Mevlana'nın Mesnevisinden Seçme Hikayeler

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 22 Haziran 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    FARE İLE DEVE

    Çok eskiden, kendini beğenmiş şımarık bir fare ile, akıllı ve alçak gönüllü bir deve yaşardı. Bir gün karşılaşıp arkadaş oldular.

    Fare:
    -Sana kılavuzluk etmeliyim! dedi...Yularından çekip istediğim yere götürmeliyim!...
    Deve arkadaşının küstahça teklifine razı oldu. Bir süre gittikten sonra küçük bir dere kenarına ulaştılar.
    Devenin diz kapaklarına bile ulaşmayan su, Fare için uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi...
    -Ben buradan geçemem diye fısıldadı korkuyla...
    Deve:-Ne bekliyorsun? diye çıkıştı. Kılavuz önden gider, dal bakalım suya...
    -Ama... diye kekeledi Fare, görmüyor musun su çok derin?
    Fare mahcup olmuş, boyundan büyük işlere giriştiği için kıpkırmızı kesilmişti...
    -Sizin için küçük ama, bana göre çok büyük bir su....diye inledi. Ben artık kılavuz olmaktan vazgeçiyorum. Keşke daha önceden düşünseydim de boyumdan büyük işlere girişmeseydim.
    -Evet, dedi Deve, yumuşak bir sesle, herkes kendi haddini bilmeli ve asla aldatıcı gurura kapılmamalı...


    BİLGİN İLE KAYIKÇI


    Kendini beğenmiş bir gramer (nahiv) bilgini, boğazdan karşıya geçmek için bir kayık kiraladı ve kurumla oturdu yerine.
    Kayıkçı, olgun ve alçak gönüllü bir insandı. Hiç ses çıkarmadan küreklere asılıyor, yolcusunu sağ salim karşıya geçirmek ve üç beş kuruş kazanmak istiyordu.
    Denizin orta yerine geldikleri sırada Bilgin küçümser bir eda içinde sordu:
    -Sen hiç gramer okudun mu?.. dil biliminden anlar mısın?
    Kayıkçı:
    -Hayır efendim dedi, ben cahil bir kayıkçıyım, dediğiniz şeylerden hiç anlamam.
    -Vah vah dedi Bilgin, ömrünün yarısı boşa geçmiş!..
    Böyle bir süre ilerledikten sonra rüzgar şiddetini artırmaya, dalgalar büyümeye başladı. Denizde fırtına çıkmış, Bilgin korkmaya başlamıştı.
    Kayıkçı olağanüstü bir güçle kurtulmaya, sağ salim karşı kıyıya geçmeye çalışıyordu. Gördü ki artık kurtuluş ümidi yok, Bilgine dönüp sordu:
    -Efendim, yüzme bilir misiniz?
    Bilgin:
    -Ne yazık ki bilmiyorum diye inledi.
    O zaman kayıkçı:
    -Vah vah dedi, şimdi ömrünün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize benim gibi yüzme bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız.


    FİL YAVRUSU YİYENLER


    . Akıllı bir adam yolculuğa çıkacak arkadaş-larına:
    "-Geçeceğiniz ormanda bir çok tehlike var dedi. Karnınız acıktığında sakın kuvvetsiz ve semiz olduklarına bakıpda fil yavrularını avlamayın, anneleri pusudadır ve evlatlarına zarar verildiği anda amansız bir düşman haline gelirler!.. Öğüdümü tutarsanız iyiliğe kavuşursunuz.
    Arkadaşları teşekkür edip ayrıldılar. Ormandaki yolculukları pek çetin geçti. Bir süre sonra, karınları acıkmaya, susuzluktan dudakları kurumaya başladı.Tam o sırada yapayalnız dolaşan güzel bir fil yavrusu gördüler. Verilen öğütleri unutup hırsla saldırdılar. Yavru fili yatırıp kestiler ve etinden kebap yaptılar...Kısa zamanda derin bir uykuya daldılar. Aç adam ise sürüyü bekleyen çoban gibi uyanıktı.
    Akşama doğru kızgın bir fil çıkıp geldi. Korkuyla kendine bakan uyanık ve aç yolcunun etrafında üç kere dolanıp, ağzını üç kere kokladı. Onda yavrusunun kokusunu alamayınca uyuyanların ağzını koklamaya başladı. Evladını kebap edip yiyenleri tanıyınca, birer birer havaya kaldırmaya ve hırsla yere çarpıp öldürmeye başladı. Geride sadece yavrusunun etinden yemeyen akıllı ve uyanık adam kalmıştı. Anne fil ona hiç dokunmayıp ormanların derinliğine çekilip gitti...
    İşte böyle... "Kibir, hırs ve şehvet kokusu da fil yavrusunu yiyenlerin ağızları gibi kokar durur. Bu yüzden dualar kabul olmaz ve insan bin türlü bela ile karşılaşır...
    En iyisi bilge insanların öğüdünü tutup, ağızları ve gönülleri kokutmamak, öyle değil mi?
     



