Libyanın Turistik Yerleri

Konusu 'Ülkeler' forumundadır ve RüzGaR tarafından 18 Kasım 2014 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Libyanın Turistik Mekanları

    Libya nın gezilecek görülecek yerleri

    FİZAN: DÜNYANIN EN GÜZEL ÇÖLÜ
    Libya’nın Sahra tarafından çevrelenmiş Fizan Çölü, dünyanın en güzel, en olağanüstü manzaralarına, inanılmaz büyüklükteki kumullara sahip. Murzuk ve Ubari kum denizleri ya da okyanusları binlerce kilometrekarelik alanı kaplıyor. Güzelliğinin yanı sıra Fizan’ın el değmemişliği, bakirliği şaşırtıyor. 12 bin yıl öncesine giden Akakus mağara resimlerini ya da Matkanduş kaya oyma resimleri izleme çabası Fizan Çölü’nde 4WD’lerle ya da deve sırtında yapılacak muhteşem bir çöl safarisiyle birleşiyor. Bitmeyen bir ufuk çizgisi, monotonluğu kıran inanılmaz iniş çıkışlar, bir kumul çıkışının ardından gelecek inişin bilinmezliği müthiş bir heyecan yaratıyor. Eski kervan yollarının şimdiki ıssızlığı, yıldızların altındaki çölün yalınlığı ve parıltısı, internetten, televizyondan ve de Mr. Bush’tan habersiz bir doğayla başbaşa kalış..

    TRABLUSGARP
    Libya’nın en büyük ve en kozmopolit kenti Trablusgarp. Fenikelilerce İÖ 500’lü yıllarda kurulan Trablusgarp öncelikle Akdenizli, ardından biraz Arap, Müslüman, epeyce Osmanlı ve İtalyan. Kentin en etkileyici yeri Yeşil Meydanı ya da Şehitler Alanı çevresi. Bu çevrede Kale (Assai el-Hamra), Kale içinde Cemahiriye Müzesi, Kale ardında Eski Kent, meydanın diğer tarafında İtalyan mimarisine sahip hoş yapılar yer alıyor. Müze Libya gezisinin ‘olmazsa olmaz’larından. Neolitik Çağ’dan günümüze kronolojik 47 galerinin bir kısmında olağanüstü parçalar sergileniyor.

    Eski Kent ya da Medine bir Fes ya da Marakeş ölçüsünde olmasa bile yine de çok ilginç. Burada 3-4 saatlik çok hoş bir yürüyüş gerekiyor. Çarşılar, örneğin Suk el Müşir, Sul el-Türk, yukardan kemerli daracık sokaklar, beyaz badanalı evler, Karamanlı Camii, 1200 yıllık olduğu söylenen En Naka Camii, Osmanlı döneminin Gurci, Osman Paşa, Turgut (Dragut) camileri, değişik medreseler, hanlar, eski Fransız, İngiliz elçilikleri, kiliseler, surlar, kapılar, Marcus Aurelius Kemeri...

    Trablusgarp’ın batısı ve doğusu tarihte Tripolitania olarak biliniyor: Eski Trablusgarp yerleşimi yani Oea, batıda Sabratha, doğuda Leptis Magna. Birkaç kez depremle yıkılan Sabratha’nın restorasyonlu bugünkü görüntüsü Roma Dönemi’nden. Yumuşak kum taşından yapılar yılların deniz dalgalarınca epey aşındırılmış olsa da eski günlerin görkemini gözler önüne seriyor: Antonine, Liber Pater (Dionisos), Serapis, İsis Herküles tapınakları, Kapitol, forum, antik tuvaletler, deniz hamamı, senato binası, Hıristiyan bazilikası, Bizans duvarı, restorasyonlu, kabartmalı skenesi ile muhteşem tiyatro binası ve Müze’deki olağanüstü Iustinianos Dönemi mozaikleri...

    Ama Libya’nın en parlak antik ören yeri Leptis Magna. İstanbul’u yakıp yıkan, cezalandıran, sonra da yeniden inşa eden Roma İmparatoru Septimus Severus’un doğum yeri olan Leptis Magna bir zamanlar Afrika’nın en büyük Roma kenti. Kalıntılar oldukça iyi korunmuş, restorasyonu hálá sürüyor. Oldukça geniş bir alana yayılan ören yerine 203 yılında yapılan görkemli Septimus Severus Kemeri’nden giriliyor. Hadrian hamamları, Anıtsal Çeşme, Büyük Sütunlu Cadde, Medusa başları, su perileri başlarıyla ünlü devasa Severus Forumu, 92 x 40 metre ebadındaki son derece etkileyici muazzam bazilika, eski forum, liman, Roma kentlerinde görülmeyen tarzdaki çarşı, muhteşem tiyatro, sirk kalıntıları ve 16 bin kişilik son derece iyi durumdaki amfitiyatro ve dev sahneleri içeren mozaikleri ve freskolarıyla ünlü Avcı Hamamları, ayrıca çok mükemmel bir yerel müze.

