Gökte Uçan Huma Kuşu Türküsünün Hikayesi

Konusu 'Türküler ve Hikayeleri' forumundadır ve Emel tarafından 20 Ocak 2013 başlatılmıştır.

  1. Emel Well-Known Member


    Gökte Uçan Huma Kuşu Türküsünün Öyküsü Hikayesi
    Kısaca Gökte Uçan Huma Kuşu Türküsünün Hikayesi Sözleri ve Yöresi

    Gökte uçan huma kuşu
    Ne bilir dalın kıymatın
    Gargayı kondurman dala
    Ne bilir gülün kıymatın

    Çift sürüp ekin ekmeyen
    Meydana sofra dökmeyen
    Arının kahrın çekmeyen
    Ne bilir kıymatın

    Mencilisten söz atanlar
    Gerçeğe yalan katanlar
    Sonra beyliğe yetenler
    Ne bilir elin kıymatın

    Evvel zaman içinde kalbur sarat içinde, deve tellallık ederken, sıçan berberlik ederken, Irışvan oğlu derler bir bey varmış. Bunun da Kınalı hatun adında bir evladı (bacısı) varmış, başka kimsesi yokmuş. Kapısında da bir Öksüz Yakup adında bir kölesi varmış. Köleyle, efendim, kız arayı tutturmuş. Irışvan oğlu avdan gelirimiş, bakmışkine, pınarın başından bir oğlan gidiyor, bir de kız. Orda sevişirlermiş. Irışvan oğlu da gelirken üstlerine geliyor. Irışvan oğlu onları görüyor. Irışvan oğlu diyor ki: Ulan, ben bunların ikisini de öldürsem katil olurum. Ben bu kızı başka birine veririm. Bu kölenin de hiç hatırına dokunmam. Gelen düğürcülere, kıza düğürcü geliyor; diyor ki:
    - Bir haftaya kalmadan kızı götüreceksiniz. Kimseye haber vermeden.
    Gün geliyor, hafta yetiyor, akşamlayın, önünde bir bölük davarla birkaç tane avrat, bir kısım seğmen kınacı geliyorlar. Fakat bunların kınacı olduğunu ne kız biliyor ne de Öksüz Yakup. Öksüz Yakup, gelen misafirlere, misafir diyerek kahve pişiriyor. Kahveyi ilettikden sonra, yaşlıca avradın birisine diyor ki:
    - Sorma icap olmasın teyze, nereye gidiyorsunuz? Hizmetiniz neci? Karı diyor ki:
    - Oğlan sen buralı değil misin yoksa? Biz Kınalı hatuna kınacı geldik. Öksüz Yakubun fincanlar ellerinden dökülüyor. Gözlerinden yaş akıyor.
    - Bundan sonra, diyor, dünya bana haram oldu. Başımı alayım gideyim, diyor.

    Oradan gidiyor. Ağlaya ağlaya gidiyor ordan. Karşısından bir çerçi geliyor. Çerçi düğün evine öteberi satmak için gidiyor. Bakıyor ki Öksüz Yakup ağlayarak gidiyor.
    - Arkadaş, başındaki hal neci? Ne diye ağlıyorsun? diyor.
    - Arkadaş, diyor, derdime derman değilsin, yarama merhem değilsin, git sen düğünde üzümünü sat, diyor.
    Çerçi diyor ki:
    - Arkadaş, insan insana para vermez amma, akıl verir.
    Belki derdine derman olurum. Başındaki hali söyle, diyor. Öyle deyince Öksüz Yakup diyor ki:
    - Arkadaş, Irışvan oğlunun bacısı Kınalı hatunla aram iyiydi. Şimdi kardaşı başka yere vermiş. Kınacısı geldi, yarın gelin gidecek. Ben ağlamayım da kim ağlasın. Çerçi diyor ki:
    - Sen bir kavil yeri ver. Ben kıza söyleyim, çıkar mı, çıkmaz mı? Öksüz Yakup diyor ki:
    - Evvelki kavlinin üstünde ise, ben pınarın başındayım, oraya gelsin. Kendi bilir.
    Çerçi gidiyor. Düğüne varıyor. Yüklerini indiriyor, Öteberisini sattıktan bir müddet sonra, Irışvan oğlunun meclisine varıyor: Başındaki meclise diyor ki:
    - Ben mangır satacağım. Mangır satan türkü çağırmanın cezasından kurtulur. Türkü çağırmayanlar ya çerçiden çeyrez alıp yedirecek, yok olmazsa kapıya çıkıp it gibi ürecek.
    Mangır satıldıktan sonra herkez türküye başlıyor. O çağırıp bu çağırırken, çerçiye varıp dayanıyor. Çerçiye diyorlar ki:
    - De bakayım sende Türkü çağıracaksın.
    - Ben türkü bilmem diyor.
    - Türkü bilmezsen; öteberini getir dök şuraya millet yesin.
    - Ben, diyor, öteberimi yedirirsem, sermayemdir. Çoeuklarım aç kalır, diyor.
    - Öyle ise, kapıya çık it gibi ür, diyorlar.
    - Bunu da yapamam, diyor. Türkü çağırmaz adam olmaz amma, ihtimal bir kerpiç ayaklarım. Mecliste kızan olur belki.
    Irışvan oğlu diyor ki:
    - Yiğide söylerler türkü. Kötüye söylerler. Gözele de söylerler, diyor. Eğer bana türkü söyledilerse, benim türküm olsa bile, yiğidisem yiğitliğimi bilirim. Kötülüğüme söyledilerise, kötülüğümü bilirim. Gözele söylediler ise, darılan kuşağını gevşesin, diyor. Reyinde hürsün, bildiğin gibi söyle, diyor.
    Çerçi türküyü alıyor:

