Hz. Peygamber'in Yeme-içme Adabi ...

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve abdulkadir tarafından 22 Mart 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    "Ben, sıradan bir insanın yediği gibi yer ve sıradan bir kulun oturduğu gibi otururum."


    Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in, sofrada nasıl oturduklarından ziyade, nasıl oturmadıkları üzerinde durulmuştur. Sofrada oturma biçiminin genellikle çömelerek oturma şeklinde olduğu belirtilmektedir. Bu konuda ilk devir kaynakları, konu ile ilgili olarak, ittifakla tek metin kaydetmişlerdir:

    "Bana gelince, ben, kat'iyyen iyice yerleşip oturarak yemek yemem!" (Buhari; VI, 201; Tecrîd Tercemesi;XI, 423-424; İbn Sa'd, I, 380; Ebu Dâvûd, III, 476, nu:3769, Darimî, II, 32 nu:2077; Tirmizî; IV, 273, nu:1830; İbn mâce, II, 1086, nu:3262) hadîsidir.

    Allah'ın bahşettiği nimet karşısında bir mahviyet havasına bürünen Peygamber Efendimiz, sofrada, hep şükür hâli içinde bir tavır takınmışlardır. Hz. Peygamber ve O'nu rehber edinenler, sofrada, yedikleri yemeğin nasıl bir harekete vesile olacağının endişesini taşımışlar; onun, dâimâ hayırlı ve faydalı işler yapmaya vesile olacak bir enerjiye dönüşmesi için Cenâbı Hakk'a şükür ve niyâzda bulunmuşlardır.

    Hz. Peygamber'in yemek yiyiş tarzlarına temas eden klâsik İslâmî kaynaklar, bir başka hususa daha yer vermişlerdir. Bu da, "yemekten sonra üç parmağın yalanması" (la'k'ul-esâbi') dır. Hz. Peygamber'in hem kendi tatbîkatları, hem de sözlü tavsiyeleri yer almaktadır. "Zîrâ, yemeğin esas bereketinin (vücûda yarayışlı kısmının) hangisinde olduğunu bilemezsiniz!.." (Buhari; VI, 213; Ebu Dâvûd, III, 499, nu:3847-3848; Tirmizî; IV, 258, nu:1801; Şemail; İbn mâce, II, 1088, nu:3269-3270; Darimî, II, 22 nu:2031-2032).

    Peygamber Efendimiz, israf ekonomisine yol açan bütün yolları kapama ve Allah'ın lütfettiği nimetlerin -bir pirinç tanesine varıncaya kadar- boşa gitmemesine gayret etmişlerdir.

    Yedikleri Ekmek
    Eldeki vesîkalara göre Hz. Peygamber, dâimâ "arpa unu"ndan yapılmış ekmek yemişlerdir. Kepeği iyice ayıklanmış "has un"dan mâmul ekmek yememişlerdir. Bilindiği üzere, Asr-ı Saâdet dönemi Hicaz bölgesinde buğday, ithâl malı ve oldukça pahalı bir gıdâ maddesidir. Halkın büyük çoğunluğunun bütçesine ağır gelen bu gıdâ maddesine ilgi göstermemekle birlikte, Peygamber Efendimiz, lükse karşı kesin tavrını ortaya koymuş ve her hususta olduğu gibi, bu konuda da çevresine karşı örnek olma vasfını korumuştur. Ekonomik sebepler yanında, arpa ekmeğinin doyurucu ve besleyici oluşunun da rolü vardır.

    Hz. Peygamber, yemek sırasında meşinden veyâ bezden yapılmış "yer sofrası" kullanmışlar, masa veya ayaklı sini gibi bir eşya kullanmamışlardır.

    Öte yandan sofralarında, çok yemeyi sağlayan salata, turşu, bahârat... gibi iştah açıcı yiyecekler bulundurmamışlardır. Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman, alışılmışın üzerinde yemeyi de düşünmemişlerdir.


    İlk devir metinlerinde, yemek için "iki öğün"den bahsedilmektedir. Bunlardan, sabah yemeği "gadâ", akşam yemeği ise "aşâ" kelimeleri ile ifâde edilmiştir. Peygamber Efendimiz, en fazla iki öğün yemek yemişlerdir. İki öğününden biri ise, dâimâ hafif yiyecekler şeklinde olmuştur. Hz. Peygamber'in hafif yiyeceklerini ise "hurma" teşkîl etmiştir.

    Rasûlullah Efendimiz, akşam öğününün ihmâl edilmemesini tavsiye ederek: "Bir avuç hurma ile de olsa, akşam yemeklerinden vazgeçmeyiniz, zîrâ akşam öğününün ihmâli, insanı ihtiyarlatır, bünyeyi yıpratır." (Tirmizî; IV, 287, nu:1856; İbn mâce, II, 1113, nu:3355) buyurmuşlardır.

