Necip Fazıl Kısakürek Ünlü Sözleri

Konusu 'Diğer Mesajlar' forumundadır ve Seçkin tarafından 4 Haziran 2015 başlatılmıştır.

  1. Seçkin Well-Known Member


    Necip Fazıl Kısakürek'in Tüm Sözleri

    Adam olmak cinsiyet meselesi değil, şahsiyet meselesidir.

    Af var diye işlenen suçtan vicdan burkulur; affı sigortalayan hayâsızdan korkulur…

    Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkûmsa; gönülden düşen insan da ‘unutulmaya mahkûmdur.

    Akıldan büyük nimet, zekâdan da ağır yük tanımıyorum.

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil.

    Allah bir! Demektense ecel teri dökerken; ölüversem, beklenmez anda Allah bir erken…

    Allah var fakat bizim ondan, yalnız sorulduğu zaman haberimiz var!

    Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa yaşasın kefenimin kefili karaborsa.

    An oluyor bir garip duyguya varıyorum; ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?

    Anladım işi; san ’at Allah ı aramakmış, marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

    Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!

    Ayağın taşa takıldığında “Allah kahretsin” bile dememelisin, dua etmelisin ki taşa takılan bir ayağın var…

    Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ‘ruhumuzu’ kilitlediler; ruhumuzu kilitlemek için Ayasofya’yı kilitlediler!

    Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan. Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan…

    Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım.

    Başım çığlıklı bir çocuk, onu nasıl avutsam? Ne yapsam da ölümü bir saatcik unutsam?

    Bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları da alçak olmaya gönüllüdür.

    Ben geçmişimi dürdüm, büktüm ve kaldırıp çöpe attım, bu çöpleri ise ancak; kediler ve köpekler karıştırır!

    Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; iki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

    Beni kimsecikler okşamaz madem, öp beni alnımdan; sen öp seccadem.

    Benim ayağımın altıda müsait başımın üstü de nerde olacağını sen belirle…

    Benim istediğimi Allah istemiyorsa, konu kapanmıştır.

    Benimki benim, seninki de senin! Bu şeriattır… ”Seninki senin, benimki de senin! Bu tarikattır… Ne benimki benim ne de seninki senin herşey Allah’ın! Bu da hakikattir!

    Bin “günahın” olsa da bana, bir “gün ah’ım” yok sana…

    Bir idamlık Ali vardı, asıldı; kaydını düştüler, mühür basıldı. Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; bahçeye diktiği üç beş karanfil…

    Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem, hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermaye.

    Biz bize gerici diyenlere ancak deh demek için gerideyiz…

    Biz şiiri iman için bilmişiz ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yol ağzı biliyoruz.

    Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz.

    Bizler açlıktan karnına taş bağlayan peygamberin,doymak bilmeyen ümmetiyiz .

    Bu kasvet dünyasında kalmadı özlediğim, namaz vaktinden başka, anını gözlediğim.

    Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten geleceksin!

    Cevabımın şiddetinden susuyorum!

    Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; beni beklemeyin, o bir hevesti; gelemem, aynalar yolumu kesti.

    Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını yorganını satardın.

    Çocukken gün battı mı, bir köşede ağlardım; nihayet döne döne aynı noktaya vardım.

    Çok sıkıldıysan hayattan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir; yaşamak güzeldir.

    Dağı tanıyan, nasıl tanımaz uçurumu? Mademki yükseliş var, iniş olmaz olur mu?

    Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım.

    Dinde zorlama yoktur, insan özgürdür elbette! İsteyen bu dünyada pişer, isteyen ahirette!

    Diyorlar bana, kalsın şiirde sözde yerde, sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.

    Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?

    Dünya güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık… Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.

    Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek.

    Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı? Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?
     



  2. Seçkin Well-Known Member

    Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

    Elindeyse zamana, dur, geçme diye dayat. Bir sigara içmekten daha kısa bu hayat.

    Ellerime uzanan dudakları tepeyim, Allah diyen gel seni ayağından öpeyim!

    Evdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline.

    Ey bir aileye bile hükmedemeyen ilerici. Üç kıtaya, yedi denize hükmeden ecdadın mı gerici?

    Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

    Ey gönül, gidenden ümidini kes! Kaçan bir hayale benziyor herkes, sanki kulağıma gaipten bir ses buluşmalar kaldı mahşere diyor.

    Ey Müslüman, sana düşen nimet sadece çile… Uyumamak ve düşünmeye memur olmak… Bu çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını ve yorganını satardın!

