İngilizce Kısa Hikayeler - Türkçe Tercümeli

Konusu 'İngilizce' forumundadır ve Serdar Yıldırım tarafından 18 Mayıs 2011 başlatılmıştır.

  1. Serdar Yıldırım Active Member


    SWALLOW AND SPARROW

    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.


    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.


    POOR AHMET

    Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had full three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one.

    Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was full of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal.

    The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very full.”


    FAKİR AHMET

    Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti.

    Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi.

    Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını.


    RABBIT

    There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement.

    Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there.


    TAVŞAN

    Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler.

    On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.


    FOX

    There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them.

    A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.


    TİLKİ

    Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar.

    Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.


    JACKAL

    One of the jackals found a rifle while it was walking in the jungle. It recognised there were two cartridge in the rifle, and it immediately started robberies. Animals in the jungle, properties of which were stolen and were under threat convened and they arrived before lion.The lion was informed about the circumstance and this made it very angry and thereafter, it followed the jackal around.

    The lion seeing the jackal to walk some ahead has roared. The jackalpointed its gun at it when it saw that the lion was approaching, and immediately before opening fire, the lion frightened and started running away. Thereupon, the jackal run after the lion, too. Just then, a river appeared in front of them. Both of them swam and crossed the river. The lion run a while and then suddenly stopped running. The jackal stopped as well. The lion turned back and walked over the jackal.

    The jackal realized that wet rifle did not open fire and thrown the rifle out and it crossed back the river. The lion followed the jackal. The lion chased the jackal for a long time in the jungle, and it hit a fiston it as soon as caught it. The jackal escaped with great difficulty its life from the lion. From then, no body has seen it in the surrounding.


    ÇAKAL

    Çakalın biri ormanda gezerken bir tüfek bulmuş. Bakmış tüfekte iki fişek var, hemen soygunlara başlamış. Malı çalınan, tehdit edilen orman hayvanları toplanıp aslanın huzuruna çıkmışlar. Durumu öğrenen aslan çok kızmış, çakalın peşine düşmüş.

    Çakalı ilerde giderken gören aslan kükremiş. Çakal aslanın geldiğini görünce tüfeğini doğrultmuş, tam ateş edecekken aslan korkmuş, kaçmaya başlamış. Çakal da aslanı kovalamış. Derken, önlerine bir ırmak çıkmış. Ikisi de yüzerek karşıya geçmiş. Aslan biraz daha koşmuş, sonra aniden duruvermiş. Çakal da durmuş. Aslan geri dönüp çakalın üstüne yürümüş.

    Çakal ıslanan tüfeğin ateş etmediğini görünce tüfeği atıp ırmaktan karşıya geçmiş. Aslan da peşinden gelmiş. Aslan çakalı ormanda uzun süre kovalamış, yetiştiği yerde vurmuş. Çakal güçbela canını kurtarmış. Bir daha onu oralarda gören olmamış.
     
    Moderatör tarafından son düzenleme: 29 Şubat 2016



  2. EmRe Well-Known Member

    Teşekkürler paylaşım için. Yalnız yazının tamamını kalın(bold) harflerle yazmak forum kurallarına göre yasak. Gerçi görevli arkadaşlar düzeltir.


    THE FROGLET

    A froglet living in a pond, which was in a heavily forested area, was complaining about not having any friends. This froglet spent most of his time swimming in the pond, sometimes he got out of the water and strolled on the grass by jumping. Every day was completely the same as the former day. Every day the same thing, the same things. The endless monotony made him tired. One day the froglet got angry with himself.

    “As if you were curious to spend all your life in this pond! Is the world as small as you thought? Is the world as tiny as it seems? Why don’t you save yourself, leave and go from here? If you say the world is this pond where you live, know that you are not a frog of this world; you are a frog of completely different worlds. Never forget this: You will reach the life you desire only when you go away from this pond.”

    The froglet made up his mind at that moment. He would leave here and set out, would look for friends for himself in the places he would go. The froglet moved forward in the forest for days. Finally the dense trees of the forest became sparse, and he reached a little flat place. He immediately saw a bright thing on the ground. What on earth was that? He was surprised when he looked at the bright thing. There was a frog in that and that frog was looking at him, too. He returned and hid behind a stone. After he got over his first bewilderment, he realized that this bright thing was so slim that there couldn’t be any frog or anything like that in it. Then the situation was clearly obvious: The bright thing must have been a mirror and he had seen himself in it. He took the mirror and leant it on the edge of a tree nearby. He started to do all sorts of amusing things standing in front of the mirror. Sometimes he stood on his two feet, sometimes he jumped, and sometimes he took a deep breath and watched his image in the mirror while blowing out his chest and cheeks. What he liked best of all these motions was seeing himself looking huge in the mirror. He started to take deeper breaths and to seem huger. Finally, such a time came that the froglet become as round as a ball and he realized that he was off the ground and rising.

    The froglet acted as if nothing had happened. He breathed out a little when he had risen nearly ten metres of the ground. It was unnecessary to rise any more. He was not a bird to flap his wings, to rise into the sky, to fly as high as he possibly could. He was just a little froglet. It was said that it was not possible that frogs could fly; it was like a dream but real. He was already flying. He looked around haphazardly. He looked in all directions. He had come from the forest, so he would go back that way. He stretched his front right left in the direction he wanted to go in an automatic motion. Amazing!... He had suddenly turned to face the way he wanted to go. Although he had turned, he was still floating motionless. He suddenly remembered that he used his back legs to move forward in water. He pulled his back legs slowly to his chest, pushed them backwards, pulled, and pushed. What he had thought was completely right. He was able to move forward. He would be able to move forward as much as he wanted to, would be able to go down wherever he wanted.

    After flying a while the froglet noticed an old frog lying at full length near a river. He thought “the old frog must have an illness”.

    “Because no frog lies in the open like this. If he lies, it means that he is inviting danger. Let’s go down and have a look what his problem is.”

    This meadowland where the old frog had fallen and stayed was a picnic area. People used to spend their weekends here on sunny summer days and have picnics. Someone who wasn’t in his right mind had drunk what was in a bottle he had brought with him, and had thrown and broken the bottle while going. So the old frog had injured his foot when he stepped on a piece of the broken bottle and had fainted because he couldn’t endure the pain any more. When the old frog regained consciousness, he told the things that had happened and wanted the froglet to help him.

    After the froglet said:

    “Sir, I have never faced a situation like this before. That piece of glass must be taken out of your foot. I can’t do this, but while I was coming I saw two children fishing further down the river. I will go and call them, they may help you”, and he went away jumping.

    When the froglet came near the children, he said:

    “Could you help, please? An old frog has been injured and is lying over there. Please come with me and help him, save him. It is a good thing to do kind deeds. Come on children, stand up please, and come with me”

    The children succumbed to the froglet’s entreaties, took their fishing lines out of water, put them aside and followed the froglet. After a short while the piece of glass had been taken out of the old frog’s foot and the injured part had been covered with a clean cloth.

    After the children went, the froglet acted as a crutch for the old frog and brought him to a quiet and secluded place. After the old frog had thanked the froglet for the things he did, he said:

    “I wonder if they would listen to me if I called out to all living things to be good, as good deeds are very few and far between. For some reason or other everybody continues a never ending race by saying let’s do him/her harm, hit him/her first before another one does me harm. Let’s give up this meaningless evil race, let’s become like brothers, cooperate and run towards happiness. I am fed up with seeing evil, getting sad and crying all the time” and when he finished his words he started crying. The old frog’s crying caused the froglet to shake.