    Hz. Peygamber bir taraftan: "Yârabbi, açlıktan sana sığınırım; o, insanı hareketsiz bırakan ne kötü bir hâldir!." (İbn Sa'd, I, 408-409; Nesâî, VIII, 263; İbn mâce, II, 1113, nu:3354) buyurarak açlığın insan üzerindeki vahîm etkisi üzerinde durmuşlar; bir yandan da dengesiz ve aşırı yemenin zararlarına dikkatimizi çekerek:

    "İnsanoğlu, mîdesinden daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Esâsen insanoğluna, belini doğrultacak kadar, birkaç lokma yemesi yeterlidir. Yok, illâ daha fazla yemesi gerekirse, o takdirde, mîdesinin üçte birini yemekle, üçte birini içecekle doldursun, üçte birini de nefes payı olarak boş bıraksın!." (İbn Sa'd, I, 410; Müsned, IV, 132; Tirmizî; IV, 590, nu:2380; İbn mâce, II, 1111, nu:2349; el-Müstedrek, IV, 331-332) buyurmuşlardır.

    Hz. Âişe (r.a) vâlidemiz anlatıyor: "Peygamber Efendimiz'in âile efrâdı, O'nun hayâtının sonuna kadar, üst üste iki öğün, arpa ekmeğini doyuncaya kadar yemediler".

    İbn Abbâs (r.a) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz'in arka arkaya birkaç gece hiçbir şey yemeden yattığı olurdu da; O ve hâne halkı, akşam sofrasında yiyecek bir şey bulamazlardı, yedikleri ekmek ise arpa ekmeği idi".

    Rasûlullah Efendimiz'in yemekte aradığı başlıca özellik, oların, helâl ve temiz oluşu, vücûda yarayışlı olup olmayışıdır. Yemek seçme ve yemeğe kusur bulma âdetleri ise kesinlikle yoktur. Ebû Hureyre (r.a) der ki: "Peygamber Efendimiz, hiçbir yemeği kat'iyyen seçmezlerdi. Önüne konan yemeği, eğer iştahı varsa yer, yoksa yemezlerdi.

    Peygamberimiz'in, hiçbir yemeğe karşı aşırı düşkünlüğü olmadığı gibi, "canı çekme" diye bir hâlleri de görülmemiştir. "İnsanın, canının çektiği her şeyi yemeye kalkışması israftan sayılır".

    Özellikle misâfir oldukları sırada, kendilerine takdîm edilen yemeklerden dolayı, ev sâhibinin gönlünü hoş tutmuşlar ve ikrâm edilen yemekleri son derece sevdiklerini ifâde etmişlerdir.

    Hz. Peygamber'in katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöylece sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytin yağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, hays, anber balığı. Daha bir kısım ilâvelerin yapılabileceği bu liste, aynı zamanda, Asr-ı Saâdet dönemi mutfağı hakkında da bir fikir verecek niteliktedir. Yemeklerinde de sâdelik hâkimdir. Sâdelik ise olgunluğun ifâdesidir.

    Yemek İçin Ellerini Yıkamaları
    İnançlı insanların sıradan bir temizlikle yetinmeyip, her sahadaki temizliklerini nezâfet derecesine vardırmalarını isteyen Rasûlullah Efendimiz, yemek yeneceği sırada da bu kurala uyulmasını arzu etmişlerdir. Namaz için abdest ne ise, yemek için de el yıkamak odur. Diğer dinlerde olmayan bu yemekten önce el yıkama âdetini, ilk def'a Peygamber Efendimiz îcad ve ihdâs etmişlerdir.

    "Elindeki yemek bulaşığını yıkamadan yatan kimse, şâyet gece başına bir musîbet gelirse bu durumda, kabâhati başkasında değil, bizzat kendisinde arasın!."

    Selmân-ı Fârisî (r.a) anlatıyor: "Yemeğin bereketi; hem yemekten önce, hem de yemekten sonra elleri yıkamaktır" buyurdular.

    Yemek Öncesi Ve Sonrası Okuduğu Duâlar
    Hz. Peygamber, her güzel işe başlarken yaptıkları gibi, bir şeyi yemeden önce de dâimâ "besmele" çekerlerdi. Besmele, şâyet başta unutulmuşsa, hatırlandığı an çekilir.

