Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı

Konusu 'Tarih' forumundadır ve RüzGaR tarafından 22 Ekim 2012 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Osmanlı Merkez ve Taşra Teşkilatı
    Osmanlı Merkez Teşkilatı
    Osmanlılar,bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıktılar. Bu nedenle yönetim, ilk zamanlar, uç beyliğinin geleneklerine göre düzenlenmişti. Yönetim, Osmanlı ailesine aitti ve ailenin başkanı, beyliğin de yöneticisiydi. Ancak, bey seçiminde, diğer beylerin de düşünceleri alınırdı.

    Osmanlıların, kısa zamanda güçlü bir devlet kurmaları tesadüf olmayıp, tutarlı bir devlet anlayışının sonucudur. Osmanlı Devleti, daha önceki Türk-İslâm devletlerinin kültürel mirasları üzerine kurulmuştu. Osmanlılar, XIV. yüzyıla kadar, devlet yönetimi konusunda tecrübe birikiminden en iyi şekilde yararlandılar.

    Osmanlı devlet anlayışında, Türk-İslâm devletlerinin ve Orta Asya geleneğinin etkisi bulunmaktadır. Bununla beraber Osmanlılar, gelişen zamana uygun olarak, merkez ve taşra yönetiminde, kendilerine özgü bir yönetim geliştirdiler.

    Osmanlı Devlet’inde, devlet başkanı “ padişah ” idi.Padişahlar, devletin mutlak hâkimiydiler.İdarî, askerî, malî ve hukukî konularda geniş yetkilere sahiptiler. Ancak, bu yetkilerini kullanırken kanunlara, törelere, gelenek ve göreneklere uymak zorundaydılar. Padişahların sorumlulukları, daha önceki Türk devletlerinin hükümdarlarından farklı değildi. Ülkenin topraklarını genişletmek ve ülkeyi geliştirmek, halkın refah ve mutluluğunu sağlamak, padişahın başlıca göreviydi. En önemli görevi ise, ülkede adaleti sağlamaktı. Osmanlı Devlet’inin, güçlü ve 600 yılı aşan bir süre varlığını devam ettirmesinde, ülkede sağlanan adaletin büyük rolü olmuştur.

    Padişahın, bütün egemenlik gücüne sahip olması, Osmanlı Devlet’inin yönetim şeklini de belirlemişti. Devlet tam bir merkeziyetçilikle yönetilirdi. Ülkenin bütün bölgeleri, başkentten verilen emirlerle yönetilmekteydi. Yöneticiler, merkezden atanır ve denetlenirdi. Aile içindeki bütün erkek çocuklar, taht üzerinde eşit haklara sahiptiler. Bu nedenle, kimin padişah olacağı hakkında XVII. yüzyıl başına kadar kesin bir kural yoktu. Erkek çocuklar arasında kimin tahta çıkacağı konusunda, devlet adamlarının, ulemanın ve askerlerin tercihleri önemli rol oynamaktaydı.

    Osmanlılardan önceki Türk devletlerinde hükümdarlar, ülkeyi, kardeşleri ve kendi çocukları arasında paylaştırırdı. Çünkü, onlar da hükümdar kadar ege-
    menlik hakkına sahiptiler. Bu paylaştırma sistemi, güçlü Türk devletlerinin bir süre sonra parçalanmalarına ve yıkılmalarına sebep oluyordu. Bu nedenle Osmanlılar, şehzadelere, geniş yetkilerle büyük eyaletlerinin valiliğini vermediler.

    Osmanlı şehzadeleri, ancak sancakbeyi olabildiler.Yetkileri de son derece sınırlıydı. Ayrıca ülke içinde herhangi bir aileye ve aşirete imtiyaz tanınmadı. Osmanlılar, Selçuklularda olduğu gibi, bir bölgeyi fetheden komutanlara, o bölgenin yönetimini vermediler. Fetheden kim olursa olsun, alınan topraklar mutlaka padişaha ait oluyordu. Bu çeşit merkeziyetçi uygulamalar sayesinde devlet, gelişti ve güçlendi.

