Filozoflar( Biyografi )'' Filozof Biyografisi Paylaşım Alanı '' -1

Konusu 'Felsefe' forumundadır ve EjjeNNa tarafından 21 Ocak 2008 başlatılmıştır.

  1. EjjeNNa Administrator


    Filozoflara ait bulduğunuz biyografi konularını lütfen bu konu altında paylaşınız.


    1-Albert Magnus (1207 - 1280)
     



  2. EjjeNNa Administrator

    Albert Magnus (1207 - 1280)

    Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatına girmiş ve Aristoteles'i ve Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristoteles felsefesine ilişkin yorumlarını öğrenmiştir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hıristiyan inançlarıyla bağdaşabilecek yeni yorumlar getirmiştir. Felsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap'la çatışmamaya ve dolayısıyla inançla çelişmemeye büyük bir özen göstermiş ve bu yaklaşımıyla öğrencisi Thomas Aquinas'ı büyük ölçüde etkilenmiştir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmiş olması tesâdüfî değildir ve bu seçimi, özellikle İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların etkisi ile açıklamak olanaklıdır.


    Albertus Magnus'a göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey, büyük bir uyum içinde birleşmiştir.


    Birçok bilimle ilgilendiği için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabıyla tanınan Albertus Magnus, kimya alanında da çalışmış, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altının arıtılması gibi kimyevî konuları incelemiştir; ayrıca astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmiştir.


    Albertus Magnus biyoloji alanındaki çalışmalarında kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemiş ve bunlar üzerinde yorumlar yapmıştır; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadır. Hayvanlar Hakkında adlı eserinde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles'in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini anlatırken, organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve seçik bir şekilde anlatmıştır.


    Bitkilerle de ilgilenmiş ve bu konuya ilişkin Bitkiler Hakkında adlı bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmıştır. Bir ara İtalya'ya giden Albertus Magnus orada portakal ağacını görmüş, bundan çok etkilenmiş ve özellikle portakal yapraklarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.
     
  3. EjjeNNa Administrator

    Hugo Grotius (1583 - 1645)

    1583-1645 yılları arasında yaşamış bir hukuk düşünürüdür. Hugo Grotius’a göre bütün insanlığı kapsayan ve değişmez nitelik taşıyan bazı tabii hukuk kuralları vardır. Bunların başında “pacta sunt servanda”yani“söze bağlılık esası gelir.


    Grotius’a göre hukuk doğru aklın emridir. Matematik bilimi ile hukuk arasında bağlantılar da kuran Grotius, sosyal sözleşme görüşünü de ortaya koymuştur.

    Grotius doğal hukuktan hareket ederek hukuku kilise kurallarından arındırıp laik bir temel üzerine oturtmuştur. Böylece aydınlanma döneminde aklın kurallarına dayanan yasaların meşruiyetini temellendirmiştir. Ayrıca uluslararası hukukun kurucusu kabul edilmektedir. Gratius savaşlarda dahi belirli hukuk kurallarının uyulması zorunluluğunu ifade etmiş, modern savaş hukuku onun düşüncelerinden esinlenerek şekillendirilmiştir.
     
  4. EjjeNNa Administrator

    Rene Girard (1923 - .... )


    1923 yılında Avignon'da doğan Girard, 1943-47 yılları arasında Paris'teki Ecole des Chartres'de tarih ve arşiv okudu. Ortaçağ tarihi konusunda uzmanlaştı ve 1947'de bir yıllığına Indiana Üniversitesi'ne gitti. Burada çalışmalarını sürdürürken dile merak saldı. Duke Üniversitesi'nde bir süre görev yaptıktan sonra Johns Hopkins'te profesör oldu. 1981'de Stanford'da göreve başladı ve 1995'te emekli oldu. Meslektaşları, Girard'ın tezlerini tartışmak üzere 1990 yılında ‘‘Şiddet ve Din’’ isimli bir platform oluşturdu. Söz konusu platform, her yıl ABD'de veya muhtelif Avrupa ülkelerinde çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca yine Girard'in fikirlerini tartışmak üzere kurulan Contagion Dergisi de 1994'ten beri yıllık olarak yayımlanıyor.


    Kitapları arasında, Feodor Dostoyevski: Yeraltının Doğuşu, Şiddet ve Kutsal, Kıskançlığın Tiyatrosu: William Shakespeare, Şimşek Gibi Düşerken Şeytanı Gördüm sayılabilir. İnsan Doğasının Geleceği, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü var.
     
  5. EjjeNNa Administrator

    Kazimierz Ajdukiewicz (1890 - 1963)

    1890 yılında Polonya'da doğan Polonyalı felsefeci Kazimierz Ajdukiewicz, dil felsefesi, mantık, bilgi kuramı ve bilim felsefesi üzerine önemli çalışmaları bulunmaktadır. Lvov-Varşova Okulu'nun önde gelen bir üyesi olan Ajdukiewicz, 1930 yılında Duhem ve Poincare'nin bilim felsefesindeki uzlaşımcılığının bir uzantısı olan radikal uzlaşımcılığın bir uyarlamasını ortaya koymuştur. Burada Ajdukiewicz, bilimsel bilginin ancak kapalı ve bağlantılı dil dizgeleriyle ifade edilebileceğini savunur. Kapalı ve bağlantılı bir X dilinin anlam dizeleri onun kavramsal aygıtlarıdır ve bu X diline ilişkin genel kanıtsavlardan, iki kavramsal aygıtın özdeş olup olmadıkları ya da birbirlerine çevrilebilir olup olmadıkları çıkartılabilir.

    Bir bilimsel ifadenin kabul görüp görmemesi belirli bir X diliyle bağlantılıdır. Eğer X dili kapalı ve bağlantılı ise kavramsal aygıtlarımızı her zaman için değiştirebileceğimizden ötürü deneysel durumlar haerhangi bir önermeyi kabul etmemizde ya da reddetmemizde etkili olamazlar.

    Ajdukiewicz'e göre deney verileri kavramsal aygıtlarla yakından bağlantılıdır ve her kavramsal aygıt bir dünya görüşü ürettiğinden kuramlar ve gözlem raporları mutlak kabul edilmeyip bunların belli bir dünya görüşü ya da bakış açısına bağlı oldukları söylenmelidir. Bu nedenledir ki Ajdukiewicz'in uzlaşımcılığı "radikal" olarak adlandırılır.

    Ajdukiewicz sonraları, 1930'ların ortasında, bağlantılı ve kapalı diller düşüncesinin bir "kağıt üzerinde kurgu" olduğu sonucuna vararak radikal uzlaşımcılığını anlambilgisel bilgi kuramı adına terk etmiştir.

    Anlambilgisel bilgi kuramında bilgikuramı ile varlıkbilgisini birleştirmeye çalışan Ajdukiewicz, dünya üzerine konuşurken bir "nesne dili" kullandığımızı belirtir. Ajdukiewicz'e göre bilgikuramı, dünya ve onun hakkındaki bilgimize ilişkin olduğından, bir bilgikuramcı bilgiyi ve onun nesnesini kavramak için bir "üstdil" kullanmak zorundadır.

