Gerekircilik (Determinizm)

Konusu 'Felsefe' forumundadır ve RüzGaR tarafından 29 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Gerekircilik (Determinizm)

    Belirlenmecilik de denir. Her olgunun bir sebebi olduğunu ve aynı şartlarda, aynı sebeplerin her zaman aynı sonuçlan (etkileri) doğurduğunu ve dolayısıyla, olguların, zorunlu ve evrensel kanunlara uyarak ortaya çıktığını ileri süren bilimsel ilke.

    Olaylar arasındaki karşılıklı bağımlılık olarak düşünülen gerekircilik, sadece tarih boyunca kaydedilmiş ve bilim tarafından denetlenmiş olayları değil, gözlemimizden kaçmış olayları da kapsar. «Kendinden önceki bir sebepten çıkmış olan her olay, bu sebebe zincirleme olarak bağlıdır» (Marcus Aurelius).

    Demek ki, gerekircilik zaman yönünü izleyerek ortaya çıkar. Ayrıca, gerekircilik, ancak belirlenmiş bir olgudan hareket ederek yani tümevarımlı bir akılyürütme ile gerçekleşir.

    KLASİK GEREKİRCİLİĞİN TARİHÇESİ
    Gerekircilik kavramı Eflatun'dan, Aristoteles'ten, hattâ onlardan çok daha önceki metafiziklerden gelir. Laplace, 1814'te, Essai Philosophiqııe sur les Probabilites (Olasılıklar Üstüne Felsefi Deneme) adlı eserinde şöyle yazıyordu: «Evrenin şimdiki durumunu, önceki durumunun sonucu ve daha sonra meydana gelecek olanın sebebi olarak görmeliyiz. Belli bir anda, tabiatı harekete getiren bütün kuvvetleri ve tabiatı meydana getiren bütün varlıkların karşılıklı durumlarını kavrayabilecek ve bu verileri çözünmeyebilecek kadar geniş bir zekâ olabilseydi, evrenin en büyük cisimleriyle en küçük atom hareketlerini aynı formül içinde toplayabilirdi; böyle bir zekâ için hiç bir kararsızlık taşımaz, geçmiş gibi gelecek de gözlerinin önüne serilmiş olurdu.»

    Bilginler ve filozoflar, âdeta yarışırcasına Laplace'in bu varsayımında, gerekirciliğin en iyi örneğini ve timsalini görmeye çalıştılar. Oysa, Laplace'in bu sözlerinde, ancak birinci cümle, gerekirciliğin bir taslağını verir. Geri kalan bölüm, ne kadar ustalıkla söylenmiş olursa olsun, bir zihin burgusundan başka bir şey değildir.

    Laplace'in gerekirciliği, ideal, soyut ve masalımsı bir gerekirciliği yansıtır; öznel, soyut ve peygamberce bir düşüncedir. Laplace, bir matematikçi olarak düşünüyordu. Oysa, gerekircilik, kendini, ancak sonradan ve olgularla ortaya koyar; olguların tabii oluşumundan ayırt edilemez.

    Claude Bernard ise, «gerekircilik» kelimesiyle, bilimsel deneyleme yönteminin yolunu belirtmek istedi. Denetleme yöntemi, tabiat olgularının, belirme, gelişme ve tekrarlanma şartlarını yeniden kurmayı amaç edinmişti. Claude Bernard, Le Cahier Roııge (Kırmızı Defter) adlı eserinde, şöyle yazıyordu: «Gerekircilik ve gerekirci kelimeleri, Bouillet'nin Felsefe Sözlüğü'nde vardır. Ama, Bouillet, gerekirciliği kadercilikle eşanlamlı tutar; oysa bu. tamamen yanlıştır.» «Deneysel tenkit, bilimsel gerekircilik ilkesi dışında, her şeyden şüphe eder».

    Bu büyük fizyoloji bilgini, açık ve seçik görüşlülüğüne rağmen, gerekirciliği bazen sınır'ının ötesine kaydırmış, kimi zaman bir «yakın neden», kimi zaman iradeye dayanan bir belirleme olarak ele almış ve hattâ kimi zaman da hürriyet unsurunu katarak bu kavramın erekliğe yakın bir anlam kazanmasına yolaçmıştı. Şu halde, bilgi teorisi bakımından, gerekircilik, iki açıdan ele alınabilir: etkililik kavramına dayanan olguların gerekirciliği ve istatistik olasılığı veya düzenliliği gerekli kılan kanunların gerekirciliği.

