Mehmet Akif Ersoy'un Meşhur Şiirleri

Konusu 'En Güzel Şiirler' forumundadır ve SeçiL tarafından 21 Nisan 2016 başlatılmıştır.

  1. SeçiL Well-Known Member


    Çanakkale Şehidlerine

    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,

    - Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

    Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle "bu: bir Avrupalı"

    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya'yla beraber bakıyorsun; Kanada!

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,

    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,

    Maske yırtılmasa halâ bize affetti o yüz...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.

    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı;

    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.

    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.

    Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.

    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman o orduyu seyret ki, bu tehdide güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

    Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam.

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

    Bu göğüslerse Huda'nın ebedi serhaddi;
    "O benim sun'-i bediim, onu çiğnetme" dedi.

    Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid'i...
    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

    Sana dar gelmeyecek makber'i kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.

    "Bu, taşındır" diyerek Ka'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;

    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsan oradan;

    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,

    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin'i,

    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;

    Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...

    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.


    Bül Bül

    Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
    Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştırm.

    Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştır;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

    Muhitin hali insaniyetin timsalidir sandım;
    Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vadeden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

    Ne muhik nağmeler, Yarab, ne mevcamevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

    -Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

    O zümrüt tahta kondun, semavi saltanat kurdun,
    Cihanın yurdu hep çiğnense çiğnenmez senin yurdun!

    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

    Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

    Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
    Hayatın en muhayyel gayedir âhara dünyada.

    Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
    Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

    Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
    Asırler var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

    Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
    Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

    Bugün bir yemyeşil vadi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin


    Ey Yolcu

    Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
    Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
    Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
    Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan,
    Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
    Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!


    Bir Gece

    Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
    Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
    Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
    Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
    Bir kerede, mamure-I dünya, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
    Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
    Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.
    Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,
    Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
    Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!
    Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,
    Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
    Medyun ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.
    Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.


    Leyla


    Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";
    Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".
    Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
    Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
    Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
    Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!
    Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;
    Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!
    Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
    İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?
    Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?
    Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,
    Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
    Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!
    Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,
    Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!
    O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...
    Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;
    Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
    Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?
    O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
    "Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,
    Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;
    Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

    Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
    Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.
    Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
    Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!
    Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
    Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!
    Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
    Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
    Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
    Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?
    Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
    Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
    Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
    Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

    Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
    Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,
    Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
    Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
    Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;
    Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
    Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
    Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
    Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
    Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.


    Hürriyet

    Hürriyeti aldık!" dediler, gaybe inandık;
    "Eyvah, bu bazicede bizler yine yandık!"
    Cem'iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı:
    Sapsağlam iken milletin erkanını yıktı.
    "Turan ili" namiyle bir efsane edindik;
    "Efsane, fakat, gaye!" deyip az mı didindik?
    Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?
    Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!


    Zulmü Alkışlıyamam

    Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
    Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
    - Boğamazsın ki!
    - Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
    Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
    Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
    İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?


    Edirne

    Edirne kal'asıdır gördüğün hisar-ı mehib
    Şu zirvesinde biten simsiyah ağaç da salib
    Murad-ı evveli koynunda gezdiren tepeler
    Nasıl rüku ediyor Ferdinand'a bak bu sefer
    Bizim midir sanıyorsun şu yükselen bayrak?
    Çeken Savof, Lala Şahin değil kuzum, iyi bak
    Edirne! İşte o islamın ahenin suru
    Edirne! İşte o şarkın cebin-i mağruru
    İkinci aşr-ı tealisi Al-i Osman'ın
    Birinci mevki-i feyyazı belki dünyanın
    Edirne! İşte o şarkın demir kilidi
    Sefil ayakları altında Bulgar'ın şimdi
    Muzaffer ordusu hakkıyla(!) intikam alıyor
    Kadın, kız, çoluk, çocuk, erkek ne bulsa parçalıyor
    Bu katliama da razıyım ihtiram olsa
    Harim-i dini de geçtik harim-i namusa
    Şu dört minareli cami ki yoktu hiçbir eşi
    Ki parlıyordu hilalinde sanatın güneşi
    Salibi sineye çekmiş de bekliyor.Nevmid


    Sultan Yalısı

    Cosar avizeler atrık köpürür kandiller
    Bu ışık çağlıyanından bütün afak inler
    Yalının cephesi baştan başa nur
    Nim açık pencereler reng ü ziyadan mahmur

    Al, yeşil mavi fenerlerle donanmış kıyılar
    Serv-i siminler atılmış suya titrer par par
    Dalgalardan seken üç çifte kayıklar sökerek
    Süzülür sahile şahin gibi; yüzlerce kürek

    Bir taraftan bu akın yükseledursun
    Bir taraftan, dökülür öndeki saflar saraya
    Rıhtımın taşları, zümrüt gibi İran halısı
    Suda bitmiş çimen, üstünde de Sultan yalısı


