Gumpert Apollo Görevi Alman Roketi

Konusu 'Diğer Markalar' forumundadır ve OrKuN tarafından 14 Eylül 2008 başlatılmıştır.

  1. OrKuN Well-Known Member


    R650 HP, 360 km/s, 285 bin Euro... Bu veriler bir Ferrari'ye aitmiş gibi görünse de aslında Thüringen'den geliyor. Neticede Gumpert Apollo, "Made in Germany" ibaresini taşıyan bir süper spor otomobil. Yörüngeye yaklaşıyoruz, lütfen kemerlerinizi bağlayın...

    [​IMG]


    Tamam, bu benzetme ha­talı. Ayrıca adil de değil. Ancak spor otomobiline Apollo adını verirsen, in­sanların aklına NASA'nın aynı adı taşıyan uzay programının gelme­sini engelleyemezsin. Amerikalı­lar uzayı keşfetmek için başlattık­ları Apollo programının ilk roke­ti, 160 milyon HP güce sahipti ve 39.000 km/s hız yapabiliyordu.

    Thüringenli Roland Gjum-pert'in dünyaya bağımlı versiyo­nu ise 360 km/s ve 650 HP ile ye­tinmek zorunda. îlk anda yüksek­miş gibi gelse de bu güç, Apollo roketinin tek bir yakıt sıkıştırma motorunun gücünden daha az. Ancak ortadan motorlu bu spor otomobilin amacı uzaya çıkmak değil, dünyayı yarış pistlerinde fethetmek. Peki ama kendi süper spor oto­mobilini üretme hayalini gerçek-leştirebilen bir avuç insandan biri olan bu Roland Gumpert kimdir? 1980'lerde Gumpert, Audi'nin mo-torsporları bölümünde yöneticiy­di ve görevi sırasında Audi için Dünya Ralli Şampiyonası'nı 4 kez kazandı. Gumpert'in Apollo proje­si de en az o günlerdeki kadar hırs­lı. Otomobillerin tümü, elde üre­tilmiş ileri teknoloji ürünleri. Bu­nun doğal sonucu olarak fiyatları da çok yüksek: 285 bin Euro. An­cak karşınızdaki bir rüya otomo-biliyse, paranın ne önemi olur ki?

    Sürücü, "görevin" bir parçası oluyor

    Genişliği 2 m olan otomobilin tavan yüksekliği ise sadece 1.11m. Bu haliyle Apollo'nun her ye­rinden dinamizm fışkırıyor. Ta­vanın ortasına kadar ulaşan ka­nat kapı geniş açılıyor ve biraz ol­sun rahat bir biniş sağlıyor. An­cak boyunuz 1.97 m olunca pek bir rahatlık hissedilmiyor: Direk­siyon simidi çıkarılabilmesine rağmen, araca binmem biraz za­man aldı.

    Aracın koltuklan için spor de­ğil, yarış tipi demek daha doğru. Koltukların vücuda bu kadar iyi oturması ve sabit olması insanda, karbon monokok üzerinde sürü­cü ve yolcunun kalça izlerinin kopyasının alındığını düşü­ndürüyor. Koltuklarda ileri-geri veya yükseklik ayan bulunmuyor. Neyse ki pedallar ayaklarınıza gö­re ayarlanabiliyor. Hala iyi bir po­zisyon bulamadıysanız, tek şansınız koltuktaki minderi sökmek.

    Boyunuz 1.85 m'yi aşmıyorsa doğru, hatta minderi koltukta bı­rakarak konforlu bir oturma pozis­yonu bulabiliyorsunuz. Daha uzun-sanız minderi sökmekten başka ça­reniz kalmıyor. Aksi taktirde başı­nız cam hizasının üzerine çıkabili­yor, hatta kanat kapı kapanırken başınıza çarpabiliyor.
    Kullanımda yardımcı olacak di­ğer bir şey de, motoru çalıştırma­dan önce bazı şeylere hazırlıklı ol­manız olacaktır: Apollo, safkan bir yarış otomobili. Trafiğe çıkış izni olsa da bu araçla işe gidip gelmeyi düşünenlerin, çok sert bir madde­den yontulmuş olması gerekiyor.

    Gerçek bir yarış otomobili olduğu unutulmamalı

    İç mekana geçtikten sonra sıra, 4 noktadan bağlantılı emniyet kemerini sabitlemeye (hareket etmeniz gerekirse 5 cm gevşetilebiliyor), direksiyonu yerine takmaya (basit) ve motoru çalıştırmaya (anahtar çevri­lerek veya düğmeye basarak) geli­yor. Sırtınızın hemen arkasında yer alan 4.2 It'lik V8, beklenileceği gibi yüksek ve derinden gelen homur­tularla uyanıyor. Bunun ardından Apollo, bir anda biraz komikleşiyor: Motor, motor kulaklarını egzozdan tükürmek istermişçesine titremeye ve çatırdamaya başlıyor.
    Ancak "racing" yani yarış böyle bir şey. Önceden bilgilendirildiği­miz için bunun normal olduğunu biliyorduk. Aynı şey yarış otomobil­lerinin sesleri için de geçerli: Deb­riyaja bakıldığında ara kavramanın sesleri, frene basıldığında ise disklerin ısınmadan önce çıkardığı gı­cırtılar duyulur hale geliyor. Sıra­dan bir sürücü için arıza işareti gi­bi algılanabilecek olan bu sesler, motorsporları dünyası için tama­men normal, hatta fark edilmiyor bile. Apollo'nun yıkıcı gücünü fark edememekse imkansız. Ancak bu macerayı yaşamaya başlamadan ön­ce birkaç şeyi öğrenmeniz gereki­yor. Örneğin çekiş kontrol sistemi hava durumuna göre ayarlanıyor.

