Mektup

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve BuLuT5 tarafından 10 Temmuz 2007 başlatılmıştır.

  1. BuLuT5 Well-Known Member


    Ya Habiballah bize imdad kıl,
    Son nefes didarun ile şad kıl.
    (Süleyman Çelebi)
    Vakit, ahir zaman Peygamberinden bin yıl önce.
    Humeyr ibni Redi, hemen bütün ortadoğu’ya hükmeden bir hükümdar.

    Kalabalık sayıda vezir ve yardımcıları ile kudretli bir ordusu var. Yolu batıl; ateşe tapıyor. Buna rağmen kendilerine pek kıymet verdiği, işlerini danıştığı dört bin kişi var ki hepsi has müslüman ve alim.
    Humeyr, bir gün maiyeti ile birlikte tantanalı bir halde Mekke’ye geldi… Fakat O’nun gelişi Mekkelileri alakadar etmedi. Herkes işinde ve her şey akışında.
    Bu aldırışsız soğuk karşılama hükümdarın fena şekilde canını sıktı. Vezirlerini huzura çağırdı ve halktaki bu kendinden eminliğin sebebini sordu.
    Vezirler:
    -Buranın insanları araptır; asil kimselerdir efendimiz. Kabenin korunması onlara verilmiştir. Bundan dolayı değerleri yükselmiştir. Beytullah’ın bakıcısı olmanın verdiği şerefle soğuk duruyorlar olabilir.
    -Demek öyle!!!
    Humeyr’in kafasında soysuz bir plan doğdu;
    Kabe’yi yıkacak, halkı öldürecek ve şehri askerine yağmalatacaktı…
    Ancak bu fikirle beraber ve aynı hızla kafasına bir şey daha gitmişti: Müthiş bir ağrı… ağrının şiddetinden burnunudan ve gözlerinden kimsenin yanınna yaklaşamadığı pis kokulu bir su akmaya başladı.
    Günler ilerliyor; baş ağrısı, her an şiddetini arttırıyordu. Bütün sağlık arayışları savallı kalınca; O, ülkeler hakimi Humeyr, yaşamaktan yana iyiden iyiye karamsarlığa düştü. Ama yine de şifa aramaktan geri durmuyordu. Hastalığına bir çare bulması için mbaş vezirine emir verdi; O da hekimlere.
    Hekimler, o güne kadar görülüp, işitilmemiş bu hastalığı iyileştirmek için günlerce uğraştılar. Fakat bütün gayretler nafileydi. Emekler boşa gitmiş; çare bulunamamıştı. Bunun üzerine bir de ilim adamlarına danışıldı. Alimler, bu amansız dert için düşünmeye mbaşladılar: “Bu hastalık neden olmuştu ve niçin çare bulunamıyordu?” Bir alim, uzun uzun düşündükten sonra sebebi bulduğunu anladı. Baş vezire giderek:
    -Hükümdar şayet sırrını bana açar ve sorularını cevaplandırırsa derdinin dermanını söylerim, dedi. Başvezir çok memnun kaldı. Birlikte Humeyr’e geldiler. Vaziyet kendisine anlatıldı. Alimin, sorularını hiç bir gizli-saklı taraf bırakmadan açıklaması bilhassa hatırlatıldı.
    Hükümdar, zorlukla konuşuyor ve yanındakiler dehşetli pis kokudan büyük sakıntı çekiyorlardı.
    Dötbin kişiden biri olan alim sordu:
    -Bu sıralarda Kabe-i Şerif için aklından kötü bir şey geçki mi?
    Hasta, derin ve uzun inleyip karşısındakileri boş ve manasız gözlerle süzdükten sonra dudakları kıpırdadı.
    -Evet! O’nu yıkmak istedim.
    Cümlenin başı ve sonu arasında kurşundan dakikalar geçmişti…
    -Niçin yıkmak istemiştin ki? Ne mekkelilerin, ne de Kabenin bize bir zararı olmadı!
    -Evet olmadı ama; Mekke halkı bana hürmet etmedi. Hatta hürmetin kırıntısına bile rastlamadım. Halbuki her gittiğim yerde insanlardan büyük saygı görürdüm…
    -Burada göremeyince…
    Pis kokulu sulardan yatak, yorgan ıslanmış her taraf batmıştı. Hizmetçiler boş yere koşuşturuyordu.
