okuyun ve şok olun

Konusu 'Konu Dışı' forumundadır ve BuLuT5 tarafından 10 Temmuz 2007 başlatılmıştır.

  1. BuLuT5 Well-Known Member


    Biraz Uzun Olabilir Ama gerçekten İlginç ...

    İSTER İNAN İSTER İNANMA.....

    Paranoyak olduğunuz izlenmediğiniz anlamına gelmez....

    (anonim) Önemli not: Bu öykü tamamıyla bir kurgudur. Öyküde adı

    geçen gerçek kişi, yer ve olayla tamamen rastlantısaldır.

    Yaklaşık olarak seksen bin İstanbul'lunun hayatını

    kurtarmam ilginç tesadüflerin sonucu oldu. Belki de bütün bu tesadüfler,

    bir tesadüf değildi, belki de kaderdi. Ne derseniz deyin işte.

    Komplo teorilerini çok sevmem ve deprem konusundaki paranoyak ilgim de tabi

    buna katkı sağladı. Ne olursa olsun yaptığım işten ve odamda duran

    devlet üstün hizmet madalyasından gurur duyuyorum.



    Bütün olan biteni en baştan anlatmak sanırım en doğrusu.

    17 Ağustosta meydana gelen korkunç depremden sonra ister

    paranoya deyin ister merak, eskiden hakkında hiçbir şey bilmediğim

    depremler ve depremle alakalı her şeyle ilgilenmeye başlamıştım.

    Teorik bilgiler, üniversite hocalarının çıktığı televizyon programları ve

    hatta bu konuda yazılmış pek çok kitabı yuttum. Bütün bu ufak

    çaplı bilgi birikimime ek olarak, Türkiye'de olan depremleri

    Kandilli rasathanesinin web sitesinden her gün takip ediyordum.



    Her sabah işe gelince, İnternete bağlanıp bir gün önce

    olmuş depremleri inceleme gibi manyakça bir alışkanlık

    edinmiştim. İlk zamanlar bu sayfaya öylesine şöyle bir bakıyordum, yani

    deprem olmuş mu? diye. Daha sonraları ise sistematik olarak

    depremleri incelemeye başlamıştım. Depremleri önceden tahmin etmek ya da

    bilimsel bir makale yazmak gibi büyük amaçlarım yoktu. Öylesine

    bakıyordum işte.



    Depremler nerede yoğunlaşıyor? Zamanla ya da başka bir

    şeyle bağlantısı var mı? diye inceliyordum. Bu benim için bir

    tür hobi olmuştu. Sanırım yaptığım bütün bu beyhude amatör

    bilimsel çalışmalar, 17 Ağustos büyük depreminden sonra ben de

    oluşan korkuyu bir nebze azaltmak içindi. Korkum kesinlikle ölüm

    değildi. Beni asıl korkutan, bir enkazın altında çaresiz bir fare gibi

    kalıp ölmekti ve bu korku hiç de yersiz değildi. Büyük depremle ilgili

    çok kötü anılarım var. Ne kadar ısrar ederseniz edin bu konuya

    hiç girmeyeceğim.



    Neyse, biz yine olaylara dönelim. Her gün olan deprem

    kayıtlarını o kadar dikkatli takip ediyordum ki günlük kayıtlarla, bir

    hafta öncesine kadar uzanan kayıtlar arasındaki herhangi bir

    anlamlı ufak bir bağlantıyı bile hemen fark edebiliyordum. Bu konuda

    neredeyse keskin sezgilerim oluşmuştu. Zaten her şeyi de bu sezgim

    sayesinde keşfettim.



    Keşfettiğim şey ise aslında bir tesadüf gibi duruyordu.

    Bir hafta boyunca, peşi sıra, günün farklı zamanlarında ama hep

    aynı yerde (Bolunun bir ilçesi), aynı şiddette (3.5) ve aynı

    derinlikte (3 km) üç deprem dikkatimi çek ti hemen. 3.5 şiddetindeki bir

    deprem insanlar tarafından hissedilmez. Sadece aygıtlar fark

    eder. Benim fark ettiğimi Kandilli'deki uzmanlar da fark etmiştir

    muhakkak ama sanırım şiddeti çok düşük olunca dikkate almadılar.



