Hayber’in Fethi...

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve abdulkadir tarafından 6 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    Hicretin 7. senesi Muharrem ayı sonları. (Milâdî 628.) Hayber, volkanik bir arazi üzerine kurulmuş, kuvvetli ve sağlam yedi kaleye sahip bir şehirdi. Şam yolu üzerinde bulunan bu şehir, Medine’nin kuzey batısına düşüyor ve ona uzaklığı ise yüz mili buluyordu (169 km).




    Resûl-i Ekrem Efendimizle olan anlaşmalarını bozmaları sebebiyle Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu buraya yerleşmiş ve âdeta burayı Yahudiliğin bir nevi merkezi haline getirmişlerdi.



    Daha evvel bahsettiğimiz gibi, Mekke müşriklerini ayaklandırıp, bütün Arap kabilelerini toplayarak Medine üzerine yürütüp Hendek Harbinin patlak vermesine sebep olmuşlardı. Hendek Savaşından sonra da rahat durmamışlar, Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde çeşitli iftira ve propagandalarına devam etmişlerdi.




    Bunun yanında Mekkeli müşriklerle yeni bir anlaşma da yapmışlardı. Bu anlaşmaya göre; Peygamberimiz şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler de Medine’ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürürse, Kureyş müşrikleri Medine’ye baskında bulunacaklardı. Ne var ki, bu planları Hudeybiye Anlaşmasıyla neticesiz kalmıştı.




    Yine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekkeli müşriklerle Hudeybiye sulh anlaşmasını imzalamak suretiyle, Medine’yi onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almıştı. Ancak, Kuzey tarafı—ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı—henüz emniyetten mahrumdu.


    Halbuki, bu emniyetin temini İslâmî gelişmenin sürat kazanması bakımından gerekli görünüyordu.





    Aynı şekilde, Arabın en büyük ticareti Şam’la idi. Yahudiler ise, bu yol üzerinde bulunuyorlar ve burada bir güç, bir kuvvet olma istidadını gösteriyorlardı. Bu ise, İslâmî gelişme için bir tehlikeden başka bir şey değildi.




    İşte bütün bu sebepler Hayber meselesinin bir an evvel hallini gerektiriyordu.





    Medine’den hareket




    Hayber Gazâsına çıkmaya karar veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabına hazırlanmalarını emretti.




    Bu arada korkularından Hudeybiye seferine katılmaktan çekinmiş bulunan birçok kimsenin, Hicaz’ın bu en bereketli ve verimli şehri olan Hayber’de elde edilecek ganimeti düşünerek ve ona tamah ederek orduya iştirak etmek istedikleri görülüyordu. “Hayber’e biz de sizinle gidelim” diyorlardı.




    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şu tâlimatı verdi:




    “Allah yolunda, İ’la-yı Kelimetullah uğrunda bihakkın cihad edecek olanlar hazırlansın! Bunların dışında hiç kimse bizimle birlikte gidemeyecektir. Onlara ganimetten de bir şey verilmeyecektir.”1 Bunu, Medine’nin içinde bütün halka da ilân etti.




    Hz. Resûlullahın bu emri bize, Allah yolunda cihadın sırf Hakkın rızası gözetilerek, maddî hiç bir karşılık beklemeksizin, hattâ böyle bir şeye niyet dahi edilmeksizin yapılması gerektiğini gayet açık bir şekilde ders vermektedir.




    Zaten, İslâm’da harbin ulvî ve nuranî gayesi de: İ’la-yı kelimetullahtır.




    Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) emri üzerine Müslümanlar derhal toplandılar. Sayıları 200’ü atlı olmak üzere 1600 kişiyi buldu.2 Bunlar sadece o anda Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Medine’den hareket edecek olanlardı.




    Daha sonra, Peygamber Efendimiz Hayber’de bulunduğu sırada içlerinde meşhur Ebû Hureyre’nin de bulunduğu Devs Kabilesinden 400 Müslümanla Habeşistan’dan gelen Muhacir Müslümanlar da orada İslâm ordusuna katılacaklardır.





    Ayrıca Medine’den hareket eden İslâm ordusunda Resûl-i Ekrem’in zevcesi Hz. Ümmü Seleme ile birlikte yirmi kadar Müslüman kadın da vardı. Harp esnasında yaralanan mücahidleri tedavi etmek, onlara yemek pişirmek ve ihtiyaçlarını karşılamakla meşgul olacaklardı.1





    Peygamber Efendimiz, Medine’de yerine Gıfarlı Siba’ bin Urfutat’ı vekil bırakarak, ordusuyla Muharrem ayı sonlarına doğru Hayber yönüne hareket etti.