    Şimdi ağ ellere kına yakılır
    İnce bele Tarabulus dökülür
    Eski nala acar mıhı çakılır
    Dostun sana selamı var Kınalı

    Yetdi mo'la , Şâm elinin hurması
    Gitti m'ola âla gözün sürmesi
    Mısırın Bağdadın telli turnası
    Dostun sana selâmı var Kınalı

    Açıldı mı bağçamızın gülleri
    Uzun olur Siveyişin yolları
    Şimdi alard adard değner yolları
    Dostun sana selamı var Kınalı

    Çerçi Yusuf der de oldum şivara
    Ulunun işini mevlam onara
    Öksüz Yakup gördüm ağlar pınara
    Dostun sana selamı var Kınalı

    Bu türküyü söyleyişin, Irışvan oğlu, kalbinden ağrı, dedi ki: Yörü Öksüz Yakup, bunu böyle diyeceğini bilemidi, seni kılıcınan parçalardım, dedi.
    Çerçiye dedi ki:
    - Sen nerelisin?
    Çerçi yerini doğru söylemedi. Ben Antepliyim, dedi.
    Fakat çağırılan türküye kız, öteki çadırdan ağrı, türküyü iyice dinledi. O demde kınasını yakmaya başlayacılarımış.
    Kız dedi ki:
    - Teyzem; bizim usulumuz, kına suyumuzu elimizle getiririk. Ben eliminen özerim. Ondan sonra siz kınanızı yakarsınız.
    Kınacı gelen karılar:
    - Kınalı hatun, o sizin bileceğiniz iş. Bizim adetimiz böyle değil amma, böyle imiş, böyle olsun, diyorlar.
     



  2. Emel Well-Known Member

    Kız helkeleri alıyor. Pınara varıyor ki Öksüz Yakup pınarın başında ağlıyor.
    - Ağlamanın sırası geçti. Ocağın bata durma, diyor. Ordan helkeleri iç içine oraya koyuyor. Öndüç almış un gibi tozuyorlar. Onlar kaçmakta olsun, çerçinin kulağı kızın çadırında oluyor, Oradaki kadınlar diyor ki:
    - Yahu bunların suyu uzak mıymış, bayraktarlar gidin de yoklayın, diyorlar. Bunu duyunca çerçi öteberisini yüklediyor, o da kaçıyor. Bayraktarlar varıyorlar ki pınara, helkeler pınarın başında, kız yok. Geliyorlar, kız yok, diyorlar.
    Avratlar diyor ki:
    - Irışvan oğluna diyek mi? diye telaşlanıyorlar.
    - Yaşlıca kadının biri diyor ki:
    - Nasıl olsa duyacak. Ben varır derim.
    - Irışvan oğlunun yanına varıyor.
    - Beyim, diyor, usulumuzda kına suyunu bizim elimizinen getiririk, kınamızı ezdikten sonra, kınamızı yakarsınız diye bacın bizi atlattı. Şimdi helkeleri pınarın başında bulduk, kız kaçmış, diyor.
    Irışvan oğlu öfkelenerek;
    - Şu çerçiyi bana çağırın, diyor.
    Bakıyorlar ki, çerçi de kaçmış. Öksüz Yakubu da aratıyor, onu da bulamıyor. Kızın kaçtığına hükmediyor. Gelen kınacılar savuşup gidiyorlar.
    Gelelim Kınalı hatunla Öksüz Yakuba. Ordan kaçıp Antebe geliyorlar. Irışvan oğlunun hududunu çıkıyorlar. Antepte bir mağaraya yerleşiyorlar. Öksüz Yakup günde bir şelek odun getirip, satıp, ekmek alıp, mağarada it dirliğinde bey gibi geçiniyorlar. Aradan altı ay geçtikten sonra Kınalı hatun hamilli oluyor. Öksüz Yakup ölüyor. Kınalı hatun da onun bunun ekmeğini pişiriyor, bir bazlama alıp onunla idare oluyor. Günün birinde vakti geliyor, bir kışlık boranlık bir günde çocuk ağrısı tutuyor. Gece çocuk oluyor. Ne bekmez var, ne beleyecek çaputu var. Diyor ki:
    - Ben bunun babasının adını koymam buna. Nasıl olsa kadersizdir. Böyle kışlık boranlık bir günde oldu. Ben bunun adını "Boran" vururum, diyor.
    Sabahtan oluyor, komşularından hayır sahipleri, bir garip diye, kimi çaput veriyor, kimisi de pekmez. Hayrına, herkes elinden gelen yardımı yapıyor. Aradan günler geçip Boran beş altı yaşına basıyor. Anası Kınalı hatun da ölüyor. Çocuğun ağıdına komşular toplanıyor, geliyorlar ki anası ölmüş. Herkes hayrına yuyup kaldırmak istiyorlar. Cebinden bir kağıt çıkıyor. "Ben Irışvan oğlunun bacısı Kınalı hatunum. Bu kağıtla kardaşıma haber verin," diyor.

