Evlilik & Aile

Konusu 'Anne-Çocuk' forumundadır ve Pelin tarafından 10 Şubat 2008 başlatılmıştır.

  1. Pelin Super Moderator


    Evliliğin Amaçları

    Biyolojik ihtiyacımız bizi evlenmeye yöneltir. Genlerimizin bizi evlenmeye sevk ettiğini bilmeliyiz. Bu olgu insan neslinin devamı içindir. Genlerimizde, en iyi adayı bulmak, onunla birlikte yaşamak ve çocuk meydana getirmek gibi bir talimatname vardır.

    Ayrıca psikososyal ihtiyaçlar da ancak evlilikle karşılanabilir. Onun dışında bu ihtiyaçları tam olarak karşılamak mümkün değildir. Ancak, doğa gereği olan evlenme kuralının da istisnası vardır. Evlilik kültürel bir olgudur Eğer kişi, ilgi ve zevk alanlarını çeşitli hale getirebilir, hormonlarını % 30-40 oranında kontrol edebilirse, kendini evlenmeden de mutlu edebilir.

    İnsanlar modernitenin değerlerini ne derece benimserse, evlilik kurumuna olan bağları da o kadar zayıflar. Modernizm evli çiftlere 'özgür yaşa, bağımsız ol, canının istediğini yap, çocuk seni engeller' tarzında bir mesaj vermiştir.

    Meselâ kadın, fizikî özelliklerinin aşırı yüceltilmesi sonucu, bu görüntüsünü kaybedince kendini çok kötü hisseder. Evlilik ise kadını fiziksel olarak yıpratır. O bu durumda, çocuk doğurması sonucunda oluşacak beden yıpranmasını düşünerek, kadınsı özelliklerini kaybetmemek ve aşınmamak maksadıyla annelik rolünden kaçınır. Meselâ bazı kadınlar, doğumdan sonra göğüslerinin bozulmaması için çocuklarını emzirmezler. Çocuk sahibi olmayı istememe de aynı düşüncenin bir sonucu, modernitenin sunduğu modellerin birer uzantısıdır.

    Hattâ aileler, kız çocuklarının meslek sahibi olmasını, kocasıyla geçinemezse boşanabilmesi için istemektedir. Onların eğitimine bu kadar önem verilmesinin sebeplerinden biridir bu. Böyle bir düşüncenin arkasında da bencil olmaya yapılan özendirme sözkonusudur. Savunma silahı olarak düşünülen bu durumun evlilik kurumuna sağladığı fayda tartışılır. Bu niyet ve amaçlar evlilik bağını zayıflatmaktadır.

    Gençlere, ' evlendikten sonra ne kendini ezdir, ne de karşı tarafı ez; evlilik bağlarını güçlendirmeye çalış!' fikri aşılanmalıdır. Bizim kültürümüzde, evlenilen insanın ailesine 'kaim valide ve kaim peder' denilir. Bu tabir, 'anne ya da baba yerine geçen' anlamına gelir. Kayınvalide ve kayınpeder, oğlunu evlendirdiği kişiyi kızı gibi görmelidir. Büyükler, gelin ne kadar yanlış yaparsa yapsın, kendi kızında hissettiği duyguları hissetmeli, hak duygusunu elden bırakmamalıdır. Aksi halde, 'geçinemezse, bırakır gider' düşüncesi, karşı tarafta kendini gerçekleştiren bir ön kabul olur. Şimdi bu insanların yerini; gelinini kızı, damadını oğlu yerine koyamayan aile büyükleri almaktadır. Bu bağlar zayıfladığından, evlilikler de zayıflamaktadır.

    Psikolojinin gizli yasalarından bir tanesi: 'İnsan, neye inanırsa ona göre davranır' kuralıdır.

    Meselâ kişi birini kötü kabul ettiği zaman, farkında olmadan ona kötü davranmaya başlar, karşıdaki de fark etmeden olumsuz tepkiler verir. İnsanlar kötü olmadığı halde ilişkiler kötüleşir, muhatabı birden kişinin düşmanı oluverir. Burada anne babanın, gelin ya da damadı kendi evlatları yerine ikame edememesinin getirdiği hoşnutsuzluk vardır.

    Bu noktada boşanmaların artması sadece bir sonuçtur. Bu olgular, pek çok kavramın zayıflamasının, toplumsal bağların ve insandaki erdemlerin azalmasının, ahlakî çöküntünün ve kişilerin şekle fazla önem vermesinin neticesidir. İnsanlar çok güzel giyinmelerine rağmen, gönülleri zayıflamıştır. Öncelikler değişince de boşanmalar, evlilikten korkmalar ve çok eşliliklerin sayısı artmaktadır. İnsanımız Batı'nın iyi değerlerini alırken maalesef hastalıklarını da almıştır.
     



  2. Pelin Super Moderator

    Sağlıklı Aile Kavramı

    Son zamanlarda birçok araştırıcı, sağlıklı aile modelinin farklı özelliklerini incelemişlerdir. Bir aileyi sağlıklı olarak tanımlamayı ne olduğunu araştırırken, buldukları şey "tek bir düşünüş tarzı" ile bunun açıklanamayacağıdır. Aile üyeleriyle ilgili olarak aşağıda sayılan özelliklerin bulunması bu aileyi sağlıklı aile kavramına yakınlaştırmaktadır.

    Aynı şartlarda bulunan aile üyelerinin birbirine karşılıklı sevgi ve güven duyması.
    Aile üyelerinin birbirlerinin algı farklılıklarına saygı göstermesi ve anlamaya çalışması
    Aile üyelerinin birbirleriyle iletişim kurabilme yeteneği.
    Aile üyelerinin değiştirilemeyecek durumları kabullenir olması.
    Ebeveyn ve çocuklar arasındaki sınırları açık ve seçik olarak belirleyebilme.
    Ayrıca bunlara empati yapabilme (Kendini karşısındaki insanın yerine koyarak düşünebilme) de eklenmiştir.

    Ailede bir veya daha fazla kişinin ruhsal hastalığının olması, o ailenin sağlıksız olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak, özellikle ailede bulunan çocukların temel ruhsal gereksinimlerinin daha iyi bir şekilde karşılanması ve ileriki yıllarda topluma daha mutlu bireylerin kazandırılabilmesi açısından soysa-kültürel çevre içinde yerleşmiş durumda olan ebeveynlik kavramına ve ebeveynliğin niteliklerinin kapsamına, bunların akıl sağlıkları da girmektedir.

    Ruhsal bozukluklar, stres altında olan küçük çocukları olan ve birçok sayıda çocuğa bakım veren ebeveynlerde, özellikle de annelerde daha sık görülmektedir. Ruhsal hastalıkların tedavi edilmedikleri durumlarda uzun süreceği ve tekrar edebileceği gözönünde bulundurulursa; ebeveynlerinde ruhsal hastalık olan çocukların, ebeveynlerinin birden fazla epizot (nüksetmesi) geçirmesi durumunda çocuklarda birden fazla gelişim evresi bu hastalıktan etkilenecektir. Daha sağlıklı aileler ve daha sağlıklı nesillerin oluşabilmesi açısından gerekli durumlarda vakit kaybetmeden konunun uzmanlarından yardım almanın önemi giderek daha çok açığa çıkmaktadır. Ailede ruhsal hastalığı olan bireyin, hastalığı ile ilgili bilgi sahibi olmak, aile içi daha iyi iletişim kurabilmenin yollarını aramak, problemle ilgili çözümler üretebilmek açısından gelişen tıp bilimi çerçevesinde ve bilimsel çalışmaların ışığı altında bilgi sahibi olmanın ne kadar önemli olduğu bugün yadsınamaz bir gerçektir.
     
  3. Pelin Super Moderator

    Evliliğe adım adım: Söz ve nişan hazırlıkları

    Hayatınızın en önemli kararının ilk adımını atıyorsunuz. Bir anda kendinizi tatlı ve heyecanlı bir koşuşturmanın içinde bulacaksınız. Bu koşuşturma içinde eğer iyi bir plan yapabilirseniz, bu zorlukları rahatlıkla atlatabilirsiniz.

    Her şey, öncelikle ‘kız istemek’ ile başlar... Genel olarak kız isteme merasimi kız tarafının evinde yapılır. Ailenin erkek tarafından büyüğü veya ailenin değer verdiği kişi, kızı ailesinden ”Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle ister.” Hemen ardından söz kahveleri ikram edilir. Genç çifte yüzükler takılırken, geleneksel bir konuşma yapılıp kurdele kesilir. Hatta bekarlara kurdeleden birer parça kesilerek verilir. Kurdele ne kadar kısa ise evlenme o kadar yakın zamanda gerçekleşir diye de bir rivayet vardır.

    Bu tip merasimlerde bir takım tecrübesizliklerden kaynaklanan yanlış anlamalar ve alınganlıklar olabilir. Mümkün mertebe olayları alttan alarak, sakince çözümlenmesini sağlamalısınız. Unutmayın ki düşüncesizce yapılan davranışlar ömür boyu süren kırgınlıklar ve küskünlükler yaratır.

    Söz gecesi kıyafetinde aşırıya kaçmayın. Gelin adaylarının sade bir etek-gömlek veya elbise, sade makyajla tamamlanmış bir saç modeli; damat adaylarının ise şık bir takım elbise, uyumlu bir kravat seçmesi uyfun düşer... Unutmayın hiç bir anne-baba böyle bir gecede moda dergisinden fırlamış gibi görünen bir gelin ve damat adayı ile karşılaşmak istemez.

    İlk puan her zaman kahveden gelir!
    Kızlar! Bir hafta öncesinden köpüklü kahve provasına başlamanızı öneriyoruz. Cezveye kişi sayısı kadar kahve fincanı su doldurun. İçine yaptığınız kişi adedinden 1-2 çay kaşığı fazladan kahve ekleyin. Eğer az şekerli isteniyorsa kişi başına çeyrek çay kaşığı, orta şekerli isteniyorsa kişi başına yarım çay kaşığı, şekerli isteniyorsa kişi başına bir çay kaşığı şeker koyun. Cezveyi normal ateşe koyarak köpürene kadar aralıklarla karıştırın. Kaynama sırasında asla karıştırmayın. Köpürdükten sonra fincanlara yarısını koyun ve kısık ateşte tekrar köpürtün. Bu arada o gece için taze kahve almayı da unutmayın.

    Kız evine giderken erkek tarafının kesinlikle unutmaması gerekenlerden birisi de söz çiçeğidir. Çiçeksiz kız istenmez. Genel olarak kırmızı gül buketi yaptırılır. Gül adedinin tek sayı olmasına da dikkat edin. Ama tabii ki müstakbel eşinizin hoşuna giden başka bir çiçeği de tercih edebilirsiniz. Size bir ipucu; bayanlar genelde orkide, zambak ve lilyuma bayılırlar. Bu arada her çiçek bambaşka duygular ifade eder. Mesela yanlışlıkla Açelya alayım demeyin. İşte bazı çiçeklerin ne anlattıkları:

    Açelya: Gerçek şu ki her şey bitti! Seni artık sevmiyorum.