    Ayrıca Ajdukiewicz, bilim felsefesinde saptama ya da karar verme kuramına dayanan genel bir yanılabilir çıkarımlar kuramı oluşturmaya çalışmıştır. Mantık felsefesi alanında da çalışan Ajdukiewicz'in bu alandaki en büyük katkısı dizimsel kategoriler için geliştirdiği biçimsel yazılıştır. Ajdukiewicz'in başlıca yazıları "Bilisel Dünya Görüşleri İle Diğer Denemeler 1931-1963 / The Scientific World - Perspective And Other Essays 1931-1963, 1978" adlı yapıtta toplanmıştır. Diğer çalışmaları arasında "Tümdengelimli Bilimlerin Yöntembilgisi Üstüne" ile "Dil ve Bilgi" sayılabilir.
     
  6. EjjeNNa Administrator

    Jelio Jelev (1935 - .... )

    Bulgaristan’ın ilk demokratik başkanı olan Jelio Jelev, bir felsefeci ve modern zamanlarda Balkanlar'a damgasını vuran önemli bir devlet adamı. 1935 yılında Varna'da doğdu ve Sofya Üniversitesi'nde felsefe okudu. Üniversitedeki toplantılarda dogmatik görüşlere karşı çıkmasıyla göze çarptı ve yönetimle başı sık sık derde girdi. Doktora tezinde Lenin'in ‘‘felsefi kategoriler’’e ilişkin görüşünü eleştirdi. Önce bursu iptal edildi, ardından Sofya'ya ayak basması yasaklandı. Yedi yıl eşinin köyü olan Grosden'de toprakla ve felsefeyle haşır neşir oldu. Bu sırada kaleme aldığı ‘‘Faşizm’’ adlı kitabı önce pek önemsenmedi. Ama bir müddet sonra eserdeki ‘‘totaliter devlet’’ olarak ortaya koyulan tezin esas olarak Bulgaristan'daki sisteme bir eleştiri olduğu anlaşıldı.

    Eski sistemin 10 Kasım 1989'da devrilmesinden sonra politika sahnesine çıktı ve 1990'da Bulgaristan devlet başkanı oldu. Yapılan ilk serbest seçimlerde tekrar devlet başkanı seçildi. 1997'de görevini bıraktığını ve yeniden felsefeye döneceğini açıkladı ve öyle de yaptı.
     
  7. EjjeNNa Administrator

    Katip Çelebi (1609 - 1657)

    Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad Dönemi'nde (1624-1640) girişilen Doğu Seferlerine kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi.

    Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıpa, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi'nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645'te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla Şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır.

    Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642'de tamamladığı Arapça Fezleke'dir. (Fezleketi Akvâlü'l-Ahyâr fi İlmi't-Tarih ve'l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da Klasik İslam Tarihçiliği'ne uygun olarak Dünya'nın yaratılışından 1639'a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır.

    Arapça Fezleke'nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke, 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı Tarihi'dir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü't-Tevarih ise, Adem Peygamber'den 1648'e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir.

    En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar'da kuruluş döneminden 1656'ya kadar, Osmanlı Denizciliği'nin bir tarihçesi yanında Osmanlı Donanması'nın, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar.

    Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma, Osmanlı Coğrafyacılığı'nda yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi, Cihannüma'yı iki kez yazmıştır. 1648'de yazmaya başladığı ilki, Klasik İslam Coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator'un Atlas'ını, Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince'den Türkçe'ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654'te Cihannüma'yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator'un Atlas Minor'unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz'in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı Coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı.

    İkinci Cihannüma, Dünya'nın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan'ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya'dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçimleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam Coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma'da anlatılan son yer Van'dır. Birinci Cihannüma'da ise Osmanlı Avrupa'sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika'yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır.

    Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan Coğrafyacılığı'nın da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) Kuramı'na dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı Coğrafyacılığı'na tanıtması bakımından büyük önem taşır.

    Kâtib Çelebi'nin Batı'da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü'z-Zünun an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünun'dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. Bilim tasnifine göre ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır.

    Kâtib Çelebi'nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü'l-Amel li-Islahi'l-Halel'dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun'un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı Toplumu'nun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir.

    Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdes'de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, Dünya'da Güneş'in hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke'den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce Şeyhülislam'a ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir.

    Son yapıtı olan Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk'da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar. Karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir. 6 Ekim 1657'de İstanbul’da vefat etmiştir.
     
  8. EjjeNNa Administrator

    Şeyla Benhabib

    İstanbul'da doğan Benhabib, Amerikan Kız Koleji'nde okudu. ABD'ye giderek Brandeis Üniversitesi'nde felsefe tahsil etti ve öğrenimini Yale Üniversitesi'nde sürdürdü. 1993'ten beri Harvard Üniversitesi'nde profesör olan Benhabib, bir ara New School Araştırma Merkezi'ni yönetti. Liberal demokrasilerde çokkültürlülük, vatandaşlık kavramının değişimi gibi konularda çalıştı ve Cambridge Üniversitesi'nde dersler verdi. Benhabib, feminist teoriye en önemli katkıları yapan isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Feminist Mücadele: Felsefi Değişim kitabı, bu konuyu tartışıyor.

    1995'ten bu yana Amerikan Sanatlar ve Bilimler Akademisi üyesi olan Benhabib, Marx, Hegel, Weber ve Habermas üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınıyor.
     
  9. EjjeNNa Administrator

    Dr. Erich Fromm (1900 - 1980)

    Erich Fromm 1900’de Frankfurt-am-Mein’de doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerin’de ruhbilim ve toplumbilim okudu; 1922’de Heidelberg Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Münih’te ruh hekimliği ve ruhbilim konularında çalışmalarını sürdürdükten sonra Berlin Ruh çözümleme enstitüsü’nde eğitim görerek burayı 1931’de bitirdi.


    Dr. Fromm 1933’te Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü’nün çağrısı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1934’te, Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü’yle birlikte New York’a taşındı; 1938’e dek bu Enstitü’nün üyesi olarak kaldı. Sonra özel olarak çalışmaya başladı ve Columbia Üniversitesi’nde dersler verdi. 1946’da William Allonson White Ruh hekimliği, Ruh çözümleme ve Ruhbilim Enstitüsü’nün ilk kurucularından biri oldu. Yale, New York Üniversitesi, Bonnington College ve Michigan Devlet Üniversitesi’nde de dersler verdi.


    1949’da Ulusal Özerk Meksika Üniversitesi’nde kendisine önerilen profesörlüğü kabul etti; Üniversite’deki Tıp Okulu’nun Lisans Üstü Bölümü’ne bağlı Ruh çözümleme Bölümünü kurdu; 1965’te emekliye ayrıldıktan sonra burada kendisine onursal profesörlük önerildi. Dr. Fromm 1980 yılında uzun süredir yaşamakta olduğu İsviçre’de öldü.
     
