Ölüm ve Sürgün

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 22 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Yazar: Justin McCarthy

    GİRİŞ :
    1800’de Anadolu’da, Balkanlarda ve Güney Rusya’da geniş bir Müslüman ülkesi bulunmaktaydı. Bu ülke Kırım ile Art bölgelerini, Kafkasya yöresinin çoğu bölümünü, Anadolu’nun hem doğusunu hem batısını ve Arnavutluk ile Bosna’dan Karadeniz’e kadar uzanıp hemen hemen tümü Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunan Güneydoğu Avrupa’yı kapsıyordu. 1923’de ise Müslüman ülkesi durumunda kalan yalnızca Anadolu, Doğu Trakya ve Güneydoğu Kafkasya’nın bir kesiminden ibaretti. Balkanlardaki Müslümanların çoğu gitmişti. Ya ölmüşler ya da göçe zorlanmışlardı.

    Türklerin tarihinde, Müslüman nüfusun uğradığı kayıp, önemli bir bölüm oluşturur. Milliyetçilikle emperyalizmin sonuçlarından çok acı duyanlar onlardı. Osmanlı İmparatorluğu, kendini yenilemek ve çağdaş bir devlet kimliğiyle varlığını sürdürmek için çabaladığı bir dönemde, önce, sınırlı kaynaklarını, kendi halkına, düşmanlarınca kıyımdan geçirilmemesi için korunması uğruna akıtmak; sonra da, bu düşmanlar üstün geldiğinde, imparatorluk ülkesine akın akın gelen göçmenlerin gereksinimlerini karşılamak için uğraşmak zorunda bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşında yıkılmasından sonra, bu günkü Türkiye’yi oluşturan ülkenin Türkleri aynı sorunlarla yüz yüze geldiler. İstilalar, göç etmeler ve ölüp gitmeler. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin halkı Ermenistan’dan, Gürcistan’dan, Rusya’dan, Ukrayna’dan ve başka yerlerden gelme bir göçmenler topluluğundan oluşuyordu. Kendinden önceki Osmanlı İmparatorluğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti de göçmenlerden oluşan bir nüfusu birleştirmenin ve bir yandan da çağdaşlaşıp yaşamını sürdürme çabasını harcarken, savaş zamanında uğranılmış korkunç yıkımın üstesinden gelmenin tüm zorluklarıyla karşı karşıya kalmıştı. İşte bu savaşımın kapışmaları Türkiye Cumhuriyeti’nin karakterini yapılandırmıştır.

    Tarihsel süreç içerisinde Türklerin maruz bırakıldığı zulümler iki coğrafi bölgede ele alınabilir.

    1. Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya

    2. Balkanlar ve Batı Anadolu

    DOĞU ANADOLU VE KAFKASYA :

    Rus fetihlerinin nispeten erken bir döneminde, Gürcülerle Ermeniler, Rus yayılmasından onların doğal bağlaşıkları olarak görüldüler. Güney – Orta Kafkasya’nın Ortodoks Hıristiyan bir halkı olan Gürciler, İran ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun kendileri üzerinde egemenlik kurmasından çekiniyorlardı. Bu korku ve Hıristiyan Ortodoks Ruslarla doğal dinsel yakınlıkları Gürci yöneticileri, çarın önce bağlaşıkları sonra uyrukları olmaya götürdü. Ermenilerin durumu farklıydı: Güney Kafkasya’yla Doğu Anadolu’nun her yanına dağılmış bulunuyorlardı. Ve 1800 dolaylarında hiçbir geniş bölgede belirgin bir çoğunluk oluşturmuyorlardı. Ermeniler Müslümanlarla aynı bölgede yaşıyorlar ve aynı ülkeyi tıpkı Müslümanlar gibi kendi ülkeleri sayıyorlardı. Bu gerçek onları Ruslarla bağlaşık olmaya götürdü. Çünkü Rus desteği olmadan bir Ermeni vatanı yaratılması amacına ulaşamazdı.