    Birbirinin tıpatıp aynı deprem silsilesinden sonra iki

    hafta boyunca Bolu'da hemen hiçbir deprem görülmedi. Ben tam

    paranoyalarımdan kurtulmak üzereyken tuhaf bir şekilde tekrar benzer

    depremler olmaya başladı. Bu sefer dört tane deprem olmuştu. Bu sefer

    Bolu'nun başka bir ilçesindeydi. Depremler yine aynı şekilde, yer,

    şiddet ve derinlik olarak birbirinin tıpatıp aynıydı. Bu kadar

    tesadüfi olması bana şaşırtıcı gelmişti. Tekrar deprem paranoyalarım

    başlamıştı.



    Aklıma ilk gelen olasılık, aslında tek bir deprem

    olduğunu ama web sitesine aynı depremin yanlışlıkla birden fazla

    girildiği olmuştu. Akla yakın ve doğru gibi gözüküyordu ama yine de bu

    teori benim kaygılarımı gidermedi.



    Uykusuz bir geçen paranoyak bir gecenin sabahında işe

    gidince ilk işim Kandilli rasathanesini telefonla aramak oldu. Benim

    gibi paranoyak sayılabilecek insanların aşırı vesveseli

    şikayetlerine alışmış olan sabırlı ve anlayışlı görevli, korkulacak

    bir şey olmadığını, depremlerin kayıtlara yanlışlıkla birden

    fazla girilmiş olduğunu söyleyip kibarca beni başından savdı. Daha

    sonra beni bir telesekretere bağlayıp depremle ve depreme hazırlıkla

    ilgili uzun ve sıkıcı bir bant kaydına yönlendirdi. Hepsi de ezbere

    bildiğim şeyler olduğu için hemen kapadım telefonu.



    Görevli de kendince haklıydı çünkü benim gibi günde

    yüzlerce arayan kişi ile başka türlü başa çıkamazdı. Yine de kaygım

    geçmemişti. İçimden bir ses bu deprem silsilesinde bir tuhaflık

    olduğunu söylüyordu. Sezgilerime güvenirdim ama bunu nasıl

    araştıracaktım.



    İlk iş olarak zamanları dışında birbirinin tıpatıp aynı

    olan iki deprem dizisinin enlem ve boylamlarını dikkatlice not

    ettim. Sezgi, paranoya vs. işte ne derseniz deyin içimden bir ses

    garip bir şekilde depremlerin olduğu yere gitmemi söylüyordu. Bu fikri

    karıma çekinerek açtığımda gülerek benim tatlı bir paranoyak olduğumu ama

    bu izlenmediğim anlamına gelmediğini söyleyip (yine aynı

    bayat espri) bir güzel dalga geçti fakat benimle birlikte Bolu'nun

    ilçesine gitmeyi itirazsız kabul etti. "Ne güzel işte, piknik

    yaparız, sen de ne göreceksen görürsün benim tatlı paranoyağım" dedi.

    Planımız, benzer depremlerin olduğu iki yeri görmek ve

    daha sonra dönüşte Abant'a uğrayıp ufak bir piknik yapmaktı. Pazar

    günü sabahtan arabaya atlayıp önce Bolu'ya ardından da önce o

    ilçeye ve sonra enlem ve boylama göre haritadan bulduğum o köye

    gittik. Konu doğrudan Milli Güvenlik ile ilgili olduğu için ilçenin

    ve köyün adını size maalesef açıklayamam. Yerleri tam olarak belirlemek

    için oraya giderken, yanımda Almanya'dan aldığım ufak GPS cihazını

    da yanıma almıştım.

    Depremlerin olduğu ilk köy sıradan bir Anadolu köyüydü.

    Tahmin ettiğim gibi köylüler olan depremleri hatırlamıyorlardı.

