Kış Hikayesi

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 4 Temmuz 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Bir Kış Günü Hikayesi

    - Bugün hava her zamankinden soğuk değil mi?
    - Evet. Ama mecburuz yola çıkmaya. Hem dert etme. Gittiğimiz yer çok sıcakmış. Isınırız orda bir güzel. Diğer dostlarımızı da göreceğiz bu yolculukta unutma. Bu bile yeter yola çıkmaya.
    - Doğru söylüyorsun galiba...

    Ellerine baktı son kez. Ayışışığı vurmuştu sanki çehresine. Öylesine parlıyordu alabildiğine. Şımarmamak için zor tuttu kendini. " Acaba yolculuk nasıl geçecekti? Şikayet edip sabredemezse, bu diyarları terk etmeyi göze alamazsa...Olmazdı,olamazdı. O zaman ben, ben olamam ki...İnsanlar beni gördüklerinde " işteo. ne güzel. ne kadar temiz, ne kadar gayretli" dediklerinde yüreğindeki sevgiyi ve var olma nedenini sevinçle izleyecekti bu yolculukta. Yaratılma amacı için bu yolculuğa çıkması gerekiyordu.

    Ve yoldaydı. Fakat üşümüyordu çok fazla. Yine nazlıydı. Yine dans eder gibi oradan oraya koşturuyordu. Kimseye rahatsızlık vermeden, üstelik engelleri kaldırarak akıyordu adeta.

    " Ne kadar hoş. herkes burada. Tanışmalıyım hepsiyle." diye söyleniyordu kendi kendine.

    - Hey! Senin adın ne?
    - Berfin. Ya seninki?
    _ Ben mi? Ben , ben...

    Kar tanesi son kelimesini söylerken, toprakla kucaklaşır buldu kendini. Ve sıcaklığını hissettiğinde, gülücükler açtı çehresinde. Bundan böyle toprağa bakabilen herkes, kar tanesini göremese de, onun tebessümünü gördü her seferinde...
     



  2. CAN Well-Known Member

    KIŞ HİKAYESİ

    Seher un çuvalının ağzını açtı. Elindeki tabağı çuvalın içine daldırdı. Tabağı takip eden eli iyice diplere doğru gitmişti. Nerdeyse çuvalın dibi görünüyordu. Bir ürperti duydu bedeninde. Boncuk boncuk terledi. Ancak bir-iki gün yeterdi bu un. Ya sonra, sonrası belli değildi. Daha önünde uzun bir kış vardı.

    Elindeki tabağı doldurdu. Tam çıkmak üzereyken geri döndü. Un çuvalını tekrar açtı. Elindeki tabaktaki unun bir kısmını geri boşalttı. Elindeki tabağa baktı. “İdare etmek lazım.” diyerek unun bir kısmını daha boşaltıp, tabağı düzledi.

    Kerem, tipinin Çıyrıklı’dan, Sakaltutan’dan, Kısır Dağı’ndan getirip Cilavuz vadisine doldurduğu karları yararak köyün içinden geçti. Tipinin yerden tozuttuğu karlar Kerem’in yüzünü yakarak bulduğu çukura doluyordu. Uğultuyla beraber gelen kar tozuntularından korunmak için başını önüne eğiyor, bazen de sırtını dönüyordu.

    Kerem karlara bata çıka yürürken bir yandan da Hamit Usta’nın söylediklerini düşünüyordu.“Bekle bakalım, bu tipi bir dursun.” Kerem yürürken tipinin uğultusu duymuyordu artık. Aklında hep Hamit Usta vardı. Hamit Usta çok fazla konuşmazdı. Çalışırken, insanlar konuşur o yalnızca dinlerdi.“İyi adam bu Hamit usta. Bekle diyor. Tipi dinsin diyor. Bir bildiği vardır herhalde.” Kerem bunları düşünürken eve gelmişti.

    Evin kapısını açtığında odadan gelen sıcaklık üstündeki kar serpintilerini hemen eritmeye yetmişti. Sobada yanan tezeğin kokusu odanın içine yayılmıştı. Kerem anasına bakmadan, anasının yüzündeki çaresizliği görmemek ve kendindeki işe yaramaz bedeni saklamak ister gibi sessizce sobanın yanında dizlerini karnına doğru çekerek oturdu.

    Anasının sesiyle irkildi. “Nerdeydin oğlum. Kışta kıyamette nerelere gittin?”

    Kerem anasına baktı. Nereye gittiğini söylemek istemiyordu.“Köyün içine çıktım ana.”

    Anası her zamanki o içten gelen sesiyle “karnın acıktı mı oğlum?” diye sordu. Kerem evdeki unun bitmek üzere olduğunu biliyordu. Az yemek yemesi gerektiğini de biliyordu.

    “Yok, ana, sonra yerim.” diye anasını geçiştirdi. “Şu tipi bir dursa, o zaman Hamit Usta’nın kapısına dikilir, geldim usta. Hani tipi dursun o zaman bakarız demiştin ya, tipi de durdu işte.” diyerek sessizce mırıldandı düşündüklerini. Anası küçücük odada Kerem’in söylediklerini anlamasa bile ağzından çıkan birkaç sözcüğü duymuştu.

    “Tipinin dineceği falan yok oğlum. Baksana kaç gündür aman vermiyor. Kurban olduğum Allah fakir fukaraya hiç acımaz mı? Tezeğin var mı, unun var mı? Hikmetinden sual olunmaz ama gel gör ki dört can bu kışta kıyamette ne yiyip ne içecekler diye soran var mı?”