    “Stop crying now old frog, wipe off your tears. We will behave like we are brothers from now on. So evil things are and everyone tries hard to become the first in this race. Therefore I’ve started a race of goodness against that from now on. I will travel all over the world soon and I will tell all the livings things about goodness and also make them participate in this race. The flag of goodness will wave on the flagpole forever.”

    The froglet trusted himself a lot. If you asked why - because he had a big advantage. How quickly you have forgotten, he was able to fly you know! Travelling intercontinental was a piece of cake for him.

    Written by: Serdar Yıldırım


    KURBAĞACIK

    Ormanlık bir bölgede bulunan bir su birikintisinde yaşamakta olan kurbağacık hiç arkadaşı olmadığından yakınıyordu. Bu kurbağacık vaktinin çoğunu su birikintisinde yüzerek geçiriyor, bazen de sudan çıkıp, çimenlerin üstünde zıplayarak geziniyordu. Her gün bir önceki günün tıpatıp benzeriydi.Her gün aynı şey, hep aynı şeyler. Bitmek tükenmek bilmeyen bir tekdüzelik kurbağacığı canından bezdirmişti. Kurbağacık bir gün kızdı kendine:

    “ Sanki bütün ömrünü bu su birikintisinde geçirmeye pek meraklısın.. Dünya senin zannettiğin kadarcık mı sanki? Dünya bu kadar küçücük mü sanki? Neden kurtarmazsın kendini buradan, çekip gitmezsin buralardan? Eğer sen bu yaşadığın su birikintisine dünya diyorsan, bil ki, sen bu dünyanın değil, bambaşka dünyaların kurbağasısın..Şunu hiç aklından çıkarma: Arzuladığın yaşama ancak bu su birikintisinden uzaklaşarak kavuşacaksın..”

    Kurbağacık hemen o anda kararını verdi. Buradan ayrılarak yola çıkacak, gideceği yerlerde kendine arkadaş arayacaktı. Kurbağacık ormanda günlerce yol aldı. Artık ormanın sık ağaçları seyrekleşmiş, küçük bir düzlüğe çıkmıştı.Birden yerde parlak bir şey gördü.Bu da neydi böyle? Parlak şeye baktığında çok şaşırdı. Bunun içinde bir kurbağa vardı ve o kurbağa da kendisine bakıyordu. Geriye dönüp, bir taşın arkasına saklandı. İlk şaşkınlığı geçtikten sonra bu parlak şeyin çok ince olduğunu ve içinde kurbağa falan olamayacağını anladı. O zaman durum apaçık ortadaydı: Parlak şey ayna olmalıydı ve aynada kendini görmüştü. Kurbağacık aynayı alarak yakındaki bir ağacın kenarına kenarına yasladı. Aynanın karşısına geçerek türlü şaklabanlıklar yapmaya başladı. Bazen iki ayağı üstünde doğruluyor, bazen zıplıyor, bazen de derin nefes alıp göğsünü, yanaklarını şişirerek aynadaki aksini seyrediyordu. Bu hareketlerin içinde en hoşuna giden, aynada kendini iri görmek olmuştu. Gittikçe daha derin nefes alarak daha iri gözükmeye başladı. Sonunda, öyle bir an geldi ki, kurbağacık yusyuvarlak oldu ve ayaklarının yerden kesilip yükselmeye başladığını fark etti.

    Kurbağacık hiç bozuntuya vermedi. Yerden on metre kadar yükselince ağzından biraz hava bıraktı. Daha fazla yükselmek gereksizdi.Her işte her şey seviye seviyeydi. Seviyesinin dozunu tam olarak ayarlamalıydı. Bir kuş değildi ki o, çırpsın kanatlarını, yükselsin gökyüzüne, uçsun uçabildiğince..Nereden baksan bir küçük kurbağacıktı. Olmaz denirdi, kurbağalar uçamaz denirdi, hayal gibiydi ama gerçekti. Uçuyordu işte. Kurbağacık şöyle bir etrafına bakındı. Yön tayini yaptı. Ormandan gelmiş, şu tarafa gidecekti. Sağ ön ayağını gideceği tarafa doğru mihaniki bir hareketle uzattı. Hayret!..Gitmek istediği tarafa dönüvermişti. Döndü iyi de hala havada hareketsiz duruyordu. Birden suda arka ayaklarını ileri gitmek için kullandığını hatırladı. Arka ayaklarını yavaş yavaş göğsüne çekti, geriye doğru bıraktı, çekti, bıraktı. Düşündüğü tastamam olmuştu. İlerleyebiliyordu. Artık canının istediği kadar gidip, istediği yerde de aşağı inebilecekti.

    Kurbağacık bir süre uçtuktan sonra bir dere kenarında boylu boyunca uzanmış yatmakta olan yaşlı kurbağayı fark etti. ‘ Mutlaka bir rahatsızlığı vardır yaşlı kurbağanın ‘ diye düşündü.
    ‘ Çünkü hiçbir kurbağa böylesine açıkta yatmaz. Eğer yatarsa bu onun tehlikelere davetiye çıkartması anl***** gelir. İnip bakayım nesi varmış yaşlı kurbağanın. ‘

    Yaşlı kurbağanın düşüp kaldığı bu çayırlık bir mesire yeriydi. İnsanlar günlük güneşlik yaz günlerinde hafta sonlarını burada geçirirler, piknik yaparlardı. Bir kendini bilmez yanında getirdiği şişenin içindekini içmiş, giderken de atmış şişeyi kırmıştı. İşte yaşlı kurbağa önündeki bu kırık şişenin bir parçasına basınca ayağından yaralanmış ve canının çok acımasına dayanamayarak bayılmıştı. Yaşlı kurbağa kendine geldikten sonra olanları kurbağacığa anlattı ve yardım etmesini istedi.

    Kurbağacık:

    “ Efendim, böyle bir durumla daha önce hiç karşılaşmadım. O cam parçasının ayağınızın altından çıkarılması lazım. Ben bunu başaramam.Gelirken görmüştüm. Az ilerde dere kıyısında iki çocuk balık tutuyordu. Gidip onları çağırayım, size yardım ederler herhalde. “ dedikten sonra zıplayarak uzaklaştı.

    Kurbağacık çocukların yanına geldiğinde:

    “ Lütfen yardım eder misiniz? Yaşlı bir kurbağa ayağından yaralanmış az ilerde yatıyor. Ne olur benimle gelin ona yardın edin , onu kurtarın. İyilik yapmak sevaptır. Haydi çocuklar, lütfen kalkın, benimle gelin. “ dedi.

    Kurbağacığın yalvarmasına dayanamayan çocuklar, oltalarını sudan çıkarıp bir kenara koydular ve kurbağacığın peşine takıldılar. Biraz sonra yaşlı kurbağanın ayağındaki cam parçası çıkarılmış ve yaralı yer temiz bir bezle sarılmıştı.

    Çocuklar gittikten sonra kurbağacık yaşlı kurbağaya destek oldu ve onu kuytu bir yere götürdü. Burada yaşlı kurbağa, kurbağacığa , yaptığı yardımlardan dolayı teşekkür ettikten sonra:

    “ Nedense böylesine karşılık beklemeden yapılan iyilikler, yardımlar pek nadir oluyor. Nedense herkes bir başkası bana kötülük yapmadan ben ondan önce davranıp ona bir kötülük yapayım, ilk ben vurayım diyerek kesinlikle hiç bitmeyecek bir yarışı sürdürüyorlar. Gelin bu anlamsız kötülük yarışından vazgeçin, gelin kardeş olalım, elele tutuşalım, mutluluğa koşalım diyerek seslensem ben şimdi tüm canlılara acaba beni dinlerler mi? Hep kötülük görmekten, hep üzülmekten, hep ağlamaktan bıktım artık. “ diyerek sözlerini tamamladı ve ağlamaya başladı. Yaşlı kurbağanın ağlaması, kurbağacığın silkinmesine sebep oldu.