    XIX. yüzyılda ilân edilen Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyet, padişahların yetkilerini yeniden düzenleme amacı güdüyordu. Bununla beraber, gerek Tan- zimat ve gerekse Meşrutiyet döneminde padişahlar, mutlak yönetim hakkını kullanmaya devam ettiler.

    PADİŞAHLAR
    Osmanlı Devleti, kurulduğu zaman küçük bir beylikti. Devletin başında ilk zamanlar “ bey ” ya da “ gazi ” unvanı ile anılan bir hükümdar bulunuyordu. Osmanlı hükümdarları içinde ilk defa “ sultan ” unvanını I. Murat kullanmıştır. Bunların yanı sıra hükümdarlara, “ han ”, “ hakan ” ve “ hünkar ” da denilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1517 Mısır seferinden sonra, Osmanlı hükümdarları “ halife ” unvanı da aldılar.Ancak, devletin güçlü olduğu dönemlerde halifelik unvanını siyasî amaçlarla kullanmak gereğini duymadılar. Osmanlı hükümdarları, halifelik unvanını ilk olarak, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması sonrasında kullanmaya başladılar. Osmanlı hükümdarlarının en yaygın kullandıkları unvan, “padişah ” olmuştur.

    Padişahlar, devletin kurucusu Osman Bey’in soyundan gelirlerdi. Padişahlık, babadan oğla geçmekle beraber, ilk zamanlar bu konuda belli bir veraset sistemi yoktu. Bu durum, eski Türk geleneğinden kaynaklanıyordu.Buna göre, ailenin bütün erkekleri, taht üzerinde hak sahibiydiler. Bu nedenle, her hükümdar değişikliğinde taht kavgaları çıkar ve devlet sarsıntı geçirirdi. Tahta çıkan şehzade, egemenlikte hak ileri sürmemeleri için, erkek kardeşlerini öldürtmek zorunda kalıyordu. Bu yöntem, bir saltanat yasası olarak, XVII. yüzyıl başlarına kadar devam etti.

    XVII. yüzyıl başlarında I. Ahmet zamanında yapılan bir düzenlemeyle, Osmanlı ailesinin en yaşlı ve olgun (ekber ve erşed) olanının tahta geçmesi usulü getirildi.

    Padişahlar, her konuda çok geniş yetkilere sahip bulunuyorlardı.Önemli konularda, büyük devlet adamlarının düşüncelerini almakla beraber, son kararı yine kendileri verirdi. Divan’a başkanlık etmek (Fatih’le birlikte, bu görev sadrazamlara bırakılmıştır), orduları komuta etmek, büyük devlet adamlarını atamak, savaşa ve barışa karar vermek padişahın başlıca görevleriydi. Bu görevlerini yerine getirirken, Kuran’a ve şeriat hükümlerine göre hareket etmek için zamanın şeyhülislâmından “ fetva ” alırlardı.

    ŞEHZADELER
    Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarına “ şehzade ” ya da bilgili, görgülü, kibar anlmına gelen “ çelebi ” denirdi.Şehzadeler, küçük yaşlarından itibaren sancaklara gönderilir, askerî ve idarî konularda yetiştirilirlerdi. Sancakta bulunan şehzadelere “ çelebi sultan ” denirdi. Şehzadelere yardımcı olmak üzere, yanlarına “ lala ” denilen bilgili, tecrübeli devlet adamları verilirdi. Bu uygulamadaki amaç, şehzadelerin devlet yönetimini öğrenmesiydi. XV. yüzyıl ortalarına kadar İzmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas, başlıca şehzade sancakları olmuştur. XIV. yüzyılın sonlarından itibaren şehzadelerin sancaklara gönderilme usulü kaldırıldı. Bunun yerine, sarayda kalmaları ve eğitimlerini burada tamamlama uygulaması getirildi. III. Mehmet, sancağa gönderilen son şehzade olmuştur. Şehzadelerin sancaklara gönderilmesi uygulamasına son verilmesi, onların devlet yönetimiyle ilgilerinin kesilmesine, toplumdan uzaklaşmalarına sebep olmuştur. Şehzadeler, cülûs töreniyle tahta çıkarlar ve onlar için “ kılıç alayı ” düzenlenirdi.