  10. EjjeNNa Administrator

    Edward Said (1935 - 2003)

    Edward Said aslen Filistinli. 1935 yılında varlıklı bir Hristiyan ailenin çocuğu olarak Kudüs'te dünyaya geldi. 1948 yılında ailesi göçmen olarak Mısır'a yerleşti ve İngilizce dışında başka bir dilin konuşulmasının yasak olduğu seçkin koloni okullarında eğitim aldı. Aldığı bu Anglosakson eğitim sırasında kendisine “Avrupalı olmayan diğer“ olduğu da öğretildi. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor: "Biz'i Onlar'dan ayıran dilsel, kültürel, ırksal ve etnik çizgi idi. Benim Anglikan kilisesine bağlı olarak doğmuş, orada vaftiz edilmiş ve kilisenin bir üyesi olmuş olmam işimi kolaylaştırmıyordu."

    Said, 1951'de Mısır'daki okuldan haylazlık nedeniyle uzaklaştırılınca babası tarafından eğitimini sürdürmek üzere Amerika'ya gönderildi. O yıllar Ortadoğu'nun giderek karıştığı yıllardır. Üniversite eğitimini Princeton ve Harvard'da tamamlar. Bu yıllarda, tatillerinde ailesinin Mısır'dan ayrılarak yerleştiği Lübnan'a gitmekte, edebiyat, müzik ve felsefe eğitimi almaktadır. 1963 yılında New York'da Columbia Üniversitesinde ders vermeye başlar.

    O yıllarda Arap ya da Filistin'li olarak değil herkesi daha rahatlatan bir terimle, Orta Doğulu olarak anılmaktadır. Durumunun garipliğini hissetmekle birlikte bilinçli bir tepki oluşturmadığı, geleneklerinden kopuk olarak yaşadığını söylediği 1967 yılına kadar politik bir eylemin içinde yer almaz. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı ile çakışan üniversitedeki politik hareketlilik ve Vietnam Savaşı değişikliklerin başlangıcıdır. Filistin milliyetçiliği hareketine katılır. Yahudi karşıtı olduğu gerekçesiyle ABD'de eleştiri alır. Kazanılmış kimliği ile doğduğu ve uzaklaştırıldığı kültür arasındaki farklılıkların oluşmasına izin verdiği düşüncesinden hareketle daha önce yapmadığı birşeyi yapar ve 1972 yılında sabbatical hakkını Beyrut'da Arap edebiyatı konusunda çalışarak kullanır. Böylece, hem Arap hem de Amerikalı olarak, hem birlikte hem de birbirine karşı düşünmeye ve yazmaya başlar.

    70'lerin sonlarında Enver Sedat ve Yaser Arafat tarafından barış görüşmelerine Filistin temsilcisi olarak atanır. Sürgünde Filistin Parlamentosunda 14 yıl görev yapar. 1980'lerin sonunda FKÖ lideri sonunda FKÖ lideri Yaser Arafat'la görüş ayrılığına düşerek barış görüşmelerinde görev almaz ve barış karşıtı olmakla suçlanır. 1985'de İsrail Savunma Gücü tarfından Nazi olmakla suçlanan Said çeşitli tehditler alır. 1999'da "Out of Place" adını verdiği anılarını yayınlamıştır. İngilizce ve Arapça dışında Fransızcayı da iyi bilen Said, Londra'da yayınlanan The Guardian, Fransa'da yayınlanan Le Monde Diplomatique ve Arapça yayınlanan günlük Al-Hayat gazetelerine düzenli olarak yazılar yazmaktadır.

    1978 yılında yayınlanan "Oryantalizm" (Şarkiyatçılık) üzerinde çok konuşulan ve tartışılan bir kitap olmuş. Bunu "Kültür ve Emperyalizm", Filistin ve İslam'a dair diğer kitapları izlemiş ve yayınladığı toplam 10 kitabı 14 dile çevrilmiş. Üç ayrı yayınevi tarafından Türkçe'ye de çevrilmiş ve basılmış olan "Orientalizm" dışında Türkçe'de basılmış diğer kitapları; "Filistin Sorunu", seçme yazılarının yer aldığı "Kış Ruhu", "Haberlerin Ağında İslam", "Kültür ve Emperyalizm", "Entelektüel; Sürgün, Marjinal, Yabancı", ve F. Jameson T. Eagleton ve E. Said'in yazılarından oluşan "Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazım".

    1990'lı yılların başından bu yana lösemi hastası olan Said, 25 Eylül 2003'te New York'taki bir hastanede 67 yaşında hayata veda etti.
     
  11. EjjeNNa Administrator

    Muhammed İkbal (1873 - 1938)

    1873'de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Kur'an üzerine aldı.


    Kur'an eğitimini medresede tamamladıktan sonra, Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle İslam edebiyatıyla ilgilenmeye başladı. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Doğu Dilleri Fakültesi'ne hoca olarak tayin edildi. Bu yıllarda Muhammed İkbal'in şiirleri de yayınlanmaya başlandı.


    1905'de Londra'daki Chambrich Üniversitesi'nin felsefe ve iktisat bölümünden mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde hocalık yaparken, bilhassa Londra'da ilgi görmesine sebep olacak çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal, savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi'nde felsefe dalında doktora yaptı.


    1908'de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.


    Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise, "Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir" şeklinde idi.


    Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında ve Pakistan'ın kuruluşunda büyük tesiri olmuştu. Bu yönüyle İkbal M.Akif Ersoy'a da benzetilmiştir.


    Uzun süren bir hastalıktan sonra 21 Nisan 1938'de vefat etti.
     
  12. EjjeNNa Administrator

    Karl Marks (1818 - 1883)

    Karl Marx, 5 Mayıs 1818'de Almanya'nın Rhine Eyaleti'nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğretimini Trier'de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans'ın derslerini izledi. 1841'de "Demokritos'un ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları" adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.

    Sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach'ın etkisinde kalıp 1842'de, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.

    Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843'te çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalen ile evlendi. Rheinische Zeitung gazetesi 1843'te kapatıldıktan sonra Paris'e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları'nı yayımladı (1844). Derginin bu ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal savaşım konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Engels'le dostluk kuran Marx okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları'nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu hümanist bir felsefe geliştirdi.

    Engels'le ortak ilk metninde (Kutsal Aile, 1845) tarih felsefesini maddeci görüş açısından eleştirdi. 1845'te Vorwarts gazetesi yazıkurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksele yerleşti. Birkaç ay sonra Engels'in de Brüksel'e gitmesiyle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği'ni kurdu ve Engels'le birlikte bir komünist yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği'nin isteği üzerine Komünist Manifesto'yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel maddeciliği geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.

    1848 İhtilali patlak verince, Belçika'dan sınır dışı edilen Marx, Köln'e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı (Ücretli Emek ve Sermaye, 1849).

    Almanya'dan, hemen sonra da yeniden Fransa'dan sınırdışı edilince, 1849'da, ömrünün sonuna kadar kalacağı Londra'ya yerleşti. Yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital'i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yıllarında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı.

    1864'te Uluslararası İşçiler Derneği'nin kurucuları arasında yeraldı. 1. Enternasyonal'in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital'in birinci cildini Almanya'da yayımlattı (1867). Kızını görmek için gittiği Paris'te Paris Komünü'ne tanık oldu. İngiltere'ye dönünce Fransa'da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital'in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring'e karşı kalem tartışmasında Engels'i destekledi. Anti-Dühring'in (1878) bir bölümünün yazımında Engels'le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kaldı. 14 Mart 1883'te Londra'da öldü.
     