    “Dur ağlama artık yaşlı kurbağa, sil gözyaşlarını. Bundan sonra ikimiz eş kardeş sayılırız. Demek ki bir kötülük yarışı yapılıyor ve herkes bu yarışı önde bitirme gayreti içinde. Buna karşın ben de şu andan itibaren iyilik yarışını başlatıyorum. Yakında dünya turuna çıkacağım ve tüm canlılara iyiliği anlatarak onların da iyilik yarışına katılmalarını sağlayacağım. İyilik bayrağı sonsuza dek gönderde dalgalanacaktır. “

    Kurbağacık kendine çok güveniyordu. Neden derseniz, çünkü güçlü bir kozu vardı. Ne çabuk unuttunuz, uçabiliyordu ya. Kıtalararası yolculuk onun için hiçten bile değildi.

    Yazan: Serdar Yıldırım
     
    Moderatör tarafından son düzenleme: 29 Şubat 2016
  3. Serdar Yıldırım Active Member

    THE GRASS EATING TIGER

    The young tiger was walking up and down with nervous and fast steps in his cage, behind the railings. Somehow somebody was squeezing his heart with a barbed wire rope today. The sun had risen and set a lot of times since he had been locked up in this cage. He was about one month old. The hunters had caught him when had gone for a walk in the forest one day and they had sold him to this zoo. He was as tall as a fairly large cat. He grew up and got srong as time passed. His cage wasn’t tiny but he didn’t want to live here. He would like to be free and to reach the forest, whose name he started to forget and where he longed for, and he would like to direct his life. People were crowding into there, were standing in front of the cage and were watching him for a lot of minutes with full of admiration.

    When the visitors lessened that night – fall, the keeper cleaned and washed the cage. He left a half sheep as dinner into the cage. He locked the door and went away. While his keeper was locking the door and going away, there was a flash of lightning in the young tiger’s mind. The lock’s fitting into its hole and the key’s voice while locking was unusual. If his quite sensitive ears weren’t misleading him, the door hadn’t been locked properly. After eating the meat left into the cage, he started his turns again. The visitors started to increase again. The people had eaten their dinner and they were going to parks and gardens to enjoy and relax. The trouble in the young tiger’s heart had gone away and away and it had trapped into the key’s hole. At midnight, if he also was lucky, he would try to run away from the cage and would try running towards his freedom.

    It had completely got dark; it had been a long time after the midnight had passed. There was nobody around. The young tiger pulled hard quickly the door with his strong paws. The door, which hadn’t bee locked properly, opened easily. He went out of the cage quickly. He took the road on the right. This road was ending in the wood further. Walking up and down in the cage wasn’t similar to running outside. He had got quite tired. After he stopped to have a rest, he jumped over the zoo’s wall. He disappeared in the darkness by running towards the forest.
    The young tiger passed mountains, hills and he drank cold water. After three days and three nights, while the sun was rising in the morning, he arrived at the big forest, where he was caught and taken when he was too young. He was free now, he was bubbling over with joy. He realized that he was hungry while he was walking joyfully. He hadn’t eaten anything since the day he had run away. He had only drunk water. His keeper used to bring him meat day and night. Before the hunters had caught him, his mother used to feed him. However, life was too different in this immense forest. There was neither his mother nor his keeper now. This was something that he couldn’t think before he ran away from the cage: How would he feed himself?

    He saw a deer in the grassy place further while he was thinking like this and walking. The deer sometimes looked around him and then started eating grass again. The deer started running immediately. Two tigers jumped from the bush nearby at the same time. The deer had been covered from four sides when two more tigers stood before him soon. It was obvious that the tigers had laid a trap to catch the deer. The best defense was attack. The brave deer rushed forward with a last effort. He butted terribly the nearest tiger with his sharp horns. The tiger tumbled down within blood. He turned to right a little. He wanted to but the second tiger in front of him too. However, he couldn’t hit. The tigers coming after him had reached. It was impossible to fight with three tigers although the deer was strong. The tigers tumbled the deer down by hitting with their strong paws, they killed and ate him. Then they went away. The young tiger was petrified at his place. He was looking with unbelievable eyes. What he saw was brutality but the rules of the forest were like this. The weak became food for the stronger. “Namely” he said, “the tigers feed themselves like this. Because I am a tiger too, I should hunt and eat the living things. I can’t kill the other animals to feed myself. No one made me get used to kill. I don’t know killing and I don’t believe in the necessity of killing. The deer used to feed himself by eating grass. It was strong enough. The animals eating grass had been strong. I have no other choice; I will either stay hungry or eat grass. Let the others say “does a tiger eat grass” let them say “is it possible to be a grass eating tiger” “.

    One month passed. The grass eating tiger couldn’t find the peace he looked for in the forest. The tigers accepted him but the life in the forest was completely inappropriate for the grass eating tiger. Why were they suddenly getting attacker when they saw a deer, a roe or a rabbit? They had been programmed to kill; they had to kill to live. At this sight there was a tiger living by eating grass, this also had to be thought. While the grass eating tiger was wandering in the forest one day, he met a rabbit. He was surprised with the rabbit’s not running away when he saw the tiger. Amazing! The rabbit was coming towards him. He wanted to step aside but he couldn’t. His feet had become stiff. The rabbit hit the grass eating tiger and fell onto his back. Then he stood up from where he fell and touched the tiger’s face, caressed his cheeks. He asked: “Are you the grass eating tiger. The grass eating tiger couldn’t say a word. He was shocked.

    After the rabbit said “You are surely the grass eating tiger. Your mouth doesn’t smell of bload like the other tigers. Look, grass eater, I have heard your reputation. You can’t get used to the forest, you should return to the zoo. As I heard, the tigers had killed some animals in front of your eyes and they had wanted to make you get used to killing. If you can’t get used to killing, the tigers will kill you. Listen to me and go away from here” he wanted to go away but he fell off a hole, which was a little further. The grass eating tiger took the rabbit out of the hole and when he scrutinized his face, he saw that his eye sockets were empty. This rabbit didn’t have eyes. He considered “a blind rabbit”. He took him on his back, took and left him to his hole.

    The grass eating tiger couldn’t help crying when he found the blind rabbit dead in his hole the following day. The tigers, which haven’t touched the blind rabbit so far, had envied him when they saw him going on the grass eating tiger’s back and had killed him. The grass eating tiger’s heart was full of hatred. That was too much now. What had they wanted from the poor rabbit? The grass eating tiger plunging into the tigers by running at the last speed, staked more than thirty tigers. “It’s easy to kill a blind rabbit, come and kill me if it’s easy”. What the tigers wanted was already this. They would infuriate the grass eating tiger and make him attack them and then they would pull him to pieces. There was always many a slip twixt the cup and the lip. It suddenly got dark and started to rain heavily. There were flashes of lightning and thunderbolts were falling. The tigers dispersed but the grass eating tiger didn’t run away. He waited until he got soaked. After half an hour the rain stopped. The sun shone, and the land brightened up. The grass eating tiger wandered there until midnight. When he saw that there were no passersby, he got bored and went away. The matter of forest was over. He was determined to return to the zoo now.

    After a few days, his keeper found him waiting in front of the cage. The grass eating tiger would enter the cage a few minutes later and would reply the keeper from inside “here is my home, I’m a cage tiger. I can’t go to the forest even if you wanted. There hadn’t been a place for me” while he was locking him in and said “the lock has just been changed, you can’t try to run away again, because it’s impossible.” The young tiger’s heart got full of pleasure when a female tiger was brought to his cage two months later. They immediately became partners and close friends. The day and days passed, time passed and they had two babies. He became cheerful, happy and his heart was full of peace and the young tiger was walking up and down quietly and slowly behind the iron railings.