    -Mekkelilerden hürmet göremeyince üzerine titredikleri Kabeyi yıkmak, halkı öldürmek, mallarını askerlerine yağmalatmak istedim.
    -Ve başına gelenler de bu niyetinle beraber geldi!
    -Evet; niyetimle beraber başıma korkunç bir ağrı girdi ve dünyamı zindan eden bu hastalığa yakalandım…
    Bu cümleden sonda odayı bir sessizlik kapladı… sanki alimle hasta arasında upuzun ve kavuşulmaz çöller vardı.
    Humeyr meraklı ve uzaktan alimin yüzüne bakıyordu. Hastalığı ile bu konuşulanlar arasında ne münasebet olabilirdi ki?…
    -Hükümdarım tutulduğun hastalığın sebebi işte bu fikrindedir. Zira yıkmak istediğn o Kabe’nin sahibi olan yüce Allah, gizli niyetleri de bilir. O’nun yanında gizli aşikar farkı yoktur.
    Susmuş ve dinlemeğe durmuş çöl yeniden hışırdamağa, rüzgar tok seslerle boşluğu yara yara koşmaya başlamıştı.
    -Bilmez; hiç bilmezdim!
    -Şifa bulman bu bozuk niyetinden vazgeçmene bağlıdır. Eğer Kabe için taşığın kötü düşünceden cayarak güzel niyetler beslersen iyileşirsin.
    Humeyr, derhal tövbe etti… alim, mbunun üzerine Kabe-i Şerifi, yapanı yapılış sebebini uzun uzun anlattı.
    Başvezir ve alim oradan kalkmadan hükümdar tekrar eski sağlığına kavuştu.
    Ve üstelik İbrahim aleyhisselamın dinini kabul ederek müslüman oldu. Beytullah’a karşı hürmet ve muhabbet duyguları ile bağlandı. Edep ve usülünü öğrenerek Kabeyi ziyaret etti. Eski kibir ve gururunu terkedip alçak gönüllü bir insan oldu.
    Bir kaç gün son da bir sultan sofrası hazılattırarak büyük-küçük, zengin-yoksul bütün Mekkelileri yedirip içirdi.
    Bu ziyafeti verdiği gece rüyasında bir ses işitti:
    -Mekke ahalisine itibar gösterdiği gibi Beytullah’a da hürmet et; O’nu örtülere bürü!
    Serin bir çöl gecesinde görülen bu rüyanın sabahında Humeyr, Kabe’ye hasırdan bir örtü yaptırarak ölttü. Sevincine diyecek yoktu. Fakat gece rüyasında:
    -Hasır O’na layık değildir. Daha güzel örtü yaptırmalısın! diye bir nida duydu.
    Bu sefer kumaştan mbir kılıf diktirerek Kabe-i Şerife giydirdi. Ama rüyasındaki ses, bu kumaşın da uygun olmadığı ve diğiştirilmesini istedi. Bunun üzerine devrin en pahalı kumaşlarından bir örtü dirtirerek altın ve gümüşlerle süsletip Kabe’ye örttürdü.
    Ayrıca, Kabe-i Şerifin içinde bulunan putları dışarı attırarak kilitli bir kapı yaptırdı; insanların kirli halde Allah’ın evine yaklaşmalarını yasak etti.
    Humeyr, bu güzel hizmetlerinden sonra Kabe’nin anahtarını Mekkelilere teslim ederek aydınlık Medineye doğru yola koyuldu. Medine o devirde çıplar; ne bir bitki var görünürde ne mbir ağaç. Kum, taş, tepe ve eriten güneş sıcaklığı. Ufuklar sır vermiyor. Acaba gölgelenecek bir yer yok mu?
    Humeyr, dörtbin kişilik danışmanlarından dört yüzünü alarak bütün Medine’yi makışı gören yüksek bir tepeye tırmandılar. Gözler, ordunun konaklıyacağı uygun bir yer arıyor… Ama uyanık kalbli o dörtyüz seçme insan, başka bir şeyi farkettiler. Elleri ile gözlerini güneşin göz kamaştıran parlaklığından koruyarak çevreyi incelerken sanki sessizliğin en derin noktasından kulaklarına bir şeyler fısıldanıyordu. Toprak bir çift söz söylüyor gibiydi… O, Mekke’den işte bu Medine şehrine, buradan sonsuzluğa geçecektir. Şüphe yok ki eski ilim sahiplerinin kitaplarında sözünü ettikleri yer burasıdır…