  13. EjjeNNa Administrator

    Yunus Emre (1238 - 1328)

    Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi, Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir.
     
  14. EjjeNNa Administrator

    Ali ibn Abbas

    10. yüzyılda yaşayan Ali ibn Abbas Ortaçağ'ın önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sınaat (Tıp Sanatı) adlı kitabı tıpla ilgili bütün konuları içermektedir ve İbn Sinâ'nın el-Kanun fî't-Tıb (Tıp Biliminin Kanunu) adlı yapıtı yazılıncaya kadar İslâm Dünyası'nda el kitabı olarak kullanılmıştır.


    Ali ibn Abbâs bu yapıtında baştan ayağa doğru, bütün beden hastalıklarını sırasıyla konu edinmiş ve bunların belirtileri ile teşhis ve tedavileri hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Yaralar, tümörler ve taşlar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karşılaşıldığında, cerrahların şu koşulları göz önünde bulundurmaları gerektiğini savunmuştur:


    1. Cerrahın anatomi bilgisi yeterli olmalıdır.

    2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.

    3. Ameliyat sonrasında, hastanın bakımına önem verilmelidir.


    Yapıtın başlarında bulunan anatomi bölümünde, damarlara ilişkin yapılan açıklamalar tıp tarihi açısından önem taşımaktadır. Damarları iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarların çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalın olduğunu belirtmiştir.
     
  15. EjjeNNa Administrator

    Abderalı Demokritos

    Doğum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon'dan 30 yıl sonra doğduğu sanılmaktadır. Çok gezmiş, Babil'e ve matematik öğrenmek üzere Mısır'a gitmiş ve orada beş yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan'a kadar uzanmış olduğu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin değil, bir bilgi arayıcısıdır.


    Demokritos'a göre, evren doluluk ve boşluktan oluşmuştur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuştur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluşmuşlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; şayet bunları oluşturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen değişim, atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine ilişkin güçlü bir yaklaşımın eksikliği duyulmaktadır.


    Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleşimine ruh dediği gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras'ın belirttiği anlamda bir nous da bulunmaz.


    Hindistan'da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. Eğer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız değildir; çünkü Demokritos İran'da bulunduğu sıralarda doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiş olabilir. Gerek Yunan'da ve gerekse Hint'te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün Doğu kökenli olduğuna ilişkin başka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos'a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton'a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca'ya çevirmiştir.


    Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.


    Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet'te, kürenin veya dairenin teğetle ortak olan bir tek noktası bulunduğunu ve teğet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceğini ve teğet olma özelliğini kaybedeceğini söyler.


    Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriğine ilişkin fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Chrysippus'a dayanarak Plutarkos'un yapmış olduğu şu aktarma gerçekten çok ilginçtir :


    "Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir."


    Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluştuğunu göstererek Archimedes'e yaklaşmıştır. Demokritos şunu sezmiştir : Eğer iki piramit, eşit tabana ve eşit yüksekliğe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eşit yüksekliklerden kesildiklerinde oluşan piramit kesitleri birbirlerine eşit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eşit olduğu için, iki piramidin hacimleri de eşittir. Bu bir bakıma, Cavalier'in ortaya koyduğu, "İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eşit iseler, bu iki hacim eşittir." ilkesine benzemektedir.


    Demokritos'un incelemiş olduğu konular, Eukleides'in Elementler'de incelemiş olduğu bazı konularla paralellik göstermektedir.


    İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.


    Platon, Demokritos'tan hiç söz etmez, ama Aristoteles övgüler düzer. Archimedes ise, aynı taban ve aynı yüksekliğe sahip bir koni ile bir silindirin hacimleri arasında 1/3 oranının bulunduğunu keşfetmiş olmasına büyük bir değer verir; ancak bunun kanıtını vermemiş olduğunu da ekler.


    Demokritos'un Gezegenler Üzerine ve Büyük Yıl veya Astronomi adlı yapıtları ise astronomiyle ilgilidir. Yer'in, ortası delik, düz bir disk biçiminde olduğuna inanır. Gök küresini, kuzey ve güney gökküreleri olmak üzere iki yarım küreye böler ve güneydeki yıldız kümelerinin kuzeydekilerden farklı olduklarını söyler. Bu görüşleri, Yer'in düz olmasıyla nasıl uzlaştırabilmiştir? Bunu açıklamak güçtür; ancak bu yaklaşımı, kendisinin büyük ölçüde Babillilerin etkisi altında kaldığını göstermektedir.


    Aynı zamanda iyi bir kozmologdur (yani evrenbilimcidir). Ona göre, evrende çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde dünyalar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bazıları oluşmaktadır; bazıları oluşmuştur ve bazıları ise çökmektedir. Bunlardan bazıları çarpışarak yok olurlar. Bazılarında su, bitki ve hayvan yoktur. Bizim bölgemizde ilk önce Yer oluşmuştur. Ay, yıldızların en altında bulunur; onu Güneş ve gözle görülebilen beş gezegen izler.
     
  16. EjjeNNa Administrator

    Victoria Camps (1941 - .... )

    Kendisini ‘‘milliyetsiz’’ olarak tanımlayan Victoria Camps, 1941 yılında İspanya'nın Barcelona kentinde dünyaya geldi. Barcelona Üniversitesi'nde felsefe, Bağımsız Barcelona Üniversitesi'nde ise etik hocası. Ölü Tanrı'nın İlahiyatçıları (1968), Analitik Felsefe ve Pragmatik Dil (1976), Etik İmgelem (1983), Etik, Retorik, Siyaset (1988) Halk Erdemleri (1990), Gündelik Hayatın Huzursuzluğu (1996), Kadın Yüzyılı (1998) gibi mühim kitapların altında imzası var. Barcelona'daki çeşitli hastanelerin etik komitesinde yer aldığı gibi, çeşitli alternatif kuruluşların da başkanlığını veya yönetim kurulu üyeliğini yürütüyor. Bir taraftan da, Isegoria Dergisi'nin yazı kurulu üyeliğini ve Etik Tarihi isimli ortak bir kitabın koordinasyonunu yapıyor.


    ‘‘Geleceği geçmişten değil, bugünden başlayarak inşa etmeliyiz’’ diyen Camps, Katalan milliyetçiliği kadar, İspanyol milliyetçiliğine de karşı çıkıyor.
     
