Ölüm Şiirleri Ünlü Şairler

Konusu 'En Güzel Şiirler' forumundadır ve SeçiL tarafından 5 Mart 2016 başlatılmıştır.

  1. SeçiL Well-Known Member


    Ölümün Sırrı. Şiir

    Ölümün sırrını sordum bir gence
    Güldü de bu ani suale önce
    Ölüm dedi, ölüm bir hiçtir bence
    Gençliğimi yalnız aşk ile ördüm

    Rast geldim ak saçlı bir ihtiyara
    Lanetler ederdi bir eski yare
    Sorunca ölümü dedi bir çare
    Çünkü rüya gibi bir hayat sürdüm

    Bu sırrı sormağa karar verdim ben
    Hayatı hicranla dolu ölüden
    Baktı boş gözlerle ayet okurken
    Dedi ben hayatı ölümde gördüm

    Nazım Hikmet


    BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM...

    Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun:
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak:
    biri sen
    biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey:
    belki diyor.

    18 ŞUBAT 1945
    PİRAYE NAZIM HİKMET.


    Ölüm ve Oğlum

    Ne yaman çiğköfteymiş ki bu ölüm
    Şalgam suları iniyor şakaklarımdan
    ben hala susuyorum
    Gözlerimle taşlarcasına bir kör kuyuyu...
    Nerde kaldı bire saka kuşu
    Su gibi bildiğin o su kasidesi?
    Ve dudaklarımı sevsinler
    bir barut bulutuyla sanki
    ortadan biçilmiş bir güneş
    Aynı çığlığı mı ezberleyecek dersin
    akşamcılar akşama tövbe edinceye dek

    Düzayaktı Attar A'met Efendiden Kartal Baba Tekkesine
    Bu seferki yolum ise
    ardımdan gelen kolun
    ölüsıra yürüyen
    kilden, kirloz bir bayrak
    epiy de yokuş üstelik
    ve giderayak
    Sırtına vurmuş yada
    buruşuk bir şipka biberini
    Meyvahoşa koşturuyor
    mork çizmeleriyle bir kırkayak
    Nasıl koşturduysa tulumbacılar eskiden
    yeşil karga tulumbalarını yangına
    Yandım diye böğürmüşüm
    Böğrüm yiyince böğrümden
    o çiğköfteyi
    YANDIM

    Öylebi kuşaktık ki biz oğlum
    yine de sen ölüyorsun
    boynuna sarılınca ben
    Ve o domuz var ya İncildeki
    cümle günahı yüklenip
    uçuruma atlayan domuz
    Biz öyle bilem olamıyoruz...
    Meşksiz aşklarla senlerin
    başına tacettiğimiz
    o güzelim elmayı
    Utanmadan o ulusal
    akbabamıza sunuyoruz
    kellerinizle birlikte
    Bu gidişle korkarım
    bi tek ses kalacak bizden
    tıkırtısı farenin
    Kendi tahta kuyruğunu kemiren

    Cama vurulmuş güneş kırıldı
    Nar daneleri döküldü suya
    Yandım diye böğürüyorum
    Ama bu kırkayak oynunda
    Öyle yakın ki ölümle oğlum
    Uyak oluvermişler adeta
    Ben ne demeye hala
    Sözümona bir inci gibi
    Acının yanardağ bardağında
    Kendi kendime eriyim?
    Oysa bu dünya denen ağacın
    Türkiye denen çatağında
    Öyle bir oğul var ki oğul
    Ölüme değil, ölüme
    Yaşanmaya bi ölüm bal

    Cama vurulmuş güneş kırıldı
    Nar daneleri döküldü suya
    Gayrı adam oldu diye babam
    Oğlum beni sevse ya

    CAN YÜCEL


    Ölünün Odası. Şiir

    Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
    Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.
    Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
    Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…
    Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
    Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
    Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
    Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
    Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
    Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.
    Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
    Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
    Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
    Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
    Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
    Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

    Necip Fazıl Kısakürek
     



Sayfayı Paylaş