    Nübüvvetin mânevî boyasıyla boyanmış mücahidler pürşevk ve coşkunluk içinde yollarına devam ediyorlardı. Şâir Âmir bin Ekva’ o andaki heyecan ve sadakatını şu şiiriyle dile getiriyordu:





    “Allah’ım! Sen hidâyet etmeseydin, biz doğru yolu bulamazdık.




    “Zekât veremezdik.


    “Namaz kılamazdık.


    “Üzerimize yürüyen bir kavim olunca, bizi dinimizden döndürmek için fitne çıkarmaya çalışınca.


    “Sen, kalblerimize sekînet indir!


    “Çarpıştığımızda da ayaklarımıza sebât ver!”2



    Peygamber Efendimiz, şiiri okuyanın kim olduğunu sordu. Âmir bin Ekva’ olduğunu öğrenince de, “Allah ona rahmet etsin” buyurdu.3



    Mücahidler bir an durakladılar. Zira, bu duâ Âmir’in şehâdet mertebesine erişeceğinin işaretini taşıyordu.



    “O, ne sağırdır, ne gâib”



    Mücahidler tekbirlerle yol alıyorlardı. Yer gök sanki tekbir sadalarıyla titriyordu. Bir ara hep bir ağızdan çok yüksek bir sesle, “Allahü ekber! Allahü ekber! Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber!” diyerek tekbir getirdiler.



    Sahabîlerin bu hareketi üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:




    “Canınıza acıyınız, sesinizi yükseltmeyiniz! Zira siz ne sağırı çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz. Her şeyi bilen ve işiten ve her şeye her şeyden daha yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz”1 diye buyurdu.




    Evet, duâ ettiğimiz Allah ne sağırdır, ne de gâib. Bize ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle şah damarımızdan daha yakındır: “And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin ona vesvese verdiğini de biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.”2



    Kalbimizin en gizli hatırasını bilen yalnız Odur. Bildiği için de, arzu ve isteklerimize cevap veriyor, ihtiyaçlarımızı yerine getiriyor.



    Resûl-i Ekrem Efendimiz sefer esnasında her konakladığı yerde Yüce Rabbine şöyle yalvarıyordu:



    “Allah’ım! İstikbal endişesinden, geçmişin tasasından, güçsüzlükten, gevşeklikten, pintilikten, korkaklıktan, bel büken borçtan, zâlim ve haksız kimselerin musallat olmasından sana sığınırım!”3




    Peygamber Efendimiz, ordusu ile Reci’ denilen yere vardı ve orada konakladılar. Burası Hayber’le Gatafanlıların yurdu arasında bir yerdi. Buraya gelip konmalarının bir sebebi vardı. Şöyle ki: Hayber Yahudileri Gatafanlılardan yardım istemişler, onlar da bunu kabul edip gerektiğinde gelip kalelerinde İslâm ordusuna karşı müştereken savaşabileceklerini bildirmişlerdi.


    Resûl-i Ekrem, bu durumu haber almıştı. Bu yardıma mâni olmak için de, Gatafanlılara, “Şayet Yahudilere yardım etmezlerse, fethedilecek Hayber’in bir yıllık hurma mahsulünün kendilerine verileceği” teklifinde bulunmuştu. Ancak, onlar kabul etmemişlerdi.



    İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla buraya gelip konmakla, Gatafanlılardan Yahudilere gelebilecek herhangi bir yardımın önünü kesmiş oluyordu. Nitekim, bu durum karşısında Gatafanlılar, Hayber Yahudilerine hiç bir yardımda bulunamayıp yurtlarında oturmak zorunda kaldılar.



    İslâm ordusu Hayber önlerinde

    Peygamber Efendimiz daha sonra ordusuyla Reci’den Hayber’e doğru ilerledi. Bir gece vakti Hayber önlerine vardı. Gece baskında bulunmak âdeti olmadığından sabahı bekledi.

    Peygamberimizin duâsı

    Resûl-i Ekrem Efendimiz Hayber önlerine varınca şöyle duâ etti:

    “Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah!

    “Ey yerlerin ve üstündekilerin Rabbi olan Allah!

    “Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah!

    “Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbı olan Allah!

    “Biz, Senden şu şehrin hayrını ve iyiliğini, halkının hayrını ve iyiliğini, bu şehirde bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini dileriz.

    “Onun şerrinden, halkının şerrinden, içinde bulunan her şeyin şerrinden Sana sığınırız!”1

    Herhangi bir şehre girildiğinde Efendimiz hep böyle duâ ederdi.

    Sabah olunca, Hayberliler, ellerinde ziraat âletleriyle tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkınca karşılarında İslâm ordusunu buldular. Birden şaşırıp kaldılar ve “İşte Muhammed ve ordusu!” diye bağrıştılar.

