İç Anadolu Bölgesinin Gelenek ve Görenekleri

Konusu 'Coğrafya' forumundadır ve RüzGaR tarafından 8 Nisan 2011 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    İç Anadolu Bölgesinin Gelenek ve Görenekleri
    Ankara Örf Adet Gelenek ve Görenekleri
    Ankara'da ele geçen en eski örneklerden yakın zamana kadar yapılan araştırmalarda görülen başlıca kadın kıyafetlerinin en ilginç olanları takım halinde holta ve salta ile birlikte veya tek giyilen sırmalı entarilerle setentiliyon gibi düz ve kalın münakkaş ipekli kumaşlardan yapılan etek ceket şeklindeki elbiseler teşkil etmektedir. Kadın kıyafetleri evde, sokakta, misafirliğe giderken, düğün ve gelin elbiseleri gibi ağır ve kıymetli, herbiri çeşitli renk ve şekillerde, mevsim ve yaşa göre değişen birtakım elbise çeşitleriyle karışımıza çıkar.

    Düğün kıyafetleri:
    Gelin elbiseleri ile düğün elbiseleri aynıdır. Yalnız gelinleri farklı kılan şey, başlarındaki tel ve duvaklardır. Ağır elbise olarak addedilen bu elbiseler sadece düğün ve düğünle ilgili törenlerde (nişanlar, kına geceleri, paça günleri vb.) giyilir, bunun dışında kesinlikle giyilmezdi.

    Düğün elbiselerinin en eski örneklerini üç etek entariler oluşturur. Bunların aşağı yukarı üç asırlık bir geçmişi vardır. Üç eteklerden sonra iki etek denilen harbalı ve holtalı elbiseler giyilmeye başlanmıştır. İki eteklerden sonra da yavaş yavaş holtalar terkedilerek holtasız düz elbiselere rağbet başlamıştır ki bunların da ilk örneklerini, belinin iki yanı büzgü ve pastalı bolca tek etekten oluşan, çantalı entari olarak tabir edilen sırmalı elbiseler teşkil etmektedir. II. Abdülhamit devrinden itibaren ise setentiliyon gibi kalın ipekli ve münakkaş kumaşlardan yapılan ve daha çok Avrupa modası olduğu tahmin edilen korsajlı, balinalı, bugünkü deux pieces'leri hatırlatan uzun etek ve ceketten oluşan elbiseler giyilmeye başlanmıştır.

    Genç Kız Kıyafetleri:
    Genç kızların kıyafeti genellikle sade ve basittir. Süslü elbiseler giymeleri toplumca ayıp sayılırdı. Esasen kızların kına gecesi ve şerbet (nişan) ten başka merasimlerde (düğün veya mevlüt) bulunmaları da geleneklere aykırı idi. Çok özel durumlarda düğüne gitmesi gerektiği zaman bile basma, pazen veya yünlüden alelade elbiseler giyerlerdi.

    Gezme Elbiseleri:
    II. Abdülhamit devrinden otuz sene öncesine kadar resmi misafirliklere gidişlerde, bayram ziyaretlerinde zengin hanımlar ipek kadife veya fasone denilen yünlü kumaşlardan veya çitari denilen ipeklilerden uzun entariler giyerlerdi. Daha eskiler ise kutni denilen kumaşlardan yapılan elbiseler giyerlerdi. Bu elbiseler üzerine ipek şaldan mongül veya plüş denilen ipek kadifeden hırkalar giyilir, üstüne elmas gerdanlık, elmas muska, gıdık - altın, elmas saat takılır, başa oyalı yemeni örtülür, üstüne bağdat çarı (çarşaf) carlanarak ziyaretlere gidilirdi.

    İç Çamaşırları:
    Çamaşır olarak tene üç en dokum bezden kalçaya kadar uzunlukta bolca bir gömlek giyilirdi. Bu gömlek üzerine sutyen yerine canfes veya diğer herhangi bir kumaştan kolsuz astarlı, havuz yakalı, önden üç düğme ile iliklenen bir yelek üzerine de gezi veya diğer kumaşlardan bir içlik giyilirdi. Bundan başka dize kadar uzanan paçaları geniş dantelli veya fistolu beyaz patiskadan bir iç donu, bunun üzerine de basmadan iç astarlı, uçkurlu, paçalı, ayak bileklerinde hafifçe bol bir dış donu giyilirdi.

    Gündelik Kıyafetler:
    Mevsime, yaşa ekonomik duruma göre bazı değişiklikler gösterir. Fakir ve orta halli kadınlar, doğrudan doğruya çinti donu denilen dış donu üzerine basmadan bir içlik, içlik üzerine de basmadan içi pamuklu ve üstü parmak dikişli ceket şeklinde düz hırka giyerler, başlarına yaşlılar kalıpsız iki parmak yüksekliğinde fes giyip, üzerine oyasız yemeni örterlerdi. Gençler ise biraz daha yüksekçe kalıplı fes giyip yemeniyi üçgen şeklinde üç köşe katlayarak fesin üzerine örterlerdi. Sokağa çıkacakları zaman, yakın komşuya giderlerken damarlı çar dedikleri bir örtü ile başlarını örterler daha uzak bir yere giderken de damarlı veya kareli uzun çarlara bürünürlerdi.

    Zengin olan kadınlar ise çinti don üzerine basma, yünlü vb.den oluşan uzun, düz baştan geçme peşli entariler giyerlerdi. Bu entari üzerine de ekonomik duruma göre basmadan, yünlü veya kadifeden, parmak dikişli, içi pamuklu hırkalar giyerlerdi. Yaşlılar başlarına takke gibi kalıpsız fes, gençler ise daha uzun ve kalıplı fes giyerlerdi. Fes üzerine gençler yemeni, yaşlılar oyasız yemeni örterlerdi.

    Sokak Kıyafetleri:
    Ele geçen en eski kaynaklara göre XVII. yüzyılda Ankara'da ferace giyildiği görülür. Feracelerden sonra çarlar giyilmeye başlanmıştır. I. Abdülhamit devrinde feraceler yasaklanıp çarşaf giyilmesi emredilince, gençler çarşafı tercih etmiş, yaşlılar ise beyaz çarlarını giymeye devam etmişlerdir.