    Ermenilerle Müslümanların arasındaki düşmanlığın temelinde Rusya’nın Kafkasya’daki yayılması vardır. 1877-78 Rus-Türk Savaşı’ndan hemen önce ve savaş boyunca Rusya’dan on binlerce Müslüman, Osmanlı İmparatorluğu’na geçti. Karadan sınırı geçenlerin bir çoğu Kürt idi. Savaştan önce ve sonra Osmanlı Ülkesinden Rus Ülkesine Yapılmış Ermeni göçü, Ermenilerin, Osmanlı Hükümeti’nden ya da yerli Türklerden korkması nedeniyle değil, Kürtlerden korkulması nedeniyle gerçekleşmiştir. Rusların savaşı kazanması Ermeni ayaklanmalarını körükleyen önemli bir faktör olmuştur.

    1895’de Anadolu’da ve 1905 yılında Kafkasya’da toplumlar arası çatışma patlak verdi. Müslümanlarla Ermeniler, köylerinde, kentlerinde, birbirlerini öldürmeye koyuldular. Bu savaş orduların değil halkların yürüttüğü bir savaştı.

    1827-29 savaşlarından Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Türklerle Ermeniler pek çok kez karşı karşıya geldiler. Karşılıklı göçler, ölüm olayları yaşandı. Kafkasya’daki ve Doğu Anadolu’daki savaşlarının sayılarının ölülerini hiç kimse sayamadı. Onların sayılarını hesaplamak için yapılabilecek olan, ancak doğuda savaşlardan önceki nüfus ile savaş sonrasındaki nüfus arasındaki farkı belirtmekten ibarettir. Gerçek anlamda savaşın daha az ölçüde yaşandığı Kafkasya bölgesindeki Müslüman kayıpları, Doğu Anadolu’dakiler kadar büyük değildi. Güney Kafkasya Müslümanlarının %15’i ölmüştü. Bazı bölgelerde özellikle Kars, Erivan, Bakü kenti ve Batı Azerbaycan’da ölüm telefatı çok daha az oranda gerçekleşmiştir.

    BALKANLAR VE BATI ANADOLU :

    Bir Bulgar devletinin yaratılmasıyla ve Bulgaristan Müslümanlarından çoğunluğunun ölümü ya da yurdundan sürülmesiyle sonuçlanan Bulgar ayaklanmacı hareketi, Osmanlı Hükümetine karşı birbiriyle bağlantısız tek tük eylemler başladı. Küçük Bulgar grupları Sırp ve Yunan Ayaklanmalarında Osmanlıya karşı çarpıştılar. Ruslar 1806,1811 ve 1829’da Balkanları istila ettiklerinde, Bulgar gönüllüleri Ruslara katıldılar ve Kırım Savaşında da Rusların yanında çarpıştılar. 19. yy’da çeşitli zamanlarda Bulgaristan’da Osmanlı egemenliğine karşı küçük ayaklanmalar patlak verdi. Ne var ki, ayaklanmacıların Ruslar sayesinde Bulgar bağımsızlığını elde etmeyi başarmaları ancak 1877-78 Rus-Türk Savaşı’ndan sonra gerçekleşebilmiştir.

    1877-78 Savaşının aslında Bulgaristan Müslümanlarının kıyımdan geçirilmesine girişilmesiyle kendini gösteren, “Bulgaristan’da yaşanan dehşet olayları” üzerine başladığı söylenebilir.