    Anası konuştukça Kerem ezildikçe ezildi. Babası öldükten sonra evin en büyük erkeği oydu. Diğer kardeşleri daha küçüktü. Gerçi kerem’in yaşıtları daha ortaokula gidiyorlardı ama onların babası vardı. İşin ucundan tutan biri vardı. Babası öldükten sonra geriye birkaç dönüm tarla kalmıştı. İki inekten birini geçen kış satıp un almışlardı. Şimdi sıra geriye kalan tek inekteydi. Onu da sattılar mı köy yerinde hayvansız cıs cıbıl kalırlardı.

    Seher çaresiz odanın içinde gözünü camdan dışarıya dikmiş yağan kara bakıyordu. “Ne yapacağız şimdi, kim bize un verir. Kimden istesek acab? En iyisi ineği satmak.” Kerem anasına baktı. “Ana olmak çok zor demek ki.” dedi içinden.

    “Birkaç gün daha bekleyelim ana. Tipi bir dinsin hele, Allah kerimdir.” Seher Kerem’den bir umut ışığı sezinlemeye çalıştı, bulamadı.

    “Tipi dinse ne olur oğlum. Kış bitmiyor ya. Ne bulup ne yiyeceğiz?”

    Kerem aç karnına uyudu. Uyumadan gece hep karın durmasını, tipinin dinmesini düşündü.

    Uyandığında ilk iş pencereden dışarı bakmak oldu. Perdenin aralığından görebildiği kadar yerde hiçbir hareket yoktu. Güneşin aydınlığından parlayan karları gördü.“Tipi dindi ana. Ortalık günlük güneşlik.” Kerem’in bu sevincine pek bir anlam verememiş olacak ki anası:

    “Tipi dindi ama un da kalmadı. Bugün son tabağı da ekmek yaptım. İneği götürüp satacağım.” Kerem anasının sözlerine fazla aldırış etmedi. Üstünü giydiği gibi kendini evin önünde buldu.

    Güneşten yumuşamış karlara bata çıka Hamit Usta’nın yanına koştu. Hamit Usta Cilavuz’un Malakanlardan kalma tek değirmenin sahibiydi. Malakanlar göçünce değirmeni çok sevdiği komşusu Hamit’e vermişlerdi. Hamit’in elinden her iş gelirdi. İlk zamanlar zorluk çektiyse de geçen yıllar içinde iyi bir değirmenci olup çıkmıştı. Eli açık biriydi. Öğüttüğü buğdayların karşılığı olarak kim ne verirse razı oluyordu. Parası olmayan, öğütülen un karşılığında buğday, arpa ya da tezek veriyordu. Cilavuz Çayı’nın üstüne kurulmuş bu taş değirmenin önü güz gelince canlanırdı.

    Kerem Hamit Usta’yı her zamanki gibi yine yüzü gözü un içinde buldu. Değirmen çarklarının sesinden kendi sesine ustaya duyurmak için bağırarak konuşmaya başladı:

    “Geldim usta. Hani sen dedin ya tipi dinince bakarız. İşte tipi dindi usta.” diyerek söyleyeceklerini bir çırpıda söylemişti. Hiç hareket etmeden Hamit Usta’nın ağzından çıkacak birkaç sözcüğe bakıyordu. Hamit Usta Kerem’in söylediklerini duymadı ama ne için geldiğini, ne söylediğini hemen anlamıştı. “Tamam tamam, sözümüz söz. Tut şu çuvalın ağzını.” diyerek önündeki çuvalı işaret etti. Kerem anlamıştı Hamit Usta’nın söylediklerini.

    Sevincinden ne diyeceğini bilemedi. Bedenini dikleştirdi. Başı yukarılara kalktı iyice. “Sağol ustam. Ben beş-on dakika sonra geliyorum.”

    Kerem bu değirmenden hiç bu kadar sevinçle çıkmamıştı. Babasıyla beraber un öğütmeye gelir işleri bitince çıkıp giderlerdi. Ama bu seferki başka bir çıkış oldu. Kuşlar gibi uçmaya başladı. Az sonra evlerine geldi. Evde anasını bulamayınca ahıra yöneldi. Ahıra girince ineği bağlı olduğu yerde göremedi. Hemen koşmaya başladı. Anasının nereye gideceğini biliyordu.

    Kerem Süleymanların evine doğru koşmaya başladı. Süleymanların evinin avlusuna girdiğinde anasını ipini tuttuğu inekle beraber Süleyman’ın karşısında buldu. Anası iki büklüm olmuş, Süleyman’dan ineği ucuza almaması için pazarlık yapıyordu. Kerem nefes nefese kalmış bir şekilde:

    “Dur ana dur, ineği satmaktan vazgeçtik.” Süleyman’a dönerek: “Süleyman Dayı ineği satmıyoruz.” Seher neler olduğunu anlamadan, Kerem anasının elinden ineğin bağlı olduğu ipi aldı.

    “Ne yapıyorsun oğlum, nereye gidiyorsun.”

    Kerem anasına gülümsedi. “Sonra anlatırım ana, sen ineği al eve git, akşam görüşürüz.”Seher çaresiz ineğin çatısını tuttu. Kerem hızla anasının yanından uzaklaştı. Birkaç ev geçtikten sonra durdu, dönüp anasına baktı. Anası karlara bata çıka eve doğru giderken Kerem anasının arkasından bağırdı:

    “Ana, anaaa” Anası sesin geldiği yöne doğru döndü. Kerem iki elini ağzının kenarına tutmuş, yüzünde o çocuksu gülümsemesiyle: “İş buldum ana iş. Değirmende Hamit usta’nın yanında çalışacağım. Her gün un verecek bana un…Ben değirmene gidiyorum

    Seher’in içi burkuldu. Gözleri yaşardı: “Buncacık boyuyla… baban sağ olaydı…”

    Mustafa ZARİÇ
     

Sayfayı Paylaş