    Hamam Kıyafetleri:
    Yeni gelin veya zengin genç hanımların hamam kıyafetleri de dikkate değerdir. Yeni gelin veya zengin genç bir hanım hamama giderken helâi don ve gömleğini, sevai telli yelek ve içliğini, üstüne elbisesini giyer, başına oyalı yemenisini takar, hamam bohçasını hazırlayarak Bağdat çarını giyip hamama giderdi.

    b) Erkek Giyimi:

    Anadolu erkek giyimi, Ankara da dahil olmak üzere üç grup altında toplamak mümkündür:
    - Üç etek entariler,
    - Şalvar ve işlik, fermani veya gazekiden oluşan takımlar,
    -Efe, zeybek veya dadaşlara özgü dizlikli zıpka veya zıvgalı camadan veya cepkenli kıyafetler.

    Ankara'da erkek kıyafetleri üzerindeki araştırmalar, yaklaşık bir - birbuçuk yüzyıl evvelinden Cumhuriyet devrine kadar olan kıyafet çeşitleri üzerinde yapılmıştır. Bu süre içinde Ankara'da çeşitli halk tabakasının giydiği kıyafetleri başlıca beş ana başlık altında toplamak mümkündür.

    İlmiye Sınıfının Kıyafeti:
    İlmiye sınıfına ait başlıca takımların en dikkate değer olanlarını üç etek entariler teşkil eder. Abdülhamit devrinin sonuna dek ilmiye sınıfının olduğu kadar esnaf sınıfının da giyiminin esas unsurunu oluşturmuştur. Genellikle şetari, altıparmak veya osmaniye topu gibi yollu kumaşlardan yapılan bu entariler önü baştan başa açık, yanlarının birer karış yeri yırtmaçlı, uzun kollu, haydari yakalı, önünün bele kadar kısmı ile kol yerleri kaytan süslü olur ve belinin yanında küçük bir bağla bağlamak suretiyle iki önü birbiri üstüne kavuşurdu. Yaklaşık olarak II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar hocalar tarafından gayet uzun ve bol şalvarlar pamuklu iç işlikleri ile giyilen bu üç etek entariler üzerine bele ince tarzda (esnaf ve efelerinkinden ince olmak üzere) ipek Trablus kuşağı, beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarılır, sırta da mevsim ve duruma göre ya pamuklu hırka veya Mekke hırkası, sokakta lata, camide ise cüppe giyilirdi.

    Üç etek entariler terkedildikten sonra, ilmiye sınıfı tarafından pantolona çok benzeyen, yalnız üstü ondan biraz daha bolca elifiye şalvarlar giyilmiştir. Elif iyeler üzerine, biraz zengince olanlar Şam toplandan, zengin olmayanlar yollu pazen veya ketenden parmak yakalı, önden düğmeli, uzun bilezikli kollu bir işlik giyer, bele beyaz tiftik veya Gürün şalından bir kuşak sarar, üzerine çuha veya kumaştan bir yelek giyerlerdi.

    Okuma Çağındaki Çocukların kıyafeti:
    Okuma çağındaki çocuklar, okuyan ve okumayan olmak üzere iki kısma ayrılır ve bunlardan okumayanlar esnaf olurdu.
    Okuyan çocukların kıyafeti; II. Abdülhamit devrinin birinci yarısına kadar üç etek entari üzerine çuhadan mintan giyer, bellerine şal kuşak sararlardı. Ankara'da ilk Maarif Teşkilatı kurulduktan sonra bu üç etek entariler kalkmış, yerine pazen veya kumaştan içi astarlı uzun şalvarlar ile işlik ve pamuklu hırkadan ibaret takımlar giyilmeye, daha sonraları ise elifiyeler ve nihayet ekonomik durumu iyi olanlar tarafından setre pantollar giyilmeye başlanmıştır.

    Yeni yetişen ve okumayan 13-14 yaşındaki esnaf çocuklarından efeliğe hevesli olanlar yaşlıların giydiği bu kısa şalvarların biraz daha darca ve itinalı olanları ile tıpkı efelerinki gibi işlik, yelek, fermani giyer, bele genişçe bir kuşak ile isteyenler silâhlık kuşanırdı. Efe olmak istemeyen gençler ise yaşlıların giydiği takımların daha dar ve gösterişlisini giyerlerdi.

    Esnaf Kıyafetleri:
    II. Abdülhamit Devri'nin sonlarına kadar Ankaralı esnaf da tıpkı ilmiye sınıfı gibi üç etek entarilerden oluşan takımlar giyerdi. Bu entarilerin altına, yakasından güzel görünmesi için bir içişliği giyilir, bele uzun veya değirmi şal kumaş kuşanılır, sırta da hocalardan farklı olarak kuşağın üzerini örtecek uzunlukta işlemesiz bir gazeki veya fermani giyilirdi. Mekke hırkası bulunanlar bunların üzerine ayrıca bir Mekke hırkası veya pamuklu hırka, kışın ise hocalardan farklı olarak isteyenler miriz, aba, daha zengince olanlar ise kürk giyerlerdi.

    Efe ve Zeybek Kıyafeti:
    Zeybeklerin giydikleri elbiseler hemen hemen birbirine benzer. Bunlar dizlik, işlik, camadan veya cepken ve bellerinde genişçe sarılı kuşak, kuşak üzerinde çeşitli silâhlarla dolu bir silâhlıktan ibarettir.

    Zeybekler kendi aralarında cesaret ve yiğitlikle sivrilenleri efe diye anarlardı. Efeler, çarlık dizlik denilen beyaz patiskadan diz kapağının hemen altında bir tür kısa şalvar giyerlerdi. Bu dizliklerin paçalık tabir edilen kısımları san ipekli işli olur ve sim karışık, yünden uzun, beyaz Sivrihisar diz çorapları ile giyilirdi. Sonraları bu dizlik ve çoraplar terkedilerek II. Abdülhamit devrinin ilk yarısına kadar bunların işlemesiz, düz patiskadan olanları ile düz beyaz yünden diz çorapları giyilmiştir. Sekiz metre patiskadan çok bol ve geniş bir surette yapılan bu dizliklerin bütün kıvrıntı ve döküntüleri arkada toplamak suretiyle önü adeta düz ve kırışıksız olur, diz kapağının hemen altında ve dize sıkıca oturmuş durumda olan parçasıyla ayağa giyilen diz çorabı arasında iki parmak yer açık kalarak ten görünürdü. Beyaz dizlikler ile sırta çarlık işlik denilen beyaz patiskadan parmak yakalı, önden iri sedef düğmeli, uzun bilezikli kollan olan bir işlik ve onun üzerine kırmızı beyaz yollu osmaniye işlik giyilir, bele genişçe şal kuşak ile silâhlık takılırdı. Bu takımlar ile ayağa kesinlikle kırmızı diz bağlı, uzun, beyaz ajurlu diz çorabı ve kırmızı cimcime veya yemeni, sırta da osmaniye işlik üzerine sırmalı camadan veya sırmalı cepken, bunlar yoksa sırmalı yelek giyilirdi.