    Aralarında şu kara vardılar: “Şartlar çetin ve ağır; ama olsun; kavuşulacak şeref de o kadar yüksek ve mübarek. Biz burada yerlerek son Peygamberi bekleyelim. Olur ki O’nu görmek bahtına ereriz.” kararlarını hürümdara açtılar.
    -Önceki alimlerden okuduğumuz bilgilere göre bu yer, en son ve en yüce Peygamberin gelip yerleşeceği bir kutlu mekandır. Şerefli namı Muhammed sallallahü aleyhise ve sellem, güzel dini ebedidir. O’nun ordusuna alemlerin Rabbi yardım eder. O tac ve burak, o, Kur’an,ı kerim, o liva-i hamd ve minber ve O, La ilahe illallah sözünün sahibidir. Buraya hicret edecek ve buradan ölümsüz aleme geçecektir. Biz bu büyükler büyüğünün gelmesini beklek isteriz. Belki nur yüzünü görmek mümkün olur. Bu sebeple hükümdarımızdan izin dileriz…
    Hükümdar, anlatılanları heyecanla dinledi; büyük memnuniyet duydu ve:
    -Ben de sizle kalacağım, dedi.
    Ancak bu karara asker ve tab’ası mani oldular.
    Bir ismi de Tebi olan Humeyr, bunun üzerine Medine’de bu dörtyüz kişi için evler yaptırdı. Onları evlendirdi. İhtiyaçlarını karşıladı ve içli bir bağlılık mektubu yazarak kendilerine teslim etti.
    -”Humeyr İbni Redi’den en büyük Resul ve son Peygaber Abdülmuttalib oğlu, Abdullah oğlu Muhammed aleyhisselam’a sunulan mektup:
    “…ben, senin nübüvvetine, bildirdiğin Allah’a getireceğin Kur’an’a iman ettim. Dinin, yolun ve İbrahim Peygamber milleti üzereyim. İslamiyet namına tebliğ ettiklerinin hepsi şimdiden can baş üzre kabulümdür. Olurki o saadetli zamanına kavuşmazsam beni unutmamanı ve şefaatinden mahrum ve mahsun bırakmamanı diliyorum.”
    Humeyr, mektubu mühürlü olarak alimlerden Şamul’a verdi: iyi saklaması için ricada bulundu ve vasiyetini yaptı:
    -O mübarek Peygamber’i görme devletine erersen mektubumu kendilerine ver; şayet bu bahtiyarlığa eremezsen çocuklarına teslim et ve dikkatle sakllamalarını güzelce tenbih eyle; onlar da kendilerinden sonrrakilere aynı vasiyeti yapsınlar ve böylece emanetimi babadan oğula aktara aktara Peygamberlerin efendisinin yüksek huzurlarına takdim etsinler!..
    Tebi, bu vasiyetinden sonra hazır olanlarla vedalaşarak Medine’den ayrılıp gitti ve bir zaman sonra da vefat etti.
    Eshab-ı kiram; Allah’ın sevgilisine arkadaş, dost ve yardımcı olan o soylu insanların bu dört bin alimin nesebinden geldiği anlatılır.
    Mektup, elden ele geçe geçe Şamul’un yirmi birinci torunu olan Eba Eyyub El Ensari’ye varacaktır. Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz de Mekke’den Medine’ye hicret için yola çıkmışlardı. Medineliler o bayram havasında emaneti, bir an önce sahibine ulaştırması için herkesin çok sevdiği Ebi Leyli’ye verdiler…
    Ebi Leyli yollara düştü, bir konak yerinde Beni Selim kabilesinin misafiri oldu. Resulullah da o an oradaydı; ama Leyli, tanıyamadı. Peygamberimiz O’nu görür görmez:
    -Ebi Leyli sen değil misin? buyurdular.
    -Evet, benim; deyince
    -Tebi’nin mektubu nerede? diye sordular.
    Leyli şaşırmıştı:
    -Siz kimsiniz; diyebildi ancak. Mutlaka ulu biri olmalısınız. Yüzünüzde büyüklük işareti, sözünüzde huzur veren bir tatlılık var.
    Eşi olmayan insanda rahatlatan bir tarifsiz tebessüm:
    -Ben, Allah’ın Resulü Muhammed’im; mektubu getir. Ebi Leyli istenileni cebinden çakararak tazimle uzattı…
    Yüce Peygamber, mektubu yanındakilere okutttular ve:
    -Merhaba Salih kardeşim, merhaba salih kardeşim, merhaba sahil ka​
     



Sayfayı Paylaş