  2. CAN Well-Known Member

    TAVŞANIN OYUNU

    Ormanlar kralı dehşetle kükrüyor, karnını doyurmak için kendinden güçsüz hayvanları avlamaya devam ediyordu. Ondan kaçıp kurtulmak çok zordu.
    Günlerden bir gün ceylanlar, tavşanlar, dağ keçileri, zürafalar ve diğer hayvanlar toplanıp bu kötü gidişin önüne geçmek istediler.
    Topluca Arslanın huzuruna çıkıp:
    -Efendimiz dediler... Biz aramızda anlaştık. Hergün ölüm korkusu çekmektense içimizden birinin gönüllü olarak kurban olmasına razı olduk. Böylece siz hiç yorulmayacaksınız, avınız ayağınıza kadar gelecek, bizde sıra kendimize gelinceye kadar korkudan uzak yaşayacağız.
    Kral Arslan bu teklife razı oldu.
    Nihayet aradan günler geçti ve kurban olma sırası tavşana geldi. Zavallı uzun kulak ölümden çok korkuyor, kendi ayağıyla gidip arslanın pençeleri arasında can vermeye bir türlü razı olmuyordu. Birden aklına parlak bir fikir geldi. Ormanda oyalanıp gidişini geciktirdikten sonra huzura çıktı. Arslanın karnı acıkmış, sinirleri gerilmişti.
    -Niçin bu kadar geç kaldın? diye bağırdı.
    Tavşancık boynunu büküp:
    -Hiç sormayın efendim dedi, yolda gelirken başka bir arslan gördüm, Kral'ın kendisi olduğunu söyleyip size olmadık hakaretler savurdu, elinden güçlükle kurtuldum...
    Kral arslan daha çok sinirlenmişti.
    -Kim bu küstah! diye kükredi. Galiba kanına susamış...Gideyim ve cezasını vereyim onun...
    Tavşan önde, Arslan arkada yola düştüler. Bir süre gittikten sonra derince bir kuyu başına ulaştılar.
    Tavşan:
    -İşte size hakaret eden yalancı Kral bu kuyu içinde efendimiz!... dedi.
    Arslan kuyuya eğilip bakınca su üzerine akseden kendi şeklini gördü. Bağırıp çağırmaya başladı. Sudaki akside aynı şekilde bağırıp çağırınca kendinden geçip hırsla atıldı ve bir anda kendini buz gibi suların içinde buldu... Küçücük bir tavşan tarafından aldatıldığını farkettiğinde iş işten geçmişti.


    TİLKİNİN TAKSİMİ

    Arslan, kurt ve tilki arkadaş olmuş, avlanmaya çıkmışlardı. Akşama doğru bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan yakaladılar. Avlarını sürükleyerek ormana getirince kral arslan kurda dönüp:
    -Bunları, aramızda adaletle taksim et bakalım! diye emir verdi.
    Kurt:
    -Padişahım,dedi,yaban öküzü en büyük av olduğu için size layıktır. Keçi orta boyda, orta irilikte, o da benim olsun. Tilki de tavşanı alsın.
    Arslan, kurdun taksimine şiddetle karşı çıkıp:
    -Sen kim oluyorsun da ben varken pay istiyorsun? diye kükredi.
    Bir pençe ile kurdu yere yıkıp parçaladıktan sonra tilkiye döndü:
    -Haydi, dedi, avlarımızı bir de sen taksim et!
    Tilki yüreğini dolduran korkuyu gizlemeye çalışarak:
    -Aman efendimiz dedi, pay etmekte neymiş? Bu semiz öküz sizin kuşluk yemeğinizdir, keçiyi gün ortasında yer, akşama doğru da tavşanla kendinize ziyafet çekersiniz!
    Arslan, tilkinin taksimini pek beğenmiş, yüzü gülmeye başlamıştı.
    -İşte adaletli bir taksim böyle olur diye mırıldandı. Bu çeşit pay etmeyi kimden öğrendin sen?
    Tilki başını çevirip yerde yatan kurdu gösterdi:
    -Padişahım, dedi, tabi kurdun halinden...
    Arslan bu cevaba daha çok memnun oldu.
    -Aferin dedi, alçak kurttan ibret aldığın için avların üçü de senin olsun!
    Evet, akıllı kişi odur ki çekinilen belada dostlarının ölümünden ibret alır ve nerede, nasıl davranması gerektiğini bilir.
    Sen aklın ve kurnazlığınla hem canını kurtardın, hem de avların tümüne sahip oldun.
    Haydi afiyetle ye.


    DEVECİ İLE FİLOZOF

    . Çöllerde avare dolaşan bir filozof, devesi ile yolculuk yapan bir köylüye rastladı. Nereden gelip nereye gittiğini öğrendikten sonra, devenin iki yanına sarkmış çuvallarda neler olduğunu sordu.
    Köylü:
    -Onların birine buğday,diğerine kum doldurdum...diye cevap verdi.
    Filozof:
    - Buğdayı anladım ama, kumu niçin doldurdun? diye sorunca Köylü:
    -İkinci çuval boş kalsaydı denge bozulurdu! dedi. Filozof gülmeye başladı:
    - Denge sağlamak için buğdayın yarısını bir çuvala,diğer yarısını da öbürüne doldursaydın herhalde daha akıllıca davranmış,zavallı devenin yükünü de azaltmış olurdun dedi.
    Köylü şaşırmış, bu bilge adama hayranlıkla bakmaya başlamıştı.
    - Sen, dedi, padişah yahut vezir olmalısın! Bu kadar akılancak onlarda bulunabilir.
    - Hayır dedi filozof, ben ne padişahım, ne de vezir.
    - Öyleyse dükkan sahibi zengin birisin...
    - Ne gezer, cebinde mangırı bile olmayan bir adamım ben! Bunca bilgi ve hikmetin karşılığı olarak elimdeki şu deynek ve hırpani kıyafetlerimle gezip duruyorum çöllerde...
    Köylü bu cevap karşısında hiç memnun olmamıştı:
    -Çekil git yanımdan! diye bağırdı. Senin bilgi ve hikmet dediğin şeyin bir faydası bulunsaydı,önce sana yarardı.
    Torbamın birinde kum, diğerinde buğday olması, senin içi boş bilgi ve felsefenden çok daha iyidir!
     

Sayfayı Paylaş