    3.5 şiddetindeki bir deprem 500 metre uzaktan geçen bir Tır

    kadar etki yapar. Yine de muhtar misafirperverlik gösterip bize

    rehberlik etmesi

    için bir delikanlıyı yanımıza vermişti. Depremin olduğu

    tam enlem ve boylam köyden beş kilometre uzaklıktaydı. Gittiğimiz

    yerde gördüğümüz sadece ama sadece boş tarlalardı. Tam hayal kırıklığı

    içinde geri dönüyorken yaklaşık üç yüz metre uzakta belli belirsiz

    görünen uzun çelik kuleyi gördüm. Bu mesafeden ne olduğu pek

    seçilmiyordu. Bize eşlik eden delikanlıya gördüğümüzün ne olduğunu sordum.

    Delikanlı sanki bizimle birlikte ilk defa görüyormuş gibi baktı ve

    yüzünü kırıştırıp biraz düşündü. Sonra birden hatırladı, bir

    şirket yer altı kaynak suyu arıyormuş. Uzaktan gördüğümüz uzun çelik

    kule de petrolcülerin kullandığı türden bir delme makinesiydi.

    Alık genci köye bırakıp, muhtarın paşa çayını içip, Ankara'ya

    bekleriz dedikten sonra diğer noktaya gittik. Karım biraz mırın kırın

    ettiyse de söz erdiğini hatırlatıp diğer köye gittik.

    Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra başka

    bir köydeydik. Bu sefer bize bir rehber verecek anlayışlı

    bir muhtar bulamadık çünkü köy neredeyse boşalmış gibiydi. Issız

    bir vahşi batı kasabası gibiydi. Mecburen elimdeki GPS cihazına güvenip

    arabayla toprak bir yola saptık. Elimdeki GPS cihazı çok hassas değildi ama

    yine de artı yada eksi 50 metrelik bir hassasiyet işimi fazlası ile görürdü.

    Sonuçta belirlediğim enlem ve boylama gelince GPS cihazı dıt dıt

    etti. Yeni biçilmiş buğday tarlasının yanındaydık. Çocuğunun

    yaptığı numaralara aşırı bir hoşgörü ile bakan bir anne gibi gözlerini

    üstüme dikmiş

    olan karım bu olaydan sıkılmaya başlamıştı. Arabadan

    inip tarlanın ortasında etrafa şöyle bir bakarken birden onu gördüm.

    Aman allahım!

    Bir saat önce gördüğümüz çelik kulenin neredeyse tıpatıp

    aynısı yaklaşık bir kilometre uzakta duruyordu.

    Bu bir tesadüf müydü? İçimden bir ses "Bu da mı bir

    tesadüf" diye soruyu farklı şekilde tekrarladı. En iyisi şu tuhaf

    çelik kuleye ve

    yanındaki barakaya bir bakmalıydım. Karımın "delirdin mi

    sen?"

    türündeki itirazlarına rağmen kulenin yanına gittik ama

    pek hoş karşılanmadık.

    Daha kuleye varmamıza 50 metre kala yolda bir bariyer

    bizi durdurdu. Elinde bir avcı tüfeği tutan hapishane kaçkını bir adam

    hiç de sevimli olmayan bir şekilde bizimle konuşup eliyle

    gösterdiği "oranın" yasak olduğunu söyledi. Mecburen

    geri dönmek zorunda kaldık. Normal şartlarda kuru gürültüye pabuç

    bırakmazdım ama karım epey bir tedirgin olmuştu. Yine de uzaktan

    zorlukla görebildiğim tabelayı okuyabilmiştim: Akdorme İnşaat ve

    Taahhüt limited şirketi.

    Peki Akdorme şirketinin bu kabalığı niyeydi? Yer altı su kaynağı

    arayan bir şirket için güvenlik biraz abartılmamış mıydı?

    Şirketin adını not defterime kaydederken bu düşünceler beynime

    üşüşmüştü. Arabayla biraz gittikten sonra çelik kulenin olduğu

    yerden epey şiddetli bir patlama sesi geldi. "Sanırım sondaj için

    dinamit kullanıyorlar" diye içimden geçirdim. Patlamanın asıl

    sebebini merak etmiştim ama karımı daha fazla tedirgin etmemek için

    direksiyonu Abant'a kırdım.