    Savaşların çoğunda yanlardan birinin kısa sürede yengi kazanması sivil halkın başına gelen ölüm olaylarının olabildiğince düşük düzeyde kalması anl***** gelir. 1877-78 Rus-Türk Savaşı’nda böyle olmadı. Bulgaristan’ı ele geçiren Rus fetihlerinin amaçları Müslüman ahalinin yığınsal kayıplara uğramasını kaçınılmaz kıldı. Bulgaristan Müslümanlarının ölümleri dört bölümde sınıflandırılabilir: çatışmalardaki ölümler ; Bulgarlarla Rus birlikleri tarafından öldürülenler; yaşam için zorunlu gereksinimlerin engellenmesiyle açlıktan ve hastalıktan ölümlerin ortaya çıkması, birde Bulgaristan Müslümanlarının sığıntı durumunda sürdürdükleri yaşamdan kaynaklanan ölümler.

    Türklerle Yunanlılar arasındaki 1919-1922 Anadolu Savaşı Yunanlılar tarafından kendilerinin bağımsızlık savaşından başlatılan Türk’ten arınma sürecinin doruk noktasına çıkışı idi. Kullanılan yöntemler, daha önceki savaşlarda özellikle de Balkan Savaşlarında, Müslümanları öldürmek ya da sürmek için kullanılanların aynısı idi. Balkan Savaşlarında ve Bulgaristan’daki 1877-78 Rus-Türk Savaşı’nda, ibretlik kıyımlar, talanlar ve Müslümanların mallarının, mülklerinin yakılıp yıkılması, yüz binlerce Müslüman’ı özellikle de Türkleri düşman Hıristiyan ordularının işgal ettiği bölgelerden kaçmaya zorlamıştır.

    Anadolu’daki Yunan ordusunun amacı, 1912’de Balkanlı bağlaşıkların amacı ne idiyse onun aynıydı: Daha önce etnik ve dinsel açıdan karma bir nüfusun bulunduğu ülkede, bir Hıristiyan vatanı yaratmak. Bu amaca ulaşmak için Müslümanların ülkeden sürülüp atılması gerekiyordu. Savaşın sonunda, Yunanlıların çekilişi sırasında bir çok bilgi kaynağı onların vahşet eylemlerine tanık oldu. Pek çok cinayet, ırza geçme, talanların yaşandığı görüldü.

    Müslümanların verdiği ölüm telefatının ve Osmanlı İmparatorluğu batı illerinden zorla sürülüp göç ettirilmelerinin uzun yıllar boyunca süre gitmiş tarihi içinde, Batı Anadolu’daki savaş bir doruk noktasını oluşturuyordu. Daha önce More Yarımadasında 1877-78 Rus-Türk Savaşı’nın Bulgaristan’da geçen bölümünde ve Balkan Savaşları’nda kullanılmış olan ulusal ve dinsel kökten kazımanın bütün yöntemleri, Anadolu’da bir kez daha kendilerini gösterdi. Aradaki fark şu idi ki, Anadolu’da Türklerin sırtı artık duvara deymekteydi. Daha geriye gidemezlerdi. Şimdiye kadar onları ve yurtlarını, evlerini korusun diye Osmanlı İmparatorluğu’na güvenmişler ama her şeylerini yitirmişlerdi. Artık kendi kendilerini, Altı yüz yıldır kendilerini yönetmiş olan sultan başlarında olmaksızın, savundular ve canlı kalabildiler.

    GENEL SONUÇ :

    Savaşlar dizisi sona erdiğinde, Batı Avrupa’ya eşit büyüklükte bir alanda Müslüman toplulukları ya pek küçültülmüş ya da yok edilmişti. Balkanlardaki kalabalık Türk toplumları eskiden ulaştıkları sayının küçük bir yüzdesine indirgenmişlerdi. Kafkasya’da Çerkezler, Lazlar, Abazalar, Türkler ve daha küçük Müslüman gruplarından bir çoğu yurtlarından çıkarılmışlardı. Türklerin yengi kazandıkları tek yer olan Anadolu tümüyle değişmişti, Hıristiyan azınlıkları gitmiş, Batı ve Doğu Anadolu neredeyse tümüyle yıkıntıya dönmüştü. Bu gerçeğin altında, Rusların Hıristiyan Ortodoks halkları kışkırtarak bölgede egemenlik kurmak ve yüzyıllardır Akdeniz’e inerek sıcak denizlere ulaşmak isteği yatmaktadır.