    MERKEZ TEŞKİLÂTI
    Osmanlı devlet teşkilâtı, padişahın mutlak egemenliğini gerçekleştirmek için kurulmuştu. Devletin bütün yönetim birimleri doğrudan padişaha bağlı olarak teşkilâtlandırılmıştı. Meydana getirilen bu teşkilâtın merkezinde, padişah ve saray teşkilâtı bulunuyordu.

    SARAY
    Osmanlı Devleti’nde saray, padişahın özel hayatının geçtiği ve devletin yönetildiği yerdi. Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarından itibaren saray teşkilâtı kurulmuş, devletin gelişmesine paralel olarak, saraylar da büyümüştür. İlk saray, 1326’da Bursa’da, daha sonra 1361’de Edirne’de yapılmıştır. İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı, XIX. yüzyıl ortalarına kadar padişahların oturduğu ve merkez teşkilâtının bulunduğu yer olmuştur.

    XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren padişahlar, Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı ve Çırağan Sarayı gibi saraylarda oturmaya başladılar. Topkapı Sarayı, iki bölümden oluşuyordu:

    BİRÛN (DIŞ SARAY)
    Sarayın dış bölümüdür.Sarayın, Bab-ı Hümayun adı verilen dış kapısından girildiğinde, birinci avluya geçilir. Bundan sonra varılan Babü’s-selâm kapısından girildiğinde orta avluya geçilir. Bu avluda “ Has Odalar ” yer alır. Bu odada saray hizmetlileri bulunurdu.Orta kapıdan sonra ise ikinci avluya geçilir. Burada, Has Ahırları, Zülüflü Baltacılar koğuşları ve Divan-ı Hümayun’un toplandığı “Kubbealtı ” bulunurdu. İkinci avludan sonra Babü’s-saade denilen kapıya ulaşılır. Bu kapı,Birûn (dış saray) ile Enderun’u (iç saray) birbirine bağlardı. Babü’s-saade’nin karşısında padişahların, Divan üyeleri ve yabancı elçileri kabul ettiği “Arz Odası” vardı.

    ENDERUN (İÇ SARAY)
    Burası, padişahın özel hayatını geçirdiği bölümdü. Bu bölümde, Enderun denilen saray okulu ve Harem bulunurdu. Enderun, saray görevlilerinin yetiştirildiği yerdi. Enderun’da eğitim faaliyeti “ oda ” adı verilen yerlerde yapılmaktaydı. Enderun’a alınacaklarla ilgili olarak yapılan işlemler şunlardı:

    Devşirme yoluyla toplanan çocuklar, Acemi Ocağı’na gönderilmeden önce, bir seçime tâbi tutulurlardı. Seçilen çocuklar, önce Edirne Sarayı, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nda eğitilirlerdi. Bu eğitim sonrası ikinci bir seçim daha yapılırdı. Bu seçim sonrası Topkapı Sarayı’ndaki “ Büyük Oda ” ve “ Küçük Oda ”ya alınırlardı. Burada sıkı bir eğitimden geçirilirlerdi. Bu eğitimin amacı, saraya alınacak kişileri, devlet adamı, asker ve seçkin kişiler olarak yetiştirmekti. Bu odalardaki eğitimler sonrasında da yeni bir seçim yapılır; seçilenler, padişahın özel hizmetine ait odalara alınırlardı. Bu odalar şunlardı:

    HAS ODA: Burada bulunanlar, padişahın günlük hizmetinde bulunurlardı. Bu odanın yöneticisine “ Hasodabaşı ” denilirdi. Has Oda, rütbe bakımından en yüksek hizmetlilerin bulunduğu yerdi.

    HAZİNE ODASI: Bu odada bululanlar, padişahın özel hazinesine ve değerli eşyalarına bakarlardı.

    KİLER ODASI: Burada bulunanlar, padişahın sofra hizmetlerine bakarlardı.

