Mehmet Akif Ersoy'un Şiirleri

Konusu 'En Güzel Şiirler' forumundadır ve SeçiL tarafından 24 Şubat 2016 başlatılmıştır.

  1. SeçiL Well-Known Member


    İstiklal Marşımızın Yazarı Ünlü Şair Mehmet Akif Ersoy'un En Güzel Şiirleri

    Ey Yolcu


    Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
    Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
    Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
    Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan,
    Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
    Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!


    Hürriyet

    "Hürriyeti aldık!" dediler, gaybe inandık;
    "Eyvah, bu bazicede bizler yine yandık!"
    Cem'iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:
    Sapsağlam iken milletin erkanını yıktı.
    "Turan ili" namiyle bir efsane edindik;
    "Efsane, fakat, gaye!" deyip az mı didindik?
    Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
    Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!


    Âtiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak...

    Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
    Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
    Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
    Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
    Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
    'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.


    Bayram

    Gelin de bayramı Fatih'te seyredin, zira
    Hayale, hatıra sığmaz o herc ü merc-i safa,
    Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
    Tutun da, ta dedemiz demlerinden arta kalan,
    Asırlar ölçüsü boy boy asali nesle kadar,
    Büyük küçük bütün efrad-i belde, hepsi de var!
    Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
    İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,
    Biraz gidin; Kocaman bir çadır... önünde bütün,
    Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
    Nöbetle bekleşiyorlar; acep içinde ne var?
    "Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!"
    Geçin: sırayla çadırlar, önünde her birinin.
    Diyor: "Kuzum, girecek varsa durmasın girsin."
    Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir ilan,
    "Alın gözüm buna derler..." sedası her yandan.
    Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
    Gelen yapışmada bir, mutlaka o saplı tele,
    Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
    İnince binmede artık onun da hemşerisi:
    "Hak okka çünki bu kantar... Frenk icadı gıram
    Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam."
    "Muhallebim ne de kaymak!
    "Şifalıdır macun!"
    "Simit mi istedin ağa!" "Yokmuş onluğun, dursun."
    O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller
    Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller
    Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
    Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
    Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
    Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan
    Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
    Ferag-ı bal ile birden geviş getirmedeler,
    Koşan, gezen, oturan, maniler düzüp çağıran.
    Davullu zurnalı "dans" eyliyen, coşup bağıran,
    Bu kainat-i sürurun içinde gezdikçe,
    Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,
    Güzelce süslenerek dest-i naz-ı maderle,
    Birer çiçek gibi nevvar olan bebeklerle
    Gelirdi safha-i mevvac-i iyde başka hayat...
    Bütün sürur u setaretti gördüğüm harekat,
    Onar parayla biraz sallandırdılar... derken,
    Dururdu "Yandı!" sadasıyle türküler birden,
    - Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
    - Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.

    "Deniz dalgasız olmaz
    Gönül sevdasız olmaz
    Yari güzel olanın
    Başı belasız olmaz!
    Haydindi mini mini maşallah
    Kavuşuruz inşallah..."

    Fakat bu levha-i handana karşı, pek yaşlı,
    Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,
    Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
    Gelen geçen "Bu niçin ağlıyor?" deyip soruyor.
    - Yetim ayol... Bana evlat belasıdır bu acı
    Çocuk değil mi, 'salıncak' diyor...
    - Salıncakçı!
    Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevabına say...
    Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
    - Hay hay!
    Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
    Katıldı ağlamıyan kızların setaretine.


    Bir Gece

    Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
    Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
    Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
    Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
    Bir kerede, mamure-I dünya, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
    Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
    Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.
    Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,
    Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
    Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!
    Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,
    Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
    Medyun ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.
    Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.


    Bülbül

    Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
    Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

    Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

    Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
    Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

    Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

    -Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

    O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
    Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

    Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

    Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
    Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

    Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
    Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

    Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
    Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

    Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
    Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

    Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Seraba Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

    Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.

    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâb olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

    Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
     



  2. SeçiL Well-Known Member

    Çanakkale Şehidlerine

    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

    - Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

    Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupalı"

    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya'yla beraber bakıyorsun; Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,

    Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam.

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

    Bu göğüslerse Huda'nın ebedi serhaddi;
    "O benim sun'-i bediim, onu çiğnetme" dedi.

    Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid'i...
    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmeyecek makber'i kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.

    "Bu, taşındır" diyerek Ka'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsan oradan;

    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin'i,

    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

    Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.


    Fatih Kürsüsü’nden

    Birinci zümreyi teşkil eden zavalli avam,
    Biraksalar devam edecek tatli uykusuna devam.
    Bugün nasibini yerleştirince kursagina;
    'Yarin' nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sagina.
    Yikilsa arş-i hükümet, tikilsa kabre vatan,
    Vazifesi degil; çünkü 'hepsi Allah'tan!'
    Ne hükmü var ki, esasen yalanci dünyanin?
    Ölürse, yan gelip yatacak cennetinde Mevla'nin.
    Fena kuruntu degil! Ben derim, sorulsa bana:
    'Kabul ederse cehennem ne mutlu, amca, sana!'