  17. EjjeNNa Administrator

    Klemens von Metternich (1773 - 1859)

    Prens Klemens von Metternich, Avusturya’lı diplomattır. Aslen Alman olan Metternich, 1790’da Avusturya tebası olup dış işlerine girdi. 1795’te Almanya şansölyesi (İmparatorluk başkanı) von Kaunitz’e damad oldu. Çeşitli elçiliklerden sonra 1806’da tayin edildiği Paris büyükelçiliğinde dünyaca tanındı. Bu sırada Fransa’da I. Napoleon imparator idi. 1809’da Avusturya imparatorluk şansölyesi (federal başbakan) ve dışişleri bakanı oldu. Genellikle bu iki görevi birlikte yürüttü. İç aleminde nefret ettiği, Avrupa’nın düzenini bozan Fransız ihtilali’nin en büyük anarşisti saydığı Napoleon’u yıkmak için, çok sinsi bir diplomasi yürütmeye başladı. Resmen Fransa’nın müttefiki idi, fakat o bu görüntü altında Napoleon’a karşı gizliden gizliye politikalar üretiyordu. 1813 sonunda resmen Fransa’ya cephe aldı. Metternich 1814-1815 yıllarında yapılan ve “Napoleon’un karma karışık ettiği” Avrupa’yı yeniden düzenleyen Viyana Kongresi’nin toplanmasına öncülük etti. Avusturya o kadar güçlü olmamasına rağmen kongreye hakim oldu. Metternich hemen hemen bütün söylediklerini kabul ettirdi.

    Fransız ihtilaline ve onun getirdiği prensiplerin, bilhassa cumhuriyetin amansız düşmanı olan Prens Klemens von Metternich, “devletlerin, hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi olacağı” fikrindeydi. Bu suretli Kutsal ittifak denin birliği meydana getirdi. İngiltere ve Fransa gibi liberal krallıklar katılmamakla beraber, bu anlaşmanın ruhuna sadık kalındı.

    Avrupa’da 1830 ihtilalleri, büyük diplomatı müşkül durumda bıraktı., fakat avrupa düzeninin bozulmaması için mümkün mertebe çalıştı ve krizi atlattı. İhtilalcilere karşı amansız, ihtilalci olmayan halka karşı liberaldi. Avusturya imparatorluğunun suni yapısını biliyordu. Bu yapının parçalanmasından yalnız Almanlık ve Habsburglar’a bağlılık bakımlarından değil Avrupa düzeni ve barışı bakımından da endişe ettiği çok açıktı.

    1848 ihtilali, yarım asırlık Metternich sistemini yıktı. 75 yaşına gelen Şansölye, tam 39 yıllık aralıksız bir başbakanlık ve dış işleri bakanlığından ve bu müddet içinde Avrupa sisteminin düzenleyicisi, koruyucusu olduktan sonra istifa etti. İmparator da değişti ve 18 yaşındaki Franz-Joseph tahta geçti.

    Metternich 1848 ihtilalinden tam 11 yıl sonra 1859’da öldü. Hatıraları oğlu Prens Richard von Metternich-Winneburg (1829-1895) tarafından yayınlandı.
     
  18. EjjeNNa Administrator

    Abderalı Protogoras ( .... - .... )

    Sofistlerin en önemli temsilcilerinden birisi olan Protogoras, konferanslar ve dersler vererek bütün Yunanistan'ı dolaşmış ve kısa bir süre içinde çok zengin olmuştur. Felsefesi, bir çeşit Herakleitoscu relativizm idi. Gerçeği konu alan kitaplarından birinde "İnsan her şeyin ölçüsüdür", yani mutlak bir gerçeklik yoktur diyordu. Yine başka bir kitabında, "Tanrılara gelince, onların var olup olmadıklarını söyleyemem. Pek çok şey, bizi gerçeği bilmekten alıkoyar. İlk olarak maddenin karmaşıklığı, sonra insan yaşamının kısalığı." demiştir. Bu sözler atomcuları çok kızdırmıştı; kitaplarını Agora'ya götürüp yakmışlar ve kendisini de ölüme mahkum etmişlerdi. Ancak Protogoras, son anda kaçmayı başarmıştır.


    Protogoras'a göre, bilim edinmek için yapılacak çalışmalar değersizdir. Bu görüşleri nedeniyle, Protogoras'ın bilimin gelişmesini engellediği savunulur.
     
  19. EjjeNNa Administrator

    Gianni Vattimo (1936 - .... )

    İki büyük Alman düşünürü Nietzsche ile Heidegger'in ortaya koyduğu düşünceler üzerinden giderek özellikle yorum bilgici felsefe bağlamında ortaya koyduğu özgün yorumlarla yakın dönem kıta felsefesinin adından en çok söz ettiren İtalyan felsefecisi. 1936 yılında İtalya'nın Torino kentinde doğan Gianni Vattimo, "Liceo classico" adı verilen zorlu klasik çalışmalar programını başarıyla tamamladıktan sonra, Luigi Pareyson ile birlikte Torina Üniversitesi'nde 1950'li yılların ortalarına dek Alman felsefesi yönelimli çalışmalarda bulundu. Pareyson, 1940'ların başlarında faşist rejim altındaki İtalyan kültürünün özgür düşünme ortamından bütün bütün yoksun olması gerçeğine karşın, İtalya'da varoluşçuluğu keşfetmeyi başarmış tartışmasız ilk büyük düşün adamıdır. Nitekim savaşın bitimini izleyen yıllarda, faşizmin küllerinden yeni ve daha kozmopolit (evrendeşçi) bir kültür yaratma amacıyla yürütülen ortak bir çabanın göze çarptığı İtalya'da, Pareyson Heidegger düşüncesini yorum bilgisi disipliniyle birlikte çağdaş İtalyan felsefesine tanıtan ilk kişilerden biri olmuştur.

    Vattimo, Pareyson'un yönetiminde Torino Üniversitesi'nde doktorasını verdikten sonra, felsefe çalışmalarını Batı Almanya'daki Heidelberg Üniversitesi'nde, her ikisi de 1920'lerde Marburg'da Heidegger'in öğrencisi olan Hans-Georg Gadamer ve Karl Löwith'le birlikte sürdürmüştür. 1960'ların başlarına gelindiğinde, Vattimo'nun yürütmekte olduğu araştırmaların yönünü XIX ile XX. yüzyıl felsefelerine, en çok da öteden beri fırsat buldukça hep çalıştığı bir alana, yorum bilgisi ile varlık bilgisine çevirdiği görülmektedir.

    Vattimo'nun düşünce yolundaki bu yön belirleyişi ya da yönünü bulmuşluk duygusu, 1960'lardan başlayıp 1990'lara dek süren yoğun bir düşünce üretimine, özellikle de Schleiermacher, Nietzsche ve Heidegger felsefeleri üzerine odaklanan bir dizi kitabın ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Öyle ki 1966'da -henüz 30'undayken- Vattimo, Royaumount Heidegger Kollokyumu'nda sunmuş olduğu son derece övgüye değer bir bildiriyle uluslararası tanınırlık kazanmıştır. Pareyson'un öğretim üyeliğinden emekliye ayrılmasıyla Estetik Profesörü olarak onun yerine Torino Üniversitesi'ne atanan Vattimo, 1982'den beri de aynı yerde Kuramsal Felsefe Profesörü olarak çalışmalarını hız kesmeden sürdürmektedir.

    Düşüncelerine çok genel olarak bakıldığında, yorum bilgici düşünme kipine geçişi hem geleneksel metafiziğin hem de modernliğin sonunun doğal bir sonucu olarak değerlendiren Vattimo, bir yandan "temeldenci" düşünce dizgelerinin sona erişinin "özgürleşimci” ve "aydınlanmacı" bir yaşam bağlamına yol açtığı gerçeğine parmak basarken, öbür yandan bu yeni durumun modern toplumlar ile bireylerin deneyimleri üzerindeki açılımlarını araştırmaktadır.