    Sonra da telâş ve heyecan içinde gerisin geri kaçıp kalelerine sığındılar.1

    Beklenmedik bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Peygamberimizin tâ Medine’den kalkıp gelerek kendileriyle harbe tutuşacağına bir çoğu ihtimal bile vermemişti. Çünkü kaleleri kuvvetli idi, adamları da çoktu. Harp âletleri de oldukça fazla idi. Öyle ise Hz. Resûlullah bütün bunları göze alarak gelemezdi. Kanaatları buydu. Ne var ki, gerçek, düşündükleri gibi çıkmamış ve bu sebeple de şaşırıp kalmışlardı.

    Onların bu şaşkınlığını ve gerisin geri pürtelâş kaçıp kalelerine sığındığını gören Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu durumu hayra yorarak şöyle buyurdu:

    “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Haribet Hayber! (Hayber harap oldu). Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, korkutulmuş olan o kavmin hali ne kötü olur!”2

    Hayber’in fethine işâret eden bu sözlerini üç kere tekrarladı.3

    Haber Yahudileri aralarında görüştüler, konuştular ve sonunda kalelerinde kalıp müdafaa harbi yapmaya karar verdiler.

    Savaşacak olan Yahudilerin hepsi en kuvvetli kale olan Natat kalesinde toplandılar. Eşyalarını, âile ve çocuklarını da başka kalelere yerleştirdiler.

    Çarpışma, Yahudilerin toplandıkları Natat Kalesinden mücahidlerin üzerine ok atılmasıyla başladı. İslâm ordusu da Natat önünde karargâhını kurmuştu.

    İlk gün böyle geçti. Bu arada kalelerden atılan oklarla elli kadar mücahid yaralandı.

    İkinci günü Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu karargâhını Reci’ mevkiine nakletti. Böylece yakınlarındaki evlerden gelebilecek tehlikelerden mücahidler korunduğu gibi, konmuş oldukları ilk yerdeki bataklıktan da uzak kalmış oluyorlardı.

    Peygamber Efendimiz ve mücahidler her sabah silahlanarak Natat Kalesinin üst taraflarına geliyor, akşama kadar Yahudilerle çarpışıyor, akşamleyin ise tekrar Reci’e dönüyorlardı.

    Bu arada Peygamber Efendimiz bir baş ağrısına yakalandı. İki gün mücahidlerin yanına çıkamadı. Ordunun başına önce Hz. Ebû Bekir’i görevlendirip Yahudilerle çarpışmaya gönderdi. Şiddetli çarpışmalar olmasına rağmen fetih gerçekleşmedi. İkinci sefere ak sancağını Hz. Ömer’e verdi ve mücahidlerle birlikte çarpışmaya gönderdi. Yine şiddetli çarpışmalar cereyan etti, ama fetih ona da nasib olmadı.1



    Yedi gün böylece devam etti.

    Bu arada, İslâm ordusu Mahmud bin Mesleme’yi şehid verdi. Sıcaklıktan ve şiddetli çarpışmadan gelen yorgunlukla bitkin bir halde Natat Kalesi dibinde gölgelenirken, yukarıdan Yahudiler tarafından atılan bir taşla başından ağır yara aldı ve üç gün sonra da şehâdet mertebesine erdi.2




    Yine bu esnâda Amir bin Ekva’ ile Hayberlilerin meşhur kahramanlarından olan Merhab karşı karşıya geldiler. Birbirlerine kılıç sallamaya başladılar. Âmir, Merhab’ın bacağına şiddetli bir darbe indirdiği zaman, kılıcının ağzı, kendisine yönelip bacağının orta damarını kesiverdi. Yaralı halde İslâm ordugâhına getirildi. Orada, yaranın tesiriyle şehid olarak vefât etti.1 Zaten Peygamber Efendimiz de henüz Hayber’e varmadan onun şehâdet mertebesine ereceğine işâret buyurmuşlardı.2



    Devs Kabilesi reisi şâir Tufeyl bin Amr, Hicretten önce, Mekke’de Peygamber Efendimizle görüşüp Müslüman olmuştu. O zamandan beri de halkını İslâmiyete dâvet edip durmuştu.



    Tufeyl bin Amr, bu sefer kabilesinden dört yüz kadar Müslümanla Hicretin 7. senesinde Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizin Hayber’e gittiğini haber alınca da, Hayber’e gelip İslâm ordusuna katıldılar. Yahudilere karşı savaştılar.3




    Gelen dört yüz kişinin arasında meşhur Ebû Hüreyre de (r.a.), bulunuyordu.4 Orada Hz. Resûlullahla buluşup görüşen Hz. Ebû Hüreyre Ehl-i Suffaya dahil oldu ve ondan sonra Efendimizin yanından ayrılmadı. Cenab-ı Hak kendisine kuvvetli bir hafıza da ihsan ettiğinden, bir çok Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir.



