Kalbin En İnce Telinden Merhamet

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve abdulkadir tarafından 8 Ekim 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    [​IMG]

    Kalbin En İnce Telinden "MERHAMET"
    “ALLAH'ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı herhalde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.” (Bakara, 64)
    Affet… Verdiklerinin asıl sahibi olduğunu… Kul olduğumuzu unuttuk. Birbirimizin ayıbını araştırmak, kendimizi şehri tepeden seyredenlerden saymakla meşguldük. Uyuduk… Affet. Suçluyduk; çünkü unuttuk. Yardım seslerini, el uzatmayı, sevdiklerimizden vermeyi, kendimiz için istediklerimizi başkası için de istemeyi… Ve şimdi, boşa harcadıklarımızı ve kâle almadığımız vicdanımızı yüklenip geldik karşına. Yetinmeyi ve yardım etmeyi bilen kutlu insanların parlak yürekleri hatırına, pişmanlığımıza şahit olarak,
    Affet…
    Affet…
    Affet…
    Ziyan ettik. Zamanı… Hayatı… Sahiplendiğimiz dünyayı… Biz de ziyan olduk ve parçalandık. Kendi çevirdiğimiz çarkın dişlileri arasında sıkışıp kaldık. Belki de dünyanın başka yerlerinde, çığlıklarının kulağımızı çınlatması gerekirken; sesi çok uzağımızdan bir fısıltıyla geçen ve bizim merhametsizliğimiz yüzünden felâketin içinde kıvranan çocuklar vardı. Hıçkırıklarını hiç duymadık. Ama sana yine de hep yalvardık. Unutmadık dua etmeyi. Açlıktan ölenler için olmasa da, kendimiz için, hep daha iyiyi istemeyi… Hep daha fazlası için… Farkında değildik ama bu dünyaya bizi bağlayan her duayla, senden daha uzağa düştük. Bağışla bizi…
    Hayata düşkünlüğümüz nispetince hırpalandık. Sırf düzlüklere tek başımıza erişelim diye, kötülüklerden geri durmadık. Yaraladık, yaralandık. RAHMAN’ın kulları olmamıza rağmen, fıtratımızdaki merhametin üzerine beyaz örtüler serdik. Toplayıp kaldırdık bir kenara. Zaman, acımasızdı. En iyi duygularımız sandık lekeleriyle sarardı. Merhametimiz, yılları beklemekten paslandı. Biz, yalnız kaldık. Savrularak dönen arz üzerinde hayatta kalmanın tek yolu, kendimiz için yaşamaktı. Öyle sandık ve yanıldık. Bizimle birlikte, eşitlikler üzerine yaratılmış insanların varlığından habersiz, sağlam bir dala tutunmanın ümidiyle kanat çırptık. Hâlbuki yıkılmayan çınarlar vardı; el ele vermiş insanların sarıldığı… Biz yalnızlığı seçtik.
    İçecek bir damla suya muhtaç, tenekeden evlerin içinde ağlayan veya bir evi bile olmayan, savaşlarda mermi seslerinden kulakları delinmiş çocukların, onların üzüntüleriyle kahrolan annelerin ve giden babaların yerine koyamadık kendimizi. Yaşadıkları ayrılıkları, acıları ve üzüntüleri paylaşamadık. Kalbimize değmedi sesleri. Duamızdaki cümlelerin öznesi hep birinci tekil şahıstı. “Biz” olamadık. Oysa aç değilsek eğer, sevdiklerimiz yanımızdaysa, güven içinde uyuyabiliyorsak geceleri, korkusuzca yürüyebiliyorsak sokaklarda ve her öğün yemeğin kokusu geliyorsa burnumuza, bize verilenlerin kıymetini bilerek, derin bir tevazu ile bunları yaşayamayanların var olduğunu hatırlamamız gerekirdi. Biz onlardan üstün müydük? Ya da ayrıcalıklı? Onların yerinde olabilme ihtimalimizi görmezden gelerek, denkliğimizi unuttuk. Ve nimetleri hak olarak görmeye başladığımızda, şükür kelimeleri çıkmaz oldu dilimizden. Yardım etmedik, şükretmedik. Ama O’nun merhametine nail olmayı diledik… Kendimiz merhamet etmeden…