    Irışvan oğlunun bacısı olduğunu bilişin halk, bunu şanınan şöhretinen gömüyorlar. Irışvan oğluna da kağıt yazıyorlar: "Bacın buraya gelmiş, fakat bilmedik. Altı ay sonra kocası öldü. Beş altı sene sonra da kendi öldükten sonra, cebinden bir kağıt çıktı. Senin bacın olduğunu bildik. Şimdi de Boran namında bir çocuğu kaldı."
    Irışvan oğlu diyor ki:
    - Bu çocuğu bana kim getirirse ona bir dünyalık veririm, diyor. Çocuğu da bir kimse Antep'ten götüremiyorlar. Onun bunun danasını güderek on, on iki yaşına değiyor. Bakıyor ki oraya biraz aptallar konmuş. Damdıra çalanlarını görüyor. Varıp onların içine karışıyor. Onlardan damdıra alıyor. Tın mın damdıra çalmayı öğreniyor. Orada bir kız ünleniyor, Küpeli hatun namında. Her görmesine bir tülü deve veriyorlar kızın. Boran diyor ki:
    - Ben giderim şu kıza, hem görürüm, kendi elden bir deve alıyor, ben de kendinden bir bahşiş alırım, diyor. Giderken bir kahveye varıyor. Kimi deveyi vermiş kızın yanından çıkmış, kimi de kızı deve ile görmeye gelmişler. Kahvede bunun lafı ile günleri geçiyor. Boran kahveye dıkılışın, kahveci bunun yakasından tuttu.
    - Bura senin yerin değil, diye, geri kovdu. Baktı ki Boranın elinde bir damdıra var. Efendiler, bu adamın damdırası varmış. Aşıklığı varısa getirin türkü söyledin, dedi.
    O adamlar da geri bağırdılar, sandalye gösterdiler, bir kahve söylediler.
    - De bakayım çocuk, şu damdıranı çal, dediler.
    Boran damdırasına düzen verdi. Biraz çaldıktan sonra:
    - Türkü de çağır, dediler.
    - Türkü çağırırım amma; belki kerpiç ayaklarım da durduğum yerde beni döğersiniz.
    Orada bulunan adamların birisi dedi ki:
    - Beğendiğin kadar çal. Seni kim döğecek olursa onun belasını ben veririm. Darılan kuşağını gevşetsin, dedi.
    Aldı bakayım Boran ne dedi:

    Göğde uçan huma kuşu
    Ne bilir dalın kıymatın
    Kargayı dala kondurman
    Ne bilir elin kıymatın

    Kahvelerde laf atanlar
    Gerçeğe yalan katanlar
    Sonra beyliğe yetenler
    Ne bilir gülün kıymatın

    Çift sürüp bider ekmeyen
    Meydana sofra dökmeyen
    Arıya hizmet etmeyen
    Ne bilir balın kıymatın

    Bunu diyen Deli Boran
    Küçükcekten yetim kalan
    Bir görmeye deve veren
    Ne bilir malın kıymatın

    Bunu, türküyü söyleyince kahvedeki bulunanların:
    - Bu türküyü bize söylüyor, diye, bazıları zıgardılar. Kendine evvel söz veren dedi ki:
    - Arkadaş bu adam doğrusunu söyledi. Bir deve üç senede meydana geliyor. Bunu bir saat konuşmak için verenlerin birisi de bensem, hakikat mal kıymatını bilmez deliyiz.
    Çıkardı bu adam Boran'a hem birkaç lira bahşiş verdi. Kahveciye de dedi ki:
    - Gidip şu adamın sırtına bir kat elbise yaptıracaksın, diye parasını verdi. Boran elbiseyi giydikten sonra, o adam dedi ki: - Ulan, aşıklığın varmış. Şu kızın yanına git, dedi.
    - Boran dedi ki:
    - Benim deve değil, bir tavuğum bile yok. Kız beni yanına iletir mi?
    - O da dedi ki:
    - Aşığım diyerek çık. Eğer çıkartmazsa, zaten ben bu kızı görmekten vazgeçmiştim. O bir deveyi sana vereceğim, sen git gör, dedi.
    Boran damdırasını koltuğuna çaldı, kızın kapısına vardı. Kızın yanına çıkmak istedi ise de, kapısındaki kapıcılar, kızın yanına salmadılar. Boran dedi ki:
    - Ben aşığım. ben de varıp Küpeli hatundan bir bahşiş alacağım.
    - Kıza haber verdiler. Kız dedi ki:
    - Gerekliği yok. Aşıklar saprak olur, dedi.
    - Yanındaki cariyeleri kıza yalvardılar:
    - Ne var ablam, gelsin de aşıkmış bir türkü söyletek. Sende hiç görünme, dediler.
    Borana müsaade ettiler. Yukarı çıktı. Baktı ki ne görsün. Kırk tane kız var. Hepsinin de kulağı küpeli.
    - Ulan bunların hangisi Küpeli hatun imiş diye, baktı ki hiç bir işe yararı yok. Ulan, ben bunlara deve degil bir tavuk bile vermem. Görmeye gelenler meğer hep eşekmiş.
    O demde kızlar başına toplandı:
    - Aşığım, bir türkü söyle de dinliyelim, dediler. - Kızlar, benim başıma çok toplanman, dedi. Benim kafamın bir tutalgası var, dedi. Çok kalabalığı sevmem. Sonra tutalgam tutarsa, damdıranın çömleği ile, üç dört tanenizin kafasını parçalarım, dedi.
    Kızlar dedi ki:
    - Amaaan, cinliymiş, yaklaşmıyalım, dediler.
    Uzaktan ağrı yalvarmaya başladılar. Aldı bakalım Boran ne dedi kızlara:
     