    Written by: Serdar YILDIRIM





    OT YİYEN KAPLAN

    Genç kaplan kafesinde, demir parmaklıklar ardında, sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi, ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

    O akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcı kafesi temizleyip, yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi, gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken, genç kaplanın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa, kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar, akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç kaplanın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

    Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürde kimseler yoktu. Genç kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten süratle dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerdeki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.

    Genç kaplan dağlar, tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür bir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne bakıcısı vardı. Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: Ne ile karnını doyuracaktı?

    Böyle düşünüp yürürken, ilerdeki otlukta bir geyik gördü. Geyik, arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeğe başlıyordu. Geyik, aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan kanlar içinde sırtüstü yuvarlandı. Hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik, ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra çekilip gittiler.

    Genç kaplan, olduğu yerde donmuş kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu.“ Demek ki ” dedi, “ kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok, ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “ kaplan ot yer mi “ varsın “ ot yiyen kaplan olur mu “ desinler.


    Aradan bir ay geçti. Ot yiyen kaplan ormanda aradığı huzuru bir türlü bulamadı. Kaplanlar onu aralarına kabul etmişlerdi ama ormandaki yaşam ot yiyen kaplana ters geliyordu. Neden geyik, karaca, tavşan gördüklerinde aniden saldırganlaşıyorlardı. Onlar öldürmek için programlanmışlardı, yaşamak için öldürmek zorundaydılar. Bu tarafta bir kaplan ot yiyerek yaşıyordu, bunu da düşünmek lazımdı.

    Ot yiyen kaplan bir gün ormanda gezerken karşısına bir tavşan çıktı. Tavşanın kendisini görüp de kaçmamasına şaşırdı. Hayret, tavşan üstüne doğru geliyordu. Kenara çekilmek istedi, çekilemedi. Ayakları tutulmuştu. Tavşan, ot yiyen kaplana çarpıp sırtüstü düştü. Daha sonra yattığı yerden doğrulup onun yüzünü elledi, yanaklarını okşadı. “ Sen ot yiyen kaplan mısın? “ diye sordu. Ot yiyen kaplan gık diyemedi. Dili damağına yapışmıştı.

    Tavşan:

    “ Tabii canım, sen ot yiyen kaplansın. Ağzın öteki kaplanlar gibi kan kokmuyor. Bak ot yiyen, şöhretin kulağıma kadar geldi. Sen ormana alışamazsın, hayvanat bahçesine dönmelisin. Duyduğuma göre, kaplanlar senin gözlerinin önünde bazı hayvanları öldürüp, seni de öldürmeye alıştırmak isterlermiş. Eğer öldürmeye alışamazsan kaplanlar seni öldürürler. Sen beni dinle ve çek git buralardan “ dedikten sonra yürüyüp gitmek isterken az ilerdeki bir çukura düştü. Ot yiyen kaplan tavşanı çukurdan çıkardı ve onun yüzüne dikkatle bakınca göz çukurlarının boş olduğunu gördü. Gözleri yoktu bu tavşanın. Kör bir tavşan diye geçirdi içinden. Onu sırtına bindirdi ve yuvasına götürüp bıraktı.

    Ertesi gün kör tavşanı yuvasında ölü olarak bulan ot yiyen kaplan gözyaşlarını tutamadı. Şimdiye kadar kör tavşana dokunmayan kaplanlar onu ot yiyen kaplanın sırtında giderken görünce kıskanmışlar ve öldürmüşlerdi. Ot yiyen kaplanın yüreği nefretle doldu. Bu kadarı da fazlaydı artık. Ne istemişlerdi garip bir tavşandan. Son sürat koşarak kaplanların arasına dalan ot yiyen kaplan otuzdan fazla kaplana rest çekti.

    “ Kör tavşanı öldürmek kolay, sıkıysa gelin beni de öldürün. “

    Kaplanların beklediği buydu zaten. Ot yiyen kaplanı çileden çıkarıp üstlerine saldırtacaklar sonra parça parça edeceklerdi. Evdeki hesap her zaman çarşıya uymazdı. Aniden ortalık karardı ve şiddetli bir yağmur başladı. Şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyordu. Kaplanlar sağa - sola kaçıştılar ama ot yiyen kaplan kaçmadı. Sırılsıklam oluncaya kadar bekledi. Yarım saat sonra yağmur dindi. Güneş açtı, ortalık aydınlandı. Ot yiyen kaplan gece yarısına kadar oralarda gezindi. Gelen giden olmadığını görünce beklemekten bıkıp uzaklaştı gitti. Orman işi buraya kadardı. O, şimdi hayvanat bahçesine dönmeye kararlıydı.

    Birkaç gün sonra sabaha karşı bakıcısı onu kafesin önünde beklerken buldu. Ot yiyen kaplan biraz sonra kafese girecek ve bakıcısı kapıyı üstüne kilitlerken, “ Kilit yeni değişti, bir daha kaçma numarasına kalkışamazsın, çünkü artık imkânsız “ demesine karşılık, içinden “ Yuvam burası, ben kafes kaplanıyım. Hem istesem de ormana gidemem. Bana göre değilmiş orası “ dedi.

    İki ay sonra kafesine dişi bir kaplan getirilince yüreği kıvançla doldu genç kaplanın. Eş oldular birbirlerine ve kaynaşıverdiler. Gün döndü, günler döndü, zaman geçti ve iki tane yavruları oldu. Neşelendi, mutlandı, huzur doldu yüreği ve genç kaplan artık kafesinde, demir parmaklıklar ardında sakin ve yavaş adımlarla gidip geliyordu.

    Yazan: Serdar Yıldırım
     
  4. Serdar Yıldırım Active Member

    THE OCTOPUS

    Our dear world; which is turning around silently somewhere in the universe, which is full of mysteries, secrets and a lot of unknown. The living creatures, which you have allowed to live on you, survive and take shelter for ten thousands of years, existing maybe only on you with everything of them. The idealists with their genuine talent of thought, with their power of imagination; who are possible to appear always and everywhere with their stubbornness and by leaving the normality of the life, which they have to live with pleasure, desire; and by getting a little over the normality to know an unknown, to help the solutions of problems and assimilating some kinds of efforts, searches for the benefit of that normalitists who they left behind.

    Although a young octopus travelled a lot of places on the blue sea, the things he saw weren’t strange to him; he was indifferent to the things he saw as if he had seen them before and the motivating passion occurring in his thought, made him decide to reach the source, the spring of the river when he first realized it, which was flowing into the sea.

    The young octopus started to move forward slowly. He could always have the chance to watch closely the trees, the grass, the flowers, the birds and the large and small living creatures by the river because he was taking pains to swim on the surface. As the days passed one after the other, the broadness of the river started to become narrow, the water started to flow a little more wildly and the slope started to increase. Since the young octopus was swimming towards the stream, he realized that he started to be some more compelled every passing day. If he didn’t suffer the difficulty and leave himself, he would be able to return to the sea. However, this was a matter that he wouldn’t be able to do. Now that he was an idealist and he had come till here for the sake of an idea, returning back could never be possible.

    When the young octopus arrived at the side of the snowy mountain, which was difficult to see from faraway, a waterfall; whose water was falling from quite high, appeared. He had to cross this waterfall and go on his way, but how? A few attempts he made showed that it was impossible for now. Anyway he was tired. He had come till here without stopping, and by exerting himself to the utmost for days. He thought “I should relax for a while, gain my energy; when I believe that I can cross this waterfall, I will come and cross it and go on my way. I will take one of the paths I saw yesterday while I was coming, I will look for a place where I will be able to pass my days in peace. Let the waterfall wait for now.”