    Muhasara devam ediyordu. Peygamber Efendimiz, birgün şu müjdeyi verdi:

    “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Allah ve Resûlünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”5

    Mücahidleri bir merak sardı. Acaba bu büyük şerefe nâil olacak zât kimdi? Her mücahidin gönlünde uyanan samimi arzu ve duygu, Hz. Fahr-i Âlemin elinden mübârek ve şerefli sancağı alabilmekti. Geceyi bu ümit ve arzuyla geçirdiler. Sabah olunca merak ve heyecanları daha da arttı. Bu heyecan ve samimi arzusunu Hz. Ömer, “Kumandanlığı o günkü kadar arzu ettiğim zaman olmamıştır”1 diyerek dile getirmiştir.


    Her bir mücahid aynı arzu, aynı heyecan, aynı ulvî duygular içinde merakla bekleşirken, sabah namazından sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sancağın getirilmesini emretti. Sancak derhal getirildi. Artık bütün dikkatli bakışlar Efendimizin mübârek elinde bulunan sancağın üzerinde, kulaklar ise mübârek ağızlarından çıkacak ve fâtihi belirleyecek söze pür dikkat kesilmişti. Bu merak ve heyecan dolu manzara karşısında Hz. Resûlullah, “Ali nerede?” diye sordu.

    Gariptir ki Hz. Ali o sırada gözlerinden rahatsızdı, “Yâ Resûlallah, onun gözleri ağrıyor” dediler. Resûl-i Ekrem buna rağmen, “Olsun! Çağırın gelsin!” buyurdu.

    Haberi alan Hz. Ali, derhal huzura çıkıp geldi. Ağrıyan gözleri mübârek duasıyla şifâ buldu.2



    Efendimiz ayrıca onun için, “Allah’ım! soğuğun sıkıntısını bundan gider!” diyerek de duâ etti.

    Hz. Ali der ki:

    “O günden sonra ne sıcaktan, ne de soğuktan asla rahatsız olmadım!”3



    Gerçekten de Hz. Ali yazın en sıcak günlerde kalın aba giydiği halde bundan rahatsızlık duymazdı.


    Kışın ise en soğuk günlerde en ince elbise giyer ve asla üşümezdi.4




    Hz. Resûlüllahın ak sancağı artık Hz. Ali’nin elindeydi. Merak dolu bakışlar, birden imrenmeye dönüşmüştü. Demek Allah ve Resûlünün sevdiği ve onun da onları sevdiği zât buydu. Demek Hayber, bu şerefli zâtın eliyle fetholunacaktı.

    Her bir Sahabî aynı duygular içinde İslâmın bu bahadırına gıpta ile bakıyorlardı.

    Sancağını Hz. Ali’ye teslim eden Resûl-i Ekrem kendisine zırhlı bir gömlek giydirdi ve Zülfikâr‘ı da beline kendi eliyle bağladı. Sonra da şu emri verdi:

    “Allah, sana fetih nasip edinceye kadar çarpış. Sakın arkana dönme.”1



    Kahraman Hz. Ali, mübarek sancak elde heyecanla ilerliyordu. Bir müddet gittikten sonra, “Yâ Resûlallah, ben onlarla neyi gerçekleştirmek için çarpışacağım?” diye sordu. Kâinatın Efendisinden şu cevap geldi:

    “Allah’tan başka ilah ve ibadet edilecek bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadette bulununcaya kadar onlarla çarpış.


    Onlar bunu yaptıkları takdirde, can ve mallarını kurtarmış olurlar. Kalblerindekilerin hesabı ise Yüce Allah’a aittir.”2



    Bu cevabı alan Hz. Ali, kararlılık ve sevinç dolu bir sesle, “Yâ Resûlallah, onlar Müslüman oluncaya kadar kendileriyle savaşacağım” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:

    “Onların kalelerinin yanına varıncaya kadar vakar içinde ilerle. Sonra onları İslâma dâvet et. Müslüman oldukları takdirde mükellefiyetlerini bildir.



    “Vallahi, senin vasıtanla, Allah’ın onlardan bir tek kişiyi hidayete erdirmesi, senin için bir çok kızıl develere sahip olup onları Allah yolunda sadaka vermenden daha da hayırlıdır.”3 Peygamberimiz bu sözleriyle aynı zamanda İslâmî fetihlerin maksadının ne olduğunu da ortaya koyuyordu.





    Hz. Ali, Merhab’la karşı karşıya




    Hz. Ali, elinde Hz. Resûlullahın beyaz sancağı ile mücahidlerin önünde ilerleyip sancağı Natat Kalesinin dibine dikti. Onları İslâmın esaslarını anlatıp Müslüman olmaya dâvet etti. Fakat Yahudiler Müslüman olmayı kabul etmediler. Çarpışmak için kalelerinden çıktılar. Yapılan çarpışmada bir çok yiğitleri, mücahitler tarafından yere serildi.




