Kayseri Gezilecek Yerler

Konusu 'Turkey' forumundadır ve GamZe tarafından 15 Eylül 2010 başlatılmıştır.

  1. GamZe Moderator


    Kayseri Gezilecek Yerler
    Çifte Medrese, Kayseri
    (Gevher Nesibe Tıp Tarihi Müzesi)
    Kayseri'de Çifte Medrese adıyla tanınan bina birbirine bitişik, açık avlulu iki yapıdan teşekkül eder. Birinin diğerinden daha enli olması dışında her iki bina da tipik medrese şemasına sahiptir. Ancak form bakımından görülen benzerlik fonksiyon bakımından görülmez; çünkü batıdaki bina bir şifahane, doğudaki tıp medresesidir. Diğer bir deyişle biri sağlık, öbürü eğitim kurumudur.

    Gerek şifahane gerekse medrese bir açık avlu etrafında tertiplenen dört eyvanlı şemaya uygun olarak inşa edilmiştir. Şifahane, dış ölçüleri 41x32.50 m. olan dikdörtgen biçiminde bir yapıdır. Dört köşe avlusunun bir kenarı 12.50 m. olup üç yanı üç kemerli revaklarla çevrilidir. Ana eyvanın önüne rastlayan dördüncü revak tek açıklıklı yapılmıştır. Eyvanlar geniş açıklıklı orta kemerlerin gerisinde bulunur. Kuzeye düşen ana eyvan 10.50 m. derinliğinde ve 9 m. eninde büyük ve yüksek bir mekândır. Ana eyvanın iki yanına odalar konulmuş bunlardan batıdaki küçük bir oda, doğudaki ise birinden ötekine geçilen iki dikdörtgen oda şeklinde tertiplenmiştir. Portal yapının uzunlamasına ekseni üzerinde değildir; avlunun batısındaki revağın ekseni üzerinde bulunur. Beşik tonozlu dar bir geçitle şifahane bölümüne içeriden bağlanmış olan medrese, şifahaneden bir metre kadar geride yer almıştır, bununla giriş cephesindeki iki yapı vurgulanmak istenmiştir. Bu küçük fark göz önüne alınmazsa medresenin derinliği şifahaneninkine eşittir denilebilir. Ancak eni daha dar olup 27.50 metredir. Dolayısıyla avlusu da 14.00x8.00 m. ölçülerinde bir dikdörtgendir. Şifahanede olduğu gibi burada da bir revak avlunun dört tarafını çevirir. Dikdörtgen avlunun uzun kenarında revak üç kemerlidir ve yan eyvanlar orta açıklığın gerisinde bulunur. Avlunun dar kenarı kuzeyde, ana eyvanın önünde, tek kemerli; güneyde ise iki kemerlidir. Bu durum güneydeki binanın ekseninden kaydırılarak kemerlerden batıdakinin arkasına konulması zorunluluğunu doğurmuştur. Medresenin ana eyvanı, şifahanenin ana eyvanından daha dar ve daha az derindir (9.70x7.50 m.); bu eyvanın iki yanında ise biri büyük diğeri küçük iki oda vardır.

    Doğu eyvanıyla yapının kuzeydoğu köşesindeki oda arasında bulunan ve altlı üstlü mezar mahzeni ile mescit kapıları avluya bakan türbe, dıştan sekiz köşeli mescid katı ve sekiz köşeli prizmatik külâhı ile tipik bir Selçuklu türbesidir. Mescidin içi silindir biçimindedir. Karşılıklı olarak duvarlarına biri dikdörtgen, öbürü yarımdaire sekiz niş açılmıştır. Bunlardan güneydoğudaki yarım-daire niş mihraptır. Dış görünüşü itibariyle sekizgen olan külâh içte de sekiz köşeli olarak yükselir ki, bu duruma külâhlarının içi daima kubbeli olan Anadolu Selçuklu türbe mimarisinde az rastlanmaktadır. Medresenin portali yine şifahanede olduğu gibi, batı revağının ekseni üzerinde, yanı soldadır.