    The young octopus returned back and took one of the paths. He reached a lake in the end by saying this or that way. The young octopus’ life in the lake lasted quite long. Actually time wasn’t very important for an idealist. Let the time pass. What was important was to be able to use the time skillfully. You would always improve and show progress in point of thought. You already had this idealism from birth. The conditions would force you to this whether you wanted or didn’t. When you started to support an idea, namely when you became an idealist, you would think carefully of your past and you would realize and be surprised that even how the unhappy, pessimistic, desperate days, which you don’t want to remember now, had educated you, and had made you experienced.

    Several years passed and the young octopus had grown up and had become a mature octopus by the passing years. He always had good relationships with the living creatures in and around the lake; he had had quite a lot of accumulation of knowledge by adding his observations on the things they told. Everything was very well; perhaps it would be much better if the peole hadn’t pitched a camp near the lake. As soon as the octopus saw the people, he had listened to his common sense saying “be careful”, he had withdrawn to his cave at the bottom of the lake. He was passing his days in his cave; he was sometimes touring at the depth of the lake. On some days he saw a few boats on the lake but he couldn’t do anything more than watching the people’s in the boats rowing from the depth of the lake while swimming.

    One day, while a boat was going near to the middle of the lake, it suddenly got dark. A heavy rain started. The wind blowing gradually harder was building big waves on the lake. The efforts of the people on the boat who were trying to escape from the storm were useless. They weren’t able to prevent their boat from capsizing and sinking. The octopus had felt the storm in advanced; he had taken the risk to be seen by the people on the boat and he had come a few metres close to the boat. He had covered two people, who were flopping about when the boat sank, with his strong arms, had come to the surface to prevent them drowning and started to swim quickly towards the shore. After leaving the unconscious people to a safe place, the octopus withdrew to his cave in the depth of the lake.

    On the following ten days after this event, the octopus, who couldn’t see any boats on the surface of the lake, came to the surface because he thought that the people might have gone and he looked at the shore, where the camp was, from far away. The first thing that called his attention was the huge, iron boats. The people had also built wooden sheds near the tents, where the camp was pitched. There were lots of people on the shore. He started to swim towards the branch, which let the superfluous water of the lake float into the river. He was planning to come out of the lake going without making the people realize. However, when he reached the exit, he realized with sadness that there were barbed wires around, which were preventing him going. He was afraid of making a mistake. He could pull the wires to pieces, throw away and go on his way. There were the possibilities of getting injured and being undersized. The waterfall on the river was already a big problem on his way. It wouldn’t be proper to be powerless after crossing the waterfall.

    On the following days the surface of the lake suddenly got into action. The ships that the people made by putting together the pieces, which they brought till the lake shore by lorries, started to move constantly. The divers started dive from the ships and examine the bottom of the lake. The harpoons that were in the divers’ hands would direct to the octopus as soon as it was seen. There was a huge octopus with eight arms, each of whose length was nearly five metres, and the one who would kill this octopus would be rewarded. It was necessary to think now. This octopus, who was wanted to be killed, saved certainly two people’s lives in a stormy weather. They had seen the octopus before they fainted and they informed the others too, there was even a reward. It is necessary to consider this situation as a labyrinth without an exit.

    The octopus had understood that it was impossible to live in the lake now. Although all his goodwill, the people wouldn’t let him search some more in this lake. It was also unnecessary to live more in this lake. The things he learnt were enough and more than enough. The octopus got out of his cave with rancor. He came with a terrible speed out to the water surface just opposite the ships being anchored in front of the camp. He was puffing up and up and was causing artificial waves on the lake as he was saying “you have been looking for me for days, here I am and I’m not afraid of you”. He suddenly directed to his left. He entered the branch by pulling the barbed wires at the exit of the lake to pieces under the amazed looks of the people on the shore and he reached the river after a while. He came before the waterfall by withstanding easily to the river’s stream and he went up by holding his both arms out and by holding of the rocks there.

    On the following days the octopus continued the intensive efforts to reach the source of the river. He was passing in difficulty through the gorges at the sides of the mountain where the source existed and he was moving forward step by step at the places where the depth didn’t let him swim. The rain falling on the sides of the mountains was turning into snow because of the weather’s getting gradually cold and trembling in the ice cold water under the snow was teaching him how difficult the life was in the mountains. When he started to think that it was impossible to go more forward, he found the source of the river. The source was coming out of rocks, it was coming out of a place like a cave and it was appearing on the earth.

    The octopus summarized the topic: “Now that the source had been here. It comes out to the earth from that narrow place, it is fed by the rain and snow water, it goes down till the waterfall by gathering some of the little rivers’ water. After passing the waterfall, the water gathering a lot of branches from both sides gradually grows and it reaches the sea, where I was born, as a river and integrates with the sea. And the lake, where I lived for a long while, was nothing more than a drift of water, which let its superfluous water flow into the river by means of a branch.

    On his way back, while coming closer to the waterfall, the octopus started to think. He wondered if the people would wait for him there. It was a fifty fifty possibility. Namely, they’d either wait or wouldn’t wait. It wouldn’t be definite. The octopus wasn’t absolutely frightened. Anyway, fear was the last think to be considered by an idealist in such a situation. There was no reason to be frightened. After the octopus evaluated the situation, considered what he would do after what might happen, he went down the waterfall. He went past the branch, which was connecting the lake to the river, by swimming bravely on the water.

    The octopus reached the sea a few days later. He had set off years ago for the sake of an ideal when he was a young octopus; after years, he had turned back as a mature octopus. However, the ideal still wasn’t an ideal. An idealist should teach the others the things he learnt and should acquaint them too. As well as you couldn’t say you have enough knowledge for yourself so you wouldn’t need to learn more, you couldn’t also say you were more knowledgeable than the others; let the others not learn the things I knew. After relaxing for a while, the octopus wanted to start his attempts. He would teach the others the things he learnt and he would acquaint them too. Until there would be no other knowledge in his mind what he knew but the others didn’t…

    Written by: Serdar YILDIRIM








    AHTAPOT

    Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

    Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

    Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, geriye dönüş söz konusu olamazdı.

    Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
    Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

    Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

    Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

    Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

    Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

    Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

    Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

    Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

    Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

    Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

    Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…


    Yazan: Serdar Yıldırım
     
    1 kişi bunu beğendi.
  5. EmRe Well-Known Member

    Teşekkürler ellerinize sağlık gerçekten çok makbule geçti
     
  6. Serdar Yıldırım Active Member

    THE SQUAD GIRAFFE

    A very big place was reserved for giraffes in the zoo which was in Gülhane Park. There lived a mother and a father giraffe with their two children. They were walking with a swaying movement all day long and the visitors were watching them. The mother and the father giraffes had been living in that place for a very long time so that they got used to living there and they didn't complain about it, but their children were bored and they always asked their father: ' How long are we going to live here? When are you going to take us to the places that you have told us in the fairy tales?'.

    One day one of his children asked him, 'Daddy, how did we come here? Who took us here?'.

    Then the father giraffe decided to tell his children the story of their grandfather who lived very far away from there so that they could be able to understand how they ended up in that place.

    And he started:

    'All the giraffes are very tall and have long necks but your grandfather was very short when he was born. As the years passed away he become older but he could not get taller and as he got older the desire to be a star in a circus grew more and more in his heart. He did not want to live in that place, and being an ordinary giraffe was not proper for him. So he started to organize shows in the wood where he lived to achieve his goal. All the animals living in that wood were interested in his shows and watched his imitations of different animals happily.