    Vattimo, Nietzsche ile Heidegger'in izinden yürüyerek, il pensiero debole diye adlandırdığı, Türkçe'ye "güçsüz düşünce" diye çevrilebilecek düşünce çerçevesinde, çağdaş dünyada kendisine dayanabileceğimiz sağlam bir varlık yapısının olmadığı saptamasından yola koyularak varolan bütün her şeyin tarihsel bakımdan belirlendiğini, dilsel sınırların dışında herhangi bir varlık bilgisel ilişki tasarlamanın bütünüyle olanaksız olduğunu ileri sürmektedir. Vattimo'ya göre "güçsüz düşünce", hep kendisini aşan bir söylem olarak tasarlanan, seslendiğiyle yetinmeyen felsefi usun yeniden değerlendirilmesine olanak tanıdığı gibi, günümüzün modern dünyasındaki deneyim süreksizliklerini ve kopukluklarını görebilmemizi sağlamaktadır.

    Vattimo, kendi kuşağının Avrupa'daki pek çok üyesi gibi, 1968 öğrenci başkaldırısı sonrasında oluşan toplumsal durumdan önemli ölçülerde etkilenmiştir. Nitekim 1974 yılında Nietzsche üstüne yazdığı II soggetto e la maschera (Özne ile Maskesi) başlıklı çalışması 1968 başkaldırısıyla birlikte meydana gelen "burjuva öznenin ölümü" gibi son derece önemli bir olayı hem Marxçı ve Nietzscheci kavramlarla harmanlayarak çözümlemekte, hem de söz konusu ölüm olayını canı gönülden olurlayarak taçlandıran izlekler yansıtmaktadır.

    Yine aynı dönemde Vattimo, dönemin toplumsal yaşam pratiklerine etkili bir biçimde katılmış, kısa bir süreliğine olsa da Torino'daki Radikal Parti'nin güncel politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynamıştır. 1970'lerin sonlarından bu yana, özellikle il pensim debole'ye ilişkin yazılarıyla İtalya'nın en seçkin, en gözde çağdaş felsefecilerinden biri olarak tanınan Vattimo, modernliğin sonuna gelindiği bir dönemde düşünce ile varlığın "güçten düşmüşlüğü" üstüne sunduğu yorumlarla, 1980'li yıllar boyunca İtalya'da üstünde durmaya değer bir tartışma ortamının doğmasına yol açmıştır.

    Vattimo'nun yazdığı kitaplar arasında en önemlisi olarak gösterilen Modernliğin Sonu: Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorum bilgisi (La fine della modernita: Nichilismo ed ermeneutica nella cultura post-moderna, 1985) kendi deyişiyle en genel anlamda ait olduğu "Avrupa Yoksayıcılık Geleneği" çerçevesine yerleştirilerek anlaşılması gereken bir çalışmadır. Ne var ki yoksayıcılık geleneğinin Almanya ile Fransa gibi ülkelerdekinin tersine İtalya'da öyle çok derin kökleri olmadığından, Vattimo ister istemez geçmişin ya da günümüzün öteki İtalyan felsefecilerinin yapıtlarına ancak tek tük göndermede bulunabilmiş, kendi düşünsel yönelimlerini besleyebilmek amacıyla sıcak ve etkin bir tartışmaya girebileceği bir İtalyan düşünürü olmayışının büyük eksikliğini çekmiştir. Nitekim bu eksiklik nedeniyle uzun yıllar çalışmalarını Nietzsche ile Heidegger üstüne yoğunlaştıran Vattimo, son dönemlerde Avrupa felsefesinin gelişiminde kilit önemde değeri bulunan düşünürlerden biri olmaya başlanmıştır.

    Vattimo'nun çağdaş felsefede yaşanan bunalımın bir "bunalım felsefesi" ürettiğini açımlamaya yönelik olara geliştirdiği "güçsüz düşünce" tasarımı da son çözümlemede bu bunalımın en iyi biçimde teşhis edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu bağlamda Vattimo'nun postmodern felsefesinin önemi, günümüzde düşüncenin yaşadığı tıkanıklık durumundan kurtulmak için felsefece yoksayıcılığın içerdiği olanakları özgün araştırmalarla ortaya koymuş olmasında yatmaktadır. Vattimo'nun Modernliğin Sonu'ndaki ana uslamlaması, yoksayıcılık ile yorumbilgisi (Ya da "yorumlama felsefesi") arasındaki kilit önemdeki bağlantılardan birini kendisinden yararlanmaya açmaktadır. Nitekim yapıtın alt başlığı Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorumbilgisi de açıkça bunu öne sürmektedir. Doğruluğun değere (ya da Nietzsche'nin "inanç" yerine kullandığı terimle bir "bakışaçısı"na) indirgenmesi, sırasıyla yeni bir doğruluğun ya da düşünme için yeni bir temelin bulunmasına götürmez; çünkü varolan tek dünya "ayrım dünyası"dır.

    Ayrım felsefesi bütün metafizik doğruluk savlarının olduğu gibi bütün mantık dizgelerinin de sökülmesine ya da yıkılmasına yoğunlaşmaktadır; ama aynı anda ortadan kaldırılmış olanın yerine geçme olasılığı bulunan yeni bir doğruluk olanağını da, yeni bir us olanağını da yadsımaktadır: XX. yüzyılın insanı için çelişen, çoğunlukla da birbirleriyle çatışan yorumlardan başka bir çıkış yoktur. Bu bakımdan Modemliğin Sonu, belli ölçülerde, Nietzsche ile Heidegger'in kendilerine özgü yoksayıcılık tasarımları arasındaki ayrılığı da araştırmaktadır. Vattimo, Nietzsche'nin yoksayıcı düşüncede "erk istenci"nin değiştirilmesi olanaklı olmayan başköşedeliğini vurgulayışını gözden geçirerek düzeltirken Heidegger'i izlemektedir.

    Vattimo, bir başka önemli yapıtı La societa trasparente'de (Şeffaf Toplum, 1989), sürülen modern yaşamda karşılaşılan modem hastalıkları sonuna dek götürerek bir bunalım haline getirmenin doğruluğunu savunmaktadır. Buna göre, modern bunalımın koşulları yaratıldığı vakit, "tarihsel yenilik" düşüncesine anlam ve değer yüklemenin felsefi zemini ortadan kalkacak, böylelikle de modernlik hareketi kendiliğinden kendisini çözüştürecektir. Yenilik tasarımının yadsınmasıyla birlikte, büyük darbelerle bile yıkılacak gibi görünmeyen modernlik yapısı bastığı zemini yitirdiğinden ötürü bütün temelleriyle birlikte kendiliğinden çökecektir.

    Geleneksel metafiziğin zaman tasarımlarından kurtarılarak tarihin anlamına açıldık getirilmesiyle tarih sonrasına (post-history) giden yolun önünün açılacağını düşünen Vattimo, modernliğin sonuna varabilmek için öncelikle "tarihin sonu" görüşünün yaşama geçirilmesinin gereğine değinmektedir. Bu anlamda Vattimo, çağdaş tarih deneyimini "tarihin sonu deneyimi" olarak okumasına karşın, bu okumanın kesinlikle zamanın akışının sonuna ya da toplumsal yapının sonlanışına karşılık gelmediğini özellikle belirtmektedir. Vattimo'nun okumasında tarihin sonu deyişinden anlaşılması gereken, kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve birlikli olarak deneyimlenen belli türden bir tarih duyumunun sona ermiş olmasıdır.