    Uzun konçla diz çorabı ve hatta çizme giymekle beraber dizlik giyenlerinin diz kapaklan ile baldırlarının büyük bir kısmı mutlaka açık bulunurdu. Başlarına fes giyer, üzerine ipekli çevre ve pusu sararlardı. Cepkenlerini giymeyip omuzlarından aşağı sarkıtmak âdetleri idi.

    Memur Kıyafetleri:
    Ankara'daki memur kıyafetleri; yüksek, orta ve küçük dereceli memur kıyafeti olmak üzere üç gruba ayrılır.

    Yüksek dereceli memurlar; setre pantollar ile beş cm yüksekliğinde dik veya uçları kelebek yakalı gömlekler giyer, yakalara boynun arkasından iliklenen hazır uzun kravat veya papyon kravat bağlayıp, bunları mücevherli iğneler ile tuttururlar, gömlek ve pantolon üstüne de göğsü kapalı bir yelek giyerlerdi. Başlarında kalıplı fes (daha sonra hasırlı fes) ve ellerinde şık bir baston bulunurdu.

    Orta dereceli memurlar; setre pantol veya ceket pantollar ile kolalı gömlek yerine basma işlik giyer ve üzerine işliği örterek şık görünmesi için düz ya da pastalı, kolalı patiskadan bir jile takarlardı.turkeyarena.net Bu jileler üzerine dik veya ucu kıvrık kolalı bir yakalık ve beşparmak genişliğinde uçları kıvrık kolalı kolluk ile boynun arkasından iliklenen hazır kravat takılır ve üstüne yelek giyilirdi. Başlarına da şıllık fesleri denilen feslerden takarlardı.

    Küçük dereceli memurların kıyafetleri ise karışıktır. Genellikle elifiye giymekle beraber üzerine ceket giyenler de bulunurdu. Başlarında, sarıksız dal fes bulunması şarttı.
     



  2. RüzGaR Super Moderator

    Anadolu da kadın tarih çağlardan bu yana üretimin ve doğurganlığın sembolü olmuştur. Bu özeliklerle oluşan Anadolu kültürü içinde kadın ana tanrıca olmuş ve bu kült geleneğe bağlı olarak günümüze kadar gelmiştir. Aksaray kadını bu geleneğin temsilcisi olarak bu yaşamda önemli bir yer almıştır. Kadınlar oluşan bu kültür gereği özellikle ev ve devlet yönetiminde büyük roller üstlenmiştir. Evde, ve dışarıda derleyici ve toparlayıcıdır. Eşine ve çocuklarına bağlı olan kadın bu görevlerini büyük özverilerle yerine getirir. Kendi için fazla yaşamayan Aksaray kadını kendine yeterince zaman ayırmaz, lüks ve süse fazla düşkün değildir (son 25 yıla kadar). Kazanca göre harcamalarını bilir. Geleneklerine bağlı Aksaraylı kadının incelik ve zarafetini evinin her köşesinde görmek mümkündür.

    Aksaray kadını; evde ve sokakta giyimine özen gösterir. Evde sade, ev içi günlük giysileri kullanır. Sokakta ve ziyaretlerde ise "kişilik" adını verdikleri gezmelik kıyafetlerini giyer. Eski Aksaray kadınının karakteristik giyim özelliği şalvardır. Şimdi bile birçok Aksaraylı kadın şalvar ve işlikle (gömlek) görülmektedir. Şalvarın özelliği kaybolmamış, yalnız kumaşları değişmiştir.

    Günlük Giysiler: Aksaray kadınının günlük giyimi denince, akla gelen ev içi giysileridir. Ev içinde, iş yaparken giydiği giysi işlik ve şalvardır. Bu giysi aynı cins kumaştan yapılmıştır. Giysi ile birlikte çevre, yemeni kullanılır. Ev içinde fazla süs ve ziynet eşyası kullanılmamaktadır. işlik ve şalvar genellikle çizgili kumaştan yapılmaktadır. Diril kumaştan yapılmakta olan şalvara bazı yerlerde "Doddiri" adı da verilmektedir.

    a) Şalvar: Çizgili kumaştan yapılmıştır. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Geniş ağızlı, 'oldukça bol bir üst donudur. Belden bileklere kadar, hatta topuklara kadar uzundur. Şalvarın beli uçkurlarla bağlanır. Paçaları ayağın gireceği genişliktedir. Kumaş, boyunca çizgili olduğu için, giyen kişiyi uzun boylu ve ince gösterir. Cep ağızları elin rahatça girip çıkacağı şekildedir.
    b) İşlik: Şalvar üstlüğüdür. Şalvarla birlikte aynı çizgili kumaştan yapılmaktadır. Vücudu sıkıca sarar. Önü açık olup, yakada ve belde düğme ile kapanır. Kol ağızları manşetle büzülmüştür. Vaka çevresi biye ile temizlenmiştir. Kollar uzun olur. içi patiska veya benzeri bir kumaşla astarlanmıştır. Manşetler düğme ile kapanmıştır. Kol ağızları pililerle daraltılmıştır. Beden boyu uzun değildir. Belden aşağıya doğru 8-10 cm uzunluğundadır. İşlik cepkeni de vardır.