    Ertesi gün işyerinde bilgisayarımı açıp internete

    girdiğimde yine rutin olarak bir gün önce olmuş depremlere baktım.

    Bolu'da yine 3.5

    şiddetinde bir deprem olmuştu. Depremin zamanına bakınca

    hayret ettim. Çelik kulenin yanından ayrılırken meydana gelen

    patlamanın zamanı ile çok yakındı. Hemen depremin yerine baktım.

    Hayal kırıklığı. Deprem sondaj yapılan yerin 30 km

    ötesinde bulunuyordu. Zaten tonlarca dinamit yığsan bile 3.5

    şiddetinde bir deprem oluşturmazdı. Fakat yine de olaylar arasında

    tesadüflerle açıklanamayacak bir sürü bağlantı vardı. En iyisi şu

    Akdorme inşaat şirketini bir araştırmak iyi olacaktı.

    Odalar Birliği, Sanayi Bakanlığı ve MTA'da çalışan

    okurlarımın yardımlarıyla Akdorme Şirketi hakkında epey bir bilgi

    sahibi oldum. Orta çaplı, elli kişinin çalıştığı, inşaat, taahhüt,

    ithalat, ihracat vs. gibi uzun bir listesi olan sıradan bir şirketti.

    Genel Merkezi İstanbul'daydı. İki ilginç bilgi ilgimi çekti;

    Şirket üç ay önce kurulmuştu. Kurulur kurulmaz, on beş

    farklı yerde kaynak suyu aramak için MTA'dan izin almıştı. İzin için

    başvurduğu yerler Bolu ve civarıydı. MTA'da çalışan ve Maden

    Mühendisi olan okurum şirketin buralarda maden suyu aramasını tuhaf

    bulmuştu. Çünkü dediğine göre maden suyu pek aranmazdı, ayrıca köylerine

    fabrika yapılması için sürekli çağrıda bulunan bir çok yerde

    zaten hazır maden suyu kaynağı vardı. Yani arayış ona gereksiz bir

    çaba olarak gelmişti. Çelik kuleden ve patlamalardan bahsedince, bu

    tür bir aramanın pek usule uygun olmadığını ekledi.

    Okurumdan Akdorme şirketinin nerelerde arama yapmak için

    izin aldığını ve lokasyonlarını bana iletip iletemeyeceğini

    sordum. Bunun kurallara aykırı olduğunu ama sevgili yazarı için bir

    güzellik yapacağını söyledi. İnsanın okurları olması çok güzel

    bir duygu. İçimdeki şüpheler ve karımın "teknolojik komple

    teorileri" diyerek dalga geçtiği düşüncelerle geçen iki günün sonunda

    okurumdan bir e-mail geldi. Şirketin maden suyu aramak için izin aldığı

    yerlerin enlem ve boylam olarak tam yerleri e-mail ile birlikte

    gönderilmişti. Tam tamına on beş yer.

    Akşam eve dönünce ilk işim büyük bir Marmara haritasının

    üzerinde

    on

    beş araştırma yerini kırmızı başı olan toplu iğnelerle

    işaretlemek

    oldu. Enlemi boylamı buluyordum ve oraya bir iğneyi

    yerleştiriyordum. On beşinci iğneyi de yerleştirdiğimde

    ortaya

    tuhaf

    bir şey çıkmıştı: iğnelerden oluşma iki çizgi.



    Aslında tam çizgi sayılmazdılar, biraz bombeleri vardı.

    Sonra

    düşündüm. Tabi ya! Dünya yuvarlaktı. Yuvarlak olduğu

    için küre

    üzerindeki düz bir yay, iki boyutlu haritada bombeli

    duruyordu.



    Sekiz tane iğne bir çizgi, kalan yedi tane iğne ise bir

    başka

    çizgi

    oluşturuyordu. İki çizgi bir üçgenin kenarları gibi

    duruyordu ve

    uzatılırsa bir yerde birleşecekler gibi aralarında açı

    vardı.



    Çayımdan bir yudum alıp duvardaki haritaya biraz geriden

    baktım.

