Hızır Aleyhisselam Hikayeleri

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve CAN tarafından 5 Nisan 2014 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Hz. Hızır Aleyhisselam Hikayeleri

    Hz. Musa, Hızır Aleyhisselam ve Sabır Sınavı

    Hz. Musa'nın Hızır'la yaşadığı Sabır imtihanı Antakya - Samandağ ve çevresinde yaşanmıştır. Kur'an-ı Kerim, veciz, sembolik ve şiirsel anlatımı içinde Hızır geniş bir yer tutar. Harikulade üslubuyla Hızır ile Musa arasında geçen "Sabır sınavı", Kehf suresinde 60-82 arası yirmi iki ayette açıklanır. Konuyu Fahreddin Razi Tefsir-i Kebirde destanlaştırır.

    Özetle: Musa Hızırı bulur ve Ona kendisine doğru yolu-sıratı müstakimi-(Rüşt) öğretmesini ister. Hızır bu beraberliğe bir şart getirir. Hızırın yaptıklarına Musa hiç karışmayacak, sormıyacak ve izah istemeyecektir. Anlaşır ve birlikte yola koyulurlar. Seyahatin seyri sırasında Hızır, dışardan bakıldığında sıradan insana normal görünmeyen işler yapar. Bunlar, fakir balıkçılara ait sahilde demirlemiş bir geminin delinmesiyle su alıp hafif yan yatması, sokakta oynayan bir çocuğun Hızır tarafından bir tokatla öldürülmesi ve istedikleri halde kendilerine ekmek vermeyen bir şehrin (Antakya) çıkışında harap bir duvarın tamir edilmesidir.

    Musa peygamber, her üç olayda da sabredememiş, müdahale etmiş ve sorgulamış. Hızır aleyhisselam anlaşmayı üç defa bozan yol arkadaşını, olayların açıklamasını yaptıktan sonra terk etmiştir.

    Birincisi, sağlam gemilere el koyan bir zalim kral Antiyoş vardır. Kıyıda bekleyen gemi bir gurup fakir balıkçılara aittir. Hızır, hafif yaralamakla gemiyi zalim kralın gaspından kurtarmıştır. Küçük bir tamirden sonra denize açılacak gemiyi yeniden halka kazandırmıştır.
    İkincisi, ebeveyni mümin olan bu çocuk ileride kâfir ve zalim olacak, ana babasını zor durumlara sokacaktır.
    Üçüncüsü, yıkıntı duvarın temelinde iki yetim çocuğa ait, gömülü bir küp altın vardır. Çocuklar henüz ona sahip olabilecek ve kullanabilecek yaşta değiller. Duvar ilk yağmurda yıkılınca yetimlerin hakkı talan edilecektir. İşte kendisine Allah tarafından istikbali görebilme izni verilen Hıdır Aleyhisselam girişimlerini bilinçli olarak yapmaktadır.

    Kehf suresinin ikinci kıssasında da Musa peygamberle Hızır aleyhisselâmın yaşadığı olaylar anlatılır. Musa (a.s), Hızır (a.s)'dan ledün ilmi (Allah tarafından bazı kullara verilen özel ilim) öğrenmek ister. Buluşurlar ve birlikte yolculuk yaparlar. Önce bir gemiye binerler, gemi denize açılınca Hızır (a.s) gizlice ambara inerek gemiyi deler. Durum anlaşılınca gemi tamir için geri döner. Musa (a.s) buna bir anlam veremez ve Hızır'a itiraz eder. Hızır (a.s) işin iç yüzünü açıklar. Gemi denizde iş yapan yoksullarındır. Yoluna devam ederse ileride korsanlar pusu kurmuş olup, gemiyi zorla ele geçireceklerdi. Ârıza ile geri dönüş gemiyi gasptan kurtardı (el-Kehf, 8/71, 79). Yolculuğa karada devam ettiler. Hızır (a.s) bir yerleşim merkezinde rastladıkları bir çocuğu öldürdü. Çocuğun görünürde hiçbir suçu olmaksızın öldürülmesi Musa (a.s)'nın yine itirazına yol açtı. Âyette olayın bilinmeyen tarafı şöyle ifade edilir: "Oğlana gelince, onun anası ve babası iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik" (el-Kehf, 18/80). Yasarsa ana babayı küfre düşürecek olan bu çocuk yerine, yüce Allah o aileye daha hayırlı ve daha merhametli başka bir çocuk verecektir (el-Kehf, 18/80). Giderken yolları bir kasabaya (Antakya) düştü. Kasaba halkından yiyecek istediler. Fakat halk yiyecek vermedi. Bu arada Hızır'ın dikkatini yıkılmak üzere olan bir duvar çekti. Duvarı doğrulttu ve sağlamlaştırdı. Bundan dolayı bir ücret de istemedi. Hz. Musa buna da bir anlam veremeyip itiraz etti. Hızır (a.s) isin iç yüzünü açıkladı: Bu ev iki yetim çocuğa aitti. Duvarın içinde, çocuklar büyüyünce sahip çıksın diye saklanmış bir hazine vardı. Çocukların babası sâlih bir zat olduğu için, ona verilen değer sebebiyle duvarın erken yıkılması ve böylece hazinenin erken ortaya çıkması önlenmiş oluyordu. Çünkü yetim çocuklar o yaşta haklarını koruyacak bir durumda değildi (el-Kehf, 18/77-82). Hızır (a.s) bütün bunları kendiliğinden değil Allah'ın emriyle yapmıştır.