    Kişilik Giysileri: Giyime özen gösteren Aksaray kadını gezmede, misafirleri geldiği zaman, dikkatli ve özenli giyinir. Kişilik giysilerini giydiği zaman, ziynet eşyalarını takar, başına iğne oyalı çevre veya yazma örter.

    a) Şalvar ve İşlik: Günlük giysilerin model özelliğini taşır.
    b) Hırka: Hırkalar için astarlı, üstü değişik kumaşlardan yapılmış astar ve kumaşın arasına pamuk veya yün konularak sırınmış, boyu kasık altlarına kadar uzanan bir çeşit cekettir. Genelde kolludur. Kolsuz olana yelek adı verilmektedir.
    c)Salta: Yünlü kumaştan dikilen, uzun kollu, ön kısmı açık, etekleri kısa yarım bir cekettir. Üzeri sim veya sırma ile işlenmiştir. Salta göğsü alttan sarar.
    d) Entari: Kişilik giysilerinin en önemlisi entarilerdir. Entariler, çizgili, düz kumaşlardan yapıldığı gibi, en çok kadifeden yapılanları makbuldür. Kadifeden yapılan entariler sim ve sırma ile işlenir. Buna "Mıhlama" adı verilir. Etekleri yere katlar uzundur. Yani ayak topuklarını kaplar. Bazılarının arka etekleri kuyruklu olup, buna da üç peşli adı verilmektedir. Mıhlama ile bele gümüş kemer takılır. Kumaş ipekten olursa "Şetari" adını alır. Şetarinin etekleri simle işlemeli olmaktadır. Mıhlama ve diğer entariler önden bele kadar açık olmaktadır. Bu da düğmelerle tutturulur.

    Başa Giyilenler:
    a) Fes: Üstü basıktır. Fes etrafına şifon sarılır. Şifanun üzerine iğne takılır ya da fes oyalar ile süslenir.
    b) Yemeni: Yemeni, genellikle desenli, renkli veya düz olarak örtülür. Yemeni örtenlerin yaşlarına göre rengi ve desenleri değişir. Yaşlılar beyaz desensiz olanları veya koyu renkleri tercih ederlerken, genç kızlar, etrafı iğne oyalı, albenisi olan renkleri tercih ederler.
    c) Çevre: Çevreler desenli veya düz olur. Etrafı iğne oyaları ile süslenir. Başa düz olarak alınır.

    Ayağa Giyilenler:
    a) Çorap: Yünden elde örülür. Desenli veya düz renklidir.
    b) Ayakkabı: Mes, lastik, pabuç, yemeni, ayakkabı olarak giyilir.

    Özel Giyim-Saç ve Yüz Bakımı: Gelinlikler, şalvar ve işliklerin karakterini taşır. Gelinliklerin kumaşları saten veya ipek satendendir. Entari şeklinde, her tarafı işlemeli gelinlikler de vardır. Aksaray kadınlarının saçları uzundur. zülüf ve kakül görünür. Saçlar genellikle örgüler halindedir. Kadınlar boya olarak yüzlerine allık, gözlerine sürme, kaşlarına rastık kullanırlar. Düğünlerde veya bazı özel günlerde ellerine ve ayak parmaklarına kına yakarlar.

    Erkek Giysileri: Aksaray erkeği de giyim kuşamına dikkat ve özen gösterir. Evde giyeceği ile dışarıda giyeceği farklıdır.

    İç Giysileri:
    a) Don: Belden dize veya biraz diz altına kadar uzanan şalvarın bir çeşididir. Patiskadan veya kaput bezinden evde dikilir.
    b) Göynek: Kadınların giydiği entari şeklinde, diz kapağına kadar uzundur. Bu da evlerde patiskadan veya kaput bezinden dikilir. Dikiş makinesi olmayanlar ellerinde dikerler.
    c) Gecelik: Genellikle yaşlı veya orta yaş erkekler giyerlerdi. Kadınların entarisine benzer, ayak bileklerine kadar uzar, bazı yaşlı erkekler evde kaldıkları süre içinde gündüz de giyerlerdi.

    Başa Giyilenler:
    Fes, şapka ve fötr şapka kılık-kıyafet inkılabından sonra hızla yaygınlaşmıştır. Bugün dahi erkeklerin bir kısım fötr şapka giymeye devam ederler.

    Pantolon: Pantolon olarak oldukça geniş şalvar giyerlerdi. Günümüzde de bazı yaşlıları şalvarları ile görmek mümkündür. Diz kapağına kadar geniş, ondan sonrası daralan ve önden düğmeli şalvarı da giyerlerdi. Şalvarın bel kısmına şal (kuşak) sararlardı.

    Gömlek: Yakasız, önden düğmeli ve adına işlik dediğimiz giysiyi giyerlerdi. Yakalı olanlar da vardı. Zamanla işlik adı mintan ve gömlek şekline dönüşmüştür.

    Yelek: "Yakasız, yuvarlak yakalı ve dik yakalı, kolsuz, önden düğmeli ve delme adını verdikleri yeleği gömleğin üzerine giyerlerdi. Aksesuar olarak köstekli saat zinciriyle asılır ve saat yelleğin cebinde dururdu.

    Palto: Kışın, terziler tarafından kaba kalın kumaştan dikilen "sakav" adı verilen giysidir; en üste giyilir.

    Kadın ve erkek giyiminde eskiden görülen pek çok ayrıntı günümüzde tamamen ortadan kalkmıştır.
     
  3. RüzGaR Super Moderator

    DOĞUM
    Doğum zamanı yaklaşınca evin her tarafı temizlenerek güneş gören odalardan birisi süslenir. Çocuk doğduğunda göbeği kesilerek tuzlanır. Tuzlama işlemi yapılmadığı takdirde çocuk büyüdüğünde vücudunun kokacağına inanılır. Kundaklama sırasında çocuğun göbeğine kül konularak bir çeşit mikroplara karşı koruma uygulanır. Eskiden çocuğun altına toprak serilir ve en az bir yaşına kadar ara bezi kullanılmadan sarılırdı.

