan hayatını sünneti seniyye üzerine tanzim etmişti. Öyle ki 63 yaşına geldiğinde Peygamberimizin vefatı aklına geldi ve bu yaştan sonra yeryüzünde bulunmayı kendine münasip görmeyip yeraltına merdivenle inen bir mezara benzeyen bir hücrede vefatına kadar ilim öğreterek, ibadet ve teatta bulunarak geçirdi. Adeta ölmeden önce ölünüz düsturunu icra ederek yaşadı. Halifelerinden Seyyid Mensur Ata yeraltındaki çilehaneyi görünce çok üzüldü. Bu düşüncelerle daracık zannettiği yerin bir ucunun doğu, diğer ucunun da batı olduğunu görünce kaygılarının yersiz olduğunun farkına vardı. Hace Ahmet Yesevi 1193 ( H.590) yılında vefat etti.

    Emir Timur Han Buhara’ya gitmek üzere yola çıktığında Türkistan’ a uğradı. Rüyasında Ahmed Yesevi; “ Ey Yiğit Buhara’ya çabukgit, orada inş[​IMG] Fetih sana nasip olur. Senin başından çok hadiseler geçse gerek. Zaten orada ki insanlar senin gelmeni istiyor’’ buyurunca uykudan uyanır uyanmaz bu müjde karşısındaTürkistan Hâkimine çok para vererek Ahmed Yesevi’nin kabri üzerine muazzam bir merkad (türbe) yaptırmasını emreder. Şimdi hale bütün görkemiyle ayakta duran Türbe Hicazdan sonra en çok ziyaret edilen makam olma özelliğini devam ettiriyor.
    Pir-i Türkistan’ın yaşadığı zamanda Karahanlılar hâkimdi, bu dönemde yetişen Türk’ün alpi dergâhında erenlik kimliği de kazanarak, Anadolu’ya kadar uzanan ve ileride Osmanlı’nın manevi hamurunu oluşturacak atılım gerçekleştirdiler. Bu gazi - dervişler arasında Mevlana Yunus ve Hacı Bektaşi Veliler gibi maneviyat büyüklerinin de doğmasına vesile olan Pir-i Türkistan’dır. Onun için Halvetiye, Bektaşilik, Mevlevilik gibi yolların bir nisbeti Hace Ahmed Yesevi’ye dayanır.

    Hemen hepsi bu pınardan beslenerek dalbudak saldılar ve Horasan Erenleri dediğimiz güzide topluluğu oluşturdular. Horasan Erenleri sayesinde Anadolu Moğol kasırgasına rağmen İslamlaştı ve ordanda balkanlara kadar uzanan aydınlatmaya dönüştü.
    Hace Ahmed Yesevi’nin yaktığı ışık hala aydınlatmaya devam ediyor, yetmiş beş yıl Kominizm esaretinde dinleri ve dilleri unutturulmaya çalışılan Türkler’in gönlünde silinemediğini özgürlüklerine kavuşup her biri Türk Cumhuriyetlerine dönüştüklerinde bile hala taptaze diri birşekilde hayatlarında yaşıyorlar ve merkadına gelip ruhuna fatiha okuyarak yâd etmelerinden anlıyoruz. Şimdi o sadece Türk Cumhuriyetlerin Piri değil bütün Türklerin Reisi olduğunu söyleyebiliriz. Kıyamete kadarda manevi önderimizdir.

    Allah ruhunu şad eylesin.Bizleri şefaatlerine nail eylesin.
     



Sayfayı Paylaş