    SEFERLİ ODASI: Müzisyen, berber gibi hizmetlilerin bulunduğu yerdi. Bu odalarda eğitimlerini tamamlayanlar, “ çıkma ” denilen bir tayin usulüyle Birûn’da ve taşrada önemli görevlere getirilirlerdi.

    HAREM: Saray kadınlarının bulunduğu bölümdü.Burada, padişahın annesi valide sultan ve eşleri ile cariyeler bulunurdu. Harem’deki kadınlar başkalfa kadının yönetiminde özel bir eğitimden geçirilirlerdi. Harem’in yöneticisi “ harem ağası ” idi.

    DİVAN-I HÜMAYUN
    Divan, merkez teşkilâtın temelini oluşturmaktaydı. İlk Osmanlı Divan’ı, Türkiye Selçukluları Devleti’ndeki Divan örnek alınarak kuruldu. Orhan Bey zamanından beri Osmanlılarda Divan teşkilâtının bulunduğu bilinmektedir. İlk zamanlar Divan üyeleri, padişah, vezir ve Bursa kadısı idi. Divan toplantılarına padişahlar başkanlık yapmaktaydı. Bu nedenle, padişah nerede ise, Divan da orada toplanırdı. Fatih ve ondan sonraki padişahlar, bu görevi veziriazamlara bıraktılar. Padişahlar, bundan sonra Divan toplantılarını “ kasr-ı adl ” denilen pencereden izlemeye başladılar.

    Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar her gün sabah namazından sonra toplanan Divan, sonradan haftada dört gün toplanmaya başladı. Divan, Topkapı Sarayı’nda “ Kubbealtı ” denilen yerde toplanırdı. Divan’da, siyasî, idarî, askerî, örfî, şer’î, adlî ve malî konular, şikâyet ve davalar görüşülüp karara bağlanırdı. Divan görüşmeleri öğle zamanı sona erer, bundan sonra önce veziriazam (sadrazam), daha sonra diğer Divan üyeleri, padişahın huzuruna çıkarak, görüşmeler hakkında bilgi verirlerdi.

    Divan-ı Hümayun dışında diğer divanlara, veziriazam konağında toplanan ikindi, Çarşamba ve Cuma divanları, veziriazam, sefere çıktığı zaman topladığı “ Sefer Divanı ”, yeniçerilerin maaşlarının dağıtılması için toplanan “ Ulûfe Divanı ”, padişahın yabancı elçileri kabulü sırasında toplanan “ Galebe Divanı ”, olağanüstü hallerde toplanan “ Ayak Divanı ” ve yine sefer sırasında at üzerinde yapılan toplantıya “ At Divanı ” adı verilirdi.

    DİVAN-I HÜMAYUN ÜYELERİ
    Divan’da bulunan ve görüşmelere katılan kişilere, Divan üyeleri denirdi.

    Divan üyeleri ve bunların başlıca görevleri şunlardı:

    VEZİRİAZAM (SADRAZAM)
    Padişahtan sonra en yetkili devlet adamı, veziriazamdı. Devlet yönetiminde padişahın vekili sayılır ve kendisinde, padişahın mührü bulunurdu. Orhan Bey zamanında, toprakların genişlemesi ve devlet işlerinin artması sonucu ilk vezirlik makamı kuruldu. I. Murat zamanında vezirlerin sayısı üçe çıktı. Vezirlerin derecelerini göstermek için, birinci vezire “ veziriazam ” denildi.

    Büyük devlet memurlarını atama, görevden alma, veziriazamın buyruğu ile olurdu. Padişah sefere çıkmadığı zaman, “ serdâr-ı ekrem ” unvanıyla orduyu komuta ederdi. Veziriazamlar, İstanbul’da önceleri Paşakapısı, sonraları Babıâli denilen yerde otururlardı. Veziriazamın görevinden azli, padişah mührünün geri alınmasıyla olurdu.

