Necip Fazıl Kısakürek Ünlü Şiirleri

Konusu 'En Güzel Şiirler' forumundadır ve SeçiL tarafından 27 Mart 2016 başlatılmıştır.

  1. SeçiL Well-Known Member


    Necip Fazıl Kısaküreğin En Güzel Şiirleri

    Sakarya Türküsü


    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Herşey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
    Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

    Akışta demetlenmiş, büyük-küçük kâinat;
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;

    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

    Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
    Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

    Eyvah eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
    Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük! ..

    Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
    Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.

    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;

    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
    Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

    Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

    Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

    Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

    Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
    Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya


    Aynadaki Halime

    Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün;
    yavrum, bugün seni pek ölgün gördüm.
    Gözünde bir küçük noktadır hüzün,
    Neşeni ne bugün, ne de dün gördüm.

    Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun,
    Birikmiş sulardan daha durgunsun,
    Görünmez bıçakla içten vurgunsun,
    Seni öz yurdunda bir sürgün gördüm.

    Geçti bir cenaze peşinde ömrüm;
    Bilemem, vardığın neresi, bugün?
    Her gün yürüdüğün kadar yürüdün,
    Arkasından kendi ölünün; gördüm.


    Ölünün Odası

    Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
    Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
    Süt beyaz duvarlarda çivilerin gölgesi;
    Artık ne bir çıtırdı, nede bir ayak sesi....
    Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;
    Üstü boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
    Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
    Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
    Son nefesle göğsü boş, eli boş uzanmış yana;
    Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahzap tavana.
    Sarkık dudaklarının ucunda bir iz var;
    Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.
    Sarkık dudaklarında sılı titrek bir an;
    Belliki birden bire gitmis çarpınamadan.
    Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm..
    Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm..


    Beklenen

    Ne hasta bekler sabahı
    Ne taze ölüyü mezar
    Ne de şeytan bir günahı
    Seni beklediğim kadar

    Geçti istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar


    Kaldırımlar


    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
    Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum
    Yolumun karanlığa saplanan noktasında
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık:
    Biri benim, biri de serseri kaldırımlar

    İçimde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
    Üstüme camlarını, hep simsiyah dikiyor
    Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi
    Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandir.
    Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
    Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
    Ben bu kaldırımların emzirdiği cocuğum.
    Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum

    Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
    İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
    Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
    Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
    Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim,
    Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya;
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

    Başını bir emele satan kahraman gibi,
    Etinle, kemiğinle sokakların malısın!
    Kurulup üzerine bir tahtırevan gibi,
    Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

    Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri,
    Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
    Senin gölgeni içmiş onun gözbebekleri;
    Onun taşı erimiş senin kafatasında.

    İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var,
    Sükût gibi kimsesiz, çığlık gibi hürsünüz.
    Dünyada taşınacak bir kuru başınız var
    Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz.

    Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur,
    Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları.
    Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur;
    Ne senin anladığın kadar kaldırımları.


    Allah Derim


    Sırtımda, taşınmaz yükü göklerin;
    Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
    İsterseniz hayat aşını verin;
    Sayılı nimetler bal olsa yemem!

    Ey akıl, nasıl delinmez küfen?
    Ebedi oluşun urbası kefen!
    Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
    Allah derim, başka hiçbir şey demem!


    ZİNDAN

    Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de geri adam, boynunda yafta
    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mı? Belki Daha ölmedim!

    Avlu Bir uzun yol Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli
    Git ve gel Yüz adım Bin yıllık konak
    Ne Ayak dayanır buna, ne tırnak!

    Bir Alem ki, gökler boru içinde.
    Akıl, olmazların zoru içinde
    Üstüste sorular soru içinde.
    Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
    Kaydını düştüler, mühür basıldı.
    Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
    Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil

    Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
    Çatık kaş Hükümet dedikleri zat
    Beni Allah tutmuş kim eder azat?
    Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem
    Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik, mintanlarla et.

    Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat
    Yalnız seccademin yöünde şefkat
    Beni kimsecikler okşamaz madem
    Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

    Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim, senelik paydan!
    Zindanda Dakika farksızdır aydan
    Karıştır çayını zaman erisin
    Köpük köpük, duman duman erisin!

    Peykeler, duvara mıhlı peykeler
    Duvarda, başlardan yağlı lekeler
    Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler
    Duvar, katil duvar yolumu biçtin
    Kanla dolu sünger Beynimi içtin

    Sükut Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    Tek nokta seçemez dünyadan nazar
    Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

    Ses demir, Su demir ve Ekmek demir
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden, kader bu, emir
    Garip pencerecik, küçük daracık;
    Dünyaya kapalı, Allah'a açık

    Dua, dua, eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
    Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
    İplik ki incecik, örer boşluğu

    Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
    Karanlığında nur, yeniden doğuş
    Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
    Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin, eve dösek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
    Gün doğmuş, Gün batmış, ebed bizimdir!

    Necip Fazıl Kısakürek
     



Sayfayı Paylaş