    İki binadan meydana gelen iki kapılı manzumeden yalnız şifahanenin portali üzerinde bulunan kitabe günümüze kadar gelmiş bulunuyor. Kitabeden şifahanenin 602 H.(1205) yılında II. Kılıç Arslan'ın kızı ve I. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kardeşi Gevher Nesibe Hatun'un vasiyeti üzerine inşa edildiğini öğreniyoruz. Şifahaneye bitişik olan Tıp Medresesi ise Gıyâsiye Medresesi adıyla tanınır ve Gıyâseddin Keyhüsrev (1192-1196, 1204-1210) tarafından yaptırıldığı kabul edilir. Ancak Tıp Medresesi'nin Gıyâseddin Keyhüsrev tarafından yapıldığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur. Selçuklu Döneminde yan yana, fakat değişik fonksiyona sahip iki yapının başka şahıslarca yaptırıldığı vâkidir. Buna örnek olarak Divriği Ulu Camii ve Darüşşifa'sını gösterebiliriz. Diğer yandan bunun tam tersi durumlar da söz konusu olabilmektedir. Kayseri'de Hacı Kılıç Camii ve Medresesi veya Mahperi Huand Hatun Külliyesi gibi. Şu halde, Çifte Medrese'nin iki binasını da aynı şahsın yaptırmış olması imkansız değildir.

    Medrese ve şifahanelerde bulunan türbelerde genellikle bunların bânilerinin yattığı bir gerçektir. Meselâ I. Keyhüsrev'in oğlu I. İzzeddin Keykâvus (1210-1219) Sivas'ta kendi yaptırdığı darüşşifadaki türbede gömülüdür. Gıyâsiye Medresesi diye bilinen medresede de bir türbe var, fakat bu türbenin Gıyâseddin Keyhüsrev'e ait olmadığını biliyoruz. Çünkü bu sultan Konya Alâeddin Camii'nin haziresindeki Kümbedhâne'de gömülüdür. Dolayısıyla türbenin Gevher Nesibe Hatun'a ait olduğunu düşünmek gerekir. Ancak bu takdirde türbenin neden Gevher Nesibe Hatun tarafından yaptırıldığı kitâbesiyle sâbit olan şifahane kısmında değil de medrese kısmında bulunduğu sorusu karşımıza çıkıyor. Bu sorunun cevabı iki şekilde olabilir: Ya şifahane aslında türbenin bulunduğu bina idi ve kitabe sonradan bu binanın portalinden sökülüp bugün şifahane olarak tanınan binanın portaline konulmuştur ya da her iki bina aynı kimse tarafından yaptırılmış ve bâniyesinin türbesi külliyenin uygun bir yerine oturtulmuştur. Biz bu iki ihtimalden ikincisinin doğru olduğu kanısında bulunuyor ve Çifte Medrese'nin tamamının Gevher Nesibe Hatun'un vasiyeti üzerine yaptırıldığını ve türbede de bu sultanın yattığını sanıyoruz.

    Çifte Medrese bugün Mimar Sinan Parkı içinde kalmakta olup Erciyes Üniversitesi'ne bağlı Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılmaktadır.

    [​IMG]

    Güpgüpoğlu Konağı
    Kayseri İli, Melikgazi İlçesi, Cumhuriyet Mahallesi, Tennuri Caddesi üzerinde bulunmaktadır. 1417-1419 tarihleri arasında yapılmıştır. Haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

    Selamlık bölümü, konağa daha sonra eklenmiş olup, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmaktadır.

    Haremlik bölümü, harem odası, sofa, gelin odası, mutfak, hizmetli odası, misafir odası, günlük oda ve gelin-damat odası olarak yapılmıştır.