    One day hunters came to that wood. They were there to catch some animals and take them to a zoo. While they were watching around with their binoculars on a hill, they saw the squad giraffe making his show. When they saw his admirable acting and excellent show they thought that he was a marvellous juggler so they decided to catch him. After the show they started to follow him secretly. The squad giraffe was not surprised because he knew that to be successful there were some difficulties that he had to struggle with. He thought in details about what he should do to dispose of those hunters in and made a very brilliant plan.

    He knew that if he did something without planning it he would have some difficulties and would be caught by the hunters easily. It was impossible to understand what the hunters' intention was and how they were planning to catch him.

    The next day the hunters pinched him near a reed bed. While the hunters were moving ahead they were so happy because they were sure of catching him as there was nowhere for him to run away. When they found out that he disappeared, they could not believe their eyes. They realized that the footprints of the squad giraffe disappeared near the reed bed. In fact this was a part of the giraffe's plan. He escaped from there by getting on a trunk of a tree which he had hidden there the day before. The following day he could hear the hunters saying that if he was caught, he was going to be taken to a zoo. After hearing this conversation he became so happy that he appeared jigging up and down on his four feet. Then he howled like a wolf and roared like a lion. The hunters were shocked when they saw him doing such things and behaving like a fool. After that the squad giraffe started doing all the tricks that he knew one after another and finished his show. The hunters liked his show very much so that they applauded him.

    When he was taken to the zoo, he started living here where we live now. But he continued making his shows in his new home. In the meantime my mother and he fell in love. After a time I was born. When I was a little giraffe I remember that a lot of people were coming here to see him and to watch his shows. He was making his shows all day long without getting tired. By the way an international circus used to come here on certain dates of each year. Once while the circus was being established here the owner of it started walking around the zoo. When he saw the crowd he what was happening there so he smuggled into the crowd. After watching the squad giraffe making his show he understood that he was very talented and could become a world-famous star so he gave him lots of money to transfer him to his circus. The squad giraffe put this opportunity into good use and after a few rehearsals he appeared on the stage. He was so successful that the number of people who came to the circus increased suddenly.

    The circus used to stay for ten days wherever it was established and there used to be only one show during the day. After the small giraffe started working there this changed and four or five shows a day were being made and that year the circus stayed in the zoo for a month.

    The next year when the circus came here my father visited us. He was here to see my mother and me and his friends. We were very happy.

    We were together for about two hours. He told us that he had been to a lot of countries making shows and attracted attention of everybody. He wanted to become a star in a circus and he did his best for this and finally he achieved his goal. He was so happy. Did you understand how we came here to this place?'
    'Yes, daddy we did. We got it very well', the children replied all together and they looked at each other smiling.

    There is an undeniable truth that there is nothing which can not be done if you want to do it so much. Nothing or nobody can stop you. You might have some dreams of your own or you would like to be as successful as somebody you admire there is nothing to stop you so you should go for it. The little giraffes followed their grandfather's footsteps and became very successful circus stars. If you look at the sky very carefully at night you can see them blinking you.


    BÜCÜR ZÜRAFA

    İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına “ Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? “ diye sitem ediyorlardı.

    Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu:

    “ Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “

    Bunun üzerine baba zürafa:

    “ Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere “ dedi. “ O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler.

    Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış.

    Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplayarak ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış.

    Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü.

    Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim.

    Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “

    Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için: “ Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler.

    Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz.


    THE LİON THAT PLAYS THE GUİTAR

    The lion, king of woods, didn’t have a son to continue his family and kingdom so that he was very unhappy. If he had a son, his son would grow up in a few years time and walk around in the woods throwing his mane into the air. When he roared to keep the security of the woods all the criminals or the ones who were getting ready to commit a crime would look for a place to hide as they got frightened of his voice and his power. Why didn’t he have a son to leave his crown and kingdom? He didn’t even have a single relative or a child of a relative to whom he might teach how to be a king or manage the woods and who can be the king after he get older. The king must be noble and aristocrat. It wasn’t easy to be a king. Anybody who wants to be a king couldn’t manage the woods. He should have noble descendants. If the king made an ordinary lion the king there would be some problems because that lion might be unable to manage all the animals that lived in his kingdom which might cause a chaos and a rebellion would break up and this might result in death of lots of animals.

    The king of the woods thought that he should leave his kingdom and his crown to a lion which was from his family otherwise he would not be relaxed. So that he decided to check out his family tree once more much more carefully. He agreed on controlling every detail about his father, his grandfather and his other relatives in details. I must find a lion that is noble.

    He made lots of researches for a very long time and as a result he found out some new information about his family. Four generations ago when the king left his kingdom to his elder son the younger one got really upset and that he abandoned the kingdom. While searching for some information about his family he learned that this lion started to live in a very far away wood which was called Grandr. He started a new life which was very simple there. He couldn’t find any other information about what had happened to that lion afterwards. The king invited the fox to his palace and told him about all those things. Then the king wanted the fox to make an investigation if he could find any of his relatives in that woods and also he ordered him to bring the youngest and talented one with him to the king’s palace. The fox wasn’t going to tell anyone about his journey to any other animals otherwise it was going to be killed.

    When the fox reached the Grandr woods he saw a small group of people who were listening to a small lion playing the guitar. The fox was really surprised because he had never seen a lion playing the guitar before. And the lion was playing it very well. He wanted to see the lion’s performance and listen to him from a nearer place so that he walked along through the crowds and took a seat at the first row. Now he could hear the sound of the guitar much better. He listened to the lion playing his guitar for a while and as a result he thought that it was such a talented lion. He wanted to listen to the lion’s concert till the morning but it was impossible because when it got dark the lion ended his concert and thanked to those who were listening to his concert. The fox was really impressed and it was the best performance he had ever seen and listened to.

    The next day the fox started his investigation to find out something about what had happened to the youngest son of the king that had left his homeland many years ago. He talked to each of the animals and asked them if they knew anything about that lion and what might have happened to him, if he had any sons or if he died alone without having a family and children of his own but he couldn’t find the answers of these questions because none of the animals that he talked to didn’t gave him a clear explanation. They all told him that they didn’t know anything about that lion and his story.

    The fox’s investigation took ten days and in the end a very old lion confessed that he knew something about the lion that he was trying to get some information about. There was only one lion that survived and all the others had died and that was the lion playing the guitar when he first arrived in those woods. It wasn’t very difficult to find that lion for the fox. He was again giving a concert at the same place. When the concert ended the fox went beside the lion and told him that he was sent there by the king of the woods and that the king had heard about that talented lion so that invited him to give a concert in his palace. The lion accepted the king’s invitation and set off his journey with the fox to go to the palace.

    When they arrived at the palace the fox firstly showed the lion his room and then went to talk to the king about what had happened in details. Fortunately a lion that was noble and coming from the royal family had been found. What is more it was really talented. But his being able to play the guitar surprised the kind and he also thought that it was very strange for a lion to play the guitar.

    After having dinner in the dining room of the palace the lion started his concert. All the animals that were listening to his concert in the palace were fascinated. Everybody thought that he had supernatural powers as if a magical hand was playing the guitar and sometimes the lion was also singing while playing his guitar and that was really unbelievable.

    Day after day as the king got to know the lion he started to love him much more. He was noble, honoured, well informed besides he was respectful and cultured. Moreover he was the king’s cousin. What else would be expected from a lion that was going to be the king? The king decided to leave his kingdom to this lion. But the king couldn’t find a way to explain this situation to him. It was very difficult for the king to do this. The days were passing by but the king couldn’t talk to the lion about his intention. Fortunately he could find the courage at himself to talk to the lion all about. And he told him every detail.