  3. Emel Well-Known Member

    Gökten biraz suna inmiş
    Şu Antebin arasına
    Ben dostumu göremedim
    Ağlar amma çaresi ne

    Suları da balkan gözlü
    Gözelleri şirin sözlü
    Merhem eylen kömür gözlü
    Şu şinemin yarasına

    Suları çağlayıp akar
    Gözleri hep ona bakar
    Mor menekşe bir hoş kokar
    Şu kızların arasına

    Deli Boran der de noldu
    Ala göz kan yaşınan doldu
    Korkuyorum engel girdi
    Şu kızların arasına

    Küpeli hatun bunu duyunca, engel lafını duyunca:
    - Zaten aşıklar saprak olur dedimidi. Bu engel ne imiş diye, perdeyi kaldırdı. Boranın gözü gözüne ras gitti. Boranın aklı bokuna karışıp bayıngın düştü. Birazdan ayıktı ki, kızlar yüzüne su serpmişler.
    - Bire aşık, sana noldu? dediler.
    - Demedim miydi; kızlar, başımın tutalgası var diye? Bereket versin ki bayılmışım. Delirsemidi bu odayı başınıza dar getirirdim.
    - Aşığım, bir türkü daha söyle diye mihnet ettiler. Fakat Boranın, düş mü idi, hayal mı idi, ne olduğunu bilmedi, içerisine bir ateş düştü. Aldı bakalım ne dedi.

    Gökyüzünde öten olsam
    Yeryüzünde biten olsam
    Uçu telli keten olsam
    Yar başına atsa beni

    Un elediği elek olsam
    Tepelediği yolak olsam
    Ucu telli yelek olsam
    Yar döşüne giyse beni

    Gökyüzünde turna olsam
    Yer yüzünde hurma olsam
    Bir çekimlik sürme olsam
    Yar gözüne çekse beni

    Kapısında inek olsam
    Tu çalıp da sağsa beni
    Tepek vursam südü döksem
    Yumruğunan döğse beni

    Nolsa Deli Boran nolsa
    Gözeller meydana gelse
    Küpeli pehlivan olsa
    Güreşsek de yıksa beni

    Dedi kesti. O demde kız dedi ki:
    - ******lar, ben aşıklar saprak olur demedim miydi?
    - Siktir edin de gitsin, dedi.
    Boran dedi ki:
    - Hatun, sen elden deve alıyordun. Ben de aşığım.
    - Bahşişimi ver gideyim, dedi.
    Bir avuç dört altın verdiler Borana. Boran dedi ki:
    - Ben gitmeye gelmedim. Beri Küpeli hatunu yüze yüz görmeyince katiyyen gitmem, dedi.
    O demde kız:
    - Durdurman, siktir edin şunu, dedi.
    - Boran dedi ki:
    - Damdıranın çölmeğini çevirirsem bu odayı başınıza dar getiririm, dedi. Ben Küpeli hatunu gelip yüze yüz görmezsem, benim burdan ölüm çıkar, dedi.
    Küpeli hatun buna öfkelendi. Kalktı bunun yanına geldi.
    - Yel kayadan ne anlar, daha eyi bak, dedi. Neci senin maksadın, dedi.
    Boran dedi ki:
    - Böyle fırsat ele geçmez, dedi. Kızın yüzüne hacamat gibi sarıldı. Başındaki olan cariyelerin hepsi geldiler başına toplantlılar. Boranın kimi burnunu tuttu; kimi avurduna parmağını soktu. Zorla ayırdılar. Boran damdırayı eline aldı, kahveye doğru yürüdü. Cariyelerin akıllıcasının biri baktı ki, ablasının yüzü kapkara olmuş. Dedi ki:
    - Küpeli hatun, dedi, yüzüyün biri kâpkara biri apbağı... Seni görmiye gelenler bundan hile keşfederler.
    - Aman kızlar, bunun çaresi ne, dedi Küpeli. O cariye kızların akıllıcası:
    - Abla bunun çaresi, öte yüzden de öptür, dedi. Boranı geri çağırdılar, aman Boran geri gel diye.
    Boran dedi ki:
    - Benim orda işim yok.
    Yalvar yakar, Boranı geri getirdiler.
    Küpeli hatun:
    - Kusura bakma aşığım. Sazı bağlayana çözdürürler.
    - Benim şu yüzümden de öp, dedi.
    Boran dedi ki:
    - Benim dalgam bir gelir bir gider. Sen degil, Hürü kızı olsan öpmem; dedi.
    Kızlar bunun başına çoktular. Kimisi kulaklarındarı tuttu. Fıkara kız getirdi, Boranın ağzına yüzünü sürdü. Boran fırsat buldu, hacamat gibi o yüzden de yapıştı.
    Kızdan ayırılınca, Küpeli kimseye deme diye, buna bir avuç dört altın daha verdi. Boran ordan çıktı. Arkadaşlarının yanına geldi. Kendine elbise yaptıran ağası:
    - De bakalım Boran, oradaki yaptığın işleri bir türküyle söyle.
    - Aldı Boran bakalım ne dedi:

    Gene bulandı da yüzü havanın
    Şahan gezer sulağında turnanın
    Top kara perçemli güzel sevenin
    Can cefa götürmez hey kara gözlüm

    Güzeli sevmesin ne bilir ahmak
    Sevip sevip de cemaline bakmak.
    Fırsatın düşürüp yanaktan öpmek
    Can cefa götürmez kız kömür gözlüm

    Beni del'eyledi kaşınan gözler
    Taramış zülfünü gerdana düzler
    Kehribar dudak da balaban yüzler
    Yüzünü yüzüne şiir kömür gözlüm

    Der ki Deli Boran da aslın soyusa
    Belin ince ise usul boyusa
    Aşığa verdiğin bahşiş buyusa
    Vallahi billahi az kömür gözlüm

    Kız bunu duyunca:
    - Amanın kızlar, şu aşık bizi halka malamat etmesin.
    Bir avuç dört altın daha götürdüler. Boranın içine bir ateş düştü. İsterse dünyayı verseler gözünde fiske kadar yok. Kızın yanına çıkmaya da imkan yok. Kendiliğinden bir kurnazlık düşündü. Gider ben dayımı bulurum. Dayıma nişanlıyım diyerek, dayımı kandırırım. Bu kızı almaya çabalarım. Oradan şehrin içine doğru düşüne düşüne yürüdü. Baktı ki ihtiyar bir kahveci var. Varayım hem şurdan bir kahve içeyim, hem dayımı belki bilir, şundan sorayım, dedi. Kahveye vardı.
    - Emmi bana bir kahve yap bakalım dedi.
    Kahveci kahve getirdi. Boran kahveyi içtikten sonra, çıkatdi bir kırmızı lira verdi. Kahveci dedi ki;
    -Oğlum, ben bunu bozamam. Benim kahvemin sermayesi bir lira yok, dedi.
    - Boran dedi ki:
    - Emmim, benim kahveye verecek başka param yok mu? Gönlümden o koptu. Onu verdim, dedi. Sen bize bir kahve daha yap, dedi.
    Kahveci kahveyi yaparken:
    - Oğlum, sen bir haneden evladı görünüyorsun, dedi.
    - Kimlerdensin, dedi.
    - Babamı bildiğim yok, dedi. Fakat anam Irışvan oğlunun bacısı imiş.
    - Kahveci buna dedi ki:
    - Ulan, sen Irışvan oğlunun yiğenisin de, koltuğu damdıralı buralarda ne geziyon, dedi.
    Boran dedi ki:
    - Emmi; ben de dayıma gitmek istiyordum amma; nerde olduğunu bilmiyorum. Ve de öldürür diye de korkuyorum.
    Kahveci dedi ki:
     
  4. Emel Well-Known Member

    O adam seni çok aradı. Senden başka hiç bir mirasçısı yok, o adamın. Sana bir de kağıt yazayım, bu kağıdı da ver. Irışvan oğlu benim bahşişimi verir. Boran kahveyi gene içti. Bir lira daha çıkardı verdi. Allahaısmarladık eyledi. Kağıdı koynuna koydu, yola düştü. Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, günün birinde Irışvan oğlunu buldu. Düğnük evine vardı ki, dayısı orda oturuyor. Başında yüz, yüz elli çadırlı aşireti ile, sohbet ediyorlar. Boran da vardı, meclise oturdu. Irışvan oğlu kafasını kaldırdı. - E bire gençler, iki türkü çağırın da dinliyelim dedi.
    Meclistekiler, ben bilmem, ben bilmem, diye biribirinin karaltısına sokulmaya başladılar. O demde birisi Boranın sazına dokundu.
    - Aman beyim, burda bir aşık var, dediler.
    Irışvan oğlu yanına çağırdı Boranı. Baktı ki ufacık tefecik, genç bir çocuk. Bunu yanına oturtturdu.
    - De bakayım, oğlum, iki türkü söyle, dedi.
    - Aldı bakalım Boran, ne dedi:

    Nazlı dostum selam salmış gel diye
    Ara yerde engellerim var diye
    Açtı ak göğsünü bana em diye
    Emdiğim aklıma düştü efendim

    Nazlı dostum selam salmış gelmesin
    Ara yerde engelleri duymasın
    Eliminen ak göğsünün düğmesin
    Çözdüğüm aklıma düştü efendim

    Metini de Deli Boran metini
    Ne vereyim Küpelinin metini
    Ak bilekli samur kürklü hatunu
    Nişanlımı vermediler efendim