    Osmanlı Hükümetinin Politikaları : Tarih kitaplarının çoğunda, sadece Osmanlının Ermenileri zorunlu göçe çıkarmasından söz edilir. Tarihsel gelişmeler geçmişten soyutlanarak ele alınınca, Osmanlıların Ermenileri zorunlu göçe çıkarma kararı akla aykırı sadece bir azınlık toplumuna karşı duyulan nefretten kaynaklanmış gibi görünür. Aslında Kafkasya’da ve Balkanlarda onların tarihçesinden, Osmanlılar, Doğu Anadolu’da ulusçu ayaklanmadan ve Rus istilasından neler beklemek gerektiğini öğrenmişlerdir. Bulgaristan’da, Yunanistan’da ve Makedonya’da aynı süreçler Türklerin kıyımdan geçirilmesiyle sonuçlanmıştır. Yüz yıldan beri Ruslar Müslümanları yurtlarından zorla uzaklaştırarak yayılmış durmuşlardır. Kırım Tatarlarının ve Çerkezleri göçe zorlamışlardır. Güney Kafkasya’da, Türkleri uzaklaştırıp ülkeye Ermenileri yerleştirmişlerdir. Osmanlı Hükümeti, Osmanlı tarihinin öğrettiği dersleri bilmezlikten gelemezdi. tarihsel gelişmeler bütünü içinde, Osmanlı Ermenilerinin zorla göçe çıkarılması akla uygundu. Türklerin ve diğer Müslümanların uğradığı zorla göç ettirilmelerinin ve ölüm telefatlarının tarihçesi incelendiğinde tarihsel süreç içinde bir bölüm olarak Ermenilerin zorla göç ettirilmelerinin açıklaması yapılabilir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Politikaları : Türkiye Cumhuriyetinin dış p0olitikasında temel ilke barışsever yansızlıktır. Atatürk ile onun izleyicileri Türklerden büyük bir bölümünün Balkanlardan sürülüp atılmış olduğunu asla aklından çıkaramazlardı. Gerçekten, Anadolu savaşının hemen sonrasındaki dönemde sınırlar dışında kalmış soydaşları kurtarma ateşini yelpazeleyip alevlendirmek ve “haydi Selaniğe yürüyelim” diye avaz edenlere kulak asmak kolay olurdu. Böyle yapmak, eskiden kalma, asker devleti ideolojisinin canlılığını sürdürmesine yol açardı. Bu Türkiye’nin genişlemesine belki yol açar, belki açmazdı, ama hiç kuşkusuz gözü dışarıda yayılmacı bir devleti ortaya çıkartırdı; yoksa, Atatürk’ün amaçladığı, kendi iç işlerini düzeltip içte devrimler yapmak isteyen bir devleti değil. Sınır dışında kalmış soydaşları kurtarma anlamında bir lafı hiç ağzına almadan, Atatürk, devletin yurttaşlarının ve hükümetin tüm gücünü, devrimler için seferber etti. Diğer bir değişle, göçmen gelişlerinin ve ölüm telefatının tarihçesi, Türk Hükümetini, sakin bir dış politikaya yönlendirdi. Başka bir çeşit politikanın izlenmesi, ekonomik ve toplumsal düzende pek gereksinme duyulan devrimlerin yapılmaması gibi bir felakete yol açardı. Bu hal Türk dış politikası için böyle bir yol seçen önderlerin bilgece davranmasındaki erdemi asla küçültmez. Az insan, toplumu yeniden yapılandırmak gibi çok güç bir işi üstlenip de şan şeref kazanma çabasına girmekten uzak durma seçimini yapardı . Ve işte o seçimi yapmış olan insan, büyük insandır.
     



Sayfayı Paylaş