    Çan çiçeği: Aşkımıza sadakatle bağlıyım!

    Çingülü: Zarif ve çok güzelsin!

    Gardenya: Beni unutma; gerçek aşkımsın!

    Gül: Sevgi...

    Pembe gül: Arkadaşımsın

    Kırmızı ve beyaz gül: Birliktelik isteği

    Kırmızı gül goncası: Genç ve güzelsin

    Hanımeli: Sana olan bağlılığım sonsuza dek sürecek

    Karanfil: Kişinin kendisine olan öz saygısını ve güzelliği ifade eder

    Koyu kırmızı karanfil: Kalbimi kırdın

    Pembe karanfil: Seni unutmayacağım

    Lale: Aşkı ifade eder

    Kırmızı lale: Aşkımı itiraf etmek istiyorum

    Mor leylak: Sana ilk görüşte aşık oldum

    Mor Menekşe: Düşüncelerimi zaptettin

    Orkide: Aşkım, sen çok güzelsin

    Papatya: Temiz bir kalbin simgesi.


    Çikolatayı da unutmayın!
    Çiçekten sonra söz merasiminin bir diğer unsuru da çikolatadır... Söz çikolatası genel olarak şık bir gümüş tepsi, gondol, kristal veya porselen derin bir tabağa yerleştirilir. Çikolatanın taze olmasına ve şık bir şekilde paketlenmesine özen gösterin. Böyle detaylar önemsenir!

    Çikolata, eve girerken gelinin annesine, çiçek ise müstakbel eşe verilir.

    Sıra nişana gelince...
    Ve işte düğününüze yalnızca bir adım kaldı. Nişanlanıyorsunuz... Birbirinizin bir takım huylarını yeniden keşfedebileceğiniz bir dönemdesiniz. Nişanlılık devresi, hazırlıklar artık hızlandığından dolayı ufak tefek streslerin yaşanabileceği bir dönemdir. Ama siz siz olun asla yerli yersiz olaylarda müstakbel eşinizin kalbini kırmayın. Şu andan itibaren her anınızın, koşuşturmanızın ve hatta stresin bile keyfini çıkarın.

    Nişan yerini seçerken...
    Bazı aileler nişan yeri olarak ev ortamını tercih ederken, kimileri seçimini sosyal mekanlardan yana yapar. Ev tercih edilirse, tören kızın evinde gerçekleşir. Nişan töreninde aile yakınları karşılıklı olarak ilk kez tanışacağından mekanın sıcak bir ortam olması daha iyi olur.

    Nişan yüzüğü
    Alyanslar iki insanın hayatları boyunca en uzun kullandıkları takılardır. Hayatınız boyunca en şık ve anlamlı aksesuarlarınız olacakları ve her bakışta o güzel gününüzü hatırlatacakları için alyanslarınızı içinize sinerek alın.

    Geleneklerimize göre yüzükler damadın geline, gelinin damada hediyesi şeklinde karşılıklı olarak alınır. Karar verme aşamasında kafanızın karışacağı şüphesizdir.

    Kuyumcuların sundukları alternatifler o kadar zengin ve çeşitlidir ki birbirinden güzel alyanslar arasından seçim yapmanız hayli zor olacaktır. Asil ve zarif bir tek taş mı, yoksa modern tasarımlı beyaz altın bir alyans mı? Seçim sizin... Tercihinizi ne yönde yaparsanız yapın, hayatınız boyunca vazgeçilmez bir takınız olacakları için, her zaman rahatlıkla kullanabileceğiniz, giyim tarzınıza uyan bir seçim yapmanızı öneriyoruz.

    Kuyumcuya birbirinizin yüzükleri içerisine isimlerinizi ve nişan tarihinizi yazdırmayı unutmayınız.

    Nişan elbisesi
    İşte muhteşem gözükmeniz gereken bir gece daha... Gelin hanım, düğün gecenizde beyazlar içinde olacağınıza göre, nişan gecenizde iddialı ve canlı renkleri kullanabilir... Sakın siyah bir tuvaleti tercih etmeyin. Unutmayın matem değil, nişan geceniz bu gece...

    Nişanınız evde yapılacaksa tabii ki sade ve şık bir elbiseyi tercih etmelisiniz. Damat beyin de şık bir takım elbise giymesi gerekir.

    Yıllardır bozulmayan gelenek
    Nişanlanacak olan çiftlerin karşılıklı olarak nişan bohçası hazırlamaları çoğu yörelerimizde adettendir. Nişandan önce kız ve erkek tarafı diğer tarafa süslenmiş birer bohça gönderir. Nişan bohçalarının içinde bulunması gerekenler ve veriliş şekli yöreden yöreye farklılık gösterebilir.

    Erkek tarafının hazırladığı bohçada, gecelik takımı, iç çamaşırları, sabahlık, parfüm, makyaj seti, çanta, ayakkabı, etek ve ceketten oluşan bir takım veya elbise ile terlik bulunur. Kız tarafının hazırladığı bohçada ise pijama, ropdöşambr, iç çamaşır takımı, tıraş seti, terlik, gömlek, kravat, kemer, çorap ile parfüm yer alır. Tüm bunlara ilaveten kayınvalide ve kayınpederlere de hediyeler gönderilir.

    Bu güzel anı görüntüleyin
    Eğer nişanınızı aile içinde yapıyorsanız, aileden birine resimlerinizi çekmesini rica edin. Bu kişinin resim çekmeye meraklı olmasında fayda vardır. Baktınız kimseyi bulamıyorsunuz, bir arkadaşınızı bu işle görevlendirebilirsiniz. Bu kişiye resimlerinizi çekerken dikkat etmesi gereken noktaları hatırlatın. Örneğin kadraj fotoğrafta önemlidir. Yani resimde en sol ve en sağdaki kişiler ile herkesin ayakları ve kafaları olmalıdır. Önemli bir konu daha; makinenize film almayı sakın unutmayın!

    Bu güzel anınızı görüntüleyecek kişinin profesyonel biri olmasını isterseniz, kendisiyle nişanınızdan en az on gün önce görüşerek ne tarz resimler ve pozlar istediğinizi belirtmelisiniz.

    Eğer nişan ev dışında yapılıyorsa, fotoğrafçınız resimlerinizi misafirlerinize satacaktır. Bunun fiyatını önceden teyit edin. Ayrıca sizin kendi resimlerinize ödeyeceğiniz fiyatı öğrenin. Bu genelde misafirlerin fiyatının üçte biri ile yarısı arasında değişir. Genelde fotoğrafçılar filmlerin negatiflerini vermek istemezler. Anlaşmanızda belli sayıda resim aldığınız takdirde tüm negatifleri de bedelsiz alacağınızı teyit edebilirsiniz.

    Fotoğrafçının herhangi bir aksiliğe karşı, yanında en az iki makinenin olmasını sağlayın. Ayrıca fotoğrafçının nişan mekanında zamanında bulunmasını sağlayıp, aile fertleri ile tanıştırın. Misafirlerinizi giriş anından itibaren görüntüleyin.

    Genelde profesyonel fotoğrafçılar video çekimini de temin ederler. İstediğiniz özel çekimler varsa baştan belirtmeniz gerekir. Kaç kopya video kaset verileceğini öğrenin. Bu video kasetlerinizi arzu ederseniz daha sonra VCD’ye de çekebilirsiniz.
     