    Sofa (salon) yalnız kapı ve kapının üzerindeki pencerelerle aydınlatılır. Dışarıya açılan başka penceresi olmadığı için loş, dramatik ve gizemli bir karakter taşır. Sofa'nın boyu 10 m., eni 5 m., yüksekliği ise 7 m. dir. Kapıdan "seki altı" denilen kısma girilir. Ortada "çağ taşı" denilen bir taş yer alır. Seki altından iki basamakla tahtalı olan üst kısıma çıkılır. Buranın üç tarafı 30 cm. yüksekliğinde, 70 cm. genişliğinde bir divanla çevrilmiştir. Sofa'nın yan duvarlarında gömülü ahşap dolap ve nişler yer almaktadır. "Yüklük" denilen bu büyük dolaplar yatakları koymak içindir. Sofa'da mankenlerle evin sahibi ve misafirleri canlandırılmıştır.

    Sofa'nın doğusunda gelin odası yer almaktadır. Konağın yabancıların girmesinin istenmediği mahrem bölümüdür. Sedirleri, gömme dolapları ile çok amaçlı olarak kullanılmaktadır.

    Sofa'nın batısında bir kapı ile ön mutfağa, oradan da asıl büyük mutfağa (tokana) geçilir. Yemek pişirmek için yapılmış ocak, tokana'nın en belirgin özelliğidir. Burada mankenlerle mutfaktan günlük işleri yapan ev kadınları canlandırılmıştır.

    Tokana'nın kuzeyinde eve sonradan eklenmiş bir kabul (misafir) odası vardır. Misafir odasının karşısında da konağın işlerini gören hizmetçilere tahsis edilmiş, küçük bir oda yer almaktadır.

    Hizmetçi odasının üzerinden ahşap merdivenle ikinci kata çıkılır. İkinci katta gelin-damat odası ve günlük oda yer almaktadır.

    Yazlık köşk kısmı, konağın batısındadır. Ahşap kolonlar üzerinde yükselir ve binaya sonradan ilave edilmiştir. Tavanı işlemeli olan köşkün önünü dekoratif taşlarla yapılmış bir havuz süsler.

    Evin Tarihi
    Kayseri'nin tarihinde de yazıldığı gibi 1419'da Mısır Kralı El Müeyeddin'in yardımı ile burada Zülkadiroğulları devleti kurulmuştur. Mısır'da o zamanlar Memlûkler saltanat sürüyordu. Memlûkler zamanında Kahire'de yapılan camilere bakarsak sofa'nın içinde, pencere kenarlarında kullanılan sütunların, onların zamanında yapılanlarla aynı olduğunu görürüz; ayrıca kapı üzerindeki siyah-beyaz taşlarla örülen kemerde ve kapı yanlarındaki taşa oyulan nişciklerdende bir Arap havası sezmek mümkündür.

    Fatih Sultan Mehmet 1468 de burayı bir Osmanlı eyaleti haline getirmişti. Kayseri bedesteninin kuzey tarafındaki eski Pamukçular Çarşısı'na açılan kapının üzerindeki mermer kitabeden banisinin Kayseri Emiri Mustafa Bin Abdullah Bey olduğu ve binanın 1497 yılında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme sicillerindeki kayıtlarla, vakfiyesinde yazılı bilgilerden bu zatın Bursalı olduğu yazılmaktadır. Buradan da Bursalı ustaların Kayseri'de çalıştıklarını anlıyoruz.

    Evin yapılış tarihi: 1419-1497 yılları arasıdır.

    Erciyes Dağı
    Erciyes.... "uzaklaştıkça yakınlaşan, yakınlaştıkça uzaklaşan dağ"
    Türkiye’nin üçüncü Ortaanadolu’nun en yüksek dağı olan Erciyes, uluslararası kış sporları merkezi konumundadır. Kayak ve dağcılık için son derece elverişli pist ve kulvarların yer aldığı Erciyes’te son yıllarda yapılan çalışmalarla modern konaklama yerleri inşa edilmiştir. 24 saat hizmet veren tesislerin yanısıra ulaşım için yollar sürekli açık tutulmaktadır.