    VEZİRLER
    Vezirler, çeşitli devlet işlerinde yetişmiş tecrübeli kişiler olduklarından, görüşlerinden yararlanılır ve veziriazamın verdiği işleri yaparlardı. İlk Osmanlı vezirlerinin çoğu ulema (bilgin) kökenli idiler. Sonradan asker kökenli kişiler de vezirliğe getirildiler. Vezir olabilmek için, sancakbeyliği, beylerbeylik, ve son olarak da Rumeli Beylerbeyliği’nde bulunmak gerekliydi. Divan toplantılarında, veziriazamın sağında otururlardı. XV. yüzyılın sonlarına kadar üç vezir bulunuyordu. XVI. yüzyılın sonlarında vezir sayısı yediye kadar çıkmıştır. Bu vezirlere, Kubbealtı vezirleri veya “ kubbenişin ” adı verilirdi.

    KAZASKERLER
    Kazaskerlik, 1362’de I. Murat zamanında kuruldu. 1480 yılına kadar bir kazasker bulunurken, Fatih döneminde, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri olarak sayıları ikiye çıkarıldı. Bunlardan Rumeli kazaskeri, rütbe bakımından daha ileri idi. Kazaskerler, Divan’da büyük davalara bakar, ayrıca kendi bölgelerindeki kadı ve müderrisleri atama ve görevden alma işlerine karar verirlerdi.

    DEFTERDARLAR
    Defterdarlar, Divan’da malî konularda açıklamalarda bulunurlar, devletin gelir ve giderlerine bakarlardı. İlk zamanlarda, defterdarlar sayısı bir iken, sonraları malî işlerin artmasından dolayı sayısı ikiye yükseltilmiştir. Bunlar; Rumeli Defterdarı (Başdefterdar) ve Anadolu Defterdarı idi. Rumeli Defterdarı, Rumeli’deki malî işlere; Anadolu Defterdarı, Anadolu’daki malî işlere bakardı. Rumeli Defterdarı aynı zamanda bütün malî işlerden sorumluydu.

    NİŞANCI (TEVKİ-İ TUĞRAİ)
    Nişancı, padişahın adına yazılacak fermanlara, beratlara ve nâmelere, hükümdarın imzası olan tuğrasını çekerdi. Ayrıca, devletin arazi kayıtları, tahrir defterlerinde düzeltmeler Nişancı tarafından yapılırdı. Nişancı, kanunları iyi bilir, gerektiğinde Divan’da açıklamalarda bulunurdu.

    Nişancı’ya bağlı olarak çalışan Reisülküttab, Divan kâtiplerinin şefi idi. Reisülküttab Divan üyesi olmamakla beraber, Divan işlerindeki tecrübesi nedeniyle önemi büyüktü. Görevleri, Divan’da verilen kararları düzelttikten sonra tamamlamak, fermana uygun olarak emirleri yazmak, padişaha ve veziriazama gelen mektupları tercüme ettirerek, bunlara cevap hazırlamaktı. Reisülküttab, bütün bu işleri kendi başkanlığındaki, çeşitli kalemlerden oluşan bir teşkilât vasıtasıyla yerine getirirdi.turkeyarena Reisülküttaba bağlı olarak çalışan kalemler ve bunların görevleri şunlardı:

    BEYLİKÇİ KALEMİ: Divan-ı Hümayun’da alınan kararların ve görüşülen konuların tutanaklarını yazıya geçirirdi. Ayrıca, dış ilişkiler ile ilgili kararları yazıya geçirir, anlaşmalarla ilgili metinleri düzenlerdi. Bu kalemin başında olan kişiye, Beylikçi Efendi denirdi.

    TAHVİL KALEMİ: Bu kalem, yüksek dereceli görevlilerin (vezir, beylerbeyi, sancakbeyi) özlük işleriyle ferman ve beratları düzenlerdi. Ayrıca, zeamet ve tımar kayıtları da bu kalem tarafından tutulurdu.

    RÜUS KALEMİ: Tahvil kaleminin görev alanı dışında kalan bütün görevlilerin (kethüda, dizdar, müderris, imam) işlemleri bu kalem tarafından düzenlenirdi.