  4. Pelin Super Moderator

    Kadının Kocasına Karşı Görevleri

    Kadının kocası üzerinde hakları olduğu, gibi erkeğinde karısı üzerinde hakları vardır. Kocanın karısındaki haklarından bâzılarını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz :
    a) Kadın, kocasını âile ve ev reisi olarak tanıma sı lâzımdır. Zira Hakteâla erkeğe şu meâldeki âyeti celile ile bu hakkı vermiştir,
    "Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdir (Âilenin reisidir) ler." (Nisa suresi, 34)
    Bu hükmü ilâhi gereğince kadın, kocasının meşru ve helâl olan emrine boyun eğmesi ve evde tek söz sahibi kocasını tanıması lâzımdır.
    Binaenaleyh namuslu ve efendisine bağlı, güzel ahlaklı kadın kocasını reis ve âmir olarak tanır, hak ve doğru olan her sözüne muhâlefet etmez ve kocasının sözünü ağzında bırakmaz. Bu hal ve hareketiyle âile efradının içinde gerçek hûzuru sağlayarak bütün âile bireylerinin itâat ve hürmetini sağlamış olur.
    Fakat bâzı ahlaksız kadınlar da görüldüğü gibi; kocasını saymaz ve saygı göstermezse, işte bu kadın evin ve âile efradının belâsı, cemiyetin zararlı bir unsuru ve insanların mânevî hayatlarını yıkan veya yıkmaya sebep olan en şerli ve zararlı bir mikrobudur.
    Böyle kadınların kötülükleri pek çok şer'î hükümlerle beyan edilmiştir. Koca, gece tanımayan kadınlar, en ahlâksız ve edepsiz kadınlardır.
    Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz mübârek bir sözünde şöyle buyurmuşlardır :
    "Benden sonra erkekler üzerine (ahlâksız) kadınlardan daha fitneci (ve bela) bir şey bırakmadım." (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai Ahmed Bin Hanbel)
    Kocasının, günlerce, aylarca yapmış olduğu iyilik ve masrafın en ufak bir sebepten dolayı kocasına "ne yaptın, bakmıyorsun ve sâir" sözlerle, Kocasının gönlünü kıran kadınlar ahlâksız kadınlardır.
    b) Kadın, kocasının cinsî arzusunu tatmin etmesi için hayız, nifas ve hastalık gibi mâzeretler olmadığı takdirde, kocası döşeğine dâvet ettiği zaman veya cinsi münasebette bulunmak istediği zaman itâat ederek cinsî arzusunu tatmin etmesi lâzımdır. Aksi takdirde kocasının haram yollara sapmasına sebep olabilir.
    İslâm dini bu hususta o kadar hükümleri muhtevidir ki, saymakla bitmez. Fakat biz bir kaç hüküm beyan etmekle iktifa edeceğiz.
    Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis'i Şeriflerinde şöyle buyuruyor :
    "Adam, karısını hâceti (Cinsi arzusu veya başka bir şey) için çağırdığında, karısı tandır (ve ocak) başında ise de (ekmek ve yemeğin .yanma tehlikesi yoksa) hemen gelsin." (Tirmizi, Nesai)
    Bu hadisi şeriften anlaşılmıştır ki, kadın imkan dahilinde ve her hâlü kârda kocasının sözlerîne icâbet etmesi lâzımdır.
    Diğer bir Hadis'i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur :
    "Kadın, kocasının döşeğinden (veya davetinden) kaçarak yatarsa, sabaha kadar melekler o kadına lânet eder." (Buhari, Müslim)
    Hatta İslâm, kadını kocasının bir ekin -tarlası olduğunu, binâenaleyh cinsi münasebette bulunmak istediğin de, ekin tarlasına - enine, uzununa, dikine, yanına ve istenildiğî şekilde ekin ekildiği gibi, erkek de karısının fercine önden, arkadan, yandan temas edebilir. Ancak Büyük abdest yaptığı makatından (dübüründen) temas etmesi haramdır. Hayız ve nifaslı olmadığı takdirde karısının tercine istediği şekilde istediği zaman temas etmesi helâldir.
    Kur'an'ı Kerimde bu gerçek temsîli olarak şöyle beyan edilmiştir :
    "Kadınlarınız sizin (evlat yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi, gelin, Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin (Hayırlı evlatlar) yetiştirin" (Bakara suresi, 223)
    c) Kâdın, kocasının izni olmadan veya rızası olmayan evlere gitmemesi lâzımdır. İzin verdiği ve râzı olduğu kimselerin evlerine gitmesi gerekir, Yâni kocasının iznî dahilinde dışarıya çıkmalı ve kocasının izin verdiği yerlere gitmelidir.
    Hatta kadın, annesinin ve babasının evine kocasının izni ile gitmelidir ve kocasının izin verdiği kimseleri (kadınları ve yakın akrabaları) koyması câizdir.
    Rasûlüllah (S.A.V.), efendimiz bir Hadis'i şeriflerin de meâlen şöyle buyuruyor :
    "Bir kadının kocası yanında hazır îken (seferde, askerde ve emsali yerlerde olmayıp evinde iken) kocasının izni olmadıkça (Nâfile) oruç tutması helâl olmaz ve kocasının izni olmadıkça, kocasının evine (yabancı bir) kimseyi koyması helâl olmaz." (Buhari, Müslim)
    Bu Hadis'i şerifte birinci cümlede beyan edilen hüküm gereğince, kadın, kocasının izni olmadıkça oruç tutamaz, Fakat farz olan Ramazanı şerif orucunu ve kazaya kalan orucunu tutar. İzni olmasa dahi tutması lâzımdır. Zira Allah (C.C.) ile kulun emri karşılaştığı zaman Allah (C.C.)' ın emri kulun emrine takdim edilir. ve edilmesi lâzımdır.
    d) Kadın, kocasının, evinin, çocuklarının, malının muhâfızıdır ve kocası için kendi nâmusunu koruması lâzımdır.
    Bu husus Kur'an'ı Kerimde Şöyle beyan buyurulmuştur :
    "Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler (âile reisidirler.) O sebeple ki Allah onlardan kimini (Erkekleri) kiminden (kadınlardan) üstün kılmıştır Birde (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler iyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah (C.C.) kendi (hak) larını (Kur'an'ı Kerimde) nasıl korudu, onlarda (kadınlarda) öylece göze görünmeyeni (erkeğin gıyabında malını, onun ve kendinin şeref ve nâmusunu ve birde ev sırlarını) koruyan (kadın) lar, iyi v. itâatli kadınlardır." (Nisa suresi, 34)
    Bu âyeti kerime gereğince, kadın, kocasının evinin, malının ve çocuklarının bekçisidir. Aynı zamanda kocası için nâmusunu koruması ve aralarında geçen mâceraları ve sırlarını muhâfaza etmesi lâzımdır. Bu haller kendisinde bulunan kadınlar güzel huylu ve Allah (C.C.) ın methine lâyık sâliha kadınlardır.
    Rasûlüllâh (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis'i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır :
    " Kadın, Kocasının evi ve çocuğu üzerinde güdücü çobandır." (Buhari, Müslim)
    e) Kadın, kocasının doğru ve helal olan emrine itâat etmesi ve son derece hürmet etmesi lazımdır. Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis'i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur :
    "Eğer ben, bir (Allah'u Teâladan başka) kimseye, diğer bir kimse için secde etmesini emretseydim; kadının kocasına secde etmesini emrederdim " (Tirmizi)
    Kocasına son derece itaat edip o haliyle ölen kadının fazilet ve derecesi şu mealdeki Hadis'i Şerifle beyan edilmiştir:
    - "Her hangi bir (Mü'min) kadın, ölür ve kocası da o kadından razı olursa, (o imanlı ve itâatkar kadın) Cennete girer." (Tirmizi)
    Kocasının gönlünü kıran ve itaat etmeyen kadın hakkında da çok Hadis'i Şerifler mevcuttur.
    _ Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis'i Şerif de meâlen buyuruyor : .. "Dünyada bir kadın, kocasına eziyet ettiği vakit: (O Kocasının cennetteki) Hurisi, Allah (C.C.) senin belânı versin (Benim Efendime) eziyet etme, zira o (eziyet ettiğin kocan) senin yanında misafirdir. Pek yakında senden ayrılacaktır." (Tirmizi)
    Yukarıdan beri naklettiğimiz hakikatler gereğince, Müslüman olan her kadın, Allah (C.C.)'a olan vazifelerini yerine getirmekle beraber, kocasına itaat etmekle mükelleftir. Kocasının meşru olan her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya çalışması, kocasının evini beklemesi, çocuklarına bakması, yiyecek ve içeceklerini pişirivermesi ve evin her türlü temizlik işlerini yapması lâzımdır.
    Rasulûllâh (S.A.V.) Efendimiz bir Hadis'i Şerif de meâlen şöyle buyuruyor :
    "Kadın, beş vakit namazını kılar, Ramazan ayında orucunu tutar, nâmusunu (zinadan) muhafaza eder ve kocasına itaat ederse, Rabbisi (C.C.)'nin cennetine girer." (İbni Hibban, Aynul İlim, C,/,414)
    Bu hadis'i Şerifin hükmünü kendisinde toplayan kadına ne mutlu, toplamayana da ne kadar yazık ve zavallıdır. Zira fâni dünyanın çirkine dalıp hakkı unutmuştur. Burada Mehmed Zihni merhumun "Meşahirünnisâ" adlı eserinde zikri geçen şu gerçeği nakletmek çok yerinde olacak :
    Medine'i münevvereli Esmâ (R.A.) isminde edip ve fasih olan bir kadın, diğer kadınların temsilcisi olarak Rasulüllah (S.A.V.)'ın huzûruna gelip şu sözleri söylemiştir :
    "Anam Babam sana fedâ olsun Ya Rasûlüllah (S.A.V) Ben kadınlar tarafından elçi olarak geldim. Hakteâla seni bütün erkek ve kadınlara Peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbına îman ettik. Lâkin biz ki, kadınlarız, sizin evlerinizde kapanıp kalmış ve şehevâni ihtiyaçlarınızı karşılamaktayız ve çocuklarınızı taşımakta bulunmuşuzdur,
    - Siz ise, Cuma namazları kılmak, cami ve cemâata çıkmak ve hastaya gidip hal hatır sormak ve cenâzelerde bulunmak ve birde fazla defalarca haccedebilmek gibi fazîletler ile bize fâik (Üstün) olmuşsunuzdur. Bunlardan hepsinin eftali de, Allah (C.C.) yolunda cihaddır. Lâkin erkek kısmı hacc veya Umre etmek veyahut kâfirlerle mücâhede ve muhârebe etmek üzere evinden çıktığı vakitlerde, sizin mallarınızı biz hıfzeder ve iplik eğirip elbiseler yaparız ve çocuklarınızı besleriz.
    - Şimdi bu hâlde bizler o faziletlerin ecir ve hayrında sizlere iştirak edemez miyiz ?"
    Esmâ (R.A.)'nın bu sözü üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) bu sözlerin güzelliğine işâret ederek şöyle cevap veriyor :
    "Ey Kadın, Anla ve taraflarından gelmiş olduğun kadınlara da, anlat ki, kadın kısmının kocasını kendinden hoşnut etmesi, o faziletlerin hepsine muâdil olur."
     