    Bunun adını Boran deyince:
    - Ulan, sen nasıl Boransın? Anayın adı neci? Babayın adı neci? Bana de, dedi. Boran derhal çıkardı; dayısının eline kağıdı verdi. Kağıdı okuduktan kerli, meclise döndü:
    - Arkadaşlar, bu işte, bizim kaçan kancığın oğlu Boran bu işte, dedi. Benim bundan başka hiç bir mirasçım yok, dedi. Buna hörmet eden bana da eder, dedi. Borana dedi ki: Senin türkünden ben bir şey anlamadım. Ne ise şu türkünün manasını bana de, dedi.
    Boran dedi ki;
    - Babamın öldüğünde anamın karnında imişim. Benim olduğum gece komşumuzun bir de kızı olmuş. Anam beşik kertme nişanlım eylemiş. Sonca anam da öldü. Ben elin arasında kaldım. Kız da çok zengin oldu. Şimdi vermiyorlar efendim, dedi.
    Irışvan oğlu dedi ki:
    - Oğlum, onun için hiç merak etme. Onu, eğer para ile ise, terazinin bir gözüne kızlarını koysunlar, bir gözünü de para ile tartar alırım.
    Boran dedi ki:
    - Vallahi parayla vereceklerini bilmiyorum.
    - Irışvan oğlunun bölük kabadayısı:
    - Beyefendi biz elin parasını yerken, biz paramızı mı yedirelim. Bana üç yüz atlı ver, ben gider basar alır gelirim.
    Peki, dedi. Baskın davulunu çaldırmaya başladılar. Atlılar toplandı. Bölük kabadayısı bunların içinden birem birem üç yüz kişi seçti. Irışvan oğlu kendi atını çektirdi Borana.
    - Buna da sen bin, dedi.
    Atlılar değnek oynaya oynaya yola düştüler. Antebin kenarına gelince kız bunların kalabalığını gördü.
    - Gene bize deveyinen görmiye gelenler var, dedi.
    Süslendi püslendi. Zülüfünü tarayıp, kendi kendine bir çekidüzen verdi. O deme atlılar yetişti. Borana:
    - Hangi evde, diye sordular. Boran da:
    - Şu evin içinde, arasında perde var, dedi.
    Kılıcını çeken evin üstüne yürüdü. Milletin haberi öldüm olacağım deyinceye kadar, kızı çıkardılar. Bir ata bindirip yola düştüler. Arkadan varan millete, kimisi dönüp harbetti. Böyle böyle Irışvan oğlunun hududuna gelince atlılar yığıldı kaldı Irışvan oğluna gelin geliyor diye müjdeci gitti. Gelin bir tarafında Deli Boran, bir tarafında da bölük kabadayısı, ikisinin arasında gidiyorlar. Kız şöyle baktı ki, bir yanında bir babayiğit var ki, hiç görülmüş kişilerden değil. Öte yandakine baktı ki, memleketlerindeki tanıdığı Boran.
    Dedi ki:
    - Yarabbi, eğer beri bu babayiğide gidiyorsam, Boran da bunların köylüsünden ise, bu adam beni öptüydü. Şimdi halka malamat olurum. Eğer Borana gidiyorsam, ne ise kaderimi çekerim. Böyle derken bölük kabadayısı da, uşak bizim götürdüğümüz kız nasıl ola, nasıl görürüm, diye aklından geçirdi. O demde bir kasırga geldi, kızın yüzünü açıverdi ki, buluttan ay çıkmış gibi. Oğlan o tekli, bunu böyle görünce aklı bokuna karıştı. Atın boynunu kucaklayıp aşağı düşmedi. Dedi ki aklından: Boran, ben bunu sana yedirirsem, bu babayiğitlik bana haram olsun, dedi. O demde Irışvan oğlu da karşıladı. Bir çadıra gelini indirdiler. Düğünler kuruldu. Çalıp çığrıldıktan sonra, gerdek gecesi, Boran dayısının eline, müsaade istemiş de vardı. Dayısı dedi ki:
    - Yürü yiğenim. Sana üç gün müsaade. Üç günden sonra gel. Arkadaşlarınla görüş, tanış, konuş akşamleyin çadırına git, dedi.