    Felsefe; çürük cevizlerle dolu bir denizde sağlam cevizi aramaktır.

    Fikrin olduğu her yerde şiddet, operatörün neşteri gibi bir nimet, olmadığı yerde de katilin bıçağı şeklinde bir afettir.

    Geçti, istemem gelmeni, yokluğunda buldum seni; bırak vehmimde gölgeni, gelme, artık neye yarar?

    Gençliğine doyamadan gitti, derler. Doymak mümkün mü ki, doyup da gitsin. Doymak burada değil. Burası acıkmanın yeri.

    Gençlik… Gelip geçti… Bir günlük süstü; nefsim doymamaktan dünyaya küstü.

    Gideriz, nur yolu izde gideriz, taş bağırda, sular dizde, gideriz, bir gün akşam olur, biz de gideriz, kalır dudaklarda şarkımız bizim.

    Gökler ağlıyor, biz ağlamışız çok mu? Bize yobaz diyorlar, haberin yok mu?

    Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar; ne kendisine yar, ne kimseye yar, bir rüya uğrunda ben diyar diyar, gölgemin peşinden yürür giderim.

    Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere, ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.

    Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten affet, senden habersiz aldığım her nefesten.

    Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür sana çöl gibi gelen, o göl diyorsa göldür…

    Haram kazanılan aş, aşıdan sayılmaz… Hak için akmayan yaş, yaştan ayılmaz. Kişi, başım var diye övünmesin; secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz.

    Hayat dediğin Allah (c.c.) için değilse, ne çıkar hayat önünde eğilse.

    Hayatımızın yarısını uyuyarak geçiriyoruz, diğer yarısını da uyutularak…

    Hayatın çilesine tahammül gerek, değil mi ki sefa ile cefa müşterek. Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek? Bazen dertliler de ağlar ama gülerek…

    Helal ile beslersen çocuğunu hürmet ile öder borcunu, haram ile beslersen o’nu hakaret ile öder borcunu.

    Hep nefis çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem; insandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem.

    Her ağızda, her telde fanilik dırıltısı, sonunda tek bir şarkı, tabutun gıcırtısı!

    Her kahkahanda Allah’a teşekkür etmiyorsan, neden her ağladığında o’na kızıyorsun?

    İçimizde bu kadar perişan hale getirilmeseydik; dışımızda bu kadar hürmetsizliğe uğramayacaktık.

    İhya etmek için ne kadar ilim lazımsa imha için de o kadar cehalet kâfidir…

    İki insan çeşidi vardır. Zaman geçtikte hatalarıyla yüzleşen! Zaman geçtikçe yüzsüzleşen.

    İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; sükût gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz. Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

    İnsan namaz kılarsa, namaz da insanı insan kılar.

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal, hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal.

    İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır…

    İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan kork.

    İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.

    İnsanlar ikiye ayrılır, vaktini beşe ayıranlar, vaktini boşa ayıranlar.

    Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı; elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!

    Kadın mezarlığa girerken başını kapıyor, dışarı çıkarken açıyor, ölüye karşı kapayıp, diriye karşı açmak akıl almaz.

    Kadından kendisinde olmayanı isteriz; hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz.

    Kavuşmak mı? Belki… Daha ölmedim!

    Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not; dünya beş para etmiyor…

    Keşke ben Allah kelimesinden başka, ağzından tek söz bile çıkmayan bir dilsiz olsaydım!

    Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır.

    Kişiye göre davranacaksın, küçükle küçük olacaksın hatta ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşmeyeceksin hayatta…

    Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve olgunlaşmadan çürür.

    Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa unutulursun.

    Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, imanını göster.

    Ne gelirse başımıza Hak’tandır; fakat geliş sebebi, Hak’tan ayrılmaktandır.

    Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar, ne de şeytan, bir günahı, seni beklediğim kadar.

    Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, iyi insanlar iyi atlara binip gitti.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

    Necip Fazıl’a sormuşlar: “neden sigarayı bu kadar çok seviyorsunuz?” “Benim için yanan bir tek o var” demiş…

    Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık, anla ki yok Allah’tan başkasıyla yakınlık.

    Nöbet sende diye aldanma sakın, zannetme bakidir devranın senin! Bir gün bizim köye yolun düşerse, boynuna asılır fermanın senin!
     
  3. Seçkin Well-Known Member

    Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda, söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.