    Peygamber Efendimiz yemekten sonra da dâimâ "duâ" ederlerdi. En kısa duası, "Elhamdülillah" diyerek yapılanı idi. "Zikrin en fazîletlisi "Lâ ilâhe illallah"; duânın en üstünü de "Elhamdülillah" demektir" buyurmuşlardır. Duânın tek bir formülü yoktur. Herkes, gönlünden koptuğunca, dilinin döndüğünce, uzun veya kısa ifâdelerle duâsını yapabilir.

    Rasûlullah Efendimiz'in yaşadığı dönemde yemek, "yer sofrası"nda ve "tek kap"tan yenirdi. Bu yüzden herkesin kendi önünden almasını istemiştir. Birlikte yeme yanında, "birlikte kalkma" da Peygamber Efendimiz'in sofra âdâbı konusundaki tavsiyelerindendir. Şöyle buyurmuşlardır: "Sofra konduğu zaman, hiç kimse, sofra kaldırılıncaya kadar kalkmasın. Ve karnı doysa bile, sofrada bulunanları mahcup etmemek için, herkes doyuncaya kadar elini sofradan çekmesin. Yâni, doyduğunu hissettiren bir davranışta bulunmasın. Zîrâ erken kalkmakla, kişi arkadaşını mahcup etmiş olur; o da, yemekten elini çekmek mecbûriyetinde kalır. Ola ki, onun karnı henüz doymamıştır!."

    Buna göre, sofraya davet edilen veya yemek teklif edilen kimse, karnı aç olduğu halde; "karnım tok... yeni yedim" gibi gerçek dışı ifâdelerle, teklifi geri çevirmemelidir. "Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. İki kişinin yemeği dört kişiye yeter. Dört kişinin yemeği de sekiz kişiye yeter" buyurmuşlardır.

    Ömer b. Ebî Seleme (r.a) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz'in evine gitmiştim. Kendileri sofrada imişler. Beni görünce: "Yavrucuğum; sofraya buyur, besmele çek, yemeği sağ elinle ye ve dâimâ kendi önünden al" buyurdular.

    Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) anlatıyor: Peygamber Efendimiz, yemeği yeyip sofradan kalkacağında: "el-Hamdü lillâlillezi et'ameâ ve sekanâ ve ce'alenâ min'el-muslimîn" yâni "Bizi yedirip içiren ve müslümanlar zümresinden kılan Allah'a hamdolsun!." diyerek duâ ederdi.

    Ebû Ümâme (r.a) anlatıyor: Rasûlullah Efendimiz, önlerinden sofra kaldırılacağı sırada: "el-Hamdu lillâhi hamden kesîran tayyîben mübâreken fîhi ğayra müvedde'ın velâ müstağnen 'anhü Rabbenâ" yâni "Yârabbi, sana; sonsuz, gösterişten uzak, ardı arkası kesilmeyen bir hamdle hamdederim; Dergâh-ı İzzet'inde kabûl görmemiş ve kendisinden yüz çevrilmiş bir hamdle değil Rabbim!" şeklinde duâ ederlerdi.

    Yedikleri Meyveler
    Hz. Peygamber’in kavun, karpuz ve salatalık yediklerini ve bunları çok sevdiklerini öğreniyoruz. Üzüm, ayva, acur ve misvak ağacının kebâs adı verilen meyvesi de Hz. Peygamber'in yediği diğer meyveler arasında bulunmaktadır.


    Hz. Peygamber, alınan gıdaların sıhhati bozmamasına çok dikkat ederdi. Meyveyi "meyve" olarak değil, vücûdun hararetini dengelemek için, yemek esnâsında veya yemek sonrasında yemişlerdir.

    Ebû Hureyre (r.a) anlatıyor: Rasûlullah'ın ashâbı, her ne zaman bir meyvesinin turfandasını elde etseler, onu hemen Rasûlullah'a getirirlerdi. Peygamber Efendimiz de o turfanda meyveyi mübârek ellerine alır ve şöyle duâ ederlerdi: "Yâ Rabbi!. Bizim meyvelerimize, şehrimize, sâ' ve müdd tâbir edilen ölçeklerimize bereket ihsân eyle!.Yâ Rabbi!. İbrâhim Aleyhisselam senin kulun, dostun ve peygamberindir. Ben de, senin kulun ve peygamberinim. O, sana, Mekke için duâ etmişti. Ben de, onun Mekke hakkında yaptığı duâ kadarıyla ve hattâ onun bir misli fazlasıyle, sana Medîne için duâ ediyorum!." buyururlar ve sonra da, çevrede görebildiği en küçük çocuğu çağırıp, o turfanda meyveyi bu yavrucağa verirlerdi.