    CENK MARŞI

    ey sürüden arkaya kalmış yiğit
    arkadaşın gitti haydi sen de git
    bak ne diyor ceddi şehidin işit
    haydi git evladım uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek ön safa geçmiş bulun
    uğurun açık olsun uğurlar ola.

    eşele bir yerleri örten karı
    ot değil onlar dedenin saçları
    dinle şehit sesleridir rüzgarı
    haydi git evladım uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek on safa geçmiş bulun
    uğurun açık olsun uğurlar ola
    haydi levent asker uğurlar ola

    yerleri yırtan sel olup taşmalı
    dağ demeyip taş demeyip aşmalı
    sende ki coşkunluğa er şaşmalı
    kahraman askerim uğurlar ola
    haydi git evladım açıktır yolun
    zalimlere karşı bükülmez kolun
    bayrağı çek ön safa geçmiş bulun
    haydi levent asker uğurlar ola
    haydi git evladım uğurlar ola.


    HÜSRAN


    Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
    İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
    Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,
    Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?
    Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?
    Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;
    Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,
    Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.
    Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,
    Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.
    Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
    İnler Safahât"ımdaki husran bile sessiz!


    ŞEYTAN


    Anadolu'da bir köy
    Köyün içinde bir ev
    Evin içinde bir adam
    Adamın içinde bir şeytan
    Kezban...Kezban


    İTİRAF


    Safahât'ımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz;
    Yalınız, bir yeri hakkında "hazin işte bu!" der.
    Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi var ya?
    Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!

    Mehmet Akif Ersoy
     



  2. SeçiL Well-Known Member

    Âhiret Yolu

    sokakta sâde bir 'âmîn! ' sadâsıdır gidiyor:
    mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor
    basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
    başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
    denildi: 'fâtiha! '; âmîni kestiler bu sefer,
    göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
    hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
    deminki zemzemeler bir zaman için dindi
    duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,
    diyordu:
    - söyleyin allâh için şu merhûmu,
    nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
    - iyi biliriz!
    -yarın huzûr-i ilâhîde toplanıp hepiniz,
    bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?
    - evet!
    - imâm efendi, helâllık da iste, merhamet et
    - helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı
    - helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!

    cemâatin yüreğinden kopup 'helâl olsun! '
    nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,
    misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
    içerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;
    baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden:
    -bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
    -yıkıldı dostlar evim, barkım ah gitti kocam!
    -dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
    -tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
    kızıp da 'ey! ' demiş insan değildi, hemşîre!
    -zavallı remziye! boynun büküldü evlâdım
    -babam ne oldu?
    -baban öldü
    -etme ayşe hanım,
    bu söylenir mi ya? hicrân olur zavallı kıza
    ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza
    açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın

    göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın,
    sevimli bir küçücek kız beiinde ancak var
    donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
    zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi
    benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî
    sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,
    yüzer önünde ademden nişâne bir engin,
    çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
    bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
    cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
    o tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca
    nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
    nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?
    bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
    samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer

    değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
    sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler
    o tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
    güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
    içinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
    zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor
    bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
    suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
    evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
    vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
    bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
    dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
    ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,
    nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi
    çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
    açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât

    senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
    ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
    elinden yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş
    o, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz muktedirsen aş! '

    musallâ: müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
    musallâ: ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
    musallâ: minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
    musallâ-: ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın

    bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
    bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ'atler
    civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
    kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!

    babam, kardeşlerim, evlâdım, annem belki bunlardan
    muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân
    bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân
    benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
    serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
    müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
    zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
    bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ

    namaz kılındı; duâ bitti kârban, yoluna
    düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna
    yarım sâat henüz olmuştu yolcular durdu;
    demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu
    cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
    sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
    atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
    kabardı toprağın altında bir an, bir ur!
    evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
    dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini·
    sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
    ilel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!


    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE


    Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
    O, rûkü olmasa, dünyada eğilmez başlar,
    Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;
    Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
    Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
    "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy


    Atiyi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak

    Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak
    Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak
    Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle
    İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
    Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir'
    Davransana Eller de senin, baş da senindir!
    His yok, hareket yok, acı yok Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana Sen böyle değildin
    Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
    Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
    Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
    Tek bir ışık olsun buluver Kalma yolundan
    Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
    Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
    Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun
    Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
    Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez
    En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
    Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
    Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
    Hüsrâna rıza verme Çalış Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

    Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş
    Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş Batıyormuş! '
    Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
    Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
    Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır
    Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar
    Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var
    Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
    Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
    'İş bitti Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma
    Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma

    14 Mart 1913
    Mehmet Akif Ersoy


    Seyfi Baba


    Geçen akşam eve geldim Dediler:
    - Seyfi Baba
    Hastalanmış, yatıyormuş
    - Nesi varmış acaba?
    - Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah
    - Keşki ben evde olaydım Esef ettim, vah vah!
    Bir fener yok mu, verin Nerde sopam? Kız çabuk ol!
    Gecikirsem kalırım beklemeyin Zîrâ yol
    Hem uzun, hem de bataktır
    - Daha a'lâ, kalınız
    Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız
    Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
    Boşanan yağmur iliklerde, çamur tâ belde
    Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlayarak;
    'Gel! ' diyen taşları kurtarmasa, insan batacak
    Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
    Boğuyordum! müteveffâyı bütün âferine
    Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
    Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
    Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,
    Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
    Çok mu yüzdük bilemem, toprağı bulduk neyse;
    Fenerim başladı etrâfını tektük hisse
    Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun
    Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
    Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
    Kâh olur, mürde şuâ'âtı düşer bir mezara;
    Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
    Kâh bir ma'bed-i fersûdenin üstünden aşar;
    Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
    Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
    Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, uryan,
    Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
    Hânüman yoksulu binlerce sefilân-ı beşer;
    Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
    Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
    O kopan râbıtanın, darmadağın yavruları;
    Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
    Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
    Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
    Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil
    Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
    Bana göstermeli bir kerre Niçin? Belli değil!
    Ya o bîçâre de râhmet suyu nûş eyliyerek,
    Hatm-i enfâs edivermez mi hemen 'cız! ' diyerek?
    O zaman sâmi'anın, lâmisenin sevkıyle
    Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
    Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi
    Ne yalan söyliyeyim kalbime haşyet geldi
    Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
    Geçiyor Sapmıyarak doğru yürürlerse eğer,
    Giderim arkalarından Yolu buldum zâten
    Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
    İşte karşımda bizim yâr-ı kadîmin yurdu
    Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu
    Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
    Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
    Açıversem İyi amma kapı zâten aralık
    Gâlibâ bir çıkan olmuş Neme lâzım, artık
    Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
    Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri
    Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
    Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!
    Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
    Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
    - Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
    Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım
    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun
    Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun
    Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın
    Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın
    Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım
    Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım
    Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
    Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
    O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
    Gördü bir sahne-i üryân-ı sefâlet ki nigâh,
    Şâir olsam yine tasvîri otur bence muhâl:
    O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!
    Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
    Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfı Baba
    - Ihlamur verdi demin komşu Bulaydık, şunu, bir
    - Sen otur, ben ararım
    - Olsa içerdik, iyidir
    Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme
    Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
    Başladım kaynatarak vemeye fincan fincan,
    Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan
    - Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
    Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın
    - Mehmed Ağ'nın evi akmış Onu aktarmak için
    Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün
    Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!
    İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene
    Hadi aktamıyayım Kim getirir ekmeğimi?
    Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
    Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
    Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
    Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iç yapamaz;
    Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz
    Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
    Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
    Eli ekmek tutacak? İşte saat belki de üç
    Görüyorsun daha gelmez Yalınızlık pek güç
    Ba'zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
    Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
    - Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
    Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice
    İhtiyar terliyedursun gömülüp yorganına
    Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
    Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
    Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer
    Ortalık açmış, uyandım Dedim, artık gideyim,
    Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim
    Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
    Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
    O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
    Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi!

    Mehmet Akif Ersoy
     
  3. SeçiL Well-Known Member

    Azmine Sarıl

    Ye's öyle bir bataktır ki,
    Düşersen boğulursun
    Azmine sarıl sımsıkı
    Bak ne olursun


    KÜFE

    Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
    Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
    Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
    Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
    Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
    Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
    Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
    Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
    Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
    Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
    Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
    Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
    O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
    Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
    Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
    Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
    Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
    On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
    Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
    Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
    -Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
    Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
    O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
    Göründü:
    -Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
    Ne istedin küfeden yavrum?Ağzı yok, dili yok,
    Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok
    Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
    Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
    Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
    Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"
    Dedim ki ben de:
    Ayol dinle annenin sözünü...
    Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
    -Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol Şuradan!
    Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
    Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
    -Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
    Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
    -Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
    Adın nedir senin, oğlum?
    -Hasan.
    -Hasan, dinle.
    Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
    Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
    Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
    O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
    Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
    Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
    -Küfeyle öyle mi?
    -Hay hay! Neden bu söz lâkin?
    Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
    Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
    -Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
    -Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
    "Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
    Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
    Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
    Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

    Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
    Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
    Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
    Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?

    Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
    Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
    Kömürcüler kapısından girince biz, develer
    Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
    O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
    O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
    Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
    Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
    Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
    Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;
    Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
    Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
    Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
    Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
    Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
    Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
    Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
    Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
    Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
    Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
    Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
    On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!
    O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
    Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
    Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
    Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;
    Evet, bu yavruların hepsi, pür südud-i şebab,
    Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitab.
    Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
    Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
    -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında-
    İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırarında!
    O, yük değil, kaderin bir cezası ma'sûma...
    Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkuma!

    Mehmet Akif ERSOY
     

Sayfayı Paylaş