    Deli Boran dayısının elini öperek çadıra doğru yürüdü. Bölük kabadayısı dedi ki:
    - Dayıyın evladı olmadığından vicdanı kısa, dedi. Üç gün müsaade de ben alım, dedi. Git altı günden sonra gel, dedi.
    Çok memnun oldu. Bölük kabadayasına:
    - Sağ ol, dedi.
    Çadıra vardı. Üç gün kaldı. Üç gün sonra bölük kabadayısı Irışvan oğlunun yanına geldi. Konuştular. Konuştuktan sonra kalmak istedi. Irışvan oğlu dedi ki:
    - E bire bölük kabadayısı, gitme. Boran da gelecek bir iki türkü söyletip de dinliyelim, dedi.
    Bölük kabadayısı güldü:
    - Eğer Boran o gelinin yanından üç günde dört günde çıkarsa, ben sana ne istersen veririm, dedi.
    Irışvan oğlu dediki:
    - Eğer Boran bugün gelmezse sen de ne istiyorsan; ben de veririm, dedi. Bunlar bir katar deveye bahsettiler. Beklediler. Akşam oldu Boran gelmedi. Sabahtan oldu, gene bahsettiler, gene gelmedi. Üçüncü gün gene bahsettiler, gene gelmeyince, Irışvan oğlu dedi ki:
    - Zaten bunun anasında meymenet yoktu ki danasında olsun. Bugün cellatları çağırın Boranın boynunu vurduracağım, dedi.
    Meğer bunların bir yere baskın ederlerse, davul döğdürmek adetleri imiş. Adam öldürürken de gene davul döğdürürlerimiş. Boranın altı günü yetince dayısının yanına yürüdü.
    Gelirken yolda bir adamcağız ras gelip:
    - Ulan, nereye gidiyorsun serseri, dedi. Dayın seni öldürecek, dedi. Boran:
    - Ne diye kadan alayım? diye şaşmaya başladı.
    - Öteki adam dedi ki:
    - Yavrum, aman beyler diyeceğine, sapa dağlar demen yeğ, dedi.
    Boran çadıra da dönmeden eğile eğile kaçtı. Gül tepesi derler bir dağa yerleşti. Ay geçti, yıl geçti, Irışvan oğlu hiç bir yerden bir haber alamadı. Fakat kızın feryadından hiç duramıyordu.
    Dedi ki:
    - Seni baban evine göndereyim, dedi.
    - Küpeli hatun dedi ki:
    -Borandan haber olmayınca, ölürsem gene gitmem, dedi.
    Irışvan oğlu bunu duyunca, kızın çadırını kendi çadırına kazığa kazık bağladı. Boran bu düstur ile yedi sene gezdi. Açık, çıplak. Sırtta pırtı kalmadı. Her yeri ayı malağına döndü. Kıllandı. Fakat elindeki sazda da bir tek tel kalmış. Böyle gün geçirirken, bir gün arefe günü, Irışvan oğlunun serkaplan avcısı varmış, bu avcı diyor ki
    - El sabahtan kurban kesecek. Bizim kesecek bir şeyimiz yok. Ben de çocuklara bir av vurayım, beline bir örme sardı; tüfeğin fellesinin barudunu yeniledi. Gül tepeye doğru gitti. Gül tepeye vardı ki dağın içinde bir pınar var. Başında çok iz var. Oraya bir evsin eyledi. Buraya bir av gelir diye beklemeğe başladı. Dururken öteden bir kıllı mıllı bir şey çıktı beklemeye başladı. Avcı baktı ki, insan dese insan değil, ayı dese ayı değil. Bu cırtnavul diye hökmeyledi.
    - Şu gelsin ellemem buna para bekçisi derlerdi. Şu parayı yokladığı yeri iyice öğreniyim. Ondan sonra bir kurşun sıkayım, dedi.
    O demde Boran suyun başına geldi. Pınardan bir su içti. Derinden of diye bir iniledi. Elini yüzünü yudu. Gül tepesi denilen başındaki taşın üstüne çıktı. Başladı sazını tın tın ettirmeye
    Avcı dedi ki:
    - Bu cin olmaya cin ya, bu donunu değiştirip duruyor ya... Donunu değiştirmekle beni korkutamaz, dedi. Boran durup dururken türküye başladı. Bakalım ne demiş:
     
