Kenan Hulusi Koray (1906 - 1944)

Konusu 'Biyografiler' forumundadır ve RüzGaR tarafından 4 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Kenan Hulusi Koray (1906 - 1944)

    Kısacık bir yaşamı olmuştu Kenan Hulusi’nin. 1906’da İstanbul doğumludur. İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra İÜ Edebiyat Fakültesi’nda yaptı yüksek öğrenimini. 1934’de, “Vakit”te gazeteciliğe başladı. Kısa zamanda yazı işleri müdürü oldu. Adapazarı’nda yedeksubaylığını yaparken, bir tifüs salgınında öldüğünde 38 yaşındaydı.

    Kenan Hulusi’nin edebiyat dünyasına adım atması öğrencilik yıllarına denk düşer. “Serveti Fünun” dergisinde yayınlanan ilk hikayelerinin ardından, aynı dergiye yazan diğer altı arkadaşı ile birlikte, edebiyatımızda “Yedi Meşaleciler” diye anılan topluluğu oluşturdular. İçlerindeki tek hikaye yazarıydı Kenan Hulusi. 1928’de, önce bir antoloji, ardından da bir dergi hazırlayarak manifest bir çıkış yapan ve Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lufi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret ve Kenan Hulusi’den oluşan topluluk, milli edebiyatçıların sığlıklarına, gerçekçilikten kopmuş ve içi boşalmış “milli”liklerine bir tepkiyi dillendiriyordu. Ancak uzun soluklu olmayan çıkışları, “Meşale” dergisine iltica etmeleriyle son buldu. Kenan Hulusi’nin “Vakit” gazetesine geçişi ve Sadri Ertem’in etkisiyle gerçekçiliğe yönelişi bundan sonradır.

    Yaşadığı sürede beş hikaye kitabı yayınlamış, “Osmanoflar” romanı ve kısa hikayelerinin bir çoğu gazete sayfalarında kaybolup gitmiştir. Gazeteciliğinin de etkisiyle küçük hikaye tarzını benimseyen Kenan Hulusi, Cumhuriyet döneminde korku türünde örnekler veren ilk hikayecidir.

    Bahar Hikayeleri
    1939 yılında Çığır Kitabevi tarafından basılan kitapta sekiz hikaye yer alıyor. Arabistan çöllerinde geçen “Esma’nın Aşkı” adlı hikayesi, geleneksel edebiyata, daha çok da “Leyla ve Mecnun”a bir gönderme niteliğinde. Kenan Hulusi, sözlü edebiyatın bu aşk destanını yeniden ele alıyor ve kendi döneminin aşk teması çerçevesinde yeniden yaratıyor.

    Kenan Hulusi Koray’ın özgün yanı olarak vurguladığım korku türüne ilişkin ise üç hikaye var kitapta. “Tuhaf Bir Ölüm”, zor durumdaki hastalara kan vermesi ile tanınan Hüseyin’in ölümüyle başlıyor. Ceset’te ne yara ne de boğulma izi vardır. Üstelik bir kokma, bozulma belirtisi de görülmez. Kasabalılara göre Hüseyin hala sağdır. Ondan kan alan hastalardan biri olan ve hastahanede yatan bucak müdürü, Hüseyin’in kanının hareketini hisseder damarlarında. Bu duygu kendinden geçirir onu. Bir gece yarısı Hüseyin’in hayalini görerek bayılır; başı yarılmış, Hüseyin’in verdiği kan akıp gitmiştir. Bir daha onun bahsini hiç bir şekilde açmayacaktır müdür bey...

    Vampir mit’ine bir gönderme gibidir “Gece Kuşu” hikayesi. Bir doktorun ağzından iletilir olup bitenler. Kayseri yakınlarındaki Gülmescit köyü muhtarının kızı bir yarasanın saldırısına uğramıştır. Yaralı kızla ilgilenen doktor, kızın çevresinden ayrılmayan yarasayı vurur. Ne var ki, bir uçuruma düştüğünü gördüğü yarasa, ertesi gün yaralı haliyle gelip kızın evinin önüne yatmış, kendini toprağa yapıştırmıştır. Bir hafta boyunca kızı tedavi etmeye çalışır doktor. Ölümcül bir yarası olmadığı halde, yarasa öldüğünde kız da ölür.

    Gotik bir atmosfer
    “Kavaklıkoz Hanında bir Vaka”, korku türündeki hikayelerin en başarılısı. Kenan Hulusi, günümüzde sayıları da, konaklayan müşterileri de iyiden iyiye azalmış geleneksel bir mekanı; bir hanı, Gotik edebiyat ustalarını kıskandıracak kadar ürkütücü bir atmosfere büründürüyor. Dışarıdaki şiddetli tipiden bile daha soğuk bir havası var hanın. Loş ışıklar, taş duvarlar, sürekli harlatılması gereken ateş, koridordan gelen ayak sesleri ve hanın geçmişindeki kötü vakalar, ister istemez ölümcül bir olayın gerçekleşeceğine ilişkin beklenti yaratıyor okuyucuda. Krishnamurti’nin vurguladığı gibi, “sözcükler korkuyu çağırıyor”....