  5. Pelin Super Moderator

    Kocanın Karısına Karşı Görevleri

    İslâm, insan neslinin birbirine karşı pek çok vazife ve haklarının olduğunu beyan etmiştir. Bu haklardan birisi de kadının kocasındaki haklarıdır.
    Kadının hakları veya diğer bir deyimle "Kocanın karısına karşı olan vazifelerini," şöylece sıralayabiliriz :
    a) Erkek, Ev Reisî olması hasebiyle karısının yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini ve evin bütün ihtiyaçlarını temin etmesi üzerine vaciptir.
    Kur'an'ı Kerimde şöyle buyurulmuştur :
    "Onların Çocukların anaları olan zevcelerin) mâruf şekilde yiyeceği' içeceği, çocuk kendisinin olan (Babaya - Kocaya) âittir." (Bakara suresi, 223)
    Diğer ayeti kerimede :
    (Hâli, vakti) geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin, Rızkı kendisine daraltılmış bulunan (fakir) de nafakası Allah (C.C.) 'ın ona verdiğinden (O miktara göre) versin. Allah (C.C.) hiç bir nefse, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah (C.C.) güçlüğün arkasından (Dünyada da âhirette de) Kolaylık ihsan eder." (Talak suresi, 7)
    Rasullüllâh (S.A.V.) Efendimizde mealen şöyle buyuruyor:
    "Sizin üzerinizde onların (Karılarınızın) mâruf şekilde (örfü âdet gereğince ve doğru şekilde) yiyecek ve giyecek hakları vardır." (Müslim)
    Karısının hakkında soran bir kimseye Rasûlü Ekrem (S.A.V.) efendimiz şu mealdeki Hadis'i şerif ile cevap veriyor :
    "Kendin Yediğin zaman ona yedirmen ve giydiğin zaman onu da giydirmendir." (Ahmed Bin Hanbel, ebu Davud Nesai)
    Nafakası ile mükellef olduğu, çocukları, ana ve babası gibi kimseleri ihmal edenin kötülüğüne Rasûlüllah (S.A.V.) efendimiz şöyle açıklıyor :
    "Nafakasını verdiği kimseyi ihmal etmesi, kişiye günah cihetinden kâfidir " (Nesai)
    b) Erkek, Hak teâla tarafından kendisine lütfedilen karısı bir emâneti îlâhi olması hasebiyle her türlü tecavüzden ve tehlikeden hem cismini hem malını ve hem nâmusunu koruması farzdır. Bu husus pek çok şer'i hükümlerle beyan edilmiştir.
    Kur'an'ı Kerimin bir âyetinde şöyle buyruluyor : "Ey îman edenler! Gerek kendinizi, gerek âilenizi öyle bir ateşten koruyunuz ki, onun (Ateşin) yakacağı insanla . (kâfirlerle) taştır." (Talak Suresi, 6) Karısını başkasının tecavüzünden koruyan ve karısı hakkında son derece hassas ve kıskanç olan gerçek müminden bir misal nakletmek çok yerinde olacak,
    "Ebu Hüreyre (R.A.) den mervi Sahâbe-i kiramın büyüklerinden Sâd Bin Ubbâde (R.A.), yâ Rasûlullah (S.A.V.):
    "Eğer ben âilemle beraber (yalnız başına) bir erkeği bulsam, o erkeğe dokunmayıp dört şâhit gelip şahâdet edinceye kadar dokunmayacak mıyım? - Rasûlüllah (S.A.V.) evet dedi.
    - (Sâd R.A.) hayır dedi ve seni hem Peygamber olarak gönderen Allah'u teâlâya yemin ederim ki, eğer ben bu vaziyette, olsam, dört şahidin şahâdetinden evvel hemen onun işini kılıçla bitiririm!.,
    - Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) efendimizin dediği söze kulak verin, şüphesiz o (Sâd bin ubbâde R.A.) çok kıskançtır. Ben ise ondan daha kıskancım. Allah'u teala benden daha kıskançtır.
    Bu son cümleler Buhari şerifte şöyledir : - Siz Sâdın gayretinden (kıskançlığından) taaccüp mü ediyorsunuz?
    - Vallahi ben ondan daha kıskancımdır. Allah'u teala benden daha kıskançtır. Hiç bir fert Allah'tan (C.C.) daha fazla kıskanç değildir. Bu sebepten dolayı Allah'u teala kötülüklerin açığını da kapalısını da haram kılmıştır."
    Bu kıssada beyan edilen hüküm gerçek müslüman erkeğin âilesini nasıl korunduğunu beyan etmektedir.
    Erkek olan kimselerin, karılarını böyle korudukları gibi kadınlarında kocalarını yabancı kadınla beraber olmasından koruması lâzımdır.
    Karısını kıskanmayan erkeğe "deyyus" dendiği gibi, erkeğini haram yola sapmaktan kıskanmayan kadına da "deyyuse" denir.
    Rasûlüllah (S.A.V.) efendimiz bir hadis'i şeriflerinde mealen şöyle buyuruyorlar :
    "Allah'u teale deyyus olan erkeğe ve deyyuse olan kadına lânet etsin." (Bustanularifin, gayret bab)
    Deyyus : Karısının, yabancı erkekle kötülükte bulunmasına (öpüşmesine, sıkışmasına, dans etmesine ve cimada bulunmasına) râzı olan erkektir.
    Deyyuse : Kocasının, yapancı kadınla yukarıdaki kötülükleri yapmasına râzı olan kadındır.
    Hayvanlar içerisinde dişisini kıskanmayan tek mahluk domuzdur.
    Karısını, kızını, gelinini ve yakınlarından kadınları kıskanmayan kimsede sûreti insan ise de, sîret ve yaşayış itibariyle her şeyi necis olan bu hayvana benzemiş. Cenabı hak millet ve devletimizi böyle edepsizlerin şerrinden korusun. Âmin.
    Hakka inanan her müslüman erkek, karısına iyi muamele yapar. Zulmetmez. Emânet olması hasebiyle hıyânetlik yapan kimselerin îmânı tehlikededir.
    Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bir hadis'î Şeriflerinde meâlen şöyle buyuruyor :
    "Emânete riâyet etmeyen kimsenin, (Kâmil bir) imanı yoktur." (Ahmed Bin Hanbel)
    c) Erkek, Karısının yatak ihtiyacını ve cinsî arzusunu temin ve tatmin etmesi lâzımdır. Fakat kadını ve kendisini yıpratacak şekilde fazla cima etmekten de kaçınması lâzımdır.
    Rasûlüllah (S.A.V.) efendimiz hanımlarının yatak hakkına son derece riayet ederdi. Hatta nâfile ibâdete kalkacağı zaman hanımlarından izin alır, ibâdetine devam ederdi.
    Peygamber (S.A.V.) efendimizin hâli böyle iken, zikredeceğim, sohbete gideceğim, arkadaş ziyareti yapacağım diye karısını günlerce veya aylarca ihmal, edenlerin halleri ibret vericidir.
    Hatta cimâ edeceği zaman ve ettiği zamanlarda bile şaka ve sevişmenin lüzumu beyan edilmiştir.
    Rasûlüllah (S.A.V.) efendimiz bir Hadis'i şeriflerinde mealen şöyle buyuruyor :
    "Sizden biriniz karısına hayvanın temasta bulunduğu gibi temasta bulunmasın. Ancak ikisi arasında bir elçi ile temas etsin :
    - Denildi ki, elçi nedir? Ya Resûlüllah (S.A.V.)!
    - Öpmek ve konuşmaktır, Buyurdu" (Deylemi, Aynul ilim, C. 1, 239)
    Bu hadisi şerifte beyan edildiği üzere, bir kimse karısını cimadan evvel ve cima esnasında öpmesi ve sevişmesi âilevî haklardan ve güzeldir.
    Bir erkek en az dört günde bir sefer karısı ile cinsi münasebette bulunması lâzımdır. Hastalık ve sefere çıkmak gibi meşrû mazeret olmadıkça bir kimse karısını dört günden fazla ihmal etmesi doğru olmaz.
    Fâzıl ve muhterem kişiler arasında ve karşılıklı dâva şeklinde cereyan eden aşağıdaki hâdise uyarıcı bir gerçektir :
    "Bir kadın Hz. Ömer (R.A.)'e geliyor. Ömer (R.A.) in yanında Kâb Bin Süür vardı.
    Kadın, ya Emirel Mü'minin! Benim kocam gündüz oruç tutar, gece ibadet yapar ve ben onu, şikayet etmeyi iyi görmüyorum.
    Hz. Ömer (R.A.), senin kocan ne güzel adamdır' diyor.
    Kadın, bu sözünü defalarca tekrarlıyor ve Hz. Ömer (R.A.)'de ilk sözünden fazla bir şey ilave etmiyor.
    Hz. Ömer (R.A.)in yanında bulunan Kâb diyor ki, ya Emîrel Mü'minin! bu kadın, döşeğinden kocasının kaçtığını (veya gelmediğini) şikayet ediyor.
    Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) bu kadının sözünün işaretini anladığın gibi, karı ile koca arasında hükmü sen ver diyor.
    Erkek, ibâdete teşvik eden âyetlerin tesiriyle ibadete devam ettiğini ve karısı da bu sebepten şikayetçi olduğunu söylüyor.
    Hz. Kâb (R.A.) kadının ve erkeğin ifadelerini dinledikten sonra şöyle demiştir :
    "Şüphesiz bu kadının senin üzerinde hakkı vardır, ey adam! Bu kadının her dört günde bir nasibi vardır. Ey akıl sahibi adam!
    "Binaenaleyh bu kadının hakkını böylece yerine getir ve kendindeki hakkı olan karını ihmal hastalığını bırak!"
    Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), bu hükmü nereden çıkardın? diye Hz. Kâb'e soruyor!
    Hz. Kâb (R.A.), Allah'u Teâla hür olan erkek için dört kadın olmasını mubah kılmıştır. Binâenaleyh her kadının her dört günde bir gün bir gece hakkı vardır.
    Bu hüküm karşısında Hz. Ömer (R.A.), Hayret ediyor ve Kâb'ı !R.A.) Basra Hâkimi olarak tayin ediyor. " (Aynul İlim, C.1.S 240)
    Âilesinin cinsi arzusunu tatmin etmeyip hakkını vermeyen kimse, şâyet başlarına bir felaket gelir âilesinin doğru yoldan çıktığını görürse, kimsede kabahati aramamalıdır. Kendisi nâmuslu kadının yolunu Saptırmaya sebeb olduğundan, dünyada rezil âhirette azaba müstahak olur.
    Velev ki cinsi münasebette bulunmasın, kadının kocasına karşı büyük mânevi bağı olmasından dolayı çok kıskançtır, hiç olmazsa yanında yatmasını ister.
    İşte, bu sebeplerden dolayı kadının yatak hakkını, kocasının yerine getirmesi lazımdır. Yukarıdaki hükümlerden şu meselelerde anlaşılabilir; karısı hasta veya zayıf veya halsizlik gibi ârızalardan dolâyı cinsi münasebette bulunarak rahatsızlığını artırma şekli görülürse bu takdirde üç gün durup dördüncü gün yani dört günde bir gün cinsi münasebette bulunarak cinsî arzusunun tatmini ve erkek hakkını sağlaması gerekir. Fakat arızi ve zarûrî sebepler olmadıkça bu şekle riayet etmek şart değîldir.
    Münasebet gelmişken cimayı çok yapmanın bir kaç zararını da nakledelim. Cimâda ifrad yapılırsa gayretler şehvete ve cinsî arzuya bağlandığından şehveti aklına galebe çalar. Bu takdirde aklı ile değil, şehvetinin arzusu ile hareket eder.
    Cimâyı çok yapan kimse, gece ve gündüz yapacağı ibadetin bir kısmından mahrum olur. Zira vücut fazla sarfiyatta bulunduğundan istirahat ve dinlenme ihtiyacını fazla hisseder. Bu sebepten de ibadet ve kullukta kusur veya noksanlığa sebep olabilir.
    Büyüklerin söylediği şu mealdeki sözün sırrı da tecelli eder :
    "İlim, kadının iki budu arasında boğazlanmıştır. Bu cümlenin açık anlamı şu demektir; Cima etmeye fazla düşkün olan kimse ilim, tahsil edeceği saatlerini karısı ile cinsi münasebette geçirir ve ondan sonra da aklı fikrî muvazenesi tam olarak çalışmaz. Vaktinin çoğunu o işte ve o işin neticesi olarak istirahat, uyku emsali hallerle kıymetli vakitlerini boşa giderir. Vücut fazla yıpranır tembellik ve şehevani haller insanı bırakmaz.
    Bir de cimâyı çok yapan kimseler, şehvetini kuvvetlendirmek için pek çok çeşitli yemeye ve içmeye gayret ederler. Hatta kuvvetli yemekler yiyerek vücudunu kuvvetlendirmek sevdasına kapılırlar. Yemeye ve içmeye düşkünlükte bir nevi hayvâni hareket hâlini alır.
    Bu hal ise, insanı şehvet sevdasında pek çok tehlikelere sürükler. Allah (C.C.) muhafaza kendisine zararı olduğu gibi, karısına da pek çok zararları olabilir. Hatta bazı zaman kendi karısı kâfi gelmeyip, haram yollara da sapabilir. Binaenaleyh, insan şehvetini azdıracak hareketlerden kaçınmalı böylece iki cihanda saadete ermelidir.
    e) Erkek, kadının malî ihtiyacını karşıladığı gibi, dini ihtiyacını da karşılaması ve öğretmesi lazımdır. Zira ev Reisi olan erkeğe, karısının ve çocuklarının ve baba, ana gibi diğer yakınlarının maddî manevî bütün ihtiyaçlarını temin etmesi farzdır.
    Rasûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bir hadisi Şeriflerinde mealen şöyle buyuruyor:
    "Erkek, ev halkının çobanıdır. Ve, güttüğü şeyden sorumludur. (Buhari, Müslim)
    Daha geniş malumat, "Erkeğin aile üzerindeki Hâkimiyeti" başlık altında ve takip eden diğer bahislerde zikredilmiştir:
    f) Erkek, kadına son derece şefkatli ve iyi muamele yaparak ailenin huzur ve geçimini sağlamalıdır. Eve geldiği zaman güler yüzle selâm verip tatlı dil ile hal hatır sormalıdır.
    Kur'an'1 Kerimde şöyle buyurulmuştur :
    "Onlarla (Kadınlarınızla) iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki bir şey hoşunuza gitmezde, Allah (C.C.) ondan bir çok hayır takdir etmiş bulunur." (Nisa Suresi, 19)
    Bir Hadis'i Şerifte şöyle buyrulmuştur : "Sizin en hayırlınız, kadınlarına en hayırlı olanınız (en iyi geçineniniz) ve âile efradına en şefkatli olanınızdır." (Tirmizi) .
    Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz veda hutbesinde mealen şu cümlelerle tavsiyede bulunmuştur :
    "Ey insanlar, sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Ama onlarında sizin üzerinizde hakları vardır. Onlar, sizin haklarınıza riayet etmelidir. Siz de onlara iyi muamele etmelisiniz."
    Kur'an'ı Kerimde de mealen şöyle buyrulmuştur : "Erkeklerin, meşrû surette kadınlar üzerindeki (hakları) gibi, kadınlarında, onlar (Erkekler) üzerin de (hakları) vardır. (Yalnız) Erkekler, onlar (kadınlar) üzerinde üstün bir dereceye mâliktirler." (Nisa Suresi, 128)
    Hulasa-i Kelam kadının erkek üzerinde ve erkeğinde kadın üzerinde pek çok hakları vardır.
    Binaenaleyh ailenin çatısını teşkil eden karı ile koca imkân dahilinde maddî, manevî, dünyevî, uhrevi, sözle, hareketle, cinsî arzunun tatmini ile, mal ve evlâtla ve her çeşit sebeplerle ve meşrû şekilde birbirinin hukukuna riayet etmesi, İslâm'ın emirlerindendir.
    Kadının, mehir, nafaka vesair hukukları İslâm Fıkhında uzun uzun beyan edilmiştir.
     