  5. Emel Well-Known Member

    Ben de çıktım gül tepeye
    Seyir ettim ellerine
    Ağbaz ağbaz eller konmuş
    Sevdiğimin çöllerine

    Ağca cerenin sekişi
    Sevdiğimin hub bakışı
    Muradın coşkun akışı
    Benzer gözüm sellerine

    Gülüstanın gülü kokar
    Hublar yanağına sokar
    Murat derler bir su akar
    Güvel konar göllerine

    Hocam hocalar hocası
    Okudum çıktım hecesi
    Bu gün de bayram gecesi
    Yar kına yaksın ellerine

    Bunu diyen Deli Boran
    Sevdiğine meyil veren
    Şu işime sebep olan
    Duman çöksün yollarına

    "Deli Boran" deyince avcının aklına tıpadan düştü. Ayaklarını çıkardı dağa yukarı dırtmanı dırtmanı çıktı. Boranı arkadan ağrı hemen yakaladı.
    Boran baktı ki kendini avcı tutmuş: Avcıya:
    - Eline ayağına kurban olayım, beni koyver dedi. Avcı da dedi ki:
    - Ulan vicdansız, elin kızı senin için gözlerinden kan döküyor. Dayım da senin için öyle yaslı duruyor.
    Boran dedi ki:
    - Avcı ben bunlara inanman. Tabii beni öldürmekteki maksadı kendi alacaktı. Öyle ise yedi senedir beri ne Küpeli hatun kaldı, ne de Boranın acısı.
    Avcı yemin etti.
    - Vallahi Küpeli de bir yere gitmedi. Dayın da seni öldürmek emelinde değil. Senin için ah dedikçe tütünü burnundan çıkıyor. Böyle olduktan keri seni ölsen değil, çatlasan gene götürürüm.
    Elini arkasına bağladı. Boğazından da bir örme bağladı. Dedi ki:
    - Eğer seni öldürecekse, gider görürüm. Senin için buraya yerleşip seni dağda beslerim, dedi.
    Avcı bunu çekerek, evine doğru yürüdü. Halakanın itleri başına çoktular. Bu adam çadırına eletti. Çadırın direğine bunu iyice bağladı, Avradına tenbih eyledi:
    - Sen bunu kaçırırsan seni öldürürüm, dedi.
    Avrat fukara korkusundan ne çadırı terkedebiliyordu, ne Boranın yanına varabiliyordu. Avcı beyin yanına vardı. Baktı ki Irışvan oğlunun gözlerinden akan yaşlar dolu gibi gidiyor.
    - Aman beyefendi, hasta mısın? Yoksa bir ağrır yerin mi var? Ne diye ağlıyorsunuz? dedi.
    - Yahu avcı, dedi, ben ağlamayım da kimler ağlasın, dedi. Görüyon mu şu elin kara saçlısını, çok yok çocuk yok, böyle gözyaşı döküyor. Babası evine salıcıyım gitmiyor. Boranın öldüğüne kanaat getirmeyince gitmem diyor. Ne var avcı, sen de gezdiğin yerlerde bir adam üleşi bulabilirsen getir. Şu avradı başımızdan defedelim, dedi.
    Avcı dedi ki:
    - Efendim bunu şayet bulsam, bunu emelin öldürmek mi?
    Irışvan oğlu dedi ki;
    - Yahu avcı, öldürme değil, bu adamı, öldürmeyi şuraya koy, bundan başka benim mirasçım yok. Bu adam hiç mi değil benim elimin altında terbiye olursa, benim yerimi issiz etmez diye umudum var idi. Allah sebebine koymasın, dedi. Şimdi elime geçerse bütün servetimi ona vereceğim.
    Avcı hiç bir lafa varmadan ordan çıktı. Irışvan oğlu da arkasından:
    - Dediğim haa... Dediğim haa... diye çığırdı.
    Avcı eve vardı, Borana dedi ki:
    - Ulan, yavrum, senin için dayın kan yaş döküyor. O Küpeli hatun da saçlarını yolup ağladıkça, yürek böbrek koymuyor, Seni götüreceğim, dedi
    Boran dedi ki:
    - Avcı kadan alayım, beni dayım nasıl olsa öldürür. Gel koyver de başımı alayım da gideyim.
    - Ulan yavrum, seni öldüreceğini bilsem, beni dünya malına garkeyleseler seni götürmem. Fakat ölmiyeceğine kanaat ettim:
    Boranın sırtını başını yüzünü tıraş eyledi. Ayağına şalvarını verdi. Sırtına abasını giydirip, bileğinden sıkıca tutarak Irışvan oğlunun yanına getirdi.
    - Aha düşmanın, aha kılıcın, elinle öldür bey, dedi.
    Irışvan oğlu Boranı görene tekli, gözlerinden öpüp:
    - Yiğenim, bütün servetim senin olsun. Bana hakkını helal et, dedi.
    Halk Boran tutulmuş diye, Irışvan oğlunun çadırının altına geldi.
    Dedi ki:
    - Yiğenim sana ne sebep oldu da kaçtın? Şu sebebi söyle de ben de anlayım, dedi.
    - Dayım, sazınan mı söyleyim, sözünen mi söyleyim, dedi.
    - Yiğenim, eğer sazınan söylersen daha memnun olurum, dedi. O demde beğ kalan Irışvan oğlu, hiç kimse bir yere kımıldamıyacak diye, güvendiği adamlardan nöbetçi dikti.
    Aldı bakalım Boran başından geçen hikayelere ne dedi.

    Efendim efendim Irışvan oğlu
    Aşkın elinden de ciğerim dağlı
    Yedi yıldır beri kollarım bağlı
    Gümanına bu günler de çözülür

    Bu beyti söyleyince, Irışvan oğlunun daha yüzüne gelmeyen Küpeli hatun, Boranın sesi kulağına gidince, çadırın sıtırını yararak meydana çıktı. Boranın gözü gözüne ras gitti. Boran bunu görünce türküsüne devam etmeye başladı.

    Odanda çalınsın alışkın sazlar
    Bahçende yayılsın kumrular kazlar
    Gördü gene Küpeliyi şu gözler
    Ah ettikçe kara bağrım ezilir

    Efendim efendim benim efendim
    Elbet günlerinde gamsız gezilir
    Ben de hizmetinde kusur m'işledim
    Şeytan var arada yoldan azılır

    Boranım derkine böyle mi olur
    Aşıklar öğüdün ustadan alır
    Af eyle kulunu efendim nolur
    Beyte gitmiş gibi sevap yazılır

    Böyle dedi.
    Dedi ki:
    - Pekiyi yiğenim. Aradaki şeytan kimse, aradaki şeytanı dilden söyle, dedi.
    Dedi ki:
    - Dayı, sen o gün bana üç gün izin verdin. Sonra çadırdan ayrılınca bölük kabadayısı geldi dedi ki yavrum dayın evladı olmadığından vicdanı kısadır, dedi. Üç gün izin de ben aldım, git altı günden gel, dedi. Altı gün sonra ben gelirken bir adam ras geldi. Bu davul niçin döğülüyor, diye sordum. Ulan yavrum, dayın seni öldürecek de onun için davul döğdürüyor, dedi. Aman beyler diyeceğine, sapa dağlar de, başını kurtar, dedi. Ben oradan kaçtım. Gül tepesine yerleştim. Meyve zamanı meyve yedim, ot zamanı ot yedim. Çok zaman da açlığınan geçti günüm. Sebebinin kim olduğunu bilmiyorum.
    Irışvan oğlu:
    - Senin sebebini ben bildim. Şu bölük kabadayısını getirin, dedi Bölük kabadayısın getirdiler.
    Dedi ki:
    - Senin kafanı vurdurmam. Seni efrin cefrin öldürürüm, dedi. Bir katır getirdiler. Bölük kabadayısını boğazdanı bağladılar, katırın kuyruğuna. Oradaki olan çocukların eline birer teneke verdiler. Katırı koyverip, çocuklara tenekeyi çalın dediler. Tor katırın arkasında parça parça ettiler. Yeniden kırk gün toy düğün etti. Yeniden nikah yaptırıp, onlar yeyip içip mırazını aldı. Siz de alasınız.
     

Sayfayı Paylaş