    Musa ve Hızır’ın buluştuğu yerin yani “Mecma’ül- Bahreyn”in “Samandağ” olduğuna inanılmaktadır. Buradaki Türbenin girişinde bununla ilgili bilgi verilmistir. Samandağ’ın, Asi nehrinin denize dökülen yer olması, “Mecma’ül- Bahreyn”in insanların kabulünde burası olmasını kuvvetlendirmiştir. Hızır makamlarının bazıları yer olarak Asi nehrinin kıvrımlarını takip eder. Bu türbe, Hatay’da bulunan Hızır Türbelerinin en önemlisi olarak kabul edilir.

    Burada anlatılan hikâye şu sekildedir. “Hazreti Musa dünyanın en zeki kişisini merak eder. Allaha sorar. Allah ise Hıdır cevabını verir. Bu adamı merak eden Musa, nasıl bulacağını merak eder. Allaha sorar. Allah yere sapladığın asan nerde büyürse, torbandaki balıkların nerde canlanırsa, nerde birden bire yağmur yağmaya başlarsa ve nerede iki deniz birbirine kavuşuyorsa (Mecma’ül-Bahreyn) orada onu bulursun demiş. Hazreti Musa onu bulmak için yaveriyle yollara çıkmıs. Ama bir türlü tarif edilen özelliklerde bir yer bulamamış. Sonunda Samandağ’ına varmıs ve yorgunluktan uyuyakalmış. Uyandığında yere sapladığı asasının yeşillendiğini, beraberinde getirdiği tuzlu tavukların canlanarak denize doğru ilerlediklerini ve sürekli yağmur yağdığını görmüş. Denize yakın bir yerde de bir kuşun basını suya daldırıp çıkardığını görmüşler. Az ileride de bir balıkçı adam görmüşler. Bu arada kuş, ağzına bir damla su alıp havalanmış. İhtiyar balıkçı bunların yanına yaklaşarak kendi ilimlerinin, Allahın ilminin yanında ancak denizden alınan bu bir damla su kadar az olduğunu ifade etmiş. Musa, balıkçıya Hıdır’ı nasıl bulacağını sormuş. Balıkçı kendisinin yola çıkacağını soru sormaması ve işlerine karışmaması koşuluyla onu Hıdır’a götürebileceğini söyler. Musa kabul eder. Yola koyulurlar. Az bir zaman sonra balıkçı, kıyıda gördüğü kayıkları delmeye başlar. Musa sebebini sorar fakat balıkçı yanıtlamaz ve aralarında yaptıkları anlasmayı hatırlatır. Biraz daha ilerlemisler ve balıkçı bir çocuğu öldürmüs. Musa tekrar bunun sebebini sorsa da cevap alamaz. Asi ırmağının kenarında ilerlerken Harbiye’ye varmışlar. Burada ekmek yapan kadınlara rastlamışlar. Karınları acıktığı için ekmek istemisler fakat kadınlar vermemiş. Daha sonra yıkılmıs bir duvarın üzerine oturmuşlar. Balıkçı bu duvarı onarmış. Musa bunun sebebini sormus. Buna kızan balıkçı sinirlenmis ve bir bir anlatmaya baslamış. Kayıkları deldim çünkü padişah bütün sağlam kayıklara el koyuyordu. Çocuğu öldürdüm, çünkü büyüyünce kötü biri olacaktı. Bu duvarı onardım. Çünkü iki çocuğun ölmüs anne ve babaları çocukları büyüdüklerinde bulsunlar diye bir define saklamışlardı. Duvarı onarmasam yabancılar bu defineyi bulup çalabilirlerdi. Bunları sana anlattım. Ben artık gidiyorum diyerek uzaklasmış. Musa aradığı Hıdır’ın bu ihtiyar balıkçı olduğunu anlamış."
     



  2. CAN Well-Known Member

    Hızır Aleyhisselam nasıl görülür?