    Ikinci zümreyi teşkil eden cemaat ise,
    Hayata küskün olandir ki: saplanip ye'se,
    'Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna!'
    Demiş de hirkayi çekmiş bütün bütün başina.
    Bu türlü bir hareket mahz-i küfr olur, zira:
    Talepte amir olurken bir ayetinde Huda;
    Buyurdu: 'Kesmeyiniz ruh-u rahmetimden ümid;
    Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.'
    Bu bir; ikincisi: ye'sin ne olsa esbabi,
    Onun atalet-i külliyedir ki icabi,
    Teressübâtini etmiştik önceden tahlil.

    Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
    Evet, şebâb-I münevver denen şu nesl-i sefih.
    - Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih-
    Bu züppeler acaba hangi cinsin efradi?
    Kadin desen, geliyor arkasindan erkek adi;
    Hayir, kadin degil; erkek desen, nedir o kilik?
    Demet demetken o saçlar ne muhtasar o biyik?
    Sadasi baykuşa benzer, hirami saksagana;
    Hülasa, züppe demiştim ya, artik anlasana!...
    Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşir,
    Ki, haddim olmiyarak, 'Aferin!' desem yaraşir.
    Nedir mi? Anlatayim: öyle bir metaneti var,
    Ki en savilmiyacak ye'si tek birayla savar.
    Sinirlerinde teessür denen fenalik yok,
    Tabiatinda utanmakla aşinalik yok.
    Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmiş,
    Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmiş,
    Nasilsa 'Rabbim utandirmasin!' duasi alan,
    Bu arsizin o damar zaten eksik alnindan!
    Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş nazlim,
    Tokatliyan'da satar mutlaka, gider de çalim.
    Eger dolandirabilmişse istenen parayi;
    Görür mahalleli ta karnavaldan maskarayi!
    Beyoglu'nun o mülevves muhit-i fahişine
    Dalar gider, takilip bir sefilin peşine.
    'Haya, edeb gibi sözler rüsum-u fasidedir;
    Vatanla aile, hatta, kuyud-u zaidedir.'
    Diyor da hepsine birden kuduzca saldiriyor...
    'Ayip degil mi?' demişsin... Acep kim aldiriyor!
    Namaz, oruç gibi şeylerle yok aliş verişi;
    Mukaddesat ile eglenmek en birinci işi.
    Duyarsaniz 'kara kuvvet' bilin ki: imandir.
    'Kitab-i köhne' de -haşa- Kitab'i Yezdan'dir.
    Üşenmeden ona Kur'ani anlatirsan eger,
    Şu ezberindeki esmayi muttasil geveler:
    'Kurun-u maziyeden kalma cansiz evradi
    Çekerse, dogru mu yirminci asrin evladi?'
    Nedir alakasi yirminci asr-i irfanla
    Bu şaklaban herifin? Anlamam ayip degil a!
    Meta'-i fazli mi varmiş elinde gösterecek?
    Nedir meziyeti, görsek de bari ögrensek.
    Hayir! Mehasin-i Garb'in birinde yok hevesi;
    Rezail, oldu mu lakin, şiaridir hepsi!
    Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanirim.
    -Ne oldu bilmiyorum şimdi, sag degil sanirim-
    Kumar, senaatin akşami, irtikap, içki...
    Hulasa defter-i a'mali öyle kapkara ki:
    Yaninda leyl-i cehennem, sabah-i cennettir!
    'Utanmiyor musun. Ettiklerin rezalettir!'
    Denirse kendine, milletlerin ekabirini
    Sayardi göstererek hepsinin kebairini:
    'Filan içerdi... Filan fuhşa münhemikti...' diye
    Mülevvesatini bir bir rical-i maziye
    Izafe etmeye başlardi paye vermek için.
    'Peki! Fezaili yok muydu söylediklerinin?'
    Diyen çikarsa 'müverrihlik etmedim!' derdi.
    Şu züppeler de, bugün ayni ruhu gösterdi.
    Fransiz'in nesi var? Fuhşu, bir de ilhadi;
    Kapişti bunlari 'yirminci asrin evladi!'
    Ya Alman'in nesi var zevki okşayan? Birasi;
    Unuttu ayrani, ma'tuda döndü kahrolasi!
    Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var:
    Ulumu var, edebiyyati var, sanayii var.
    Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
    Döner muhitimiz elbet muhit-i ma'rifete.
    Kucak kucak taşiyor olmadik mesaviyi;
    Begenmesek 'medeniyyet!' diyor; inandik iyi!
    'Ne var, biraz da maarif getirmiş olsa...' desek
    Emin olun size 'hammallik etmedim?' diyecek.