    On

    beş tane sondaj yerinin böyle iki çizgi oluşturması da



    tesadüftü?

    Karımı çağırdım, bakmasını istedim. O da şaşırdım. Bu

    sefer

    hemen

    tatlı paranoyağım demedi. O da benim gibi bu düzenli iki

    çizgiden

    huzursuzlanmıştı.
     



  2. BuLuT5 Well-Known Member

    İkimizin de aklından geçen şey aynıydı sanırım. Çizgiler

    nasıl

    böyle

    dümdüz olabiliyordu ve ikisi nerede birleşiyordu?

    Açıkçası o

    anda

    iki

    çizgiyi bir cetvelle uzatıp birleştirmekten korktum.



    "Karım hadi dışarıda yemek yiyelim "dedi nedensiz.

    Çizgileri

    birleştirmekten nedense ben de çekinmiştim. Teklifi

    hemen kabul

    ettim. Dışarı çıkıp yakınlardaki bir kebapçıda güzel bir

    köfte

    yedik.

    İkimizde eve dönmekten çekinir gibiydik. Epey bir

    oyalandıktan

    sonra

    gece yarısı tekrar eve döndük.



    Biraz oyalandıktan sonra tekrar haritanın başına geçtim.

    Elime

    bir

    cetvel alıp iki çizgiyi de cetvelle uzattım. Marmara

    denizinin

    üstünde bir yerde birleştiler. Birleştikleri yere

    bakınca

    dehşete

    kapıldım.



    Burası kuzey Anadolu fay hattının üzerindeydi ve

    özellikle bu

    bölge

    fay hattının en çok gerilime sahip kısmıydı. Zaten olası

    büyük

    İstanbul depreminin buralarda olması bekleniyordu çünkü

    bütün

    yük

    neredeyse burada odaklanmıştı. Deprem konusundaki daha

    önceki

    araştırmalarımdan biliyordum bu bölgeyi. Bir çok metinde

    "tetik

    bölgesi" olarak anılıyordu.





    Bütün bunların tesadüf olmadığını biliyordum. Akdorme

    şirketi ve

    arkasındakilerin bir şeyler çevirdiğine emindim. Ama ne?



    Aklıma ilk gelen şey, bu şirketin büyük İstanbul

    depremini daha

    erken

    ya da belirlenen bir zamanda yapmak istemesiydi. İyi de

    nasıl?

    Yer

    altında meydana gelebilecek patlamalar asla büyük

    depremi

    tetikleyemezdi? Mi acaba? Tetikleyemezdi. Ancak yer altı

    nükleer

    denemelerde olabilirdi. Bir atom bombası

    patlatamayacaklarına

    göre

    nasıl yapacaklardı?





    Nasıl? Evet nasıl? Beni bu noktaya kadar getiren

    sezgilerim

    doğru

    yolda olduğumu söylüyordu. Kötücül bir şey vardı bu

    sıralanışta

    ama

    ne?



    Neredeyse gece gündüz hep bunu düşünerek bir hafta

    geçirdim.

    Mühendislik bilgimin tümünü kullanarak bir

    çözüm bulmaya

    çalışıyordum

    ama nafile. Bir şey bulmadan da hiçbir resmi makama

    başvuramazdım.

    Ne

    diyecektim? Bu adamlar bu sondaj aygıtları ve birkaç

    dinamitle

    İstanbul'da deprem oluşturmaya çalışıyorlar. Tabi ki

    inanmazlardı.



    Bunu düşünerek eve giderken havanın güzel olduğunu

    düşünüp parka

    oturmaya karar verdim. Gazetemi açıp okurken sıkıldım,

    bir

    kenara

    koydum. Parktaki ufak bahçesindeki çocuklar gözüme

    takıldı. Bir

    ufak

    çocuk salıncakta sallanıyordu. Annesi ve babası

    sallıyordu. İlgi

    çekici olan bir şey yoktu. Babası salıncağın arka

    tarafında

    itiyor,

    salıncak tam annenin hizasına gelince anne de salıncağı

    itiyordu.