    Çankırı'da eskiden beri yaygın olan bir gelenek, doğumdan sonra annenin başına bir kırmızı kurdele, çocuğa da kırmızı bir başlık geçmektir. Perilerin kırmızı rengi çok sevdiği, bu sebeple de kırmızı giyenlere bir zararının dokunmayacağı inancından hareketle yapılan bu uygulama bugün de görülmektedir. Çocuğun yatak ucuna bir mavi (gök) boncuk ve altın "Maşallah" takılır. Doğan çocuk erkekse hemen babasına haber verilir ve yakın çevresindeki insanlar bir iki gün bayram yaparlar. Kız doğduğu takdirde doğum olayı fazla önemsenmeden geçiştirilmeye çalışılır. Bir gün sonra yakın akrabalar ile komşular çocuk ziyaretine gelerek yakınlık derecelerine ve ekonomik durumlarına göre altın takar veya bir kutu şeker getirirler. Çocuk ziyaretine gelenlerin temennileri "oğul yaşı uzun olsun, Allah analı babalı büyütsün, kısmeti bol olsun, aklı üstünde büyük adamlar olsun, anasına, babasına hayırlı büyüsün" şeklindedir. Evde helva yapılır ve ilk olarak doğum yapan anneye ikram edilir. Ayrıca gelen ziyaretçilere sıcak Loğusa Şerbeti ikram edilir. Ziyaretçiler ziyaret bitiminde çocuğa nazar değmernesi için üzerlerinden ya da başlarından kopardıkları herhangi bir şeyi annenin yanına bırakırlar. Nazar değdiğine inanılan çocuk için de tütsü yakmak, kurşun dökmek gibi işlemler uygulanır. Doğan çocuk Al Basmak inancından dolayı kırk gün yalnız bırakılmaz. Kırk Basmaması için yeni doğum yapmış kadınların çocuğu görmesine izin verilmez. Anne, üç gün boyunca Kavurma Bulamacı da denilen un çorbası ve helva ile beslenir.

    DÜĞÜN


    Günümüz Çankırı'sında köy ve kasabalarında çok önemli değişikliklere uğratılmamış düğün adetleri hakkında derli toplu bilgileri Merhum Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok'un, 1930, 1931, 1932 yıllarında Çankırı'da neşredilmiş ve Duygu Gazetelerindeki tefrika edilmiş yazılarından öğrenebilmekteyiz.Bu kaynaktan öğrendiklerimizi, günümüz Çankırı'sında yaşayan düğün adetlerinin şekli ile yer yer mukayese ederek sunacağız. Aslında elli sene önce kaydedilen düğün adetleri ile bugünün Çankırı'sında yaşayan adetler, genel hatları ile birbirlerinin aynısıdır. Lakin, bilhassa para yönü ağır basan ve aşırı masrafı gerektiren motiflerin, zaruri olarak terkedilmiş olduğu da bir gerçektir. Düğünlerde İlk Teşebbüs:
    Evlenme çağına gelen Çankırılı delikanlının anası, oğlu için aradığı münasip gelin adayını bulunca, bu durumu kocasına iletir. Bugün de aynı durum geçerli olmakla birlikte, daha çok oğlan bulduğu kızı anasına, anası da kocasına anlatmak*tadır. Bunun üzerine, kızın kendisi ve ailesi hakkında lüzumlu araştırmalar yapılır, bilgiler toplanır. Kız, yapılan araştırmalar neticesinde ahlaken, bilgi ve beceriklilik bakımından müna*sip görülürse dünürlüğe karar verilir. Köy ve kasabalarda bu durum geçerli ise de, şehir merkezinde kız ve oğlanın tanışarak anlaşarak evlenmelerine daha sık ratlanmaktadır. Daha sonra, araya bir aracı konarak kızın anasına haber verilir. Kız anası da kocasına söyler, ağabeyi varsa onun da görüşü alınır, durum oğlan tarafına haber verilir. Bunun üzerine, kız tarafı ilk olarak normal bir masrafla alınabilecek takı ve eşyaların listesini oğlan tarafına duyurur. Eskiden bu listede beş adet beşibiyerde kulplu altın, iki çift elmas küpe, iki elmas yüz*ük, iki elmas iğne, iki çift gümüş nalin, iki gümüş kemer, iki kaftan, iki Bağdat dokuması ipek çarşaf, iki hamam takımı, iki çift potin kalüş yer almakta idiyse de, bugün bunların çoğu istenmemektedir. İstenilenler sadece nişan yüzüğü, bilezik ve kolye ile altın zincir gibi takılar ve eş*yalar olmaktadır. Diğer istekler, daha sonra belirlenmektedir. İstekler, oğlanın ailesi tarafından da ka*bul edilmişse söz kesilmiş demektir.
    NiŞAN
    Oğlan evi tarafından kabul edilerek alınan eşya ve takılar, kız evine gönderildikten sonra bir Cuma günü nişan yapılır. Nişan günü, oğlan tarafının kadın ve kızları ile bir de defci davet edilir. Defci çalma*ğa başlar. Her iki tarafın davet edilen kadınları oyun ve eğlencelerini birkaç saat kadar sürdür*dükten sonra, ortaya bir kat elbiselik kumaş serilir. Bu kumaş, oğlan evi tarafından getirilen ziynet eşyaları ile birlikte, gelin kıza elbiselik olarak getirilmiştir. Gelin olacak kız içeriye girince, elebaşılık eden kadınlar "Allah aşkına maşallah deyiniz, nazar değmesin" diye ihtarda bulunurlar. Gelin kız, yerde serili kumaşın üzerine gelip ayakta durur. Getirilen yüzük parmağına takılır. Diğer mücevherler de elbisesi üzerine iliştirilir.
    Bunlardan sonra gelin kız, önce oğlan tarafının (annesinden başlamak üzere) ellerini öper. El öpme sırasında, getirilen özel hediyeler de takılır.

    Şimdi ise (daha çok şehir merkezinde) bu nişan merasimi, oğlan ile kızın, davet edilen her iki taraf akrabaları huzurunda ve kız evinde, birbirine kırmızı bir kurdele ile bağlamış nişan yüzüklerinin, hatırı sayılır bir akraba veya eş-dost tarafından takılması şeklinde yerine getirilmektedir. Nişan merasimindeki eğlence ve hediye vermeler de, bu esnada yapılmaktadır.
    Şerbet içilmesi:
    Genelde kısmi değişikliğe uğramasına rağmen, şerbet içilmesi de şu şekilde olur: Kadınlar tarafından nişan töreni yapılmadan bir iki gün evvel ailenin durumuna göre erkekler tarafından da tören yapılır. Törende dualar okunur ve şerbetler içilir. Şerbet içme adeti sadece kadınlar arasında ya*pılmaktadır ve özellikle "darısı başına olsun" dilekleriyle, genç kızlara içirilmektedir. Kadın ve erkekler arasında bu şekilde nişan töreni tamamlandıktan sonra, kız oğlan tarafına geçmiş sayılırdı ve bugünden başlamak üzere oğlan anasına gelinlik etmeğe başlardı. Gelinlik etmekten maksat, gelin olan kızın kaynana ve kayın babasına kat'iyyen yüksek sesle söz söylememesidir. Mecburi bir durum olursa, çok hafif bir sesle konuşabilmesiydi.