    Bu arada Hayber Yahudilerinin en cesuru kabul edilen Merhab, kardeşinin de öldürülenler arasında olduğunu duyunca, askerleriyle birlikte kaleden çıktı. Üzerinde iki kat zırh gömlek vardı. İki kılıç kuşanmış, başına da iki sarık sarmıştı. Bu heybetli görünüşüyle, “Ben, kükreyip geldikleri zaman çoğu kere aslanları bile kılıçla, mızrakla yere seren adamımdır” diye haykırıp övünüyordu.


    Cesaret kahramanı Hz. Ali, duyduklarına aldırış etmeden şu mukabelede bulundu:


    “Ben de, annemin bana Haydar (arslan) adını taktığı adamım. Cesarette, ormanlardaki en heybetli arslanlar gibiyimdir. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim.”1



    Yapılan teke tek vuruşmada, Yahudilerin en kuvvetli adamı olan Merhab, “Esedullah ” (Allah’ın arslanı) ünvanının sahibi olan Hz. Ali karşısında dayanamayıp, kafası Zülfikârla ikiye bölünerek yere düştü.2


    Manzarayı gören Hz. Resûlüllah mücahidleri müjdeledi:



    “Sevininiz! Hayber’in fethi artık kolaylaştı.”3



    Bundan sonra mücahidler, cesaretle düşmanın üzerine yürüdüler. Bu arada bir çoklarını yere serdiler. Sadece Hz. Ali, o gün sekiz Yahudiyi öldürdü. Hattâ bir ara kalkanı elinden düştü. Hemen yanındaki kalenin kapısını yerinden sökerek kendisine kalkan yaptı.


    Fetih gerçekleşinceye kadar da kale kapısını elinden düşürmedi. Fetih müyesser olduktan sonra Hz. Ali kapıyı yere bıraktı. Sekiz kişi hep beraber sarıldıkları halde onu kaldırmaya muvaffak olamadılar.1

    Adamlarının teker teker yere serildiklerini gören diğer Yahudiler gerisin geri kaçışmaya başladılar. Artık, düşman bozulmuştu. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin beyan buyurdukları gibi Allah, fethi Hz. Ali eliyle Müslümanlara ihsan etmişti.


    Kaçışan düşman askerleri arkasından Hz. Ali ile birlikte mücahidler Natat Kalesine daldılar. Fakat orada çocuklardan başka kimse göremediler. Onlara dokunmadılar. Akibetin kötü olacağını gören Yahudiler Natat’ı terk etmek mecburiyetinde kalmışlardı.


    Mücahidler, Nâim Kalesine doğru yürüdüler. Burada da düşmanla şiddetli çarpışmalar cereyan etti. Düşman bir çok adamını da bu kale önünde yapılan çarpışmada kaybetti ve kale teslim alındı.


    Nâim Kalesinin düşüşünü, Sa’d bin Muaz Kalesinin teslimi takib etti.



    Peygamberimiz, Hayber kalelerinden bir kaçını muhasara altına almıştı.



    Bu sırada önüne davarlarını katmış birinin İslâm ordusuna doğru geldiği görüldü. Bu adam, Hayber Yahudilerinden Âmir’in Yesâr adını taşıyan Habeşli kölesi idi.

    Davarlarını güder dururdu. Hayber kalelerinin kuşatıldığı sırada, Yahudilerin silahlarına sarılmak istediklerini görünce, “Ne yapmak istiyorsunuz?” diye sormuştu.



    Yahudiler, “Şu kendini ‘Resûl’ diye ilân eden adamı öldürmek istiyoruz” cevabını vermişlerdi. “Resûl” kelimesini duyan Habeşli Yesâr, bir an duraklamış, bu kelimenin âdeta şefkatli bir el gibi kalbini kapladığını hisseder olmuştu.



    Yesâr sadece, Yahudilerin beyanlarıyla iktifâ etmek istemiyor, meseleyi kaynağından öğrenmek istiyordu.

    İşte bunun için davarlarını önüne katarak, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkageldi:

    “Sen neler söylüyor ve nelere dâvet ediyorsun?” diye sordu.

    Resûl-i Ekrem, “İslâmiyete dâvet ediyorum. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Onun Resûlü olduğuma şehâdete, Allah’tan başkasına ibâdet etmemeye çağırıyorum” buyurdu.

    Yesâr, bu sefer, “Peki, ben, dediğin gibi iman eder ve şehadette bulunursam bana ne var?”



    Resûl-i Ekrem, “Eğer bu iman ve bu şehadet üzere olursan Cennet var!”1 dedi.