    Sultan II. Mahmud Han zamanında yaşlı bir kadıncağız duymuş ki, Hazreti Hızır her gün yatsı namazında, Yeni Câmî'de görülürmüş. Kendisi de zâten Hızır Aleyhisselâm'ı görmeyi öteden beri çok istermiş. Duyduğu söz üstüne ertesi gün kocasına durumu bildirip, ondan izin alarak yatsı namazına Yeni Câmî'ye gitmiş. Namaz çıkışında, avluda bir kenara çekilmiş ve başlamış çıkanlara dikkatli dikkatli bakmaya. O pür dikkat çıkanları tâkip ederken, karşısından bir yaşlı amca çıkagelmiş.

    • Neye bakarsın hâtun?
    • Dediler ki, bu câmîde her gece Hızır Aleyhisselâm görünürmüş. Onu görmeye geldim.
    • Peki onu görsen nasıl tanıyacaksın?

    • Bilmem.
    • O zaman buradan geçse, sen onu tanıyamazsın.
    • Doğru, nasıl da akıl edemedim.
    • Bak öyleyse, sana onu nasıl tanıyacağını öğreteyim.
    • Olur

    • Arkamdaki câmîyi görüyor musun?
    • Evet
    • Işıklarına bak. Söndü mü şimdi?
    • A evet, söndü.
    • Şimdi bir daha bak, ışıklar tekrar yandı mı?

    • Baktım. Evet şimdi de yandı.
    • Peki öyleyse. İşte aynı böyle, arkasında duran câmînin ışıklarını olduğu yerden kıpırdamadan yakıp söndüren birisini görürsen, işte o Hızır'dır.
    • Doğru mu?
    • Doğru

    • Hay Allah râzı olsun, demiş ve kadın beklemeye devâm etmiş. Fakat tabiî herkes dağıldığı halde, târife uygun kimse çıkmamış. Bizimki de mahzun eve dönmüş. Kocası sormuş:

    • Gördün mü Hızır Aleyhisselâm'ı?
    • Yok, göremedim.
    • Vah vah.
    • Olsun, göremedim ama, nasıl görülür çok iyi öğrendim.​
     
  3. CAN Well-Known Member

    Her Gördüğünü Hızır, Her Geceyi Kadir Bil

    Bir gün annesi tarladan kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah-ı Ahrâr'a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine garib bir ızdırap çöktü.

    Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi ve;
    • Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhâmet eder de yolum açılır, dedi.

    Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât;
    • Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; "Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil" sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur." dedi.

    Ubeydullah-ı Ahrâr duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr'ın yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve;
    • Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsın, diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı Ahrâr'ın kalbinde açılmalar oldu.
     
  4. CAN Well-Known Member

    Hızır ve Gelin

    1930'lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize'ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tektük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi.

    Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun'a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açari. İhtiyar bir adam selam verir ve:

    • Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verirmisin?

    Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavonozu getirir, onun da yarısını ihtiyar'a verir. İhtiyar:
    • Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin der.

    Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızırdır.

    Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem ancer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:

    • Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. bunda bir iş var.

    Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavonozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?

    Kavonozun dibinde iki kaşık bal kalmış.
    Evet, gerçek yaşanmış bir olay.. Belki sizin başınıza da geldi, belki gelebilir. Meryem'in kavonozundaki bal bitmeyecekti. Sizin de belki cebinizdeki araba parasını verdiğiniz bir ihtiyar ardından elinizi her cebinizdeki cüzdana attığınızda tükenmeyecek para.. Ama sakın ha. Sakın ha. Hızır ile karşılaştığınızı ve sırrınızı kimseye söylemeyin...
     
  5. CAN Well-Known Member

    Herşey aslına çeker

    Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı:

    • Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım, dedi.

    Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki:

    • Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz.

    Adamın karısı kanaatkar biriydi:

    • Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten, dedi.

    Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti:

    • Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim, dedi.

    Padişah buna çok kızdı:

    • Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi? diye bağırdı.

    Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu.

    Birinci vezire sordu:

    • Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

    • Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.

    Bu sırada peyda olan, nurani bir genç, vezirin sözleri üzerine söyle dedi:

    • Küllü şeyin yerciu ila aslihi

    Padişah ikinci vezirine sordu:

    • Bu adama ne ceza verelim?

    • Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.

    Biraz önce ansızın ortaya çıkan genç yine:

    • Küllü şeyin yerciu ila aslihi, dedi.

    Padişah üçüncü vezire sordu:

    • Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim? Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli.

    Nurani genç yine söze karıştı:

    • Küllü şeyin yerciu ila asıhı

    Bu defa padişah o çocuğa yöneldi:

    • Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

    Genç cevap verdi:

    • Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir.

    Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu.​
     

Sayfayı Paylaş