    Ölüm güzel bir şey, budur perde arkasından haber, güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!

    Ölüm her aklına geldiğinde ‘ah’ edip ‘vah’ edip inleme; bu halinle rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; o geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın.

    Ölüm herkesin başına gelir, ama geç ama erken… Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken.

    Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!

    Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor!

    Ölürsün kapanır yollar geriye ben mezarla sırdaş olur, beklerim varılmaz hayale işaret diye toprağında bir taş olur beklerim.

    Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer.

    Ömür ağaç dalında savrulan bir yapraktır; ne kadar genç olursan ol sonun kara topraktır!

    Önüne gelenle değil, seninle ölüme gelenle beraber ol.

    Öyle insanlar vardır ki; lağıma düşseler, lağımı kirletirler.

    Öyle ucuz değil gül koklamak… Gül tutan ele diken batmalı… Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı!

    Öz anne-babasını huzurevine gönderip, evde kedi köpek besleyen insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz…

    Patiska kefen çürük teneşir isli kazan. Minarede “ölü var!” diye bir acı sala… Er kişi niyetine saf saf namaz… Ne ala! Böyledir de ölüme kimse inanmaz hala! Ne tabutu taşıyan ne de toprağı kazan…

    Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.

    Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım, mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!

    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

    Sabır, çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmektir.

    Sabırda pişer koruk, yerle bir olur doruk. sabır, sabır ve sabır, işte Kur’an ‘da buyruk .

    Sanma oruç, bu akşam tıklım tıklım ye diye; bu akşam, yarın oruç tutabilmek için ye.

    Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki. Katilini affedersen seni yine öldüreceğini…

    Sevdalın şu dağı del dese, koşar, delersin! İş Allah’a geldi mi, gücün yok, sendelersin!

    Sırma renginde pislik, dünyanın süsü püsü, bende tek aziz eşya annemin başörtüsü…

    Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz.

    Sizde olan tükenir onda olan sonsuz, feza sizin olsa ne yapacaksınız onsuz.

    Sokak lambası gibi olma ey yar. Kime yandığın belli olsun.

    Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat; zift dolu gözlerde karanlık kat kat… Yalnız seccademin yününde şefkat; beni kimsecikler okşamaz madem; öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

    Sonunda ‘eyvah’ diyeceğin şeylere, başında ‘eyvallah’ deme. Pişman ol fakat pişman ölme.

    Soruldu mu ne bilirsin diye; ”haddimi bilirim” soruldu mu ne istersin diye; “haddimi bilir, hakkımı isterim” demeli…

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Şimdi Fatih kalksa mezarından ne ben onu tanırım ne o beni tanır… Ama İstanbul’u Bizanslılar almış deyip tekrar savaşır.

    Tam 30 yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

    Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.

    Uğruna ölmekse seni yaşatmak bin kere ölürüm de adına leke sürdürmem, gururdur namustur bayrak ve sancak, aksa da kanım zalimi güldürmem!

    Üç günlük dünya için gayret üstüne gayret, ebedi bir yaşam için gayret yok hayret.

    Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla! Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla.

    Veren de o alan da o, nedir senden gidecek? Telaşını gören de, can senin zannedecek.

    Verirler ” ben acizim, kudret senin” dedikçe… Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

    Ya Allah’a baş eğer hiç kimseye eğmezsin, ya da herkese baş eğer hiçbir şeye değmezsin.

    Yalnızım diye üzülmüyorum… Çünkü biliyorum, yalnız insanın ihanet edeni de olmaz…

    Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın…

    Yarın elbet bizim, elbet bizimdir gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

    Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!

    Yolumun karanlığa saplanan noktasında, sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Yön yön sarılmışım ne yana baksam, sarılan olur da saran olmaz mı? Kim bu yüzü çizen sanatkâr rebam, geçip de aynaya soran olmaz mı?

    Yum gözünü, kalbine her an yokluğu üfür! Kendinden geçmek iman, kendinde olmak küfür…

    Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.

    Yüz daha versen yüz uman yüzler bilirim… Yokuşlara kardeş olan düzler bilirim… Dünya öküzün üstünde derler ama dünyanın üstünde nice öküzler bilirim!

    Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana; yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.

    Zamanın çarkları sizi yürütüyor, zamanın çarkları beni öğütüyor…

    Zonklayan başım benim, kan pıhtısı, cerahat; ona yastıkta değil, secde yerinde rahat…
     

Sayfayı Paylaş