    Zerre kadar bile olsa, hiçbir iyiliğin ya da kötülüğün karşılıksız kalmayacağını öğrenmiştik. Adaletin hak olduğunu… Şimdi, hoşgörüsüzlüğümüz karşımızda. Aynalar hesap soruyor bize. “Neredeydin?” diyor; “onlar bu haldeyken sen neredeydin?”
    Ağır demir kapılar çarpıyor yüzümüze. Rüzgârı, gözlerimizi yakıyor. Telefonlar bir bir kapanıyor. Kelimeler dilimizde düğüm… Unuttuğumuz incelikleri, sararmış resimlerin arasından çekip çıkarmakta zorlanıyoruz. Albümlerden mutlu pozlar silinmiş… Aynada beliren suretimiz öfkeyle sesleniyor bize. Konuşmadan… Çatılmış kaşlarımızın çizgilerinde, yapılan kötülükleri hatırlıyoruz. Yine de bize yapılan her yanlışı yazıyoruz bir tarafa. Odanın duvarına, kitapların ortalarına, avcumuzun içine ve kalbimize… Tahammül etmek, sabretmek geçmiyor hiçbir hikâyede. Affetmek, uzay boşluğunda kayıp… Hep karşılık vermeyi öğrenmişiz. Annelerimizden değil; yanlış yönlendirilmiş hayat tecrübelerimizle.
    Yolda sert adımlarla kaldırım taşlarını ezerken, kulaklıklardan akan ses, unutmaya yüz tuttuğumuz yanlışları tekrarlıyor. İnsafa gelmiyor yüreğimiz. Yastığımızın altındaki mendilin arasına iliştirdiğimiz merhamet, kapımızı çalmıyor. En çok ihtiyaç duyduğumuz… Dipten gelen bir ses… Kalbin en ince telinden… İçimizi titreten ve dünyayı yaşanır hale getiren… Bizi gülümseten ve sevindiren… Anlamaya muhtacız. Yapılan kötülükler yerine, güzellikleri hafızamıza kazımaya… Ve bazen, hiçbir dikene takılmadan sırf O’nun rızasını kazanmak için önü aydınlık iyiliklerin peşi sıra yürümeye… Merhamet olunmak için, merhamet etmeye… Vermeye… Sevmeye… Hoş görmeye…
    Bir gece sessizliğine ihtiyacımız var. Dolunayın gümüşe dönük ışıltısına… Güneşin enginliğine… Denizin ferahlığına… Ruhumuz yıkanmalı nehirler boyu. Sesleri duymalıyız etraftan gelen. Kalbimiz açmalı pencerelerini. Nefes almalı ruhumuz. Gözlerimizin içinden kirler akmalı. Sesimiz, bir kıtayı aşacak kadar yüksek çıkmalı. Ama kırmamalı filizleri. Ağacın dallarını eğmemeli. Kapılarımızı çalıp kaçan ve varlığından utananların izini bulmalı sezgilerimiz. Muhtaçların yolunu görmeli. Yerini bilmeli. Ve onların ürkek adımlarla bize geldiği gibi, bir sabah, daha gün doğmadan içi dolu sepetlerle çalmalı kapılarını. Elimizdekileri bırakıp çekilmeli. Hiç kimse görmese de, O’nun gördüğü bilinmeli.
    Çok merhametli olan RAB’den bir söz olarak (kendilerine) “Selâm” (vardır). (Yasin, 58)
    Bir dilim ekmektir merhamet. Bayat ya da dumanı üzerinde; fark etmez. Niyetiyle değeri bilinen… Bağıra çağıra acımak değildir asla. Sessizce vermektir onun yerine. Ağlayarak elinden tutmak… Sızısını dindirmek için koşmak… Merhamet, tutanın elini yakmaz; karşılıktan medet umulur diye… Ya da ezmez insanı; feri kaçmış gözleri yere indirmez. Acımanın büyüttüğü benlik, merhamette körleşir. Denktir insanlar… Yaratılışları gibi… RAHMAN’ın selam’ını almak ne güzel… En merhametlinin merhametine ulaşmak… Huzura ve kurtuluşa ermek… Barışa ve selâmete… Tek başımıza değil, insanlıkla birlikte mutlu olmak… Ve bunun için anlamak; bilmek; duymak… Sesi çıkmayanların, uzakta olanların, bizi görmeyenlerin yolunu sürmek; onların ihtiyaçlarına koşmak… Bir dilim merhamet ihtiyacımız olan. İlahi merhamete mazhar olmak için… Kendimizi ve başkalarını kurtarmak… Bir dua merhamet… O’nun “selâm”ına nail olmak için…
    Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2008 Eylül sayısında yayınlanmıştır.
    Merve ÇETİNEL
    ALINTI
     



Sayfayı Paylaş