    Bunun üzerine Yesâr, hemen orada Müslüman oldu.

    Resûl-i Ekrem, ona bu iman ve şehadet üzere ölürse Cennete gireceğini söylemişti. Amma Yesâr müteredditti. Yaşadığı muhitte insanlar makam ve mevkilerine, zenginlik ve fakirliklerine, güzellik ve çirkinliklerine göre muamele görüyorlardı. Güzel olmayana, hele köleye kimse itibar etmezdi.

    Bu sebeple, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Ben Habeşî (siyah tenli) çirkin yüzlü ve fakir bir adamım, bir köleyim! Bu halimle Yahudilerle çarpışır ve ölürsem yine Cennete girer miyim?”

    Resûl-i Ekremden Yesâr’ı sevince boğan bir cevap geldi:

    “Evet, Cennete girersin!”2

    Yesâr bu sefer, “Yâ Resûlallah” dedi, “şu davarlar bana emânettir. Şimdi ben onları ne yapayım?” diye sordu.

    Peygamberimiz, “Onları karargâhtan çıkar. Onlara doğru ufak taşlar at ve bağır! Onlar, sahiplerinin yanına dönecektir” diyerek Yesâr’a yol gösterdi.

    Yesâr hemen kalktı. Yerden bir avuç kum alıp davarlara doğru savurdu:

    “Haydi, artık sahibinize dönünüz.”

    Davarlar, sanki biri tarafından güdülüyormuş gibi, topluca gidip sahiplerinin yanına vardılar.1

    İslâmiyetle şereflenen Yesâr, artık o andan itibaren Allah yolunda çarpışan bir mücahid olmuştu. Mücahidler safında düşman arasına cesurca dalıyordu. Çok geçmeden kalelerinden atılan taşlarla şehid oldu. Böylece, bir vakit namaz kılma fırsatını bulamadan Cennete uçan Müslüman ünvanını aldı.2

    Üzeri örtülü idi. Yerde uzatılmıştı. Cenazeye bakan Hz. Resûlullahın bir ara yüzünü çevirdiğini farkeden Sahabîler merakla, “Yâ Resûlallah! Ondan yüzünüzü niçin çevirdiniz?” diye sordular.

    Resû-i Ekrem Efendimiz sebebini şöyle izah etti:

    “Şehid, vurulup yere düştüğü zaman Cennet hurilerinden iki zevcesi gelip yüzünden tozları silerler ve ‘Allah, seni toza toprağa bulayanın da yüzünü toza toprağa bulasın! Seni öldüreni, öldürsün!’ derler.

    “Allah, bu kuluna ikram edip, onu hayra sevk etti. Allah’a hiç secde etmediği halde, Cennet hurilerinden ikisini, onun başucunda gördüm!”3

    İşte, ihlaslı az amel ve işte ebedî saadet, sonsuz mükafat ve ecir!

    Bu hadise bize, hal, hareket ve sözlerimizde en mühim unsurun ihlas ve samimiyet olduğu dersini veriyor.

    Ayrıca bu hadisede görüyoruz ki, Peygamber Efendimiz, iman ve İslâma dâvette insanlar arasında asla —içtimaî mevkii ne olursa olsun— fark gözetmiyordu. Evet, Yesâr kara kuru ve çirkin yüzlü bir köle idi. Üstelik içtimaî seviyenin o zaman insanları nazarında en düşük tabakası sayılabilecek bir mevkide idi. Bütün bunlara rağmen Efendimiz, onu hakir görmüyor, küçümsemiyor; ‘Müslüman olsa ne olur, olmasa ne olur’ gibisinden herhangi bir küçümseme eseri göstermiyordu. Aksine gayet ciddi bir şekilde ona İslâmiyeti anlatıyor, böylece de ebedî saadeti elde etmesine vesile oluyordu.

    İslâm ve imana hizmette bulunanların da aynı ölçü ve düşünceyle hareket etmeleri gerekir.



    Netice

    On günü bulan bir muhasara esnasında kalelerinin birer ikişer düştüğünü gören Yahudiler, çaresiz kalıp sulh istediler. Peygamber Efendimiz bu isteklerini kabul etti. Kendilerinden gelen heyetle Resûl-i Ekrem arasında şu maddeler tesbit edildi:

    1) Kalede çarpışmaya katılmış bulunan Yahudilerin kanları dökülmeyecek.

    2) Hayber’den çocuklarıyla birlikte çıkıp gitmelerine müsaade edilecek.

    3) Beraberlerinde bir hayvan yükünden başka bir şey götürmeyecekler.

    4) Bunun dışında, gerek menkul ve gerekse gayr-ı menkul bütün mallar, yay, miğfer, at, cübbe, zırh, gömlek gibi silahlar ve üzerlerindeki elbiselerinden başka bütün elbise ve kumaşlar Hz. Resûlullaha bırakılacak.