    Vattimo, Şeffaf Toplum başlıklı çalışmasında sunduğu bu çözümlemeden yola koyularak, yenilik düşüncesinin yerine, "yaşanmış bir acıyı ya da kötü olayı yenebilmek" anlamına gelen Heidegger'in Verwindung kavramından esinlenerek geliştirdiği ve "yeniden anımsama", "yeniden düşünme", "yeniden yapılandırma" tasarımlarında en iyi biçimde örneklendiğini düşündüğü "yeniden-lik" deneyimini derinleştirmeyi önermektedir. Son çözümlemede, Vattimo'nun post-modern felsefesi, Nietzsche ile Heidegger tarafından uzun uzun çözümlenen modern yoksayıcılık deneyiminin izlerinin geleceği yaratma yolundaki olumlu içerimlerinin "teknolojikleştirilmiş toplum" ile "ussallaştırılmış birey" pratikleri üstüne odaklanarak araştırılmasından oluşmaktadır.
     
  20. EjjeNNa Administrator

    Jürgen Habermas (1929 - .... )


    Geliştirdiği "İletişimsel Eylem Kuramı" ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu'nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği "kamusallık" ile "özgür kamusal ussallık" anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas, 1968 yılında yayımladığı “Bilgi ile İnsan İlgileri/Çıkarları” (Erkenntnis und Interesse) adlı kitabıyla Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramının önde gelen adlarından biri olarak düşün çevrelerinin dikkatlerini bir anda üstüne çekmiştir.

    1981 tarihini taşıyan iki ciltlik “İletişimsel Eylem Kuramı” (Theorie des komunikativen Handelns) adlı çalışması toplum kuramına yapılmış çok önemli bir katkı olarak görülmektedir. Söz konusu yapıtında Habermas, temelde tek yönlü ussallaştırma sürecinin sonucu olarak modem toplumun karşılaştığı çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel bunalımların kökenlerini ortaya koymakta, bu bunalımlar sürecinin aşılması bağlamında temelde "uzlaşım" yoluyla normlar ile değerler üstüne kurulmuş ortak karar alma biçimlerini savunan bir çözüm önerisi getirmektedir.

    1962 yılında yayımladığı ilk çalışması Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”da (Strukturwandel der Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft) Habermas, devlet ile toplum arasında hiç değilse belli bir süreliğine arabulucu olacağı düşüncesiyle önerilmiş burjuva kamusal alanının izlerini sürmektedir. Özünde liberal kapitalizmin ekonomik ve toplumsal koşullarında köklenen burjuva kamusal alanı, özel kulüpler, kareler, eğitimli topluluklar, yazınsal örgütlenmeler, yayınevleri, dergiler ve gazeteler gibi devletin saltıkçı iktidarına karşı XIX. yüzyılda ortaya çıkan sosyokültürel kurumlara göndermede bulunmaktadır. Bir bütün olarak alındıklarında tüm bu kurumlar, çeşitli temel hak ve özgürlüklerin yasalaşmasıyla belli ölçülerde güvence altına alınmış "özel kişilerin kamusal düşünme alanı"nı oluşturmuştur.

    Kuramsal bakımdan (bir ölçüde pratik bakımdan da) söz konusu kamusal alan, hem piyasanın özel alanından hem aileden hem de devletin siyasal jktidarından farklıdır. Bu açıdan bakıldığında, özel kişiler kendi ortak çıkarlarını ortaklaşa bir biçimde düşünme noktasına geldikleri her anda bir alan oluşturmaktaydılar. Bu kamusal alanın temel işlevi, yönetsel devlet eliyle uygulamaya konan siyasal iktidarı bir yandan sınırlamakken, bir yandan da onu meşru kılmaktır. Buna karşı Habermas'ın savı, bu kamusal alan tasarımının oldukça sınırlı bir yaşam oluşturduğu yönündedir. Kuram düzeyinde "düşünen kamu" tasarımı gerek tutucularca gerekse ilericilerce kuşkuyla karşılanmış olsa da liberal kuramda kamusal alanın savunulması kısıtlı bir dizi doğal siyasal hakkın ya da yurttaşlık haklarının biçimsel teminatından ileri gitmemekteydi. Tarihsel bir görüngü olarak burjuva kamusal alanı da eş derecede talihsiz bir yazgının kurbanı olmuştur.

    Habermas, XIX. yüzyılın ikinci yansında "sivil toplumun yeniden feodalleşmesi" diye adlandırdığı saptama doğrultusunda "sivil toplumun ticarileşmesini, siyasal ya da siyasal olmayan otoritenin bürokratikleşmesini, en önemlisi de kitle iletişim araçlarını yönlendirip güdümleyen propaganda güçlerini büyüteç altına almaktadır. "Yeniden siyasallaşmış alan", burjuva kamusal alanının, tüketime yönlendirilmiş bir toplumun, yarışmaya dayalı bir siyasetin zorunlu toplumsal koşulu olan devlet ile toplum arasındaki ayrımı kemirmektedir.

    Habermas, burjuva idealinde açığa vurulan normatif iddiaları asla ortadan kaldırmamış olmasına karşın, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşmü geç dönem kapitalist toplumun başkalaşmış koşullan altında yenilenmiş bir kamusal alan olanağına oldukça temkinli yaklaşmaktadır. Aradan ancak otuz yıl geçtikten sonra Habermas “Olgular ile Normlar Arasında” (Faktizitat und Geltung, 1992) adlı kitabındaki oldukça iyimser bir notta karmaşık, çoğulcu toplumlarda demokrasi umuduna geri dönmektedir.

    1960'lı ve 70'li yıllarda Habermas, birbiriyle yakından bağlantılı bir dizi konunun izini sürmüş; "siyasetin bilimselleştirilmesi"ni, çağdaş toplumlarda giderek arttığını gözlemlediği "teknokrat bilinç"i kesin bir dille eleştirmiştir. Habermas'a göre teknokrasinin her yeri sarması kaçınılamayacak bir durum olmamasına karşın, kuram ile pratik arasındaki, pratik bilgelik (phronesis) ile teknik beceriler (tekhne) arasındaki klasik ayrımın korunamamış olması böyle bir sonucu doğurmuştur.

    Birçoğu “Kuram ile Praksis: Toplum Felsefesi Araştırmaları” (Theorie und Praxis: Sozialphilosophische Studien, 1963) adlı kitapta toplanmış bir dizi etkili yazısında Habermas, söz konusu ayrımın Hobbes'tan Hegel'e oradan da Marx'a dek modern siyaset kuramında hangi yollarla ortadan kalkmış olduğunun izini sürmektedir. Bu noktada Marx'a karşı Habermas, yabancılaşmış emeğin sonunun tek başına toplumsal aydınlanış getirmeyeceğini ileri sürerek, Marx'ın kendi "pratik" kavramının, onunla ilgili ve bir o denli önemli olan emek ile ortak dünya yorumlarına dayalı toplumsal etkileşim tarzları arasındaki ayrımı gölgelediğini dile getirmektedir.