    KAVRAMIN SEMANTİK DEĞERİ; ÖNCELİK VEYA SONRALIK
    Kant, ortaya atmış olduğu bu kavramın çifte anlamlılığını sezmiş ve metafizikçi bir filozof olduğu için hürriyeti bir yana atamadığı gibi, onu, öznel fiilden ayrı tutmaya da razı olmamıştı. Fakat, buyandan da, fenomenin ayırt edici özellikleri olan «önceki sebepler»i, yani nesnel sebepleri de, bir bilgin olarak gözden çıkaramıyordu.

    Gerekircilikteki bu iki temel anlamın uzlaşamayacaklarını görmüştü. Yüz elli yıldan beri, klasik gerekircilik üzerinde yapılan yorum hataları, terimin önceliği veya sonralığı üzerindeki anlaşmazlıktan gelir. Semantik, felsefe ve bilim açısından bütün mesele buradadır.

    Hürriyet kavramının baskısı kalkınca, gerekircilik, A. Lalande'ın ileri sürdüğü somut ve aktif anlama kavuşur: Verilmiş bir fenomenin belirlenmesi için gerekli şartların tümü. Bu anlam, Kant'ın, Determinismus'u (gerekircilik) bir fenomen olarak, Almancadaki Pradeterminusmus'a (önceden belirlenme) yaklaştırırken düşündüğü kavrama yakındır. Bu anlamda, zorunlu sebepler, geçmişteki sebeplerdir ve etkilerini a tergo (arkadan) gösterirler, ama belirlenmiş olan sonucun a posteriori olarak yani deney sırasında gerçekleşeceği besbellidir. Burada Almanca terimdeki kaypaklığın düşünceyi de kaypaklaştırdığı görülür. Öncelik çerçevesinde düşünülen gerekircilik «şimdiki zaman» da etkisini yapacak ve a posteriori olarak ortaya çıkacaktır.

    Laplace'in ileri sürdüğü formüle kapıldıkları ve «gerekircilik» kelimesinin (bu kelimeyi Laplace'in kullanmadığını unutmamalıyız) taşıdığı anlamı incelemek zahmetine katlanmadıkları için, birçok düşünür, bu formülden, sadece geleceği tahmin ve öngörü anlamını çıkarmışlardır. Oysa, «gerektirmek» fiili, önceki bir gelecekte etkindir. Gerçekten de, gerektirilme halinde olan her şey, evriminin art arda gelen her anında gerektirilmiş demektir.

    GEREKİRCİLİK VE NEDENSELLİK
    «Gerçek bir sebep (neden), kendisiyle sonucu arasında zorunlu bir ilinti görülen sebeptir.» Bu deyişte, Fontenelle'in keskin zekâsını ve veciz üslûbunu bulmak ve tanımak mümkündür. Fontenelle'in nedensellik kavramı, fenomenlerin birbiriyle ilintili olması açısından, gerekirciliğe yaklaşır. Bu ilinti, eldeki sonuçtan öncüllere doğru yönelen tümevarımdan çıkarılmıştır.

    Bilimsel metotta, bu tümevarımı, açık ve ispatlayıcı tümdengelim izleyecektir. Ama önemli olan, sonuçtan hareket ederek araştırmaya girişen tümevarımsa, sebep’in taşıdığı önem nedir? Sebep aranırken, sadece öncüllerle veya daha önceki sonuçlarla karşılaşılır. Burada, sebep diye bir şey yoktur; nedensel diye adlandırılan zincirleme gelişmede, sebep'e rastlanmaz. Felsefenin kutsal temellerinden biri olan bu nedensellik ilkesi her ne olursa olsun, sebebin her zaman, sonuç olarak ortaya çıktığı görülür.

    Gerekirciliği nesnel açıdan incelediğimiz zaman, nedensellik meselesinin kendiliğinden kaybolduğunu görürüz. Fenomenler arasındaki karşılıklı bağımlılık, sebep ile sonuç arasındaki bağıntıdan çıkamaz: «Bu bağıntı, karşılıklı bağımlılığı belirten bir gramer bildirimidir» (M. Boll).turkeyarena.com

    Nitekim, bütün Latin dillerinde, başlangıç ve kaynak anlamında bir kelimeyle karşılanan «nedensellik» kavramının birçok bilgin ve filozof tarafından tahmin etmek anlamında kullanılan gerekircilikle eşanlamlı hale gelmesi, sadece bir deyim karışıklığından ötürü değil midir? Tahmin etmek veya öngörü nedir? Bu kelime çeşitli anlam taşır: tahmin, geleceği bilme, önceden kestirme, yöneltme, bir amaç gütme v.b.