    ‘Here is the family tree and these are the names or our grandparents that were the kings before. When my grandfather was requested as a king after his father, your grandfather left the palace and moved to Grandr woods. And you are the only one who survives of his descendants. I mean you are my cousin and you are the only one who will be the king after I die’.

    The lion wasn’t surprised when he heard what the king had told him. He had listened to those stories from his father many times. He told the king that he had known everything. The king congratulated the lion because of his honesty. He might have pretended as if he didn’t know anything but he didn’t do so. As a result the king was so honoured because of having a cousin like him and he was very pleased that he could find the right lion to leave his kingdom.


    GİTARCI ASLAN

    Ormanlar Kralı aslan bir varisi olmadığından yakınıyordu. Nedeni bilinmezdi fakat hiç yavrusu olmamıştı. Bir erkek yavrusu olsa bir iki yıla kalmaz kocaman olurdu. Şöyle yelesini savurarak boy boy dolaşırdı ortalıkta. Ormana asayişi kontrol için çıktığında bir kükre dimiydi, suçlular ve suç hazırlığı içinde bulunanlar saklanacak delik aramalıydı. Neden sanki tacını, tahtını bırakacağı bir varisi yoktu. Yakın akrabaları falan da yoktu ki, onlardan birini yanına alsın, yetiştirsin, kendinden sonrası için kral olmaya hazırlasın. Kral dediğin soylu olurdu, asil olurdu, öyle her önüne gelen krallık yapamazdı. Tutsa alelade bir aslanı kendinden sonrası için vasiyet etse, yeni kral beceriksiz çıkacak ve yönetim etkisiz kalınca da orman karışıklığa, kargaşalığa, kaosa sürüklenecekti.

    “ Hayır, gözüm arkada kalmamalı “ diye düşündü Ormanlar Kralı aslan. “ Soy kütüğümü tekrar kontrol etmeliyim. Hem bu defa öncekiler gibi olmamalı, çok daha dikkatli davranmalıyım. Babamı, dedemi ve tüm soyumu, sopumu en ince ayrıntılarına kadar incelemeliyim. Mutlaka bulmalıyım, damarlarında asalet kanı taşıyan bir aslan mutlaka bulmalıyım. ”

    Ormanlar Kralı aslanın günlerce süren araştırması sonunda meyvesini verdi. Dört nesil öncesinde krallık yapan aslan yerine büyük oğlunu vasiyet edince küçük oğlu bu duruma üzülmüş ve çekip gitmişti. Onun çok uzaklardaki Grandr Ormanı’na gittiği ve orada sakin bir yaşam sürmeye başladığı belirtilmişti. Konu hakkında daha sonra ne olduğu gibi bir bilgiye rastlanmıyordu. Ormanlar Kralı aslan tilkiyi huzuruna çağırdı ve ona durumu anlatıp, Grandr Ormanı’nda araştırma yapmasını, eğer varsa, akrabalarından genç ve yetenekli bir erkek aslanı alıp saraya getirmesini emretti. Tilki tamamen sessiz iş görecek ve dışarıya bilgi sızdırmayacaktı.

    Tilki, Grandr Ormanı’na vardığında küçük bir kalabalık gördü. Bu kalabalığın ortasında genç bir erkek aslan gitar çalıyordu. Tilki daha önce gitar çalan bir aslan görmediği için çok şaşırdı. Pek de güzel çalıyordu canım bu aslan gitarı. Gitar sesini yakından dinlemek için ön sıraya geçmek lazımdı. Haydi, ne duruyordu geçseydi ya ön sıraya. Tilki kalabalığın arasından sıyrılarak ön sıraya geçti. İşte şimdi gitar sesi kulağına daha bir hoş geliyordu. Bir süre bu gitarcı aslanın konserini dinledikten sonra onun oldukça yetenekli olduğunda karar kıldı. Hani gitarcı aslan hava karardıktan sonra konserini bitirip dinleyenlere teşekkür edip kalkıp gitmese sabaha kadar onun çaldıklarını dinlemeye razıydı. Bu kadar olurdu canım, bu kadar olurdu.

    Tilki ertesi gün yoğun bir çaba içine girdi. Sağa gitti, sola gitti, gezdi, dolaştı. Pek çok orman hayvanıyla konuşmalar yaptı. Ne yaptı etti, sözü döndürdü, dolaştırdı, dört nesil öncesinde kral olan aslanın küçük oğlunun ne olduğu, nasıl yaşadığı ve soyunun devam edip etmediği sorularını onlara sordu. Konuya doğru dürüst bir açıklama getiren yoktu. Hep ben ne bileyim, ben ne bileyim. Fakat iş dedikodu anlatmaya geldi miydi fındık kırdırıyorlardı. Birbirlerinin arkasından demediklerini bırakmıyorlardı. Dedikodu kötü bir alışkanlıktı, bunu bari bilselerdi ya..

    Tilkinin Grandr Ormanı’ndaki araştırması on gün devam etti. Sonunda bir yaşlı aslan konuyu aydınlığa kavuşturdu. Kraliyet ailesinden şu anda hayatta olan bir aslan kalmıştı. O da gitarcı aslandı. Tilki için gitarcı aslanı bulmak zor olmadı. Yine aynı yerde konser veriyordu. Tilki konser sona erdikten sonra gitarcı aslanın yanına giderek, Ormanlar Kralı aslan tarafından buraya gönderildiğini, kralın kendisini konser vermek için saraya davet ettiğini söyledi. Bu teklifi kabul eden gitarcı aslan, ertesi gün tilki ile birlikte yola çıktılar.

    Saraya varınca tilki gitarcı aslana kalacağı odayı gösterdikten sonra kralın huzuruna çıktı ve en başından başlayarak olanları anlattı. Damarlarında asalet kanı taşıyan genç ve yetenekli bir erkek aslan nihayet bulunmuştu. Fakat şu gitar çalma işi kralı hem şaşırtmış, hem de düşündürmüştü. Nereden aklına gelmişti bilmem ki bu aslanın gitar çalmak? Akşam yemeği sarayın yemek salonunda yendikten sonra gitarcı aslan konserine başladı. Sanki sihirli bir el gitarın telleri üzerinde dolaşıyordu ve dinleyenler bu tellerden çıkan nağmelerle büyüleniyorlardı. Bazı bazı gitarcı aslan sesiyle de iştirak ediyordu bu nağmelere ve gerçekten büyüleyici bir tablo ortaya çıkıyordu.

    Günler günleri kovaladı. Geçen günlerle birlikte kral gitarcı aslanı tanıdıkça daha bir sevdi. Asildi, soyluydu, bilgiliydi, kültürlüydü, saygılıydı. Daha ne olsundu canım aynı zamanda kuzeniydi ya bu gitarcı aslan. Yerine vasiyet ederdi olur biterdi. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti. İşin en zor tarafına sıra gelmişti. Günler geçip gidiyor fakat kral bir türlü ona söyleyemiyordu. Sonunda kral bir gün cesaret bulup her şeyi olduğu gibi anlattı.

    “ İşte soy kütüğü burada. İşte şunlar dört nesil öncesinde dedelerimizin adları. Benim dedem kral tarafından vasiyet edilince, senin deden Grandr Ormanı’na gitmiş. Onun soyundan sadece sen yaşıyorsun. Yani sen benim kuzenim oluyorsun. Benim tahtımın, tacımın tek varisi sensin. “

    Kralın anlattıkları gitarcı aslanı hiç şaşırtmadı. Zaten o bütün bunları babasından defalarca dinlemişti. Her şeyi bildiğini krala söyledi. Kral, gitarcı aslanı açık sözlülüğünden dolayı kutladı. Çünkü gitarcı aslan her şeyi bildiği halde bildiğini söylemeyiverse hem kendini aldatmış sayılırdı, hem de kralı. Kral bunun farkındaydı ve böylesine mert bir aslanın varisliği kabul etmesinden kıvanç duydu.