    Kayseri İl merkezine 25 km uzaklıktaki Erciyes dağının 1800 ile 3 bin metre arası yükseklikleri dağ ve kış turizmi açısından önem arz etmektedir. Uludağ ve Palandöken Kayak Merkezlerine rakip olabilecek bir potansiyele sahip olan Erciyes Kış Sporları Turizm Merkezi; 19 Nisan 1989 tarih ve 20144 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 23 Mart 1989 tarih ve 89/13900 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile uluslar arası kayak merkezi olarak ilan edilmiştir.

    Kayak mevsimi 1 Kasım-1 Mayıs tarihleri arasında beş aylık oldukça uzun bir süreyi kapsamaktadır. Kar kalitesi iyidir. Kayak pistleri yüzde 30-10 arasında değişiklik gösteren eğime sahiptir. Çeşitli disiplinlerde kayak yarışmalarına imkan tanımaktadır.

    Halihazırda, kayak merkezinde, kayak pisti bitiminde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından kiraya verilen 3 Yıldızlı Dedeman Oteli (106 yatak) ve Özel ACE Pansiyon (20 yatak), Grand Eras Erciyes Oteli (130 yatak) ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün (120 yatak), Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (98 yatak), Silahlı Kuvvetler (42 yatak), Posta-Telgraf İşletmesi Genel Müdürlüğü (60 yatak), Karayolları Genel Müdürlüğü’nün (96 yatak) ve DSİ Genel Müdürlüğü'nün (207 yatak) dinlenme tesisleri bulunmaktadır. Günübirlik tesis olarak Hisarcık Belediyesinin yaptırmış olduğu kafeterya hizmet vermektedir.

    Ayrıca kayak pisti yakınında, 3000 metre uzunluğunda 1250 kişi/saat kapasiteli telesiyej, 1500’er metre uzunluğunda 2 teleski ve 3 adet baby-lift mevcuttur.

    Erciyes dağcılık ve buzul tırmanışları yanısıra, yaz aylarında tracking parkuru olarak da kullanılmaktadır. Son yıllarda geleneksel hale dönüştürülen Kar Taneleri Şenlikleri’yle müzik, eğlence ve sporun bir araya getirildiği Erciyes, doğal ortamlarda yaşayan yaban atlarıyla da ünlüdür.

    Kayak pistinin de yer aldığı Tekir Yaylası, kışın olduğu kadar, yazın da inanılmaz güzellikteki doğal yapısıyla ilgi çekmekte, piknik alanı olarak da hizmet vermektedir.

    Tekir Yaylası ve çevresinde yaz aylarında kurulan yaylalar ve yörede elde edilen Tekir balı yine Erciyes’in vazgeçilmez güzellikleri arasında yer almaktadır.

    Ulaşımın son derece rahat olduğu Erciyes, güzelliklerini ziyaretçilerle her mevsim paylaşmaktadır.

    [​IMG]

    Sultan Sazlığı
    Sultan Sazlığı ilimizin 70 km. güneyinde Develi Ovası ortasında mevsimlere göre değişerek 8-13 hektar alanı kaplayan sulak sahadır. Develi-Yeşilhisar-Yahyalı üçgeni içindedir. Kuzeyinde bölgenin en yüksek volkanik dağı Erciyes bulunur. Dağın eteklerinde büyük tatlı su bataklığı teşekkül eder. Büyük kısmı sazlarla kaplıdır.

    Yer yer kamış, kafa otu ve kındıra bulunur. Açık havalarda nilüfer ve süsen görülür. Sahanın merkezine doğru görülmeyecek kadar çok yüzen saz adacıkları vardır. Bunlar kuvvetli rüzgarlarla yer değiştirirler, suyun alçalmasıyla alçalırlar. Bu tatlı su kompleksi güney ve kuzeyde Yay Gölü ile ayrılır bu tuzlu bir göldür. Kuzey-batı köşesinde bu göle bağlı Çöl Gölü bulunur. Bu göl çok fazla tuz ihtiva eder, derinliği birkaç desimetreyi geçmez. Civarında bitki bulunmaz yazın kurur.