    Hemen belirtelim ki, uzaktan herhangi bir eyleme girişmeksizin hemen tahmin etmek, klasik anlamda, gerekirci bir görüştür. Ama hemen ve araya fasıla koymadan önceden görmek, aslında tahmin etmek değildir. Tahmin etmenin içine ereklik düşüncesinin bir nebzesi bile sızsa, bu kavram, ereklik anlayışına bürünür ve amaççı, normatif bir anlam alır. Bununla birlikte, deney yapan bilginin zihninde, tahmin ile işlemler zincirlemesinin birbirine nasıl karıştığı tasavvur edilebilir. Çünkü bilgin, işlemler zincirlemesinin sonucunu, geleceğin bir mıknatıs gibi çekici etki yapmasına bağlar.

    İncelemesinin tümdengelimli safhasında, fenomenleri, zaman boyunca izlemek eğiliminde olduğu halde, deneyimin gerekirciliği, bir sezgi ve bir tümevarım olarak ortaya çıkar; bu, araştırmanın psikolojik evresidir. Hattâ işlemleri yapan araştırıcının tahmini, hafızasının, hafızası da, görüşünün etkisindedir. Deneyleriyle normal ve akli düzeni kavradığı için, binlerce kere doğrulanmış olan bu deneyle o anda yaptığı deneylemeyi karşılaştırır.

    Bununla birlikte, önceden görme hayali, öngörme fikrine her zaman uygun düşmez. Geleceği, hafızamızın arkayı gösteren aynasından görebiliriz ancak. Nitekim, hatırlama gücünden tamamen yoksun kalmış bir beynin, herhangi bir şey tasarlayabileceği ve özellikle bir şeyi önceden görüp tahmin edebileceği söylenemez.

    OLGULARIN TABİİ (VE BUNDAN ÖTÜRÜ ZAMANSAL) OLUŞUMU
    Demek ki, bir yanda, fenomenler, yani art arda belirlenmelerden geçen varlıklar söz konusu. Bu, a posteriori (deney-sonrası) bir gerekirciliktir. Öte yanda, insanoğlu, yani özne söz konusu. Bu özne, kendi iradesine uygun olarak hareket ettiğine inanmaktadır. Onu, sadece, önceden görmek ve kestirmek ilgilendirir; daha önceki belirleyici sebepler ilgilendirmez. Demek ki, erekli hale getirilmiş ve a priori (deney-öncesi) zihne mal edilebilen bu gelecek, kendini deneyden önce değil de deneyin kendisiyle ortaya koyan gerekirciliğe, taban tabana karşıttır.

    İstikbal hakkında iki görüş vardır: gelecek ve oluş. önemli olan nokta, gerekirciliği oluş'a bağlamak ve gelecekten yani önceden görme ye tahmin etme'den ayırmaktır. Önceden görme ile ereklik arasındaki yakınlık her zaman açıkça görülmese bile ispatlanabilecek niteliktedir.

    TABİİ VE DENEYSEL GEREKİRCİLİK
    Kısacası, gerekircilik iki ayrı düzeyde ortaya çıkar:

    1. Evren Ölçüsünde (Süreç Gerekirciliği Veya Tabii Gerekircilik)

    [Bu düzeyde, gerekirciliği tüm olarak kavrayamayız];

    2. Deneyimsel Ölçüde (İlinti Gerekirciliği)

    «Bizim deneyimsel gerekirciliklerimiz, genel bir gerekircilik üzerinde kabataslak çentikler gibidir ve bu genel gerekirciliğin serbest hayata serpiştirilmiş gerçekleşmelerinde, bizimkilere kıyasla, sürmek gibi baha biçilmez bir üstünlükleri vardır» (Eugene Bataillon).

    Bu tanım, evrensel (kozmik) veya tabii gerekircilik ile deneyimsel gerekircilik arasındaki farkı iyice ortaya koymaktadır. Ayrıca, deneyimsel gerekircilik, astronomi bilgini, filozof, tarihçi, eğitimci, yargıç, tüccar, sporcu, zanaatkar, işçi, köylü, işadamı ve sokaktaki adam için de geçerlidir.

