Gökkuşağının Renklerinin Hikayesi

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 31 Temmuz 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Gökkuşağının Renklerinin Öyküsü

    Siyah benekli bir martı geçip gidiyor önümüzden, çıkmaz ağustosun son perşembesi. Ben de öylece bakıyorum ona. Zihnimde anılar, heyecanlar, umutlar uçuşuyor. Hava güneşli. Rıhtımda bir meltem esiyor hafiften. İstanbulluların başında bir nahoşluk.

    Kimi ruhunu güneşe teslim etmiş, kimi denize… İlk defa her şey bu kadar güzel. Çocukların ağlamaları, insanların küfürleşmeleri, güvercinlerin ötüşü bile sinirime dokunmuyor artık. Ben de hayatın içinde kaybola kaybola, tek düzeliğe alışmış bir karakter olmuşum. Duygular nehrinin akıntısı, beni nereye sürüklerse oraya gidiyorum. Önüme çıkan odun borularına çarpıyorum zaman zaman. Canım acıyor ama o kadar yorulmuşum ki, mücadeleci ruhumu teslim edip, bırakıvermişim kendimi nehre…
    Bir balıkçıyla göz göze geliyoruz o anda. Kısacık bir bakışma bu. Bir: “ Merhaba” bakışması. Üzerinde koyu mavi, kalınca bir palto var. Hiçbir balığın kaçmasına fırsat vermeden, ustaca yakalıyor. Daha önceleri de buraya gelmiş, belli… Rahatsız oluyorum. Rahatsız olduğumu söyleyemem ama. Kızar bana beyaz sakallı amca. Annem ayıplar, ben utanırım. Olmaz, söyleyemem. Kim bu adam? Neden hala bana bakıyor? Neden gözlerinde hep ben varım? Bilmiyorum, bir iç sıkıntısı kaplıyor bedenimi.
    Bir tezgâhtarın bağırdığını duyuyorum uzaklardan.

    Gel abla, gel gel. Taze taze hamsiler, kanlı canlı bunlar
    Canımın sıkıldığı zamanlarda oynadığım oyunu oynamaya başlıyorum. Adını da ben koydum: Gökkuşağının renkleri

    Bu oyunu, onunla ilk tanıştığım günde bulmuştum. Sıcak bir temmuz ayı ortasında aniden yağmur bastırmıştı. Güneşin de yağmurun da aynı anda gökyüzünde olmasına şaşırmıştım. Ve hiç beklemediğim bir anda onu gördüm. Sarısından kırmızısına, yeşilinden mavisine tam yedi renk bir yerde toplanmıştı. Aynı günün akşamı, annemi yemekten sonra yakalayıp o renkli şeyin ne olduğunu sormuştum. Annem de beni:

    “Gökkuşağı” diye, gülerek yanıtlamıştı. O günden sonra, çevremdeki eşyaların, nesnelerin ait olduğu renkleri bulmaya çalışmıştım. Canımın sıkıntısına iyi gelecek zevkli, eğlenceli bir oyundu bu.
    Rıhtıma zincirlenmiş teknenin rengi kırmızı, ağacın dalına tünemiş kuşun rengi sarı, annesiyle birlikte yürüyen çocuğun ayakkabısı mor, küçük kızın kazağı yeşil, denizin rengi çivit mavisi, güneşin rengi turuncu, işten evine dönen adamın gömleği maviydi…
    Annem, elini yavaşça elime dokunduruyor. İrkiliyorum bir an. Öyle mutlu oluyorum ki; bütün acılarımı, dertlerimi unutup ona sarılmak istiyorum. Ama sarılamam. Çünkü ben anneme hiç sarılmadım.
    Hadi güzel kızım, bir şeyler söyle” diyor gözlerimin içine bakarak. Öyle masum bakmasına dayanamıyorum.
    Ne söyleyebilirim ki… Her şey aynı işte, bilindik insanların, bilindik yaşamları… Geçen gün Ayşe’yi aradım. Murat ile tartışmışlar, ağlayıp duruyor. Yeşim desem, ailesini geçindirme derdinde. Bir Sevilay mutlu aralarından. O da parasal sıkıntılardan dolayı işinden ayrılmış. Hep aşk, hep acı…
    Konuşacak bir şey yok
    Hiç mi?
    Hiç
    Kısacık bir an susuyoruz ikimizde. Annem bir şeyler düşünüyor. Ben renkleri saymaya devam ediyorum içimden. Kırmızı, sarı, yeşil, mavi, mor…

    Baban da canı sıkıldığında hep buraya gelirdi diyor annem. Onun bu hüzünlü halleri içimi bunaltıyor. Babamı, anılarda yaşatmak istiyor. Oysa artık babam da anılar da yaşamıyor. Geçmiş onları çürütmüş. Geçmiş yavaş, yavaş annemi de çürütüyor. Bu bir oyun, geçmişin oyunu. Annem de her defasında oyuna yenik düşen zayıf bir karakter.

    Neden onu unutmayı denemiyorsun?

    Ne yani, bunca yaşananları bir kenara koyup boş mu vereyim?

    Cevap vermiyorum. Verirsem, kalbini kıracağım. Günlerce acınacak kadın rolünü oynayıp, kullanacak beni. Gözlerimi kapıyorum. Bundan sonra İstanbul ruhumu okşayacak. Bundan sonra, İstanbul yaşatacak beni. Ben babam gibi diplerde, unutulmuş kuytu köşelerde, anılarda yaşamayacağım.

    Babam gibi acılı olmayacak gidişim. Sessizce gideceğim. İnsanlar bilmeyecek, annem bilmeyecek, balıkçı bilmeyecek… Gün bitiyor gözlerimde. Gökkuşağının renkleri geçip gidiyor önümden. Rıhtıma zincirlenmiş teknenin kırmızı rengi, ağacın dalına tünemiş kuşun sarı rengi, annesiyle birlikte yürüyen çocuğun mor ayakkabısı, küçük kızın yeşil kazağı, denizin çivit mavisi rengi, güneşin turuncu rengi, işten evine dönen adamın mavi gömleği… Renkler, giderek renksiz bir hale bürünüyor. Artık ayırt edemiyorum. Başım dönüyor, titriyorum. Bilinmedik bir dünyaya adımımı atarken, en çok da, çocukluk günlerimi geride bırakmam gerektiğini anladığımda acıyor içim. Artık geçmişin oyunları yok, artık sevdiğim gökkuşağı renkleri yok, artık sadece İstanbul var.
     



Sayfayı Paylaş