    İçecekleri
    Asr-ı Saâdet döneminin meşrûbat çeşitleri; bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası ve süt gibi içeceklerden oluşmakta idi. Düğün ziyâfetlerinde ise, genellikle "hurma şerbeti" ikrâm edilirdi. Rasûlullah'ın içecekleri arasında "süt"ün önemli bir yeri vardır. Bazen süte soğuk su karıştırarak içtikleri de olurdu. Özellikle sıcak havalarda, şâyet temini mümkünse, bir miktar soğuk su ilave etmek sûretiyle sütü serinletirlerdi. İçtikleri suyun kalitesine titizlikle dikkat etmişler; çok mecbur kalmadıkça, rastgele her suyu içmemişlerdir. Hz. Âişe; "Rasûlullah Efendimiz için Medîne'ye iki günlük mesâfedeki Buyût'üs-Sükyâ denilen pınardan tatlı su getirilirdi" buyururlar.

    Peygamber Efendimiz, içme suyunun tatlı oluşunun yanında, onun, "dinlenmiş, gecelemiş" olmasına da itînâ gösterirlerdi. İlgili kaynaklarda yer yer, "testide dinlenmiş su" dan bahsedilmektedir.

    Efendimiz suyu, dinlene dinlene, yudum yudum içerlerdi. Bu dinleniş, çoğu zaman üç soluk, bâzen de iki nefes alma şeklinde olurdu. "Dinlene dinlene içmek; hem hazmı kolaylaştırır, hem susuzluğu çabuk keser, hem de daha sıhhîdir" buyurarak bu tarzda içmenin, insan sağlığı bakımından önemine de işâret etmişlerdir.

    İbn Abbâs (r.a) şöyle anlatmaktadır: "Rasûlullah Efendimiz, su kırbelerinin ağızlarını kıvırıp veyâ testiyi başımıza dikip su içmekten bizi men etmişti. Peygamberimizin bu îkazından sonraki bir zamanda, adamcağızın birisi, geceleyin kalktığı gibi testiyi başına diker. Testinin içinden bir de ne çıksın: Yılan!."

    Kadeh-i Şerifleri
    Rasûlullah Efendimiz'in sayıları on bir civarında gönüllü hizmetlileri vardı. Enes b. Mâlik ve Abdullah b. Mes'ud (r.a) gibi sahâbiler, bunların ileri gelenlerindendi. Meselâ Abdullah b. Mes'ud (r.a), Hz. Peygamber'in "pabuç"larını, "misvak"larını ve "yastık"ını taşır; onları kullanmaya hazır vaziyette bulundururdu. Rasûlullah Efendimiz ayağa kalktıklarında, hemen pabuçlarını getirip eliyle giydirir; oturacakları zaman da çıkarır ve onları kucaklarında tutardı.

    Enes b. Mâlik (r.a) ise, Rasûlullah Efendimiz'in subaşısı olarak karşımıza çıkmaktadır. "Su kadehi"ni büyük bir îtinâ ile taşır, bakımını yapar ve Efendimiz'in meşrûbâtını hazırlardı.

    Hz. Peygamber'in, su dâhil bütün meşrûbâtı içtiği tek su bardağı vardı. Bu kadeh, Hicaz bölgesinde bulunan ve kap îmâlâtında kullanılan ılgın ağacına benzer "nudar" adı verilen bir ağaçtan yapılmıştı. Bahis konusu kadeh, bir ara kenarından çatlayıp yarılmış; bu def'a da, "gümüş çerçeve" ile pervazlanarak yine kullanılmıştır. Genişliği derinliğinden daha fazla olan bu kadehin, duvara asılmak için takılan, bir de "demirden halka"sı vardı. Sonraki tarihlerde Enes (r.a), bu demir halkayı değiştirip yerine altın veyâ gümüş halka takma teşebbüsünde bulunmuşsa da, üvey babası Ebû Talha (v.34/654): "Sakın ha; Resûlullah'ın yapmış olduğu bir şeyi kat'iyyen değiştirmeye kalkma!" diyerek, onu bu niyetinden vazgeçirmiştir. Enes (r.a) de o kadehi, eski haliyle bırakmış ve orijinal şekliyle muhâfaza etmiştir.

    Husûsî eşyalarının büyük bir bölümü de ashâp tarafından özel olarak muhâfaza edilerek, bu yolla nesilden nesile intikal ettirilmiştir.

    Hz. Peygamber'in azîz hâtırasını taşıyan bütün eşyalara ve O'nun oturup kalktığı, yatıp uyuduğu, ibâdet edip dinlendiği bütün yerlere karşı, ashâb-ı kirâmın sonsuz hürmeti ve muhabbeti vardı. Bu eşyalar; hürmet, muhabbet, tâzim, teberrük ve şifâ etme maksadıyle onlar tarafından saklanmış ve mevkîlere âbideler yapılmıştır
     



Sayfayı Paylaş