    Marxçı kuram Habermas'ın bakış açısına göre insan eylemlerini salt üretim paradigması içinde kalarak kavramsallaştırmadaki ısrarı nedeniyle insan eylemlerinin özünü oluşturan iletişim boyutunu görememiş; buna bağlı olarak da yanlış çıkarım mantıklarına dayalı yanlış sonuçlara varmıştır.

    Yine bu aynı dönem boyunca Habermas, Alman toplumbiliminde "olguculuk tartışması" diye bilinen tartışma bağlamına oldukça dizgeli ve kapsamlı bir olguculuk eleştirisiyle katkıda bulunmuştur. Söz konusu eleştiri, eleştirel bir girişim olarak bilgi kuramını kaynağına alarak, Kant ile başlayıp XX. yüzyılın başında da görece eleştirel olmayan "bilim kuramı" haline gelişine değin "bilgi kuramının çözülmesi" sürecini incelemektedir.

    Habermas'a göre olguculuk (ya da bilimcilik) hiçbir eleştirel çözümlemeye ya da temellendirmeye gerek duymaksızın yalnızca bilimlerin gerçek bilgi verebileceği sayıltısı üzerine kurulmuştur. Habermas, özellikle o dönemde çok gözde olan bu görüşe karşı çıkmış, bütün bilgi biçimlerinin de temel insan çıkarlarından ya da ilgilerinden doğduğunu ileri sürerek bilimin eleştirisine yönelik sağlam bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Habermas, farklı bilgi türlerinin birbirlerinden ayırt edilmelerine olanak tanıyacak "yarı-aşkın" ya da insanbilimsel bakımdan kökleri derinlere uzanan" üç bilişsel ilgi/çıkar tanımlamaktadır: teknik ilgiye / çıkara karşılık gelen doğa bilimleri; pratik ilgiye/ çıkara karşılık gelen tarihsel-yorumbilgisel bilimler, aydınlanışa karşılık gelen eleştirel bilimler (örneğin, kendi bilimsel temellerini yanlış anlamaktan kurtulmak koşuluyla Marxçılık ile ruh çözümleme).

    Böylelikle Habermas, toplum kuramı aracılığıyla bilgi kuramının devamlılığını sağlamış olduğu gibi, etkili bir olguculuk eleştirisi doğrultusunda eleştirel bir toplum kuramı için de "prolegomena", bir başlangıç noktası ya da ilk adım sunmuş olmaktadır. Ancak bu çabanın insanbilimsel desteklerini tam olarak içine sindiremeyen Habermas, çalışmalarında öteden beri etkili olan dil konusuna dönerek, "dilsel dönemeç"ten geçmiş bir bağlamda düşüncelerini yeniden yapılandırmıştır.

    Habermas'ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda "uzlaşım yönelimli" (iletişim yönelimli) eylemler ile "başarı yönelimli" (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da "stratejik eylemler" ile "araçsal eylemler" arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler.

    Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas'a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.

    Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel "konuşma edimi"ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır: 1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan; 2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları; 3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları. Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır.

    Habermas'ın geliştirdiği özgün "söylem etiği" (iletişim etiği) onun iletişim kuramının ayrılmaz bir bileşenidir. Söylem etiğinin temelde yararcılık ile Kantçı etik kuramlarına karşı bir seçenek olarak geliştirilmiş; uzlaşım sonrası bir etik anlayışa karşılık gelen bir yaklaşım olduğunu söyleyen Habermas, bu yaklaşımın ana düşüncesinin birbiriyle çarpışan farklı savların geçerliliklerinin sınanabilmesine olanak tanıyacak bir uslamlama ilkesi geliştirmek olduğunu belirtmektedir. Habermas'a göre böyle bir ilke, ancak iletişim ile uslamlamanın genel pragmatik varsayımlarına bakılarak temellendirilebilecek bir ilkedir. İlkeyi temellendirirken Habermas'ın izlediği yol en genel anlamda şu biçimde özetlenebilir: Belli ifadeleri dile getirirken konuşmacılar en azından üstü örtük bir biçimde farklı türden geçerlilik savlarına başvurmaktadırlar. Bunlar sırasıyla "doğruluk savı", "normatif doğruluk", "içtenlik ya da dürüstlük" diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş "ideal konuşma ortamı"nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır.

    Habermas, 1992 yılında yayımladığı “Olgular ile Normlar Arasında” başlıklı görece yakın tarihli kitabında önceki çalışmalarında ilgilendiği siyasal sorunlara yeniden dönerek iletişimsel eylem kuramının siyasal içerimleri doğrultusunda bu sorulan başka bir gözle yeniden irdeleme gereği duymuştur. Kitabın temel savı, demokrasi (halk egemenliği) ile anayasacılık (bireysel hakların teminatı) arasındaki temel karşıtlığın, her ikisi de kavramsal olarak birbirlerine bağlı olduklarından, gerçekte olduğundan daha büyük gösterilmiş olduğunun tanıtlanmasıdır. Buna göre halk egemenliği ile temel haklar özünde aynı kaynaktan doğmaktadırlar; çünkü her ikisi de iletişimsel us kavramında örtük olarak bulunan bir idealden türemişlerdir.

    Habermas, hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca kültürel ve siyasal tartışmaları yakından izlemiş; etkin bir biçimde bu tartışmalarda yer alarak çeşitli düşünürlerle sıcak polemiklere girmekten kaçınmamıştır. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri olan postmodernizm tartışması, Habermas'ın 1985 yılında yayımladığı Modernliğin Felsefi Söylemi: On İki Ders’in de (Der philosophische Diskurs der Moderne: Zwölf Vorlesungen) ana konusunu oluşturmaktadır. Habermas'ın kitaptaki temel savına göre, Nietzsche'den Foucault'ya, Lyotard'dan Demrrida'ya postmodern düşünceyi bina edenlerin çok büyük bir bölümü ironik biçimde hep o yerin dibine soktukları modern bilinç felsefesinden kurtulamamışlardır. Söz konusu gelenekte bilen ve eyleyen özne ya dünyada yer alan öteki nesneler arasında bir nesne olarak değerlendirilmiş ya da bilinç etkinlikleri yoluyla kavranamayacak aşkın bir özne olarak görülmüştür.

    Habermas bu durumdan kurtulmanın olanaklı tek yolunun öznelliğin bilinç felsefesinden kurtularak her zaman için "öznelerarasındalık" doğrultusunda yol alan iletişimsel eylem paradigması olduğunu ili sürmektedir. Buna bağlı olarak da çoğu postmodern düşünürün ileri sürdüğünün tam tersine, modernliğin henüz bütün olanaklarının tam anlamıyla araştırılmadığı düşüncesi temelinde, "bitmemiş bir tasarı" olarak gördüğü modernliğin tüketildiği sanılan ama gerçekte el değmemiş biçimde araştırılmayı bekleyen olanaklarının yeniden tartışılması gerektiğini savunmaktadır.
     

Sayfayı Paylaş