    Gelin kız her nerede oğlan tarafından bir kadınla karşılaşsa, onların ellerini öper. Yan*larında hiç kimseyle konuşup eğlenemez... Aksi takdirde, gelin hakkında hiçte hoş olmayan dedikodular bir anda yaygınlaşır. Ancak, gelinlik etme adeti günümüz Çankırı'sında genellikle kasaba ve köylerinde bu şekildedir. Merkezde ise gelin kızlar sözlüsü veya nişanlısı ile el ele-kol kola gezebilmekte, eğlenebilmektedir.
    Nikah
    Çankırı'da nikah töreni yahut düğün, eskiden şu şekilde yapılmak*taydı:
    Mahalle bekçisinden, imamından, muhtarından başlayarak diğer yetkililere bahşiş ve harçlar verildikten sonra, mahalle imamına hitaben izinname çıkartılırdı. İzinname"de "... mahallesi imamı efendi, badesselam inha olunurki... nam bikri ile evlen*mesine canib-i şer'i şerifeden izn-i şer'i lahık olundu vesselam.." tarzında beyan bulunurdu, izin*namede, "Mihr-i müeccel" ve "mehr-i muaccel" diye tespit edilmiş iki yer bulunurdu. "Mihr-i müeccel" nikah bedeli, "mehr-i muaccel" de erkeğin vakti olmayıp ta geline ait mücevheratı ve diğer eşyaları ileriki bir zamanda yapılmak üzere adet ve miktarının bedeli demekti. Bu durumları beyan eden hususlar, izinnamedeki tespit edilen yerlere yazılırdı. Ölüm veyahut başka bir surette ayrılık vaki olur ise izinnamedeki yazılı hususlar, kadının hakkı olarak gerekirse mahkeme hükmü ile alınırdı.

    İziinnameler, mahalle imamları tarafından muhafaza edilerek saklanırdı. Nikah duasına mahallenin ulema ve diğer sayılır kişileri davet edilirdi. Kızın bir vekil iki şahidi, oğlanın da aynı şekilde bir vekil, iki şahidi davetliler arasında bulunurdu. Nikaha başlanmadan önce imam efendi tarafından, yapılacak veya yazılacak birşey olup olmadığı sorulur, varsa şayet, yapılır veya yazılırdı.Nikah miktarına gelince, öteden beri nikah miktarı pazarlık suretiyle yapılması adet idi. İmam Efendi meclisin ortasına oturur, sağ tarafına oğlanın, sol tarafına da kızın vekil ve şahitleri otururdu.Kız tarafına hitaben "İsteyiniz bakalım.." derdi.
    Bu şekilde kız tarafı ile oğlan tarafı arasında, imam efendi hakemliğinde sürüp giden pazarlık sonucunda bir bedel tespit edilirdi. Miktarın tespitinden sonra nikahın aile kuruluşunda esas olduğunu beyan eden bir Hadis-i Şerif okunur herkes diz çöker, ellerini açık olarak dizleri*nin üstüne koyarlardı. Yalnız imam efendi elinin birisini kapalı olarak dizinin üstüne koyardı. Sebebi ise nikah esnasında oğlan evinin düşmanları büyü yapılabilir düşüncesiydi. İmam oğlanın vekiline hitaben üç defa:"-Allah'ın emriyle, Peygamberin kavliyle, filanın kızı filan hanımı, kendi tarafından vekaleten filan efendiye asaleten alıverdin mi?..." diye sorardı. Oğlanın vekili ise "Alıverdim" diye cevap verirdi. İmam efendi de, bunun üzerine "Ben de akdi nikah eyledim." deyip elini açar ve uzunca bir dua okurdu.turkeyarena.net Daha sonra orada bulunanlara şerbet verilir, artan şerbet de uygun görülen yerlere gönderilirdi. Kız tarafı da bir tepsi baklava ve hediye ile karşılıkta bulunurdu. Kurban bayramlarında arife günü kız evine kurban göndermek adetten idi. Buna da, kız tarafı baklava ve diğer hediyelerle karşılık verirdi.
     
  4. RüzGaR Super Moderator

    DOĞUM
    Doğum bir şenlik, sevinç nedeni olarak karşılanır. Kırsal kesimlerde doğumlar genellikle evde olur. Doğumu ebe yaptırır. Doğum sırasında, ebeye yaşlı kadınlar yardımcı olur. Bebek doğduğu günden itibaren yastığının altına bıçak, makas gibi metal aletler konur. Halk arasındaki inanışa göre, bebeğin etrafına konan bu metaller sayesinde şeytan yaklaşmaz. Çocuğun doğumundan bir hafta sonra adı konur ve kulağına ezan okunur. Ad koyma önceden aile büyükleri tarafından yapılırken, şimdi anne baba, çocuklarına kendileri ad koymaktadır. Doğum sonrası önce geçmiş olsuna, sonra da hediye ile birlikte gözaydına gidilir. Doğum yapan 40 gün evden çıkmaz ve yalnız bırakılmaz. Şimdi bu süre 20 güne düşmüştür. Yarı kırkı denilen bu yirmi günlük sürede bebek yıkanırken soğan kabuğu, sarımsak kabuğu, altın ya da madeni para leğenin içindeki suya konur ve 20 tas su ile bebek yıkanır. Ayrıca kırkıncı günü de aynı işlemler yapılır ve bebek 40 tas su ile yıkanır. Kırk gün sonra gelinin annesine kırk uçurmaya gidilir. Gelinin annesi de bebeğin kundağına yumurta koyar. Ayrıca anneanne tarafından, çocuğun alnına un sürülür. Bu ise çocuğun saçları ağarana kadar yaşaması anlamını taşır. Bunların ardından bebek mevlidi okutturulur. Anne beyaz gecelikler giyer ve kırmızı kurdeleyi saçlarına bağlar. Mevlit okunurken bebekte kundak içinde tüm konukların elinde birer birer gezdirilir. Konukların hepsi bebeği görür.