    Yüzde 4-5 arasında kaydırmaya her zaman izin veren sistemde, kokpit-teki monitör ve küçük bir düğme kullanılarak yüzde 25 kaydırma yapılabiliyor. Ancak bu maksimum modda hem sürücünün hem de ha­va şartlarının mükemmel olması şart.

    Mükemmellik şartları şöyle özet­lenebilir: Güneşli bir gökyüzü, mi­nimum 20 derece hava sıcaklığı ve yarış tecrübesi olan bir pilot. Neti­cede bu Alman roketinin gücü 650 HP ve bunu aktarmak için neredey­se hiçbir elektronik yardımcı dona­nım bulunmuyor. Güç bu kadar yüksek olunca lastikler, ister iste­mez tutunma sorunu yaşayabiliyor. Hem de 345/35 ZR 19 ebadı olma­larına rağmen.

    Altenburg-Nobitz Havaalanı'nda-ki sürüşler sırasında otomobilin da­ha az ideal şartlarla idare etmesi ge­rekiyordu. Çünkü havada güneş ol­masına rağmen sıcaklık sıfır dere­cenin biraz üzerindeydi. Bunun dı­şında pilot biraz hızlı olabilse de as­la bir yarış profesyoneli değil. Ge­nel manzara böyle olunca sürüş sı­rasında, iki ana sürüş modu arasın­da tercih yapabildim. Bunlardan il­ki olan "wet" (İngilizce ıslak) modunda patinaja neredeyse hiç izin verilmiyor. Kalkarken ayaklarıma mümkün olduğunca hassas emirler verdikten sonra biraz güven kazanıyorum ve 4000 d/d civarında çok dikkatli çalışan çekiş kontrol siste­minin uyarısını alıyorum. İkinci model ise "dry" yani kuru: Bu mod­elde lastiklerin patinaj yapması çok normal. Kalkış sırasında debriyaja çok dikkatli basmama rağmen her şey sona eriyor: Motor stop ediyor.

    Apollo sağduyulu pilotlar için daha uygun

    Sürücü okulunda yanınızda di­reksiyon öğretmeni varmış gibi davranmak yerine "adam gibi" kul­lanmaya karar veriyorum. Yani da­ha fazla gaz verip debriyajı çok da­ha hızlı bırakmayı deniyorum. He­men ardından araç zıplıyor, arka lastikler sağa sola kayıp asfaltta si­yah izler bırakıyor ama yola devam edebiliyorum. Hızlı bir şekilde ikinci vitesi seçiyorum ama bunu yapmak için kalın vites koluna ba­yağı fazla güç uygulamam gereki­yor. Ardından sıra, üçüncü ve dör­düncü vitese geliyor ama sonuç hep aynı: Debriyajı her bıraktığınızda aracın arka kısmı, devasa gü­cü yere aktarabilme çabasıyla can­lanıp ön tekerlekleri sollamak isti­yor. Tüm bunları basit kontra ma­nevralarla kontrol altında tutmak mümkün ama iyi ki önceden bazı konularda uyarılmışım. Viraj için­de acele edip erken ve fazla gaz vermek, aracın arkası hemen sav­rulduğundan, süper direkt tepkile­re sahip direksiyonla çok fazla oy­namayı gerektiriyor. Biraz alıştık­tan sonra bu süper atleti rahatlık­la kontrol etmeye ve unutulmaz bir macera yaşamaya başlıyorsunuz.
    Düzlüklerde Apollo'nun sundu­ğu cehennemi itme gücü, aracın havalanıp aya gitmek istediğini düşünmenize neden oluyor. Neyse ki kanatlar ve spoylerle yaratılmış akıllı aerodinamik yapı bu isteği engelliyor. İtme gücünün sona er­mesi için 7200 d/d'ye kadar bekle­mek gerekiyor ve sürücüye vites değiştirme sırasında kısacık bir dinlenme süresi sunuluyor.
    Tahta sertliğindeki süspansiyon ve yüksek sesler nedeniyle sersem­lemiş bir şekilde günün sonunda kokpitten (tırmanarak) çıkıyorum. Ne maceraydı ama! Apollo ile yap­tığım başarılı inişin ardından bir şeyden kesinlikle eminim: İnsanlık için küçük, benim için çok büyük bir adım!

    SONUÇ

    Otomobil gazeteliği sırasında bayağı ilginç tecrübe edindim. Ancak Gumpert Apollo kadar sıra dışı bir şeyle karşılaşmamıştım. Alten-burglu bu spor otomobil sadece çok etkileyici görünmekle kalmıyor, ay­nı zamanda safkan bir yarışçı gibi gidiyor. Aslında kendisi gerçekten saftan bir yarış otomobili, tek fark trafiğe çıkış iznine de sahip olması.

    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]


    28.08.2008, Perşembe
     



Sayfayı Paylaş