    Çocuk sevinçle kahkaha atıyordu. Bu mutlu aile tablosu

    nedense

    benim

    farklı bir şekilde ilgimi çekti.





    Bir süre bakıp mırıldanır gibi "Anne salıncağı rezonansa

    getiriyor"

    dedim.



    Rezonans! Çok zekice ve dahice. Yiğidi öldür hakkını

    ver.

    Adamlar

    çok

    akıllıca düşünmüşlerdi. Evet ya, rezonans. Nasıl oldu da

    daha

    önce

    bunu düşünmedim bunu?



    İster salıncak olsun ister Los Angeles'taki bir asma

    köprü, her

    şeyin

    bir doğal salınma frekansı vardı. Salıncak gibi basit

    bir

    sistemde

    doğal salınma frekansını bulmak kolaydı. Zaten annenin

    yaptığı

    da

    buydu. Doğal salınma frekansında çok ufak bir güç

    uyguluyordu.

    Doğal

    frekansla, uygulanan kuvvetin frekansı aynıysa sistem

    rezonansa

    girerdi. Sistemin salınımları gitgide büyür ve en

    sonunda sistem

    çökerdi. Bu yüzden askerler köprülerden düzenli

    adımlarla

    geçmezlerdi

    çünkü bu şekilde Fransa'da bir köprü yıkılmıştı. Ve tabi

    ki Los

    Angeles 'da yıkılan o meşhur asma köprü. Şiddetli

    olmamasına

    rağmen

    rüzgarın frekansı köprüyü yıkmıştı.







    Evet ya, rezonans. Bu kadar basitti açıklaması. Her şey

    rezonansla

    çok kolaydı. Atom bombası patlatmaya gerek yoktu. Ardı

    sıra fak

    patlamalarla kuzey Anadolu fay hattının en zayıf yeri

    rezonansa

    getirilebilirdi. Rezonansa gelen fay hattı sonunda

    kırılacaktı

    ve...





    Bu ufak depremler fay hattının doğal rezonansını

    belirlemek için

    yapılmıştı. Çok basit ve aynı zamanda ölümcül bir

    denklem.



    Çelik kuleler peşi sıra dinamitlerini patlatıp bir şok

    dalgası

    yaratacaklardı. Şok dalgası çok hızlı ilerler. Birinci

    çelik

    kulenin

    altında patlayan TNT'nin şok dalgası ikinci kuleye

    erişince o da

    patlıyordu ve sonra üç, dört.. diğer çizgideki kulelerde

    aynı

    şeyi

    yapıyordu. Sonuçta tek ve büyük bir şok dalgası fayın o

    kısmını

    vuracaktı. Fakat bu bir kez değil, fay rezonansa

    getirmek için

    bir

    den fazla olacaktı ta ki deprem oluncaya kadar.



    Fayın o bölgedeki frekansını bulduktan sonra gerisi çok

    kolay

    bir

    mühendislik hesabıydı. Zaten o çelik kulelerde

    patlayıcıları

    yere

    gömmek için yapılmıştı.





    Parkta öyle kalakalmıştım. Çocuğun salıncağı deliler

    gibi

    sallanmaya

    başlamıştı çünkü annesi onu rezonansa getirmişti.





    Hemen eve gittim. Karımın bütün itirazlarına rağmen olan

    biteni

    tek

    tek yazdım. Tabi ki Kandilli rasathanesi kayıtlarını,

    Akdorme

    şirketi

    ile ilgili her şey, çelik kulelerin tam yeri ve tabi ki

    oluşturduğum

    harita.



    Tüm bunların bir kopyasını çıkartıp Kandilli

    Rasathanesine Prof.

    Ahmet Mete Işıkara'ya gönderdim. Asılları ise yanıma

    alıp

    doğruca

    Yenimahallede bulunan MIT müsteşarlığına gittim.



    Kapıda pek hoş karşılanmadım ama ısrarlarım sonucu bir

    yetkili

    ile

    görüşmemi kabul ettiler. Beyaz bir masanın başında dört

    çay

    içtikten

    sonra beni içeri aldılar.





