Kısa Hikayeler

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 12 Temmuz 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Yolumuzdaki Engeller.. (Hikaye)

    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

    Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.

    "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

    Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

    "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."


    Arkadaş (Hikaye)


    Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
    - Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?.. Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
    - Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakın.. Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.." İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü:
    - Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş..
    - Değdi teğmenim. dedi asker..
    - Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
    - Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim icin.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
    - Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..


    Bende Şaka Sanıyordum


    Bir tane arkadaşım vardı annesi ve babası ayrı yaşıyordu. O gün babasının iş için seyehate çıkması gerekiyormuş ama buse nin evde tek kalmasını istememiş. Buse nin annesi bir adamla yaşadığı için Buse annesinde kalmak istemiyormuş. Babasıda ona bakması için halasını çağırmış. Buse nin babasının iş seyehati 1 hafta sürecekmiş. Buse nin halası eve gelmiş buse halası onlara geldiğinde bize gelmişti 3 harflilerden falan konuşuyorduk sonra telefon çalmıştı.
    Arayan busenin halasıydı, buseyi eve çağırmıştı.
    Buse eve gitti. 3 gün falan sonra ankesörlü telefondan birisi beni aradı. Arayan buseydi ağlıyordu hemen onu bulunduğu yerden almaya gittim. Olanları bana anlattığında bende şok olmuştum.
    Buse 3 gündür halasıyla birlikte yaşıyordu.
    3. günün akşamı halası duşa girmiş tam o sırada telefon çalmış ve halasının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenmiş. Duştaki kadın çıkınca buse ayaklarının ters oldugunu görmüş ama bişey olmasın diye anladığını belli etmemiş. Hemen dışarı çıkmış sonra beni aradı zaten bende ilk anlattığında dalga geçtiğini sandım ama halasının ölüm haberini babasından da duydum ve buse pisikolojik yardım alıyor ama artık daha iyi...


    MUM ONU KENDİ RENGİNE BOYADI


    Bir gece pervaneler dernek olmuş, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri önerdi:

    'Hepimiz birden gidip niye yorulalım ki, birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin.'

    Öyle yaptılar. Seçtikleri pervane hayli gittikten sonra uzakta bir köşk gördü, içinde de parlak yanan bir mum vardı. Sevinçle geri dönüp arkadaşlarına mumun ne olduğunu, nasıl oldığunu bire bin katarak anlatmaya başladı. Yaşlı bir pervane vardı aralarında, tecrübeli güngörmüş, mumun ne olduğunu bilen. Habercinin bu sözlerinden sonra onu kınadı ve ' Senin mumdan haberin yok, yanılmışsın.' dedi.

    İkinci pervaneyi gönderdiler. O da bir mum buldu ve ona şöyle bir dokunup geldi. Sonra da ona nasıl kavuştuğunu önceki arkadaşından daha beter, ballandıra ballandıra tasvire koyuldu. Yaşlı pervane yine sözünü kesti:

    ' Azizim, bu senin anlattığın mum değil. Sen de bilmediğin şeyleri anlatmaya çalışıyorsun.'
    Son gönderilen pervane mumu görünce sarhoş oldu, sevgiliyi kucaklar gibi kendini mumun ateşine attı. Bütün bedeni kıpkırmızı kesildi. Geri döndüğünde yaşlı pervane daha onu uzaktan görür görmez: ' İşte' dedi, yalnızca o başardı mumun ne olduğunu öğrenmeyi, yalnızca o erdi hakikate.

    Çünkü mum onu kendi rengine boyadı, onu onurlandırdı.


    MİNE ÇİÇEĞİNİ SULAMAK


    Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:
    "Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?"Yaşlı kadın cevaplamış:
    "Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim."
    Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:
    "Senin söyleyecek bir şeyin var mı?"
    Yaşlı adam cevaplamış:
    "Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum ."Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle tprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim."


    Derviş Kaşıkları


    "Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye sordular bir bilgeye. Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe çağırdı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi.
    Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi. Herkes kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı. Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi.
    Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. Bu kez, sevgiyi gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıkları ancak saplarının uçlarından tutabilecekleri kuralını söylendi.
    Ev sahibi bilgenin "Buyurun, afiyet olsun" sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Bu yöntemle herkes karnını doyurabildi. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu.
    "Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır ?"sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge, bir de öğütte bulundu:
    "İşte", dedi." Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir.
    Ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır. Çünkü yaşam denen bu pazarda, alan değil, veren kazançlıdır her zaman."
     



Sayfayı Paylaş