    Sahanın öneminin ortaya çıkmasıyla Sultan Sazlığı 1917 yılında Kara Avcılığı Kanunu’na dayanılarak Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı’nca “Su Kuşları Koruma ve Üretim Sahası” olarak tefrik ve tesis edilmiştir. 1971 yılından bu yana da Koruma ve üretim çalışmaları Orman Genel Müdürlüğü’nce sürdürülmektedir.

    1986’da yapılan bir araştırmaya göre 251 kuş türü kaydedilmiştir. Bunlardan 80’den fazlasının sahada kuluçkaya yattığı tespit edilmiştir.

    Kuş türlerinden bazıları; akpelikan, küçük karabatak, flamingo, turna, dikkuyruk, kılıçgagası vb.

    Soğanlı Harabeleri
    Ürgüp, Göreme, Ihlara ve Zelve vadilerinin benzeri doğal oluşumun bir sonucu olarak kaya kilise ve mağaralarının bulunduğu Soğanlı Vadisi Roma Dönemi’nden itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Romalılar taş mekanları mezarlık, Bizanslılar ise yerleşim yeri ve kilise olarak kullanmışlardır. Bölgedeki 50'ye yakın kaya kilise ve mağara içinde özellikle Karabaş, Tokalı, Yılanlı ve St. Barbara Kiliseleri günümüze kadar ulaşan iç süslemeleriyle oldukça dikkat çekicidir.

    Kayseri-Niğde-Nevşehir üçgeninde yer alan Soğanlı Köyü, Yeşilhisar ilçe merkezine 15 km. mesafede, kaya kiliseleri ve mağaraların bugünkü evler ile iç içe girdiği yeşillikler arasında bir vadi içerisinde adeta bir “açık hava müzesi”dir. Soğanlı, Kayseri’den 80 km., Göreme ve Ürgüp’ten 70 km., Derinkuyu ve Doğanlı yeraltı şehrinden 35 km. uzaklıktadır.

    Ürgüp, Göreme, Ihlara ve Zelve vadilerinin benzeri doğal oluşum ile kaya kilise ve mağaralarının bulunduğu Soğanlı vadisi, Roma Döneminden itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Hıristiyanlığın Kapadokya’daki merkezlerinden biri olmuş ve önemini VII ve VIII. yüzyıllarda da sürdürmüştür.

    Vadi yamaçlarında yer alan kaya mekanlarını, Romalılar mezarlık, Bizanslılarda kilise olarak kullanmışlardır. Soğanlı M.S. IV. yüzyıldan itibaren kiliselerde yer alan duvar freskleri stil açısından 10.-13. yüzyıl dönemini yansıtmaktadır.

    Elli civarında kaya kilise ve mağara bulunduğu halde, ancak Balıklı Gök, Tokalı, Karabaş, Yılanlı, Kubbeli, Geyikli ve Tahtalı (Azize Barbara) kiliseleri gezilebilmektedir. Bu kiliselerin hepsinde İsa ve havarilerini konu alan ve (tahrip edilmiş olsalar da) bazıları orijinal halleriyle günümüze kadar ulaşmış olan freskler bulunmaktadır.

    Soğanlı’da kayalara oyulmuş pek çok kilise ve manastırlar dışında binlerce güvercinlik, mağara ve barınaklar da mevcuttur.turkeyarena.com Ihlara-Göreme ve Zelve Vadilerinde görülen kaya yerleşimlerini ve kiliselerin benzerlerini ve bunlardan farklı olarak kubbeli kaya kiliselerini de Soğanlı’da görmek mümkündür.

    Soğanlı yer hareketleri sırasında çökmelere uğramış ve çöken yerler sel suları ile daha da derinleşmiş; burada uçurumları olan derin vadiler meydana gelmiştir. Yer hareketleri ve erozyon sonucu ortaya çıkan en ilginç doğa manzarası masa biçimli dağlardır. Masa biçimli tepeler ve kubbeli kaya kiliseleri Kapadokya’dan başka bir yerde görülmeyen kültür ve doğa varlıklarıdır.