    THE KİNG WHO İS İNTERESTED İN ASTRONOMY

    Many years ago there was a king who was interested in astronomy. He spent most of his time in the observatory which was built near his palace. He wanted to have all the books that were written about the sky, stars, space and astronomy so far and all the maps drown about them in his library. He invited astrologists and astronomers from other countries to his palace and took a share in their discussions about the evolution stages of the world until that time, the adventures of mankind on earth, whether there was an intelligent life on other planets or not and they tried to find out the answers of such kind of subjects.

    One day he heard that a Persian man who was called Ebu Salip Efendi invented a kind of telescope and thanks to it he had discovered lots of new stars. The king called for his vizier by his side and said to him ‘I want to know what the new discovered stars look like and every detail about them. I want an ambassador to go to Persia and I want him to invite Ebu Salip Efendi to my palace as my guest’.

    After many days and weeks Ebu Salip Efendi who thought the conditions which were written on the letter which was sent to him by the king with the ambassador were favourable, got permission from the Persian shah and set off his journey to the palace. The king welcomed his guest at the entrance of his palace. Then they started talking about the stars which were discovered by his guest and as they continued their conversation the king became more and more curious about the things which his guest was telling him. When the king heard that his name was given to the biggest star which was discovered by Ebu Salip in his honour, he became very excited and was really delighted that he wanted his guest to make a similar telescope for him as soon as possible. The next day they went to the observatory which was next to the palace. Ebu Salip Efendi told the king that the equipments they had were not qualified and the observatory was not big enough for the telescope. He wanted permission to build a bigger observatory from the king. After getting permission, he started the building of the new observatory on a slope of a mountain which was far away from the palace and moved to a village near it.

    It took so long to build the observatory and so much money was spent on it that there was no money left in the state treasury. As a result of this, the king wanted his taxmen to collect the taxes belonging to four or five years’ later from the people who lived in that country. Unfortunately the people had lots of difficulties because they had given all their money for the building of the observatory so that they were desperate. And they started fighting with the taxmen but the king could not understand that he was mistaken so that he did not care about the people who tried to advise him of his mistake. He could not realize his false step because of his curiosity about the newly discovered stars and the biggest star which his name was given to. He could not think of anything accept them. He started listening to the meetings which were held in the palace about the stars, space and astronomy much more carefully and Ebu Salip Efendi sometimes attended those meetings.

    One day in summer the king and his two men changed their clothes and wore ordinary clothes which were worn by merchants in his kingdom and went to the village where Ebu Salip started living. The owner of the village was a kind hearted, honest and brave man. He was about thirty years old. He invited the king and his two men to his house. They ate different kinds of meals and drank some buttermilk and after that they started talking about ordinary daily things and then the conversation turned to stars and space. The king who was dressed up like a merchant started talking about the first man on the earth and ended up his speech by giving information about all the secrets of earth. He said that the space was infinite and there were countless planets and stars in it and he added that owing to the new observatory which was being built thanks to the great king and the telescope which was really reformed lots of unknown planets and stars were going to be discovered. In addition he said that humanity owed thanks to the king.

    The owner of the village who was listening to the king who was dressed up like a merchant quietly and then he said ‘Why should the humanity owe him thanks? We must think about where the money which is spent for the building of the observatory comes from. It is not fair to get lots of taxes from the people who are hard up and it is not legal and this is cruelty. When new stars are discovered will it be useful for the poor? Will they eat the new discovered stars to get rid of their hunger? And everybody knows that Ebu Salip spends one tenth of the money for the building and buys lots of birds with the remaining of it’.

    These words were so irritating that when the king heard them he stood up with anger. When his men saw him standing up they stood up as well holding their swords and taking them out of their spear carriers as well. They were ready to attack the owner of the village because it was obligatory to kill this indiscreet and rude man. The man’s speech affected the king deeply that’s why the white part of his eyes disappeared because of hatred and anger.

    After he got rid of the shock he cries out to the man, ‘How dare you speak about the king this way? It is the duty of every citizen to pay tax for his country. If everybody says I don’t care who will find out the secrets of the universe?’

    The owner of the village who was sitting on a cushion answered back:

    ‘Everybody should pay tax in accordance with their income. It is not fair to get this much tax from those poor people and they gave all their money in tax. Ok! I know that the people who try to find out the secrets of the universe serve mankind a lot but they can not get the results of their discoveries in less than two years time. As the scientific researches and technical achievements progressed, those secrets will be discovered day by day. May be centuries are required for this. I mean more time is needed for it’.

    The things he said were very logical so that the king became so silent and calmed down. Then he asked if one tenth of the money was being spent for the observatory how could the remaining be spent on birds.

    The owner of the village replied, ‘On the last day of each month lots of gunny bags full of birds are being sent the Persian shah. The king could not speak any more. He greeted the owner of the village with his head and went out. He and his men hopped on their horses and set off speedily to the capital city. They learned that everything which was claimed by the owner of the village was true. Thanks to the plan which was made cleverly by the king, on the last day of the month they found out bags full of gold which was prepared to be sent to the Persian shah. All the criminals were captured. It was understood that Ebu Salip Efendi was a liar and he did not know how to make a telescope and anything about stars and that he had not discovered any stars and also all the things that he mentioned in the meeting were made up and memorized by him. Ebu Salip sold all his possessions in his country and gave all his money to the king in order to be forgiven by him. The king forgave him and let him survive in one condition. He was going to be followed by the king men until he died. All the money taken from Ebu Salip and gold coins which were found out the last day of the month were handed out to the people. They were so pleased.

    The king and his men continued visiting the owner of the village and staying in his house dressed up like ordinary people. During these visitations neither the king who was dressed up like a merchant told the owner of the village that he was the king, nor the owner of the village told the king that he understood that he was the king at first sight. They swapped information all the time and the king stopped thinking about the planets and the stars. Moreover, he started taking care of his people.


    GÖKBİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH

    Bundan yıllarca önce gökbilimine meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış. Dünyanın varoluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.

    Günlerden bir gün, Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendinin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır:

    - Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun, diye emretmiş.

    Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahından izin almış, yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendinin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı çok meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah, heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş. Ertesi gün sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş.

    Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin çok üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Ellerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendinin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş.

    Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ve iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş, koyu sohbet başlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş, dolaşmış, yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış. Tüccar kılığındaki padişah ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş.

    Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi:

    - İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan alınan vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş, demiş.

    Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adamı da yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş. Köyün sahibinin söyledikleri tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış. Gözlerinin beyazı kaybolmuş:

    - Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek? demiş.

    Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette:

    - Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre. Bir devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Tamam, uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Fakat bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmesi gerektir. Zamana ihtiyaç vardır, demiş.

    Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Padişah durgunlaşmış:

    - Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?

    - Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahına gönderilirmiş.

    Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü, Acem Şahına gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendinin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız mıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarının hepsini ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip memleketindeki bütün malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş..

    Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca hemen her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah sadece halkının mutluluğu için çalışmış.

    SON

    Serdar Yıldırım
     
  7. Misafir Guest

    Gerçekten çoook güzel çok teşekkürler :D
     
    Moderatör tarafından son düzenleme: 29 Şubat 2016
  8. misafir Guest

    Çok sağol.
     
    Moderatör tarafından son düzenleme: 29 Şubat 2016

Sayfayı Paylaş