  6. Pelin Super Moderator

    İdeal Eş

    Evlilik hazırlığı yapan genç kızlar daha çok asosyal (sosyal olmayan) erkekleri tercih ediyor. Çünkü gelin adayları, bu tip erkeklerin evlerine bağlı olacağını ve kendilerine daha fazla vakit ayıracağını düşünüyor. Uyumlu evlilikleri inceleyen araştırmalar, asosyal erkeklerin sosyal kişiliğe sahip erkeklere göre daha uyumlu evlilik yaptığı gerçeğini ortaya koyuyor.

    Davranış Bilimleri Enstitüsü, evlilik hazırlığı yapan gençlere rehberlik etmek amacıyla Evliliğe Hazırlık Projesi’ni geliştirdi. Enstitü başkanı uzman psikolog Emre Konuk, 25 yıllık mesleki birikimini 21 yıldır enstitü çatısı altında yürütüyor. Projenin hedef kitlesi, evliliğe hazırlanan çiftler, evli çiftler, terapi için veya boşanmak için başvuran çiftler ve boşanmış eşler şeklinde belirlenmiş. Proje sonunda elde edilecek verilerle evlenmeyi düşünen çiftlerin, seçtikleri eşleriyle ne derece mutlu veya sorunlu bir evlilik yaşayacakları tespit edilebilecek. Evliliğe adım atmak üzere olan gençlerin kendi kişilik özelliklerine uygun birini seçmeleri belirleyici husus olurken uyumlu evliliklerde eşlerin yüzde 90 oranda aynı karaktere sahip. Fakat bazı özelliklerin farklı olması evlilikteki uyumun artmasını sağlıyor. Bu özelliklerden biri ‘sosyal girişkenlik’ faktörü. Enstitünün yaptığı araştırma sonuçlarına göre gençlerin, müstakbel eşlerini iyi tanımaları ve duygusallıktan uzak karar vermeleri evliliğin gidişatını etkileyen en önemli faktör durumunda. Kendi kişilik özelliklerinin zıddı karaktere biriyle hayatının birleştiren kişinin evliliğini uyumlu bir şekilde devam ettirmesi çok zor. Evliliklerde asosyal erkekler kadınlar tarafından daha çok tercih ediliyor. Örneğin dernek faaliyetlerine katılan insanlar da eşlerini bu işe ortak etmiyorlarsa yoğun etkinlikler nedeniyle ailelerine vakit ayıramıyor. Bu da evliliğin yıkılmasına neden olabiliyor.

    Araştırmanın ikinci aşamasında, bu alanda çalışan terapistler ve evli çiftlerle odak grup çalışması yapılarak ve evliliklerin iyi ya da kötü gitmesine sebep olan diğer faktörler belirlendi. Daha sonra da, oluşturulan envanterler evli ve boşanmış çiftlere uygulanarak hangi faktörlerin ne derecede önemli olduğu araştırıldı. Araştırma sonuçlarına göre erkekte önem taşımayan; fakat kadında olması gereken karakter özelliği ise organize ve disiplinli olma hassasiyeti. Uyumlu giden evliliklerde kadın organize ve disiplinlidir. Psikolog Emre Konuk, Türk kültüründe ev hayatı söz konusu olduğu zaman organize ve disiplinli olmanın kadına düşen bir rol olduğunu belirtiyor. Konuk, bu kaideyi “Yuvayı dişi kuş yapar” atasözüyle ifade ediyor. Çünkü evin dağınık olması kadına fatura ediliyor. Ama erkek evini dağınık tutunca bu problem olmuyor. Çünkü erkeğin dağınıklığını da kadın topluyor.

    Uyumlu evlilikler için erkekte bulunması gereken bir özellik de sıcakkanlılık. Konuk, asosyallik beklentisi ile sıcakkanlılık beklentisi arasında bir paradoks olduğunu ifade ediyor. Çünkü sıcakkanlı, insanlarla samimi dostluklar kurabilen bir kişinin sosyal yönünün zayıf olması gerçekçi değil. Konuk, kadınların beklentisinin sadece kendilerine yansıtılan bir sıcakkanlılık olduğunu belirtiyor. Yani ev içinde eşine karşı oldukça sıcakkanlı ve anlayışlı; ama başkalarına karşı seviyeli ve mesafeli.

    Gençlere tavsiyeler

    Eşinizin şiddet, cinsel taciz, terk, ihmal gibi olaylar yaşayıp yaşamadığına ve ailesiyle ilişkilerine dikkat edin.

    Alkol veya uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklarının olup olmadığına dikkat edin. (Konuk, bu zaafların evlenince geçeceği düşüncesinin gerçekçi olmadığını belirtiyor.)

    Evlenmenize anne-babanın karşı olması ciddi sorun oluşturacaktır.

    Taraflardan birinin hami olduğu durumlarda evlilikler uyumlu sürmez.

    Eğitim ve ekonomik düzeylerin aşırı şekilde farklı olduğu evlilikler sorunlara sebep olur
     
  7. Pelin Super Moderator

    İdeal babanın görevleri:

    Baba eşi ve çocuğunun yanında elinden geldiğince çok vakit geçirmelidir. Kendi zevki için eşi ve çocuklarının geleceğini dolayısı ile kendi uzun erimli mutluluğunu yakmamalıdır.
    Çocuğu ile daha çok vakit geçiren baba, çocuğuna yapması gereken sorumlulukları öğretmelidir. Bu da söylemekle değil, çocuğunun yanındaki davranışları ile gerçekleşir. Bu şekilde çocuk babasından gördüğü erdemli davranışları taklit edecektir.
    Baba oğluna , kendi cinsiyetine uygun rolde oyunlar öğretmeli ve bu oyunları onunla oynamalıdır. Bunlar çocuğunun ilgisine ve babanın mesleği ya da hobilerine göre sportif oyunlar, müzik ya da sanatla uğraşı, bahçe işleri vb olabilir. Çocuğunuza ne kadar yakınsanız o da sizin meraklarınıza o denli olumlu yaklaşacak ve çok şey paylaşabileceksinizdir.
    Çok eskiden Orta Asya Türkleri döneminde babanın çocuklarına karşı olan yükümlülükleri arasında ata binmeyi, ok atmayı, yüzmeyi öğretmek gelirmiş. O dönemlerde kendisi ve ailesini korumak, hayatını kazanmak, bedensel ve beyinsel gelişimini arttırmak için bu aktiviteler gerekli görülürmüş. Günümüzde ise, çocuğun yaşına göre bisiklete binmesini , basketbol, futbol,yüzme vb. sporları ;satranç, dama gibi yaşıtları ile vakit geçirebileceği oyunları öğretmek uygundur. Ayrıca baba çocuğuna bakkal ya da marketlerden alışveriş yapmayı, para hesabı yapmayı, görgü kurallarını, varsa bahçe bakımı ya da bilgisayar kullanımını öğretmelidir. Baba çocuklarına sadece güç ve otorite gibi kaba tavırları kullanmak yerine, şevkat ve sevgi ile yaklaşımı esirgememelidir. Sevgi göstermek sadece kadınlara ait bir yaklaşım değildir. Sevginiz göstermek, zaman zaman özür dilemek onur kırıcı bir davranış değil, tam aksine sizi onun gözünde yükselten bir unsurdur.
    Erkek çocuğunu belli biryaştan sonra baba yıkamalı,onu evde olduğu vakitlerde tuvalet alışkanlığını kazanana dek, tuvalet alışkanlığına yardımcı olmalıdır. Mümkünse baba onu gelecekte birlikte yapabilecekleri aktiviteleri anlatan öykülerle uyutmalıdır. Zaman zaman kendi işini engellemeyecek şekilde işyerine götürmeye çalışmalıdır.
    Baba çocuğuna kendi küçüklüğünün eğlenceli ve komik olaylarını çocuğuna hoş bir şekilde anlatmalı, baba kendi babasını, annesini ve kardeşlerini güzel bir şekilde tanıtmalıdır. Çocuğunun belli bir konuda zorlandığı durumlarda ona, kendisinin de benzer durumlarda küçüklüğünde zorluklar yaşadığını ,ama çalışarak bunların üstesinden geldiğini,onun da kendisine benzediği için bu durumlardan kolayca sıyrılabileceğini belirtmelidir.
    Hedef daima uzun vadeli olmalı , herkes çocuğunun kendisi, ailesi, ülkesi ve hatta tüm insanlık için faydalı bir kişi olmasını hedeflemelidir. Her nesil kendinden daha iyisini yetiştirmekle yükümlüdür. Bunu yapabilenler görev ve sorumluluklarını yapmış demektir. Bunu gerçekleştiremeyenler başarısızdır. Bunu gerçekleştirmek için ilk adım çocukla daha çok ve güzel vakit geçirmekle, doğumundan itibaren bakımına ve eğitimine bizzat katılmakla olur.
    Çocuk aynı çiçek gibi ilgi ve sevgi ile büyür. Çocuk aşağılanmamalı, hafife alınmamalı, fiziksel güç kullanılmamalıdır. Bir Balkan atasözüne göre“Aslan oğlum diyenin oğlu aslan olur, aptal oğlum diyenin oğlu aptal olur”. Saygı uyandırmak için araya uzak mesafeler konmamalıdır. Baba neyi söylemek istiyorsa, araya başka aracı koymadan açıkkalplilikle ve yumuşak bir üslup ile belirtmelidir. Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır derler.
    Çocuktan yaşına göre kaldıramayacağı ağır beklentiler içinde olmak da uygunsuz bir yaklaşımdır. Bu durumda çocuk sürekli olarak yetersizlik duyguları içine girecek ve babayla olumlu ilişki kuramayacaktır.
    Baba çocuğunun yanında başkaları ile tartışmamalı,kendisini küçük düşürücü durumlara girmekten kaçınmalıdır. Çocuğun babasını daima örnek alabilmesi için babanın söz, davranış, kılık kıyafet ve sosyal ilişkilerinde kendine çeki düzen vermesi ve kendi tepkilerini kontrol etmesi şarttır. Baba kendini küçük düşürücü şeyler yapmamalıdır.
    Baba çocuğun pek çok konuda fikrini almalı,ona çocuk gibi değil, dost gibi davranmalıdır. Özellikle cinsel konulardaki sorular çocuğun başkalarından yalan yanlış öğrenmesine gerek duymayacağı derecede yeterli olmalıdır. Çocuğunun bu ve benzeri türden sorularını geçiştirmemeli ve soru sorma, araştırma hevesini kırmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, çocuğunuzun robot gibi herşeyi ezberlemesinin ve araştırıp sormamasının temeli, sadece okul döneminde değil, ne yazık ki başlangıçta sizin bu konuda onun gelişimini önlemenizle atılmaktadır. En yoğun öğrenme dönemi doğum sonrası yedinci saatten yedi yaşa dek olan dönemdir. O yüzden bu dönemi o gurura heba etmeyin.
     