    SÜNNET :
    Sünnet töreni başlamadan bir hafta önceki Cuma günü, eş dostun da katkılarıyla sünnet yatağı süslenir ve gelen konuklara yemekler ikram edilir. Sünnet evine bayrak asılır. Yatak süslendikten sonra konuk bayanlar kendi aralarında oynarlar ve bir hafta sonra düğün merasiminde buluşmak üzere ayrılırlar. Sünnet düğünü töreni Cumartesi günü akşam üzeri çalgıcıların gelmesiyle başlar. Sünnet çocuğu giydirilir. İlerleyen saatlerde sünnet olacak çocuğa mumlar eşliğinde kına yakılır ve eğlence gece yarısına kadar devam eder. Pazar günü çocuğun arkadaşları ile birlikte arabalarla şehir turu yapılır. Çocuk arabadan inmeden bir dilek tutar, ailesinden onu ister. Baba ve anne dileğin yerine getirileceğine söz verdikten sonra arabadan iner. Gelen misafirlerin takılarından sonra çocuk eve alınır ve sünnet edilir. Hemen akabinde Mevlit okunur. Gelen misafirlere yemek (genelde pilav) ikram edilir.

    Evlenme:
    Önceki yıllarda evlenmek isteyen kız ve erkek bunu anne ve babasına söyleyemezdi ve evlilikler genellikle görücü usulü ile olurdu. Şimdi ise gençler kendi eşlerini kendileri seçmektedir. Görücü usulü bile olsa gençler birbirlerini tanıdıktan sonra evlenmeye karar vermektedir.

    Kız İsteme :
    Oğlan tarafı bir kutu çikolata ile kız evine gider ve büyükler oturup sohbet ederler. Bu esnada kız kahve veya pişirdiği çayı misafirlere ikram eder. Büyüklerden biri Allah'ın emri Peygamberin kavli ile kızı ister. Kız tarafı kızı verecek dahi olsalar düşüneceklerini söyleyerek, kızı ilk dünürlükte vermezler. Kız tarafı kızı vermeye karar verirse, ikinci kez gelmek isteyen dünürleri kabul ederler. Eğer vermek istemezlerse dünürcüleri kabul etmezler.

    Söz :
    Kız tarafı kızı verirse "Ağız Tadı" denilen söz merasimi yapılır.Oğlan tarafı toplanarak kız evine gelir ve söz yüzükleri ailenin erkek büyükleri tarafından takılır. Söz duası da yapıldıktan sonra misafirlere lokum ve kolonya ikram edilir. Erkeklere mendil veya havlu, kadınlara yazma dağıtılır. Daha sonra kadınlar kendi aralarında oynarlar.

    Nişan :
    Günümüzde nişan veya söz merasimlerinden sadece bir tanesi yapılmaktadır. Arzu eden her iki merasimi de yapmaktadır. Nişan merasiminde geline abiye bir kıyafet giydirilir. Nişan yüzüklerinin genellikle Belediye Başkanı veya ilçenin ileri gelen bir kişisi tarafından takılması istenir. Eğer bu kişi bulunamazsa bir aile büyüğü tarafından nişan yüzükleri takılır. Daha sonra oğlan annesinin geline yapmış olduğu sandık eşyaları davetlilere gösterilir. Bu adete "çevirgi" denir. Günümüzde sadece takı töreni yapılmaktadır.

    Düğün Töreni:
    Düğün Cuma akşamı kına gecesi ile başlar. Düğün evinin kapısına Türk Bayrağı asılır. Bu evde düğün olduğu bu bayraktan anlaşılır. Kına gecesinde gelin sarka denilen kadife kumaş üzerine yaldızlı desenler işlenmiş olan üstlük ve şalvardan oluşan giysiyi giyer. Günümüzde genellikle abiye kıyafetler giyilmektedir. Çalgılar eşliğinde oynanıp eğlenildikten sonra sıra kına yakılmaya gelir. Gelinin arkadaşları ve yakınları kına tepsisine mumlar dikerek gelinin etrafında kına türküleri söyleyip dönerler ve gelinin kınasını yakarlar. Gelinin kınasını, anası babası sağ olan bir genç kız ve mutlu evlilik yapmış bir kadın yakar. Gelinin kınalı avucuna kaynanası bir altın veya bozuk para (genellikle bozuk para konulur) koyar. Gelin avucunu yumar ve kınayı yakanlar gelinin avucunu açmaya çalışırlar. Gelinin avucunu açabilirlerse bu altını veya parayı almaya hak kazanırlar. Kına yakıldıktan sonra damat gelini kucaklayarak eve taşır ve böylelikle kına gecesi sona erer. Ertesi gün oğlan tarafı düğün konvoyu eşliğinde, korna çalarak, kadınlar şarkı ve maniler söyleyip el çırparak neşe ile kızı almaya gelirler. Bu arada kız tarafında bir hüzün hakimdir. Gelinin yakınları gelinle tek tek vedalaşırlar. Gelinin oğlan kardeşi eğer oğlan kardeşi yoksa babası gayret kuşağı denilen kırmızı bir kurdeleyi gelinin belini üç kere dolandırdıktan sonra bağlar. Gelinin arkadaşları kapıyı kilitleyerek gelini vermek istemezler. Kayınpeder bu arada devreye girer ve kızlara harçlık vererek kapıyı açmaya ikna eder.Kızın babası kızın koluna girerek gelin arabasına bindirir. Gelinin omzunda Kur'anı Kerim elinde de bir gaz lambası vardır. Bir de gerdek gecesi damatla birlikte yemeleri için haşlanmış bir tavuk ve baklava gelin arabasına konur. İlçenin delikanlıları oğlan tarafından toprak bastı parası isterler. Bu parayı almayınca gelin arabasını göndermezler.turkeyarena.net Üç aşağı beş yukarı bir pazarlıktan sonra anlaşılır ve düğün konvoyu kornalar çalarak gelini alır götürür. Oğlan evine gelince, gelin arabadan inmez. Gelinin yanında bulunan yengesi gelinin inmelik olarak ne istediğini kayınpederine iletir. Burada ufak bir pazarlık döner ve sonunda iki tarafta tatlılıkla meseleyi çözer ve gelin arabadan indirilir. Gelin arabanın önüne kesilen kurban kanına bastırılıp eve sokulur.Geline,evliliği sağlam olsun diye indiği eve çivi çaktırılır. Bundan sonra damat bereket olması amacıyla buğday, bozuk para, fıstık veya şeker saçar. Daha sonra damat oynatılır ve davetliler damada para takarlar. Damat oynarken nazarlar çıksın diye önünde su dolu bir toprak testi yere atılarak kırılır.Bu günün akşamı tekrar düğün olur çalgılar çalınır oynanır.Ertesi gün düğüne davet edilmiş olan eş dost, akraba ve tanıdıklar hediyelerini getirirler. Bu merasime de takı günü denir. Yine gelenlere yemek verilir. Gelinin çeyizi bir odaya önceden serilmiştir. Gelin gelinliğini giyerek gelen misafirleri bu çeyiz odasında karşılar. Hediyeler bu odada toplanır. (Daha önceleri damat bu günde tıraş edilirdi.) Aynı gün imam nikahı da yapılır. Akşam damat arkadaşları ile birlikte camiye gider.(Damat camideyken ayakkabısının içine yumurta kırmak veya ayakkabılarını saklamak gibi şakalar yapılır.)Yatsı namazını kılar.Daha sonra yatsı namazından çıkan cemaat damadı güvey kapamak üzere evine getirerek kapıda duasını yapar. Damadın arkadaşları sırtını yumruklayarak içeri sokarlar. Bu arada kapının önüne konulmuş olan bir tas suyu damat ayağıyla vurarak döker ve eve girer. Düğün töreni böylelikle sona ermiş olur.