    Öykümü dinleyen üç görevli beklentilerimin tersine beni

    başlarından

    savmadılar. Beklememi rica edip başka bir bekleme

    odasına

    aldılar.

    Neredeyse bir saat boyunca bekledikten sonra bu sefer

    amirleri

    olduğunu sandığım bir adamla geri geldiler. Adama

    sürekli

    "efendim"

    diye hitap ediyorlardı. Benden demin anlattıklarımı ona

    da

    detaylı



    olarak anlatmamı istediler. Ben heyecanla anlatırken tüm

    belgeleri

    tek tek incelediler. Ama beyaz saçlı amir pür dikkat

    beni

    dinliyordu.

    Bazen aydınlatmamı istediği bir nokta için "Emin bey"

    diye

    lafımı

    kesiyordu. Cevap alınca da önündeki kağıda not alıyordu.

    Neredeyse

    iki saat boyunca böyle konuştuk.



    Garip. Beni beklediğimden çok ciddiye almışlardı. Hatta

    gelirken

    kapıdan kovulacağımı bile düşünmüştüm.

    Amirleri olduğunu sandığım kişi notlarını son bir kez

    kontrol

    ettikten sonra konuşmaya başladı.



    "Emin bey, sizi bize Allah gönderdi. Uzun zamandır böyle

    bir

    inşaat

    şirketinin peşindeydik çünkü bir inşaat şirketinin bizi

    pek de

    çok

    sevmeyen bir ülke istihbarat teşkilatının kurdurduğunu

    iki ay

    önce

    öğrendik. İstihbarat eksik olduğu için şirketin amacını

    ve adını

    bir

    türlü öğrenemedik. Şimdi elimizde bir şey var. Normal

    şartlarda

    sizi

    ciddiye almazdık. Benimle görüşmeniz bir hayaldi. Olayı

    araştırmadan

    hiçbir şey yapamayız.



    Bu noktadan sonra olayı bize bırakmanızı rica ediyorum.

    Sizden

    başka

    kim biliyor bunu?" dedi.



    Karım. Bir de Ahmet Mete Işıkara'a hocaya gönderdim."



    "Anlıyorum. Biz de zaten hocamıza başvuracağız. Sizden

    ve

    karınızdan

    sessiz kalmanızı rica ediyorum. Konu bir boyutuyla Milli

    Güvenlik

    ile

    ilgili."



    "Tabi. Biz de askerlik yaptık" dedim gülümseyerek.



    Hepsi de gülümsedi. "Peki. Şimdi sizi evinize

    bırakacağız ve

    muhakkak

    gelişmelerden size haberdar edeceğiz. Bu arada normal

    hayatınızı

    sürdürün. İşinize gücünüze bakın. Tanıştığımıza memnun

    oldum

    Emin

    bey.



    Bundan sonraki bir ay boyunca hiçbir ses çıkmadı. Karım

    bu

    arada "Sevgili Ajanım, vatan kurtarmaktan vakit bulursan

    marketten

    bir şeyler alsan" diye benimle dalga geçiyordu. Ajan

    aşağı ajan

    yukarı.



    Hiçbir şey çıkmayınca ben de kendi komplo teorimin saçma

    olduğuna

    inanacaktım neredeyse.



    Tam olayı unutmaya hazırlanırken cep telefonum çaldı.

    Arayan

    kendini

    tanıttı. MIT'te benimle konuşan kır saçlı adamdı.



    Telefonda detay veremeyeceğini ama ertesi akşam için

    işim olup

    olmadığını sordu. Ben de yok deyince, takım elbise ve

    kravatla

    resmi

    giyinmemi, bir toplantıya katılacağımı söyledi. Gelip

    beni

    kendisi

    alacakmış.



    "Peki" dedim.



    Akşam bir kokteyle katılacakmışım gibi gayet şık bir

    şekilde

    hazırlandım. Nereye gideceğimizi ve niye böyle resmi

    giyinmek

    zorunda

    olduğumu anlamadım.



    Sonunda kırmızı plakalı bir Mercedes beni evden aldı.