    Siyasette olduğu gibi, iktisatta da oynadığı sosyal rol çok önemlidir. Sanatçılara da etkili olur. Nitekim, Marcel Proust, Le Temps Retrouve'de (Yeniden Bulunmuş Zaman), yaşanmış tecrübelerini, ustalık ve incelikle çözümlemeden geçirmektedir; çaya batırılmış bir gevrek parçasının lezzeti, Proust'a, hatıralarını canlandırıp yazı gücünün bilincine varmasını sağlamakta ve yazarlığa girişmesine önayak olmaktadır.

    Gerekircilik, 1927'ye kadar, Laplace tarafından benimsenmiş olan mutlak ve klasik anlamını muhafaza etti. Ama bu anlam, gerekirciliğe karşı olan, fizikçiler tarafından reddedildi. Bunların ardından da, bitmez tükenmez tartışmalara dalan ve en sonunda bir çıkmaza giden birçok bilgin ve filozof ortaya çıktı.

    GEREKİRCİLİĞİN BUHRANI
    1927 Yılında ortaya çıkan bu fikir devriminin ilk belirtilerini acaba nerede bulabiliriz? Şüphesiz ki, Max Planck'ın kuvantum teorisinde, ölümüne kadar (1947) bu büyük fizikçi, klasik gerekirciliğe sadık kalmıştı; oysa, ileri sürdüğü teori gerekirciliğin buhranına yolaçacaktı.

    Planck, gerekirciliğin, ancak kuvantum düzeyinde tehlikeye düştüğünü herkesten iyi bildiği halde, felsefi bir gerekirciliği, bilim açısından ısrarla savunmaya devam etti. Planck'ın hatası, birbirleriyle kısmen örtüşen Kausalitat ve Determinusmus sözlerini özdeş gibi ele almasından ileri geliyordu. Max Planck'a göre, nedensel zincirleniş, ancak, önceden söyleme ile ispatlanabilir: «Bir olay, ancak, kesin olarak önceden söylenebildiği zaman nedensel olarak şartlanmış demektir.»

    Planck, bu konutu (postulat) ortaya koyar koymaz, bir başka durumu da görmek zorunda kalmış ve bu durumu şu sözlerle dile getirmişti: «Bir fizik fenomenin ortaya çıkışını önceden kesin olarak söylemek mümkün değildir.» Oysa, bu cümle, yukarıdaki konut ile açıkça çelişiyordu ve Max Planck yanılmış değildi. Ama gerekirciliğe karşı olan fizikçilere bir teminat vermek ve onlarla, fizik kanunlarının istatistik özellik taşıdığını kabullenmek istiyordu. Çünkü bunlar, olasılık kanunlarıydı. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir: bu olasıcı fizikçiler (özellikle N. Bohr ve W. Heisenberg), ancak ve yalnız klasik gerekirciliği başarıyla çürütmüşlerdi.

    Bu gerekircilik ise, geleceği önceden keşfedici bir nitelik taşıyordu ve bundan ötürü metafizik bir renge bürünmüştü. Ama bu fizikçiler, A. Lalande'ın tanımladığı gerçek gerekirciliği, yani «önceki zorunlu sebepler»'e bağlı olan ve gerçekle, yani olayların karşılıklı etkisiyle ilintili olan gerekirciliği asla sarsamamışlardı.

    Heisenberg'in ileri sürdüğü bağıntılar, sonsuz küçük bir sistemde, herhangi bir ilk unsurun, hem durumunu hem de hızını aynı zamanda kesin olarak ölçmenin imkânsız olduğunu gösterdikleri için, gerekirciliğin, mikrokozmoz düzeyinde, tartışma konusu olabileceğini ortaya koyuyordu.

    Başka bir deyişle, sistem hakkında statik açıdan elde edilen bilgi, bu sistemin dinamik eğilimleri hakkında sağlam bilgi edinilmesini imkânsız kılıyordu (bunun tersi de doğruydu). Bu tamamlayıcılık bağlantısını ortaya koymayı, A. Niels Bohr başardı. Demek ki, Heisenberg'in bağıntılarından, genellikle «dalga fonksiyonu» diye adlandırılan sistemin oluşuyla ilgili bir yanılma ve kesinsizlik ortaya çıkıyordu. Çünkü, klasik fizikte ve duyusal dünyada, gözlemcinin araya girmesini, önemsiz bir şey olarak ele almak mümkün olduğu halde, kuvantum fiziğinde, olayı tanımlayan şey, gözlenen sistemle gözlem âletlerinin meydana getirdiği bölünmez bütün'dü.