  8. Pelin Super Moderator

    İdeal anneye düşen görevler:

    Anne babanın varlığı ya da yokluğunda çocuğuna, babaya yönelik olumsuz ve aşağılayıcı ifadeler ( ki buna olumsuz hitapların olduğu şakalar da dahildir) kullanmamalıdır.

    Anne oğluna, “sen baban yokken erkek olarak babanı temsil ediyorsun şeklinde onurlandırıcı ifadeler kullanabilir. Ancak burada kantarın topuzunu kaçırmamalı, çocuğun her istediği yapılacak gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Çocuğun herşeyin bir sınırı olduğunu,demokrasinin herkesin her istediği şeyi yapması ,başkasının özgürlüklerini sınırlamak anlamına gelmediği öğretilmelidir.
    Anne, babadan farklı ve tam tersi yönde şekilde çocuğa çifte mesajlar vermemelidir. Tepkiler ve yaklaşımlar aynı yönde olmalıdır. Aksi halde çocuğunuz sizi kullanabilir, bu da hem onun gelişimini olumsuz etkiler, hem de sizin otoritenizi sarsar.
    Anne başkalarının kendi oğlunu daha çok küçük yaşta olsa bile, herhangi bir şekilde makyaj yapmasını, bayan giysi ya da takıları takma girişimlerini engellemelidir. Kendisi de “benim kız çocuğum yok” diyerek erkek çocuğunun saçlarını örmeye , toka takmaya çalışmamalıdır.
    Anneler çocuklarına kendi beğendikleri pembe, kırmızı gibi renkli giysiler değil, babasının giydiği renkte, daha cinsiyete uygun giysiler seçmelidir.
    Anneler oğullarına bebek, oyuncak fırın, ocak,ütü,tencere,tabak vb gibi kız çocuklarının yeğleyebileceği oyuncaklar yerine, arabalar, gemi ve uçaklar gibi daha cinsiyetlerine uygun oyuncaklar seçmelidirler.
    Çocuğa her elbise giydirişinde “ bak ne güzel , baban gibi oldun, sana abi, baba giysileri aldım” şeklinde yaklaşımlarda bulunmalıdır. Anne oğlu yanında giyinip, soyunmamalı, onun yanında makyaj, banyo yapmamalıdır. Anne çocuklarını sürekli olarak kadın toplantılarına götürmemeli, daha çok yaşıtı çocukların olduğu park vb yerlere götürmelidir.
    Anne oğluna “baban bana şöyle söylüyor, böyle davranıyor, bütün erkekler hep aynıdır” gibi sözler söylememeli, onların yanında yakınıp ağlamamalı, oğullarını kendi bireysel ya da ailesel çatışmalarını dinleyecek terapistler haline getirmemelidirler.
     
  9. Pelin Super Moderator

    Sıradan Bir Fert Olmak

    Modern çağın kişiyi daha çok birey olarak ön plana taşımaya başlamasından bu yana kişisel gelişim çok daha önemli olmaya başlamıştır. Hakkında yüzlerce kitaplar yazılan, seminerler verilen kişisel gelişim neden bu kadar önemli sizce. Sıradan insanların, sıradan bir şekilde yaşayıp ölüp gitmesini kaldıramıyor insanlık. Yaşam artık farklı olmak ve farklı olmayı fark ettirmek üzerine kurulmuş olan ilişkiler yumağı haline geldi.

    Sıradan olmamayı ve sıra dışılığın gelişimi nasıl beraberinde getirdiğini Haluk Bilginer’in bir oyunundan sizlere anlatmaya çalışayım. Oyunun adı “Ermişler yada Günahkarlar”. Oyunda sıradan olmak aşağılanıyor. Kişinin hangi uçta olursa olsun farklı olması yüceltiliyor. Bir seri katilin ruh dünyasını çözümlerken psikoterapist ile katil arasındaki konuşmalar ve tahlilleri ele alıp inceledim. Seri katil olmak bile bir olağan dışılık, farklılık hali. Ölümsüz olmanın yolu; ya ermiş olmak yani yaptığı işin en mükemmeli olmak yada bir ucundan bakıldığında günahkarların en günahkarı olacak noktada dolaşmak olduğu söyleniyor oyunda. Hatta sıradan olmak şöyle aşağılanıyor. “Sıradan kalabalıklar Allah hepinizin belasını versin. Çünkü hepiniz değişime ve gelişmelere karşısınız.” İşte bu anlayış sıradan olmamayı övüyor ve tavsiye ediyor.

    Dünya üzerindeki her türlü atılım sıradan olandan vazgeçip sıra dışı yada farklı olmakla sağlanmıştır. Size basit bir örnek vereyim. Yüksek atlamada kural çıtanın üzerinden sıçrayıp öbür tarafa çıtayı düşürmeden geçmektir. Size kimse şöyle atlayın demiyor. Bu gün iki buçuk metreye dayanan rekor çok uzun yıllar bir buçuk metre civarındaydı. Çünkü herkes koşarak geliyor ve yüzükoyun sıçrayıp çıtayı geçmeye çalışıyordu. O sıra dışı gün gelip bir sporcunun uzaktan gelerek sırtüstü sıçramak suretiyle yapılan atlayışı keşfedilmesiyle rekor 1 metre geliştirilmiş oldu. Bugün sıradan kabul ettiğimiz bu atlayış zamanında yapılmış sıra dışılığın bir sembolüdür bence.

    Yaşamda başarılı olmak ve sıradanlığın ötesine geçmek için kendi yeteneklerimizi ve hayat tarzımızı bir kez daha gözden geçirelim. Birbirinin aynı geçirdiğimiz günlerin telafisi olmayan kayıplar olduğunu unutmayalım. Önce kendimizi tanıyalım sonra da geliştirmek için çaba sarf edelim. Bu hem kendimiz hem de çevremiz için çok faydalı olacaktır emin olun.

    Şimdiye kadar hiç düşünmediyseniz bu akşam oturun düşünün yaşamın neresindesiniz. Sıradan bir yaşam mı sürüyorsunuz? Yoksa kişisel gelişim için her gün bir adım öteye mi gitmek istiyorsunuz? Elinizdeki kaynak nedir ? Ne kadarını kullanıyorsunuz ve gelişim için hangi alanı tercih edeceksiniz ? Hayatımızda yeni atılımlar yapacaksak ve hayatı anlamlandıracaksak sıra dışı bir atılım yapmak zamanıdır artık. Bir sonraki gün bu günden daha ileride olmalısınız. “Sıradan kalabalıklar Allah hepinizin belasını versin. Çünkü hepiniz değişime ve gelişmelere karşısınız.”demiyorum ama sıra dışı olmanın gerekliliğine inandığımı bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
     
  10. Pelin Super Moderator

    İlişkide 8 Tehlikeli Sorun

    Modern yaşamın olumsuzlukları ilişkileri de olumsuz etkiliyor. İşte 8 tehlike...
    Modern yaşamın olumsuzlukları ilişkileri de olumsuz etkiliyor. İstatistikler ise boşanmaların son 10 yılda 3 kat arttığını gösteriyor. Çiftlerin yaşadığı en yaygın sorunları, Psikolog Dr. Nur Velidedeoğlu Kavuncu'ya sorduk.

    1-FARKLI AİLE YAPILARI
    "Annem böyle istiyor…"
    İlişkiyi bireyin geldiği aile yapısı da şekillendiriyor. Bireyler genellikle ailelerinde gördükleri ilişki biçimini model alarak eşlerinin buna uygun davranmasını bekliyorlar. Aileler de çiftin yaşam tarzına sürekli müdahalede bulunduğunda yeniden yapılanma aşamasında olan çiftin ilişkisi zora girebiliyor. Ne yazık ki, çok iyi anlaşmalarına rağmen bazı çiftlerin sürekli olarak ailelerinin etkisi altında kalmaları ilişkilerini bitme noktasına kadar sürükleyebiliyor.
    ÇÖZÜM: İki farklı aile yapısından gelen bireylerin kendi
    evlerinde yeni bir yapı belirlemeleri gerekiyor.

    2-EŞİT OLMAYAN GÖREV DAĞILIMI
    "Evde eşitlik bekliyorum…"
    Günümüzde kadınlar da çalışma hayatına yoğun bir şekilde katılıyor. Dolayısıyla rol ve sorumluluklarda da değişiklikler oluyor. Ev işleri, dışarıda çalışsa bile genelde kadına kalıyor. İşinden eve gelen kadınlar ise evdeki eşit olmayan görev dağılımından yakınıyor en çok. İşten gelen kadının ev işlerinde eşinden yardım beklemesi ve bunu dile getirmesi sonucunda da gerginlikler yaşanıyor. Ancak zaman içinde kadınlar, daha fazla gerginlik oluşmasın diye bu taleplerinden vazgeçip durumu kabullenmeye başlıyorlar. Böylece evlilik kadın için bir yük olmaya başlıyor ve eşler arasına mesafe giriyor.
    ÇÖZÜM: Çözüm tabi ki kadının daha sabırlı olması ve bu talebini eşine hiç bıkmadan düzgün bir şekilde açıklamasından geçiyor.