    Soğanlı kaya kilisesinin duvarları değişik renklerle boyanmış durumdadır ve üzerine resimler yapılmıştır. Ayrıca bu kiliseler içinde ve bazı kaya oluklarında dini resimlerin yasaklandığı ikonoklastik döneme ait tek renkli geometrik motifler ve haç resimleri bulunmaktadır. Duvar resimlerindeki konular İncil’den alınmıştır. İsa peygamberin doğumu, vaftiz edilişi, mahkemesi, mucizeleri, çarmıha gerilişi, Hz. Meryem’in başından geçen olaylar, at üzerinde Kudüs’e gidişi ve azizlere ait freskler vardır.

    Soğanlı vadisinde yer alan önemli kiliseler

    Soğanlı Vadisi kiliseleri, Soğanlı Vadisi Yeşilhisar ilçe sınırları içinde, Ürgüp'ün 40 km güneydoğusundadır. İki kısımdan oluşan vadiye Roma döneminden itibaren devamlı olarak yerleşilmiştir.turkeyarena.com Vadi yamaçlarında yer alan kaya konilerini Romalılar mezarlık, Bizanslılar kilise olarak kullanmışlardır.

    Bölgede 50'ye yakın kaya kilise ve mağara vardır. Bunlardan; Karabaş, Gök, Tokalı, Karanlık, Yılanlı, Kubbeli, Balıklı, Geyikli ve St. Barbara Kiliselerini saymak mümkündür.

    [​IMG]

    Kültepe Höyüğü
    Anadolu'nun önemli bir ticaret merkezi olan Karum ve Kaniş’te yapılan kazılar sonunda iki ayrı dönemde yapılmış dört yapı katı bulunmuştur. Dört bin yıl önce Kuzey Mezopotamya'da yaşayan Asurlu tüccarların Anadolu’da kurdukları yaklaşık yüz elli yıl süren uluslararası ticaret ilişkileri ile Anadolu ve Mezopotamya tarihinin bir bölümü ortaya çıkan tabletlerden öğrenilmiştir.

    Kültepe
    Kaniş Krallığı’nın merkezi ve Anadolu’daki Asur Ticaret Kolonileri sisteminin başşehri olan Kültepe, Kayseri’nin 5 km kuzeydoğusundadır. Eski adı Kaniş veya Neşa’dır. Erciyes’in (eski Aşkaşipa veya Argeus) eteğinde, bereketli bir ovanın ortasında, Sivas’tan gelen doğu-batı, Malatya’dan geçen güneydoğu-batı ve güneyden kuzeye ulaşan tarihi ve doğal anayolların birleştiği noktada yer alır.

    Doğanın sağladığı bu avantaj, onun eski dünya ticaretinde, siyasetinde önemini arttırmış ve M.Ö. 3. binin sonlarından itibaren ve özellikle 2. binin ilk çeyreğinde Anadolu-Suriye-Mezopotamya arasında önemli bir ticaret, ve kültür merkezi olmasını sağlamıştır.

    Kültepe iki bölümden oluşmaktadır:

    Kaniş/Tepe/Höyük
    Çevresindeki ova seviyesinden 21 m yükseklikteki höyük, yaklaşık 550x500 m çapındadır. Orta Anadolu höyüklerinin en büyüklerinden biridir. 1893 yılından 1925 yılına kadar, çeşitli aralıklarla yapılan sistemsiz kazılar ve köylüler tarafından höyük toprağının tarlalara gübre olarak taşınması nedeniyle çok tahrip edilmiştir.

    Karum/Aşağı Şehir
    Assurluların karum-liman dediği Aşağı Şehir, Tepe’yi, çevirmektedir. Yerleşim katlarının yüksekliği, Karum’un bazı kesimlerinde, ova seviyesinden itibaren 2 metreyi bulmaktadır. Tüm eski yerleşim alanının Tepe ile beraber çapı da, 2,5 km’ye erişmektedir. Tepe uzun ömürlü, Karum ise kısa, en çok üçyüz sene iskan edilmiş bir alandır.
     



Sayfayı Paylaş