    BİNGAZİ
    Libya’nın ikinci büyük kenti Bingazi. II. Dünya Savaşı bombardımanlarında büyük ölçüde tahrip olduğu için, bugün yeni binalarıyla modern bir kent durumunda. En önemli yeri Özgürlük Meydanı ve yakınındaki Kapalı Çarşı.

    Bingazi ile Tobruk arasında kalan sahil şeridi Kireneyka (Berka) olarak bilinir. Bu şerit üzerinde beş antik Yunan (Pentapolis) kenti bulunur. Tokra, Tulmeyse, Barke, Cyrene ve Apollonia. Bunlardan Barke dışındakilerin kalıntıları bugün görülebilmekte. Tulmeyse’deki Sütunlu Villa ile Agora; Cyrene’deki Zeus Tapınağı, Forum, Agora, Apollo Tapınağı ile Nekropolis; Apollonia’daki Orta Kilise ile Tiyatro gerçekten görülmeye değer. Cyrene’de yeni açılan Müze’de sergilenen Roma heykelleri olağanüstü.

    Denizin hemen dibinde kurulu konumuyla muhteşem bir manzaraya sahip Apollonia’dan sonra gelen Ras-el Hilal, insanı Akdeniz’e aşık eden hilal biçimli bir kıyı güzelliği. Ardından kıyıda Fransızlar tarafından parlak bir biçimde restore edilen L’Atrun kiliseleri, sonra Derna ve II. Dünya Savaşı alanları ve mezarlıkları ile ünlü Tobruk geliyor.

    Kıyıdan biraz içerde günümüzde ulusal kahraman sayılan, faşist İtalyan birliklerine karşı direnişi örgütleyen Ömer el-Muhtar’ın bölgesi El-Beyda ve olağanüstü Vadi el-Kuf bulunuyor. Bu bölge içinde Slonta’da gizemi hálá tam olarak çözülemeyen bir kült tapınağı yer alıyor.

    Libya’nın bir başka tarihi ve doğal güzelliği Cebel Nefusa’da (Batı Dağları) yansır. Burası özgün Berberi kültürünün yaşadığı yer. Yefren, Yadu, Kasır el-Hac, Kabav, Nalut gibi yerlerdeki kerpiçten yapılmış evler, zeytinlikler, camiler, Kapadokya’dakilere benzer minber minareler, ortak silolar... Bizleri 600-700 yıl öncesine götürür.

    SAHRA ÇÖLÜ
    Libya’da çölün incisi ‘Sahra’nın Mücevheri’ unvanını hak etmiş olan Gıdamis, mimarisi, insan yaşamı ile sert doğa koşulları arasında olağanüstü bir uyum sağlamış. Çamur, tuğla ve hurma ağacı gövdeleri kullanılarak yapılan evler oldukça sevimli ve kullanışlı. İki katlı evlerin birinci katında bütün odaların açıldığı bir avlu bulunuyor. Odaların aydınlatılması, yüksek tavanlarında açılan deliklerden içeri sızan güneş ışığı ile sağlanıyor. İkinci kat ise hurma ağacı gövdeleri üzerinde yükseliyor.

    Evin dekorasyonu tamamen kadına ait. Erkek evlilik öncesi anahtarı kadına verir ve kadın erkeğin müdahalesi olmadan tamamen kendi başına evi süsler. Aslında süsleme oldukça sade. Beyaz duvarlar üzerindeki kırmızı renkte desenler ayna parçalarıyla zenginleştirilmiş. Çöl gecelerinde yatak olarak da kullanılan çatılar aslında tamamen kadınlara ait. Mutfak da çatıda bulunuyor. Sokak gezmeleri oldukça sınırlı olan kadınlar için aslında bu teraslar kendi aralarında bir iletişim mekanı. Kentin dar sokakları güneş ışığından tamamen korunmalı. Öyle ki bazı yerler fener gerektirecek kadar karanlık olabiliyor. Bu daracık sokaklar ufak sevimli meydanlara açılıyor ama planlama o kadar mükemmel ki bu meydanlar bile güneş almıyor.

    Yazımızı Gıdamis’in adının nereden geldiğine ilişkin bir söylence ile bitirelim. Eski dönemde çölü karavanla geçmeye çalışan tüccarlar bugün kentin kurulduğu yerde, bir vahanın kenarında öğle yemeği molası verirler ve yollarına devam ederler. Ertesi gün mola yerinde bir yemek kabı unuttuklarını fark edip bir adamı almak için geri gönderirler. Tam kabı alıp geri dönerken, adamın atı toprağı eşeler ve o noktada su fışkırır. Bunun anısına tüccar kafilesi ghad (öğle yemeği) ile ames (dün) kelimelerini birleştirerek bölgeye Gıdamis adını verirler.
     



Sayfayı Paylaş