    3-DEĞİŞİM TALEBİ
    "Önce sen değiş, sonra ben mutlaka değişeceğim…"
    Çiftler genellikle partnerlerinin olumsuz davranışları karşısında kendilerini kurban olarak görüyor ve onların değişmesini istiyor. Partnerleri de aynı talep ile geldiğinde, değişime hazır bile olsalar önce değişim talebiyle gelen kişinin ilk adımı atmasını istiyorlar. Bu da ilişki içinde işbirliği kurulamamasına ve uzlaşma sağlanamamasına neden oluyor.
    ÇÖZÜM: İşbirliği ve uzlaşma ilişkinin gelişimi için çok önemli iki öğe. Bu iki öğe yerine getirildiğinde sorun da ortadan kalkıyor.

    4-GERÇEK DIŞI BEKLENTİLER
    "Eşim ben söylemeden ne istediğimi anlamalı!"
    İlişkilerde en sık rastlanan sorunlardan biri de eş veya ilişki ile ilgili gerçek dışı beklentiler… Bu beklentilere şu örnekler verilebilir: 'Eşim ben söylemeden ne istediğimi ve hissettiğimi bilmeli', 'Birbirimizi sevdiğimize göre her zaman mutlu olmalıyız', 'Eşim benim isteklerimi ve ihtiyaçlarımı tahmin edebilmeli', 'Her konuda hemfikir olmalıyız', 'Birbirimizi seviyorsak ailelere veya arkadaşlara ihtiyaç olmaz', 'Cinsel hayatımız, birbirimize olan ilgimiz hep aynı düzeyde devam edecek'. İlişkide bu beklentilerin gerçekleşmemesi ya da gerçekleşmeyeceğinin görülmesi hayal kırıklıklarına, umutsuzluğa, gerginliğe yol açıyor. Eşler karşılıklı olarak birbirlerini suçlamaya başlıyor.
    ÇÖZÜM: Bu beklentilerin mantıklı olmadığını karşılıklı konuşarak, anlatmak ve anlamak gerekiyor. Bu aşamada çiftlerin mutlaka anlayışlı olması gerekiyor.

    5-DUYGULARIN ZAMANLA DEĞİŞMESİ...
    "Beni ilk günkü kadar çok sevmiyor!"
    İlişkilerde sık rastlanan sorunlardan biri de eşe duyulan yakınlık ve sevgi hissinin zaman içinde değişkenlik göstermesi. Duygular, hiçbir zaman kur yapılan ilk günlerdeki gibi yoğun bir şekilde kalmıyor. Ancak yine yanlış bir inanışla eşler 'sevgi, romantizm ve heyecanımız hep aynı kalmalı' beklentisi içine girdikleri için hayal kırıklığı yaşıyorlar. Oysa bu değişim, sevginin bittiği ve ilişkinin bitmesi gerektiği anlamına gelmiyor.
    ÇÖZÜM: İlişkiler hep aynı düzlemde gitmez. İnsan hayatı gibi ilişkilerde de inişler ve çıkışlar olabilir. Bunu kabul etmek gerek.

    6-REKABET VE GÜÇ ÇEKİŞMESİ
    "Patron benim!"
    Çiftlerden birinin ilişkiyle ve yaşamla ilgili konularda karar alırken daha etkin olması, kendi başına çözüm bulup uygulaması ve eşini de bu kararı uygulamaya zorlaması sorun yaratabiliyor. Çiftlerin uzlaşmacı bir tavır sergilememesi bu sorunu daha da pekiştiriyor. Bu, bazı çiftler için eve alınan basit bir obje konusunda yaşanabiliyorken bazıları için çocukları konusunda alınan kararlarda görülüyor.
    ÇÖZÜM: Eşlerden birini ilgilendiren her konu birlikte masaya yatırılmalı ve kararlar ortak alınmalı.

    7-İLETİŞİMSİZLİK
    "Bana karşı yeterince açık değil…"
    Eşler bazen partnerlerinin kendilerinden çok fazla şey talep ettiğini düşünüyorlar. Ya da eşlerden biri diğerinin yeteri kadar açık olmadığından ve düşüncelerini paylaşmadığından şikayet edebiliyor. Çünkü eşler genellikle sorunlarını konuşmaktan, paylaşmaktan ve tartışmaktan kaçınıyorlar. Bu iletişimsizlik ise eşlerin birbirleri ve ilişkileri hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine neden oluyor.
    ÇÖZÜM: Sorunların, her ne olursa olsun, karşılıklı olarak paylaşılması ve iletişimin en üst noktada tutulması gerekiyor.

    8-CİNSEL SORUNLAR
    "Yatakta beni mutlu etmiyor…"
    Eşler arasında cinsel anlamda uyum sorunu bulunuyorsa bu, günlük hayatlarına da yansıyor. Yani cinsel sorunlar ilişkinin genel gidişatını ciddi ölçüde etkiliyor. Cinsel sorunları nedeniyle çift terapisine gelenlerin yaşadığı ilk sorun vajinismus olarak görünüyor. Yani çiftler bu nedenle cinsel birleşme sağlayamıyor. Diğer cinsel sorunlar ise, erken boşalma, sertleşme sorunu ve orgazm olamama şeklinde sıralanabilir.
    ÇÖZÜM: Bu tip sorunlarda uzmanına danışmak en doğrusu. Ancak cinsellik ile ilgili sorunların kaynağında bazen sadece iletişim bozukluğu yatabiliyor. İletişim becerisi çift için ilişkinin her aşamasında çok önemli.
     
  11. Pelin Super Moderator

    Erkek Çözüm İster Kadın İse Paylaşmak..

    "İletişimin amacı uzlaşmak değil, anlamak" diyen psikiyatrist Prof. Dr. Mehmet Sungur, GEO Dergisi'ne verdiği röportajda kadın-erkek arasındaki en büyük sorunun uzlaşamadıklarını kabul etmek olduğunu söylüyor.

    Kadın ve erkek neden anlaşamaz?
    - "Kadın ve erkeğin birbirlerini anlamasında güçlükler var" dersek daha doğru olabilir. Daha bebek doğmadan evvel iki şeye bakıyoruz: Sağlıklı mı? Cinsiyeti nedir? Erkek ve kız şeklindeki bakış açıları henüz doğum gerçekleşmeden başlıyor, yaşam boyunca devam ediyor. Buna karşılık psikolojik farklılıklar çok daha önemli, çok daha belirgin. Çünkü fiziksel olanları peşinen kabul etmişiz.

    Sizce bunun altında yatan sebep nedir?
    - Evrimsel açıdan insanın gelişimiyle ilintili. Erkek dış dünyada avcı; evi besleyen, avı getiren dolayısıyla gücüyle öne çıkan biri. Kadınsa evin sükunetini sağlayan, getirilenlerin adil paylaşımını örgütleyen, dış dünyayla ilişkileri kuran. Hep aklını kullanmak durumunda. Biri kollarını kuvvetlendirirken, diğeri düşüncelerini geliştirmekte.


    Çiftler en çok hangi sorunlarla geliyor?
    - Genelde iletişim problemiyle geliyorlar. Problemi ikisi de bilmiyor. Birisinin beklentileriyle öbürünün beklentileri farklı. "Siz eşinizde neyin değişmesini istiyorsunuz? Somut olarak neler değişirse daha mutlu olursunuz? Kağıda yazın, burada konuşalım" dediğimde çok ilginç bir şey çıkıyor ortaya. Her ikisi de iletişim istiyor mesela. Ama iletişim gerçekleşmiyor. ​

    Değişim korkutur

    Neden?
    - Eşler iletişimin sonunda uzlaşma bekliyor. Uzlaşma ne: "Sorunu masaya oturup konuşalım. Kalktığımızda sorun çözülmüş olsun." Konuşmaya çalıştıklarında uzlaşamadıklarını gördükleri zaman da onlara göre iletişim amacına ulaşmamış oluyor. Halbuki iletişimin amacı uzlaşmak değil, anlamak. Anladıktan sonra uzlaşıp uzlaşmayacağınıza karar verirsiniz. Bunu görmeyen çiftler uzlaşamayınca tekrar konuşmamaya başlıyor, "Uzlaşamayacağımıza göre konuşmanın da anlamı yok" diyorlar. O zaman ben bu çiftlere diyorum ki; "Bir tek konuda uzlaşın, uzlaşmama konusunda. O takdirde konuşmaktan vazgeçmezsiniz."​

    Peki ya aralarındaki farklılıklar...
    - Kadın anlatmak istiyor. Erkekse istiyor ki kısa sürede ne söyleyecekse söylesin. Kadın anlattığı zaman erkek dinlemiyor gibi yapıyor. Televizyon seyrediyor örneğin. Dinledikleri zaman bile erkeklerin yaptıkları şey hemen soruna çözüm bulmak. Halbuki kadının istediği şey çözüm bulmak değil, paylaşmak. Ama erkekler problem çözmeye eğilimli. Niye? Problemi çözelim ki öbür işe dönelim. Bir seferde tek bir işe yönelebiliyor erkek, aynı anda birkaç sorunla ilgilenemiyor. Kadınlar dinlenilmediğini, erkeklerse kadının bu çabalarını kendisinin değiştirilmek istendiği şeklinde algılıyor. Değişim korkutucu olduğu için de diyor ki, "Beni değiştiremezsin." ​

    Farklıyız ama eşitiz

    Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar gündelik hayata nasıl yansıyor?
    - Örneğin toplumda "kadın araba park edemez" gibi genel bir kanı var. Erkekler yolda kaybolur ama hiç kimseye soru sorma gereği duymazlar. Hababam çemberler çizerler, kadınlar arabayı durdurup soru sorar. Erkek sormaz, devam eder, dolaşır... Çünkü erkekler kaybolmaz. Kadın kaybolduğu zaman farkındadır, durur. Musa niye 40 yıl çölde dolaştı? Adres sormayı unuttuğu için. Kadınlar erkeklerin haritaları nasıl okuduklarını, daracık alanlara nasıl park ettiklerini, beri taraftan kocaman G noktasını nasıl fark edemediklerini bir türlü anlamıyor. Bunlar işin esprisi ama günlük yaşama yansıyan çok ciddi farklılıklar var. ​

    Rol paylaşımından mı bahsediyorsunuz?
    - Evet rol paylaşımı, yani fiziksel olarak. Özetle söylemeye çalıştığım; tabii ki erkekler bazı şeyleri kadınlardan iyi yaparlar. Ne yazık ki gerçekleri çok net ifade edemiyoruz. Erkekler ve kadınların hep benzerlikleri üzerine konuşuyoruz. Erkekler ve kadınların farklılıkları üzerine konuşulmaz. Neredeyse bir farklılık fobisi gelişmiştir. Farklılık bazen zenginlik, bazense fakirliktir. Bu onu nasıl kullandığımıza bağlı. Farklı olmamız birbirimizi korkutmamalı, onla büyümeyi öğrenmeliyiz.Şunu kavrayalım; farklı olmamız eşit olmamıza aykırı değil. ​

