Hamrâü'l-Esed Seferi...

Konusu 'Peygamber Efendimiz(SAV)' forumundadır ve abdulkadir tarafından 5 Nisan 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi. Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde bulunduruyordu.

    Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları etrafa gösterilmeli idi.

    Peygamber Efendimiz Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve şöyle seslenmesini emretti:

    “Resûlullah, düşmanımızı takip etmemizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katılanlar geleceklerdir!”1

    Sahabîlerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullahın İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt göstermediler.

    Abdü’l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafi’ bin Sehl ağır yaralı idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu dâvetini duyunca bir anda yaralarının ağrı ve sızısını sanki unutuverdiler ve ne yapıp da bu dâvete katılabiliriz diye düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah ile gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.

    Abdullah, Rafi’e, “Haydi gidelim,” deyince, Rafi’, “Vallahi benim yürümeye takatım yok” diye cevap verdi.

    Abdullah diretti, “Haydi gel! Olmazsa bir hayvan kiralarız!”

    Sonunda yola çıktılar. Rafi’ takattan kesilince Abdullah onu sırtlıyordu. Böylece mücahidlere katıldılar.1

    Ağır yaralılardan biri de Üseyd bin Hudayr adındaki Sahabî idi. Onların tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ekremin emrini duyunca, yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahidlere katıldı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı. Alnı yarılmıştı. Azı dişi kırılmış, dudağı yarılmış, sağ omuzu yaralanmıştı. Bu haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri görünmüyordu. Bu hâliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi, yerine Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.

    Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları yakalayıp şehid ettiler.

    Resûl-i Ekrem, Hamraü’l-Esed mevkiine vardı. Karargâhını orada kurdu. Şehid edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak üzere mücahidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan bir kişi yakalandı. Bu adam, Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimiz ve Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dâir söz verince fidyesiz salıverilen şair Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip durmuştu.

    Ebû Azze yine Peygamber Efendimizden serbest bırakılması için dilekte bulundu. Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve keskin oldu:

    “Mü’min bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni serbest bırakarak Mekke’de ellerini yanaklarına sürdürüp ‘İki kere Muhammed’i aldattım, onunla gönül eğlendirdim’ dedirtmem.”



    Emir üzerine, boynu vuruldu.1

    Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamrâü’l-Esed mevkiinden ayrılmamıştı. Bu sırada Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Ma’bed bin Ebî Ma’bed huzuruna geldi. Huzaalıların Müslümanları kadar, müşrik olanları da Peygamber Efendimize son derece bağlı idiler. Olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.

    Ma’bed henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendimize sadık biri idi.

    “Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana sıhhat ve afiyet vermesini dileriz” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi teselli vermeye çalıştı.

    Ma’bed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revhâ denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. Onlar, Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle diyorlardı:

    “Muhammed’in Sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gideceğiz? Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz.”

    Görüldüğü gibi gelişmeler Peygamber Efendimizin kanaatını doğruluyordu. Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.

    Kureyşin reisi Ebû Süfyan, Ma’bed ile karşılaşınca, “Ey Ma’bed, geldiğin yerden ne haber?” diye sordu.

    Ma’bed, “Muhammed ve Sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş sayıda askerle takibinize çıktılar” cevabını verdi:

    Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah! Neler söylüyorsun sen!” dedi.

    Ma’bed gayet sakin bir edâ ile, “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların alınlarını görürsün” diye konuştu.

    Ebû Süfyan hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız” dedi.

    Ma’bed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben sana, böyle tehlikeli bir işe girişmemeni tavsiye ederim. Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı beyitler söylemekten kendimi alamadım” dedi.

    Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım?” dedi.

    Ma’bed şiirine başladı:

    “Çocuklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korkusundan yere düşecekti!

    “Sanki yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları bulunmayan, silahsız bodur ve şanlı arslanlar koşuyorlardı sanki!

    “Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!

    “Acele yanlarından uzaklaştım.

    “Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yüksekmişler!

    “Onlar, sizinle karşılaşınca, Bethâ Vadisi sakinleriyle beraber sallanacak!

    “Yazık oldu dedim, Ebû Süfyan bin Harb’a!

    “Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için, neticenin dehşetli olacağını haber veren bir ikazcıyım!

    “Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed’in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan teşekkül etmemiştir!

    “Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibâret değildir.”1

    Ma’bed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalplerine korku düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolunu tuttular.

    Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifâ etmiş olan Ma’bed ise kabilesinden biri ile durumu Peygamber Efendimize bildirdi.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamrâü’l-Esed’de üç gece kaldı. Düşmandan herhangi bir hareket görmeyince Medine’ye döndü.

    Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamrâü’l-Esed Seferi olarak da anılır.

    Bu sefer münasebetiyle inen âyet-i kerimelerin bir kaçında meâlen şöyle buyuruldu:

    “Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resûlünün dâvetine uyanların mükâfâtını Allah elbette zâyi etmez. Onlardan iyilik edip de vazifelerini hakkıyla yerine getiren ve kötülükten sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.

    “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların îmanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.2
     



Sayfayı Paylaş