    ÂMEDİ KALEMİ: Veziriazam ile padişah arasında yazışmaları, yabancı devletlere gönderilecek mektupları düzenlerdi. Osmanlı Devleti’nin, Avrupa ülkelerinde devamlı elçi bulundurmasından sonra, elçilerden gelen raporları kaydetmek, cevap yazmak, şifre çözmek görevi de bu kaleme aitti. Tanzimat’tan sonra bu kalemin önemi daha da arttı.

    YENİÇERİ AĞASI
    Yeniçeri ağası, Yeniçeri Ocağı’nın en büyük komutanıydı. Yeniçeri ağası,
    vezir rütbesine sahip ise, Divan’ın tabiî üyesi sayılıp, görüşmelere katılırdı. Yeniçeri ağası, arz günü, vezirlerden önce padişahın huzuruna çıkar, yeniçeriler hakkında bilgi verirdi.

    KAPTAN-I DERYA
    Kaptan-ı Derya, donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumluydu. XVI. yüzyılın ikinci yarısında vezir rütbesi aldıktan sonra Divan üyesi oldular.

    ŞEYHÜLİSLÂM ( MÜFTÜ )
    Şeyhülislâm, Divan’da alınan kararların İslâm dinine uygun olup olmadığı konusunda “ fetva ” verirdi. Şeyhülislâm, Divan üyesi olmamakla beraber, Divan’da alınan kararların dine ve şeriata uygun olup olmadığını kontrol ederdi. Fatih döneminde rütbe ve makam olarak Kazaskerlerden sonra gelen Şeyhülislâm, Kanunî döneminde veziriazamla eşit sayıldı.
     



  2. RüzGaR Super Moderator

    TAŞRA TEŞKİLATI
    Osmanlı taşra teşkilatı tımar ve iltizam sistemi ile taşra yönetim birimlerinden oluşmaktadır.

    Tımar Sistemi:
    Bir kısım asker ve devlet görevlilerine belirli bölgelerden vergi tahsis edilmesi ve buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi usulü idi.Devletin tahsis ettiği ,miktarı belirlenmiş vergi kaynağına dirlik denirdi. Tımar sistemi şu kolaylıkları sağlamaktaydı:

    Devlet o günün koşullarında hayli zor olan, vergileri toplayıp hazineye aktarma ve yeniden maaş olarak dağıtma gibi ağır bir işten kurtulmaktaydı.
    Görevliler dirlik alanlarını yöneterek önemli bir örf görevini yerine getiriyorlardı.
    Dirlik sahipleri, dirliklerinin geliri oranında asker besliyor ve besledikleri askerlerle savaşa katılıyorlardı.
    Hem yönetici hem asker olan dirlik sahipleri üreticiyi koruyarak üretime katkıda bulunuyorlardı.
    Dirlik sahibi (Sahib-i arz) doğrudan toprağın değil, toprağın gelirinden alınan verginin sahibi idi. Özellikle Has ve zeametler çabuk el değiştiriyordu. Sadece sipahiler toprağı ömür boyu işleyebiliyor ve belli şartlarda miras olarak bırakabiliyordu.

    İltizam Sistemi:
    XVI.yüzyıldan itibaren tımar sistemi dışında kalan faaliyetlerin vergileri iltizam yoluyla toplanıyordu. İltizam kanunların saptadığı vergileri yükümlülerden toplama ve devlet hazinesine aktarma görevinin açık arttırma yoluyla ve belli şartlarla bazı şahıslara devredilmesi yöntemidir. Bu görevi alanlara mültezim denirdi. Mültezim her hangi bir faaliyetin vergisini peşin olarak devlete öder; daha sonrada bu vergiyi söz konusu faaliyeti yapan zümreden toplardı. Mültezimler iltizamını aldığı bölgenin yöneticisi durumundaydı. Çünkü dirlik sahiplerine tanınan haklar mültezimlere de tanınmıştır. Sistemin aksaması sonrasında iltizam sistemi Tanzimat Döneminde kaldırılmıştır.