    Bilinenden bilinmeze bir yolculuk demişti korku için Krishnamurti. Kenan Hulusi’nin öyküsünü -ve birçok klasik korku öyküsünü- etkileyici kılan neden, tam da bu belirsizlikte yatıyor. Güvenli -bilinen- yaşamın bir an dışına çıkıp başka bir kente/kasabaya giderken, yolunuz -kötü hava şartları dolayısıyla- “bilinmez vasıtalarla uğursuzluğu kulağınıza gelen Kavaklıkoz hanına” düşerse, artık bilinmeyenin sınırlarına girmişsiniz demektir.

    Dışarıda gece ve tipi, handa ise “kızıl bir deri avuçlarına yamanmış gibi duran, pos bıyıklı, göz kapaklarının altında şiş yağ tabakaları ile” Kavaklıkoz hancısı vardır. “Kavaklıkoz hancısı ateşin tam karşısında oturuyor, geceyi handa geçirecek misafirler gözleri ara sıra ateşte, çok kereler de hancının gözlerine dikilmiş onu dinliyorlar”. Gece boyunca hancının elleri giderek daha çarpıcı bir hal alırken, insan bedeninin -“Frankenstein” ya da “Dr.Jekyll ve Mr. Hyde” gibi metinlerde de korku motifi olarak kullanılan- bu parçasının neden dehşet uyandırdığı sorusu geliyor akla.

    Hikayede ne cinler, ne vampirler, ne sapık katiller var. Kenan Hulusi, Anadolu’nun “modern” hayattan uzak bir coğrafyasının bilinmezliğinden yaratıyor ürpertiyi. Dikkat edilecek olursa, yazarın diğer hikayeleri de aynı tema etrafındadır. İstanbul’dan uzaklardaki Anadolu hayatına yabancılığın, bir entellektüel üzerindeki etkisidir aslında bu ürperti. Tıpkı Poe’nun, Lovecraft’ın kendi toplumsal korkularının üstesinden gelmek için karabasanlar, düşler ve sanrılarla dolu hikayeler yazmaları gibi, Kenan Hulusi’nin hem tanımak istediği hem yakınlaşamadığı Anadolu ve Anadolu insanı da bu tarz korku verici metinlere neden oluyor.

    Anlatım tarzı
    “Yedi Meşaleciler”de, korkunun iki ustasını; Poe’yu ve Hofmann’ı Fransa’ya tanıtan Baudelaire’ın etkileri önemlidir. Kenan Hulusi, Baudelaire’a ek olarak, yerli edebiyattan Ömer Seyfettin, İngiliz Edebiyatından Hugh Walpole ve Aldous Huxley’i beğendiğini söylemiştir. Walpole, yani “Otoronto Şatosu”nun yazarı; Gotik’in yaratıcısı... Böylelikle Kenan Hulusi’nin üstlendiği miras belirlenmiş oluyor. Yalnızca bir rastlantı değil O’nun öykülerindeki korku temaları.

    Bu tarz hikaye anlatımlarında başı sonu belli bir olay vardır. “Belli bir düzen içinde gelişen, zengin ve zincirleme olayları, hikaye için şart gören, tipleri en göze batanlardan seçen, hikaye sonlarını daima şaşılacak olaylarla bitiren” hikayeler Kenan Hulusi’nin yazdıkları. Konu ve kurgu sağlamdır. Ona göre “hikaye, bize kısa ama dolambaçlı bir yolun sonunda heyecanlı süprizler vaadeden bir edebi” tarzdır. Ne var ki konuya ve kurguya verilen önem, zaman zaman hikayelerin işlenişini, ayrıntıların zenginliğini, diyalogların canlılığını zedeler. Bazı öykülerinde Anadolu insanının yaşama koşullarını gerçekçi biçimde ele alan Kenan Hulusi, erken yaşta gelen ölümü nedeniyle daha yetkin ürünler verememiştir.

    Kenan Hulusi yalnızca “Bahar Hikayeleri”nde değil, “Bir Otelde Yedi Kişi” kitabında veya Vakit gazetesinde çıkan hikayelerinde de fantastik hikayeler denemişti. Korku edebiyatına -hiç değilse yayıncılar açısından- ilginin olduğu bu günlerde, O’nun bu tarz hikayelerinden yapılacak bir derlemeyi de okuyuculara ulaştırmak yerinde olurdu.
     



Sayfayı Paylaş