    Heisenberg'in kararsızlık bağlantıları, evrensel bir yankı doğurdu, gerekirciliği ister istemez sarstı. Gerçekten de, totoloji hız, belli bir yer değiştirme olduğunu gösterdiğine göre, hem yeri (konum'u) hem de hız'ı, aynı zamanda kavramak nasıl mümkün olabilirdi?

    YENİDEN ORTAYA ÇIKIŞ VE GEREKİRCİLİK
    Louis de Broglie, von Neumann'ın, dalga mekaniğinde olasılık dağılımları hakkındaki teoreminin ispatlanmasını şu konutta özetlemişti: «Dalgalanma mekaniğince kabul edilmiş bütün olasılık dağılımları, bu dağılımların birini işin içine katan tecrübe yapılmadan önce bile, fizik bir varlığa sahiptir.»

    Büyük Fransız fizikçisi, von Neumann'ın ve Heisenberg'in görüşlerine katılmak için acele eden kararsızlık taraftarlarına da daha dikkatli hareket etmelerini tavsiye etmek istemişti: «Heisenberg bağlantıları, bu kesinsizlik durumlarından doğan sonuçların, daima Planck değişmezi'yle ilintili olduğunu gösteriyor.

    Demek ki, Heisenberg'in ileri sürdüğü kararsızlıklar, birbiriyle bağdaşmayan iki mümkün ölçünün (durumun ve hareketin niceliğinin ölçülmesi) sonuçları hakkındaki kararsızlıklardır. Bunlar, sadece önceden görme kararsızlıklarıdır ve bundan ötürü, parçacığın durumu ve hareket hali konusunda zorunlu ve doğru bir kararsızlığın bulunduğu anlamına gelmez».

    Mikrofizik düzeyinde ileri sürülen bu akılyürütme, Gaston Bachelard'ın felsefi düşüncesine yaklaşmaktadır. Bachelard şöyle diyor: «Bir fenomende, kararsızlığın var olduğunu ileri sürmek, bu fenomenin, kendisini belirleyecek bütün öteki fenomenlerden bağımsız olduğunu kabul etmek demektir.»

    Belli bir küçüklük düzeyinden sonra, gerekirciliğin geçerli olmadığını kabul etmek, bizim gözlem veya araştırma alanımızın dışında, karşılıklı etkiler olduğundan şüphe etmek anlamına gelecektir. Bağımsız olduğu ileri sürülecek bir fenomenin gerekirciliğe uygun hareket etmediğini söylemek ise, evren hakkındaki bugünkü bilimsel anlayışlara aykırı düşer.

    GEREKİRCİLİĞİN EVRENSELLİĞİ
    Klasik gerekirciliğin tam anlamıyla kurtulamadığı bu buhrandan, yeni bir gerekircilik ortaya çıktı. Bu yeni gerekircilik, tıpkı evrim gibi. kimi zaman teori, kimi zaman da fenomen havasına bürünmektedir. Bir bilgi teorisi ilkesi olması bakımından, bu yeni gerekircilik, olayların işleyişini, ancak gözlemden sonra ve deneyime göre düzenlemekte ve süreç olması bakımından da olayların art arda gelişini tespit etmektedir.

    Bu davranış, biyoloji bilgininin, bir bitki türünü, zaman boyutu boyunca bu türün sonsuz çeşitlenmelerini bir diyagram üzerinde izlemeye çalışarak tespit etmek istemesine benzer. Her çeşit anlama ve kavrama, tabiatın içinde gözlenen olguların birbirinden çıkışı ilkesine dayanır. Ama, karşılıklı etkilerin sürecini evren çapında izleyebilme güçlüğü, insanoğlunu, ilinti sistemleri kurmak zorunda bırakır. Böylece, gerekircilik, önceden görme hayalini de içinde taşıyan bir deneyime katılır.

    Ne var ki, her Önceden görme, hafızayı şart koşar; geçmişin deneyleriyle ve şimdi'nin canlı etkisiyle yüklü olan hafıza, insanoğlunu, bütün tehlikelerini göze aldığı bir geleceğe bağımlı kılabilecek güçtedir.
     



Sayfayı Paylaş