    Hasta

    "Vak'a Halkalı Zirâ'at Mektebinde geçmişti"

    - Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz;
    Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz.
    Sade bir nezle-i sadriyyemi illet? Nerede?
    Çocuğun hali fenalaştı son günlerde,
    Ameliyata çıkarken sınıf on gün evvel,
    Bu da gelmez mi? Dedim " Kim dedi, oğlum sana gel?
    Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan;
    Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan."
    O zamandan beridir za'fi terakki ediyor;
    Görünen: bir daha kalkınması artık pek zor;
    Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
    Oluyormuş biraz dindiği
    - Ben zaten işin,
    Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu
    Bana ihtara ne hacet, a beyim. Şimdi bunu?
    Maamafih yeniden bakalım dikkatle:
    Hükmü kat'i verelim, etmeye gelmez acele.
    - Çağırın hastayı gelsin.
    - Kapının perdesini,
    Açarak girdi o esnada düzeltip fesini,
    Bir uzun boylu çocuk... Lakin o bir levha idi..!
    Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedi,
    Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri.
    Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.
    O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;
    Fırlamış alnı, damarlarla beraber çıkmış,
    Betbeniz kül gibi olmuş uçarak nur-i sebab;
    O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bitab!
    O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;
    Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!
    Kafa yük gibi kesilip boynuna, çökmüş bağrı;
    İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.

    - Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim...
    Soyun evvelce, fakat...
    - Siz soyunuz yok halim!
    Soydu biçareyi üçbeş kişi birden, o zaman
    Aldı bir heykeli urya-i sefalet meydan
    Yok bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti:
    "Bakmasak hastayı nevmid ederiz belki" diye;
    Çocuğun göğsüne yaklaştım biraz dinlemeye:
    Öksür Oğlum... Nefes al... Oldu, giyin;
    Bakayım nabzına... A'lâ... Sana yavrum, kodein
    Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir...
    Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir.
    Hadi git, kendine iyi bak...

    - Nasıl ettin doktor?
    - Edecek yok, çocuk artık yola girmiş, gidiyor!
    Sol taraftan rienin zirvesi tekmil çürümüş;
    Hastalık seyr-i tabiisini almış yürümüş.
    Devri salisteki asarı o mel'un marazın
    Var tamamiyle, değil hiçbir eksik arazın.
    Bütün a'raz, şehikiyle, zefiriyle...
    - Yeter !
    Hastanın çehresi meydanda! İnsanda meğer
    Olmasın his denilen şey... O değil, lâkin biz
    Bunu "Tebdil-i hava" der de nasıl göndeririz?
    Şurda üçbeş günü var... Gönderelim yolda ölür....
    "Git!" demek, hem, düşünürsek ne büyük bir zuldür!
    Hadi göndermeyelim... Var mı fakat imkânı?
    Kime derd anlatırız? Bulsan a derde anlayanı!
    - Sözünüz doğru, Müdür bey; ne yapı yapmalı; tek
    Bu çocuk gitmelidir. Çünkü eminim, pek pek,
    Daha bir hafta yaşar, sonra sirayet de olur;
    Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma'zur.
    - Bir mubaşşir çağırın.

    - Buyrun efendim.
    - Bana bak :
    Hastanın gitmesi herhalde muvafık olacak.
    "Sana tebdil-i hava tavsiye etmiş doktor.
    Gezmiş olsan açılırsın..." diye bir fikrini sor.
    "İstemem!" de o fakat dinleme, iknaa çalış;
    Kim bilir, belki de biçare çocuk anlamamış?
    ***
    - Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim?
    Bırakın halime artık beni, rahat öleyim!
    Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün
    Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne içün
    Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden.
    "Öleceksin!" diye koğmak? Bu koğulmaktır. Ben,
    Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum?
    Etmeyin sokaklarda perişan olurum!
    Anam ölmüş babamın bilmiyorum hiç yüzünü;
    Sanki atîdeki mevhum refahım giderek,
    Onu çalkandığı hüsranlar, içinden çekecek!
    Kardeşim kurduğun amali devirmekte ölüm;
    Beni göm hurfe-i nisyana, ben artık öldüm!
    Hangi bir derdim için ağlıyayım, bilmiyorum.
    Döktüğüm yaşları çok görmeyiniz; mağdurum!
    O kadar sa'y-i beligin bu sefalet mi sonu?
    Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,
    Çalışıp ömrümü çılgınca heba etmezdim,
    Ben bu müstakbele mazimi feda etmezdim!
    Merhamet bilmeyen insanlara bak, Yarabbi,
    Koğuyorlar beni bir sail-i avere gibi!
    - Seni bir kerre koğan yok, bu sözün pek haksız.
    "İstemem yollamayın" dersen eğer, kal, yalnız...
    Hastasın...
    - Hem Verem'im! Söyle, ne var saklayacak!
    - Yok canım, öyle değil...
    - Öyle ya herkes ahmak,
    Bırakırlar mı, eğer gitmemiş olsam acaba?
    Doğrudur gitmeliyim... Koşturunuz bir araba.

    Son sınıftan iki vicdanlı refikin koluna
    Dayanıp çıktı o biçare, sefalet yoluna.
    Atarak arkaya bir lemba-i lebriz-i elem,
    Onu teb'id edecek paytona yaklaştı "Verem"!
    Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,
    Öptüler girye-i matem dökerek gözlerini;
    - Çekiver doğruca istasyona...
    - Yok, yok, beni ta,
    Götür İstanbula bir yerde bırak ki; guraba,

    - Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada -
    Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!
     

Sayfayı Paylaş