    Askerlik:
    Askere gidecek gençler, gitmelerine az bir süre kala yakınları tarafından yemeğe davet edilir. Gencin cebine harçlık koyup, hediyeler verirler. Arkadaşları ile birlikte eğlenceler düzenlerler. Gideceği gün akraba ve komşularını gezerek helalleşir. Aynı gün tüm akraba ve arkadaşları tarafından davul ve zurna eşliğinde asker ocağına uğurlanır. Gencin akrabaları vedalaşma sırasında harçlık olusun diye cebine para koyarlar.

    Ölüm:
    Komşuların karşılıklı dayanışmasını ortaya çıkaran bir olaydır. Böyle durumlarda, genellikle ölenin yakınlarına hiçbir iş yaptırılmaz. Ölü evinde üç gün yemek pişmez. Cenaze alayı çok kalabalık olur. Duyan herkes cenaze namazına katılmayı sevap ve ödev sayar. Kabristandan gelen halka lokma ve helva ikram edilir. Kadınlar yedi gün boyunca ölü evinde Tebareke Sûresini okurlar. Evde veya camide kırkıncı ve elli ikinci günüde mevlit okunur.

    Bayram Adetleri :
    Bayram telaşı arife gününden başlar. Arife günü hamur yoğrulur ve yağda pişirilir. Komşulara ve fakirlere dağıtılır. Kabristan ziyareti yapılır. Bayram sabahı her ailenin erkeği bayram namazına gider. Evde çocuklar ve kadınlar giyinirler ve erkeklerin camiden çıkmasını beklerler. Ailenin reisi kapıda karşılanır. Aile içinde önce büyüklerle, sonra küçüklerle bayramlaşılır. Anne ve baba varsa dede, nine evde gelen gidenleri bekler, onlara ikramda bulunurlar. Çocuklar ve gençler akrabalara, komşulara ve tanıdıklara giderek bayramlaşırlar. Büyüklere şeker, baklava, çay, kahve; çocuklara ise çeşitli yemişlerden ikram edilir. Çocuklar da ellerinde tuttukları naylon torbalara bunları doldururlar.

    Hıdrellez :
    Yeşile olan tutkudur hıdrellez. Bu büyük halk bayramını karşılamak için daha güneş doğmadan on binlerce Eskişehirli çay ve dere kıyılarına, kırlara akın eder. Törensiz, programsız içtenlikle kutlanan bu şenliğin tarihi 6 Mayıs'tır. 5 Mayıs gecesi ateşler yakılır. Yakılan bu ateşten en az üç kez atlanılır. Ateşten atlarken dilek tutulur. Eğlenceler yapılır. Hep birlikte çalınır, söylenir, oynanır. Yapılan bu eğlenceler geç saatlere kadar sürer. Diğer eğlenceleri görmek için gruplar halinde gezintiye çıkar. 6 Mayıs sabahı erkenden çay ve dere kıyılarına gelinir ve bu sularla yüz yıkanılır. Piknik yapılır. Sabahın alaca karanlığında söğüt dalları ile birbirlerinin başına vuran gençler nasiplerinin açılmasını, muratlarının yerine gelmesini dilerler. Bahçe kapılarına yeşillikler asılır. Gençler niyetleri yazılı kağıtları porsuk çayına atarlar. Büyükler niyetlerini gül dalının altına koyarlar. Ayrıca hıdrellez dolayısıyla çeşitli oyunlar tertiplenir. Bunlardan biri "Küpten kader çekme oyunudur." Akşamdan hazırlanan içi su ve yeşillik dolu küpün içine herkes, bilezik, toka gibi madeni şeyler atar. Küp bir gül ağacının yanına konur. Sabah kır eğlencelerinden dönülünce, küpün başında toplanılır. Mani söyleyecekler hazırlanır. Küpün başındaki çocuk elini içeri uzatır. Ne denk gelirse çeker. O sırada ilk mani söylenir. Çocuğun tuttuğunu küpten çıkarmaz. Mani biter bitmez elindekini çıkarır. Böylelikle kişinin niyeti ortaya dökülür. Hıdrellez; yalnız Hızır ile İlyas'ın buluştuğu anı görebilmek için insanların kırlara koşuşması değil, biraz da yeşile özlem ümitlerinin doğuşu, kadere inanış, geleneklere bağlılıktır.
     

Sayfayı Paylaş