    Arka

    tarafta

    kır saçlı o bey vardı. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi

    sohbet

    ettik.



    "Emin bey, dedikleriniz harfi harfine doğru çıktı. Bütün

    kuleleri

    Jandarma bastı ve dediğiniz şekilde yüzlerce kilo TNT

    toprağa

    gömülmüş halde bulundu. Şirketi kurmak ve olayı yapmak

    için bir

    sürü

    ajanı Türkiye'ye sokmuşlar. Halkı telaşlandırmamak için

    olay hiç

    duyurulmadı. İşi yapan ülkeyi biliyoruz ama ispat

    edemiyoruz.

    Zaten

    şu anda açıklanırsa ülkemiz açısından nahoş olaylar

    olabilir.



    Amaçları basit. Krizden hala çıkamamış Türkiye'de bir

    büyük

    İstanbul

    depremi ile ülkemizi bir kaosa sürüklemek istiyorlardı.

    Biliyorsunuz,

    bu çok büyük bir felaket olurdu.



    Neyse. Sonuçta gerçekten çok iyi bir iş başardınız Emin

    Bey"

    dedi.



    "Peki şimdi nereye gidiyoruz." diye sordum.



    "Başbakanlığa" dedi.



    "Başbakanlığa mı? ama ne için?"



    "Evet. Sizin için bir ufak bir tören düzenlendi. Tabi

    gazeteciler

    yok. Biz bizeyiz. Gidince göreceksiniz" dedi ve

    gülümsedi.



    Daha sonra olan biten benim için tam bir sürpriz oldu.

    Bizzat

    başbakanın olduğu ve ben dahil olmak üzere beş kişinin

    katıldığı

    ufak

    törende Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi. Tören

    kısa sürdü.

    Başbakanla ayak üstü sohbet ettik. O da benim gibi bir

    şair

    olduğu

    için tabi ki konu hemen şiirden açıldı. Şiirlerimden

    birini

    ezberimden okudum, o da sağ olsun bir kitabını imzalayıp

    verdi.

    Kütüphanemde durur hala.



    Başbakanın işi olduğu için gitmesi gerekiyordu. Kadife

    bir kutu

    içinde Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi, bir de

    dolmakalemle

    yazılmış bir berat. Gurur içindeydim. Başbakan tam

    ayrılırken

    tokalaştık.



    "Efendim, bütün bu olup bitenleri bir bilimkurgu öyküsü

    olarak

    yazabilir miyim?"



    Başbakan tereddütte kalmış bir şekilde kır saçlı adama

    döndü.



    "Ne dersiniz? Emin bey yazsa sorun çıkar mı?"



    "Hayır efendim. Bu o kadar sıra dışı bir olay ki aynen

    yazsa

    bile

    kimse doğru olduğuna inanmayacaktır. Olduğu gibi

    yazabilir.

    Sadece

    öykünün başına bütün bir öykünün kurgu olduğunu belirtir

    bir

    ibare

    koyarsa iyi olur. Bir de şirket ismini değiştirirse

    bizce hiçbir

    sorun yok." dedi gülümseyerek.



    Ben de gülümsedim. Başbakan tekrar yaptıklarım için ve

    olası bir

    depremde ölecek 80.000 İstanbul'lunun hayatını

    kurtardığım için

    teşekkür etti. Seçimlerde kime oy vereceğimi sorup biraz

    takıldı.



    Kırmızı plakalı Mercedes ile eve dönerken çok garip

    hissediyordum

    kendimi. Elimdeki kadife kaplı kutunun içindeki özel

    madalya

    gururun

    ötesinde bir his veriyordu bana. Kahramanlık?

    Seçilmişlik? Kim

    bilir...



    Neyse. Karım bir daha bana "tatlı paranoyağım" demedi.

    Madalyayı

    büfeye koyma teklifini Milli Güvenlik ve tozlanmasın

    diye

    reddettim.

    Artık ben onun "kahramanıyım". Belki de hep öyleydim

    yoksa böyle

    harika bir kadın benimle niye evlenirdi ki?


    Ben İlginç Buldum. Yorum Sizin...
     

Sayfayı Paylaş