    Taşra Yönetimi (İdari ve Askeri Teşkilat)
    Merkeze Bağlı Eyaletler: Yöneticileri doğrudan merkezden atanan eyaletlerdir. Sancakların birleşmesinden meydana gelen eyaletlerin başında beylerbeyi bulunurdu. Rumeli Beylerbeyliği ilk olması ve Rumeli’nin darulcihat kabul edilmesinden dolayı protokolde önde gelirdi. Rumeli Beylerbeyliğinin merkezi Manastır, Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi ise Kütahya idi. Beylerbeyi padişahın otoritesini temsil eder ve eyalet merkezi olan sancaklarda otururdu. Yönetimi altındaki eyaletlerde askeri davaları çözümler, güvenliği sağlar ve savaş zamanında bölgesindeki tımarlı sipahiler ile orduya katılırdı.

    Sancaklar: kazaların birleşmesiyle oluşan yönetim birimleriydi.Başında Sancak Beyi bulunurdu.Sancak Beyleri padişahın otoritesini temsil eder,bölgesindeki askeri ve idari görevleri yerine getirirdi.Savaş zamanında emrindeki tımarlı sipahilerle birlikte beylerbeyinin emrine girerdi.

    Kazalar: Kazalarda kamu düzenini sağlama görevini subaşılar, adalet işlerini de kadılar görürdü Taşra yönetiminde kadılar idari işlemleri yargı denetiminde tutan ilmiye sınıfına mensup önemli bir görevli idi. Merkezden gönderilen emirlerin halka ulaştırılması, mahkemeye intikal etmiş davaların çözümlenmesi, çeşitli sözleşmelerin yapılması ve olağan üstü durumlarda toplanan avarız vergilerinin toplanıp merkeze gönderilmesi gibi önemli görevleri yerine getirirdi.

    Taşra teşkilatında bulunan diğer görevliler ise şunlardır:

    Muhtesipler: Çarşı Pazar düzenlenmesinden sorumluydu.

    Kapan Eminleri: Kapan denilen büyük tartılarda hububat, sebze ve meyve gibi ürünlerden alınacak vergiyi belirlerdi.

    Beytülmal Emini: Kamuya ait malları korumakla görevliydi.

    Bu görevliler yaptıkları işe karşılık hazineden ücret almazlardı.Halka götürdükleri hizmet karşılığı olarak kanunlarda belirlenen vergi ve harçları alırlardı.

    Osmanlı Devletinde eyaletler Yıllıksız,Yıllıklı ve Bağlı hükümet ve beylikler olmak üzere üçe ayrılırdı.

    Yıllıksız (Salyanesiz) Eyaletler Doğrudan merkeze bağlı olan ve toprağı dirliğe (tımar) verilen eyaletlere denir. Bu eyaletlerin toprakları has, zeamet ve tımar olarak dirliklere ayrılır. Rumeli, Budin, Bosna, Temeşvar, Karaman, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Kars, Van, Halep ve Şam

    Yıllıklı (Salyaneli) Eyaletler: Geliri doğrudan devlete ait olan ve tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerdir. Vergiler iltizam usulü ile alınırdı. Bu gelirlerden beylerbeyi, sancak beyi ve askerlerin maaşları ödenir, kalan kısmı ise hazineye giderdi. Mısır, Habeş, Yemen, Trablusgarp, Tunus, Cezayir gibi eyaletlerdir.

    Bağlı Hükümet ve Beylikler: İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı devletine bağlı olan; fakat devlete vergi ve asker veren eyaletlerdir. Bunlar yerli hanedanlar arasından seçilen ve padişahın uygun gördüğü yöneticiler tarafından yönetilirdi. Kırım, Eflak, Erdel, Boğdan ve Hicaz Osmanlı Devletine bağlı eyaletledir. Hicaz bölgesi kutsal yerlerden dolayı vergi ve asker vermezdi, aksine himaye edilerek buraya her türlü yardım merkezden gönderilirdi. Kırım konumunun öneminden dolayı himaye edilir, fakat vergi ve asker verirdi.
     

Sayfayı Paylaş