    5) Hz. Resûlullaha bırakılması gereken herhangi bir şey ne surette olursa olsun gizlenmeyecek, gizleyenler ise, Allah ve Resûlünün emân ve himâye taahhüdünün haricinde kalacaklar.1

    Bu şartlar çerçevesinde anlaşmaya varılıp sulh yapıldıktan sonra, Yahudiler Hayber’den çıkmak üzere hazırlandılar. Bu sırada Peygamber Efendimize şöyle bir teklif getirdiler:

    “Biz mal mülk sahipleriyiz. Mülk bakımı ve işletmesini senden daha iyi bilir ve başarırız, bırak bizi Hayber topraklarında kalalım!”1

    Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve Sahabîler burada duracak durumda değillerdi. Bakıp gözetmeye de müsâit bulunmuyorlardı. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (a.s.m.), tekliflerini müsbet karşıladı ve Hayber mahsulatının yarı yarıya bölüştürülmesi şartı ile onların tekrar yurtlarında kalmasına müsaade etti


    . Ancak bu anlaşma, istendiği zaman Peygamber Efendimiz (a.s.m.) tarafından ortadan kaldırılabilecekti.2 Böylece Yahudiler, İslâm devleti ile ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gibi, işledikleri araziden yarı nisbetinde bir hisse vereceklerdi.



    Resûl-i Ekrem Efendimiz, her sene mahsul zamanı Abdullah bin Ravâha Hazretlerini Hayber’e gönderirdi. Hz. Abdullah, mahsulatı yarı yarıya ayırır, sonra da onları istediğini almada serbest bırakırdı. Bu âdilane muamele karşısında Yahudiler, “Yer ve gök bu adalet sayesinde ayakta duruyor!”3 demekten kendilerini alamazlardı.
     



  2. abdulkadir Well-Known Member

    Şehid ve ölü sayısı



    Harp sonunda 1600 kişilik İslâm ordusunun yirminin üzerinde şehid vermiş olduğu görüldü. Buna karşılık, müdafaada bulunan ve harbi kendi kalelerinde kabul etmek gibi bir avantaja sahip olan 20.000 kişilik Yahudi ordusunda ölü sayısı ise 93’ü buluyordu.4





    Bu parlak muzafferiyet neticesinde Hayber de İslâm devleti hudutları dahiline alınmış oldu.





    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, henüz Hayber’den ayrılmamıştı. Câfer bin Ebî Talib başkanlığındaki Habeşistan muhacirleri çıkıp geldiler.1 Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu ve bu sevincini şöyle izhar etti:




    “Bilmem bu iki şeyden hangisi ile sevineyim? Feth-i Hayber’e mi, yoksa Câfer’in gelişine mi?” buyurdu.2




    Medine’ye gelindikten sonra, Hayber fethine katılan mücahid muhacirlerden bazıları, Habeşistan muhacirlerine, “Biz hicrette sizi geçmişizdir” dedikleri duyulmuştu.




    Hattâ bir gün, Hz. Câfer bin Ebî Talib’in Habeşistan’a hicret etmiş bulunan hanımı Hz. Esmâ, Hz. Hafsa’nın ziyâretine gitmişti. Orada Hz. Ömer’le karşılaşmıştı.




    Hz. Ömer onun Esmâ bint-i Umeys olduğunu öğrenince, “Bizler, hicrette sizleri geçmişizdir. Bu sebeple de, Resûlullah Aleyhisselâma sizden daha yakınız” demişti.




    Hz. Esmâ buna kızmış ve “Hayır! Gerçek senin bildiğin gibi değildir! Vallahi, sizler Resûlullahın yanında bulunuyordunuz da, o sizin aç olanlarınızı doyuruyor, cahillerinizi de vâaz ve nasihat ederek yetiştiriyordu.




    “Bizler ise, dinimiz yolunda uğradığımız düşmanlıklar yüzünden Habeş ülkelerine gitmek zorunda kalmıştık. Bunu da ancak, Allah ve Resûlünün rızasını kazanmak yolunda göze almıştık” dedikten sonra şunu ilave etmişti:




    “Vallahi, ben senin bu dediklerini Resûlullaha söyleyeceğim ve bunun doğru olup olmadığını soracağım!”




    O sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz geldi.




    Esmâ bint-i Umeys, Hz. Ömer’in kendisine söylediklerini nakletti.




    Resûl-i Ekrem, “Buna karşılık sen ona ne söyledin?” diye sordu.




    Hz. Esmâ, “Ben de ona şöyle şöyle cevap verdim” dedi.




    Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Esmâ’ya, “Bu hususta, bana sizlerden daha yakın kimse yoktur” buyurduktan sonra ilâve etti:




    “Ömer ve arkadaşlarına bir hicret sevabı vardır. Siz gemi halkına ise, iki hicret sevabı vardır!”1





    Bunu duyan Habeşistan’dan gelen Müslüman muhacirler de son derece sevindiler. Bu da Müslümanların hicrete ne derece ehemmiyet verdiklerini açıkça göstermektedir.





    Ganimetler




    Hayber’de elde edilen ganimetler, bu gazâya katılmış olsun olmasın, Hudeybiye Sulh Anlaşması sırasında Peygamber Efendimizin yanında bulunan bütün Sahabîlere taksim edildi.2




    Zirâ, Cenâb-ı Hak, Hudeybiye seferine iştirak edenlere, Hayber’in fethedileceğini ve kendilerine bol ganimet ihsan edeceğini önceden haber verip müjdelemişti.3




    Resûl-i Ekrem Efendimiz ayrıca, Hayber’de gelip İslâm ordusuna katılan Devs Kabilesine mensup dört yüz Müslüman ile, Câfer bin Ebî Tâlib’in (r.a.), başkanlığında Habeşistan’dan dönen ve Hayber’de Müslümanlara kavuşan Habeşistan muhacirlerine de bu ganimetten hisse ayırdı.4




    Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle ganimet malları ilk önce beş parçaya ayrıldı. Beşte bir parça Peygamber Efendimize teslim edildi. Geri kalan dört parça ise Efendimizin emriyle satışa çıkarıldı.




    Peygamber Efendimiz, ganimet mallarından satılanların paralarını Müslümanlar arasında taksim etti.1




    Hayber’in gayr-ı menkul malları, yeni arazi ve varidatı ise Şıkk, Natat ve Ketîbe mülkleri olarak bölüştürüldü. Şıkk ve Natat ve Ketibe mülkleri, Müslümanların beşte biri hisselerine karşılık tutuldu. Ketibe mülkleri ise Beytülmale ait olmak üzere Peygamber Efendimize bırakıldı.2





    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ketibe’nin mülk ve mahsûllerini ihtiyaç derecelerine göre, akrabaları, hanımları, Müslüman erkek ve kadınlar arasında bölüştürüldü.3




    Ganimetler arasında, Tevrât’tan müteâddit nüshalar da vardı. Yahudiler bunların iâdesini taleb ettiler. Peygamber Efendimizin emriyle Müslümanlar, Tevrat nüshalarını derhal geri verdiler. Böylece, diğer dinlere karşı olan geniş müsamahalarını bu hareketleriyle göstermiş oldular.


    Bu hadise aynı zamanda Müslümanların, Allah tarafından daha önceki peygambere gönderilmiş Mukaddes Kitaplara hürmet gösterdiklerinin bir ifâdesiydi.





    Hayber fethinin önemi

    Hayberin fethi ile hemen hemen Arabistan’daki bütün Yahudiler İslâm devletine tâbi duruma gelmiş sayılıyordu.




    Daha evvel de, Hudeybiye Sulhu ile müşriklerden gelebilecek herhangi bir tehlike önlenmiş bulunduğundan, bu fetih ile İslâmiyet büyük bir serbestiyet imkânına kavuşuyordu.




    Hudeybiye Anlaşmasıyla, müşriklerin, Yahudilerin yardımına koşmaları veya onlarla işbirliğine girişmeleri önlenirken, bu fetih ile de Yahudilerin Kureyş müşrikleriyle herhangi bir işbirliğine teşebbüsleri bertaraf edilmiş oluyordu.




    Artık, ne müşriklerden Yahudilere, ne de Yahudilerden müşriklere bir ümit ışığı kalmıştı. Böylelikle Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı her zaman kullanmayı düşündükleri bir kollarını kaybetmiş sayılıyorlardı.



    Bu fetih etrafta da büyük akisler uyandırdı. Çünkü, Hayber’in çok kuvvetli kalelere sahip bulunduğu, buradaki Yahudilerin harp sanatını çok iyi bildikleri, harp malzemesi bakımından da üstün bir seviyede bulundukları, cesur adamlarının, yiğitlerinin oldukça fazla olduğu herkesçe biliniyordu.



    Bütün bunlara rağmen, İslâm ordusu karşısında mağlup düşmeleri, hepsini korkutuyor, Müslümanların yenilmez bir güç halini aldıklarını bir kere daha anlıyorlardı.


    Nitekim Hayber fethinden sonra, civar kabileler teker teker kendi arzularıyla gelip İslâm hâkimiyetini kabul ederek boyun eğdiklerini bildirmişlerdir.




    Bu bakımdan Hayber’in fethi, İslâm tarihinde önemli bir yer işgal eder.

    * * *
     

Sayfayı Paylaş