    Olgunlaşmış sevgi

    İdeal aşkın tanımı nedir?
    - Aşkı bilim adamları değil, yaşayan çiftler belirler. Ne kadar süreceğini de kestirmek mümkün değildir. Ama şunu söyleyebiliriz: Aşk dediğimiz şey eninde sonunda aşk olarak kalmaz. Niye kalmaz? İki kişi birbirine aşık olduğunda 100'lük skalada en tepeden başlamış oluyorlar. Aşk demek 100 demek. Daha yukarı çıkma şansımız yok, aşağı inmeye mecburuz. Bunu bir kere kabul edelim. Aşkın sonsuza kadar sürmesi gerekmiyor. Onun yerini çok daha önemli bir duygu alıyor: Olgunlaşmış sevgi. Aşkın ömrünün ne kadar olduğu bizim birlikteliğimizi belirlemiyor. Aşkın süresinden çok, aşkın neye dönüştüğü önemli. ​

    Ya evlilik?
    - Ne diye insanların yüzde 98'i yüzde 50 yürüyen bir işe yatırım yapıyor? İki evlilikten birisi boşanmayla sonuçlanıyor. Hiçbir akıllıca yatırımla bağdaşmayan bir şey bu. Öte yandan evliliğin gerçekten sanatsal bir yanı var. Evliliği şöyle tanımlıyorum; rutinin içinde mutlu olma sanatı. Ama rutin bir hayat sürmek her zaman mutsuz olmak demek değil, aynı zamanda emniyette olmak demektir. Bu rutini sürprizlerle keyifli hale getirmek mümkün. İnsanlar evliliklerine küçük keyifler kattığı takdirde evlilikleri daha uzun sürebilir.​
     
  12. Pelin Super Moderator

    Evliliğiniz Kabusa Dönüşmesin..

    Her evlilik yeni bir başlangıçtır. Ancak yaptığınız pembe başlangıcın bir kabusa dönüşmemesi için, eşinizle 'para, iş bölümü, çocuklar, aile ve çalışma' gibi bazı konuları önceden konuşmalısınız.

    Uzmanlar, çiftler evlendikten sonra artık ortak bir bütçeleri olacağını, ancak para harcama alışkanlıklarının birbirininkine uymayabileceğini belirtiyor. Bu yüzden dikkat edilmesi gereken noktaları uzmanlar şöyle anlatıyor: "Eğer çalışmayacaksanız, eşiniz size günlük ev harcamalarının dışında da para bırakmalıdır. İleriki planlarınız için, örneğin ev almak, taksit ödemek gibi, sizin de paranızın ne durumda olduğundan haberdar olmanız gerekir. Eğer siz de çalışacaksanız, her ikiniz de kazandığınız parayı ortak bir hesaba yatırabilirsiniz. Ancak kendiniz için para biriktirmek gibi bir niyetiniz varsa, her ikiniz için özel bir hesap açtırıp, her ay buraya belli bir miktarda para yatırabilir ve kalanı, ortak hesaba aktarabilirsiniz. Ortak hesaptan yapacağınız harcamalarıysa birbirinize haber vermenizde fayda vardır."

    İş Bölümü: Bütün erkeklerin, ev işlerinde annelerine ne kadar yardımcı olduklarını, her zaman kendi işlerini üstlendiklerini söylediklerini hatırlatan uzmanlar, ancak iş gerçeğe döküldüğünde, durumun sanıldığı gibi olmadığının görülebileceğini bildiriyor. Uzmanlar, bu konunun önceden konuşulması gereğine dikkat çekerek, "Sizin ütü yapıp, yemek hazırlamak için değil bir yuva kurmak için onunla evlendiğinizin altını çizmelisiniz. Şüphesiz çalışmayıp, ev kadını olmayı tercih ettiğiniz takdirde ev işlerinin büyük sorumluluğu sizde olacaktır. Ama bu, müstakbel eşinizin size kesinlikle yardım etmeyeceği anlamına gelmez" diyorlar.

    Çocuklar: Uzmanlar, çocuk konusunun da evlilikte önemli sorunlardan biri olduğunu vurgulayarak şunları kaydediyor: "Henüz çocuk doğurmaya hazır olmadığınızı düşünebilir, bu yüzden beklemek isteyebilirsiniz. Öte yandan eşiniz sizinle hemfikir olmayabilir. Bu durumu da önceden çözmeniz gerekir. Çocuk yapacağınız zamanı birlikte kararlaştırmalı, bu konuda size baskı yapmamasını önceden sağlamalısınız".

    Aile: Aileler ve çevrelerin, ilişkinin yürüyüp yürümemesindeki en büyük etken olduğunu ifade eden uzmanlar, "Eğer taraflardan biri ailesine fazlasıyla bağlıysa diğeri bu durumdan rahatsız olabilir. Örneğin eşinizin annesi sürekli gelip, sizin ortak hayatınıza müdahale ediyorsa, ikilemler yaşanacaktır. Bu yüzden evlenmeden önce bu konuya değinmeli, ikinizin de hoşlanacağı bir yol bulmalısınız. Bunu önceden konuşmanız, ilerideki pürüzleri de silecektir" tavsiyesinde bulunuyor.

    Çalışmak: Uzmanlar, birçok kadının, eşi izin vermediği için istediği halde çalışamadığını da hatırlatıyor. Bu yüzden bu konunun da evlenmeden önce netleştirilmesi gerektiğini belirten uzmanlar, "Eğer çalışamıyorsanız, evlendikten ve çocuklarınız doğduktan sonra da iş hayatınızı sürdürebileceğinizi eşinize net biçimde anlatmalısınız. Çalışma hayatınız yoksa bile, ona istediğiniz takdirde çalışabileceğinizi belirtmelisiniz. Bu şartlar size önemsiz gibi gelebilir ama ileriki yaşantınızda nelerle karşılaşabileceğinizi bilmediğinizi unutmayın" diye uyarıyorlar
     
  13. Pelin Super Moderator

    Ev Hanımlığı Kabus mu?

    Kadının evdeki rutin işleri, her şeyin makineleşmesi ve otomatikleşmesiyle daha çabuk bitmektedir. Çocuk büyüten annelerin işi bile kolaylaşmış, kadının evdeki yükü hafiflemiştir. Kadın bir müddet ev gezmelerinde dolaştıktan sonra, 'kabul günlerine' gitmekten de vazgeçer. Çoğu zaman dedikodu ve gösteriş toplantılarına dönüşen bu günler, kadına pek de fayda sağlamaz. Düşünen, üreten ve toplumun sorunlarıyla ilgilenen kadını bu durum mutlu etmez, aksine rahatsız eder. Kadın evde kendisini yalnız ve işe yaramaz hissetmeye başlar. Hele çocukları büyüdüğü ve evleriyle ilgili sorumlulukları azaldığı zaman ne yapacağını düşünür. Sosyal bağları zayıflamış olan kadınlar, kendilerini çalışmaya yöneltir; işyeri açma veya işe girme gibi yöntemler bulurlar. Bazı kadınlar ise dernekler ve kadın kuruluşları gibi kendilerini kolayca ifade edebilecekleri sosyal faaliyetlere yönelirler. Para kazanma gibi bir mecburiyetleri yoksa, sanat alanlarına kayarlar. Atölye çalışmaları, kadını dedikodu yapmaktan daha üretken alanlara sevkeder. Kadın isterse, toplumdaki sosyal rolünü güçlendirecek pek çok şey yapabilir.

    Sevgisizliğin kötü sonuçları, insanlar arasındaki ilişkilerin her alanında görülmektedir. Topluma kadın sevgisi girmezse hayat çok anlamsız ve çekilmez olacaktır. Hayatın renkleri kadının sunduğu sevgiyle artar ve kendisini gösterir. Kadının sevgi duygusuna yoksulların, zayıfların, yaşlıların, hastaların, toplumdaki bütün kesimlerin ihtiyacı vardır. Evdeki rolü kadını mutlu etmiyorsa, sosyal faaliyetlere yönelmelidir. Şu anda dünyanın bir çok yerinde kadınların kurduğu binlerce dernek faaliyet göstermektedir. Meselâ Almanya'da, üç kişi bir araya gelip dernek kurmakta, oradaki kadınlar sosyal faaliyetlere olan ihtiyaçlarını böylece gidermektedir.

    Bizim geleneksel yapımız; kadını, evdeki rolü bittiği zaman, komşusuyla dedikodu yapmaya yönlendirir. Toplumdaki bu olgu değişmeli, kadınlar örgütlenerek, bulunduğu mahalleye, oturduğu apartmana ve sahip olduğu aileye neler katabileceği konusunda kafa yormalıdır. Kadınlar, oturdukları apartmandaki karı koca kavgalarının çözümüne bile yardımcı olabilirler. Onların sosyal hayata katılmasında pek çok fayda vardır. Kadınlar, şefkat duygularını kullanabilecekleri faaliyetlerin her çeşidine yönelmelidirler. Kadının kendisini özgür ve güvende hissetmesinin tek yolu, herhangi bir işte ücretli çalışması değildir.

    Devlet tarafından dernek kurma işlemleri kolaylaştırılmalı, eğitimli kadınların sosyal aktiviteleri özellikle desteklenmeli, bu tip organizasyonlar teşvik edilmelidir. Mahallî derneklerin kurulma aşamasında ise devlet desteği şarttır.
     
  14. Pelin Super Moderator

    Aile İçi Çatışma ve Şiddet

    Hiçbir evlilik, ‘aile içi şiddet’ konusuna malzeme olma niyetiyle başlamaz. Aksine, kadın ve erkek hayatında belki de en toz pembe hayallerini evlilik üzerine inşa eder:

    “Sevgilim, kırmızı panjurlu bir evimiz olacak, bahçesinde oyun oynayan çocuklarımızla mutlu bir hayat süreceğiz…”

    Ne var ki, hayatın gerçekleri, hemen her zaman, filmlerdeki kötü adamlar gibi, bu hayallerin gerçeğe dönüşmesini engelleyen rolle çıkar evlilik adayların karşısına. Daha taraflar evlilik kararı alıp almama arasında gidip gelirken, o boş zamanlarda özene bezene süslenmiş olan hayaller, birden, en büyük düşmanıyla karşılaşır: çatışma!

    Tarafların birbirleriyle yakınlaşması ilerledikçe, çatışmalar da büyür ve derinleşir. Ama belki de ilk çatışma, evlilik hayallerinin kendisi üzerinde meydana gelir. Çiftler daha evlenmemişken, hayalleri üzerinde çatışma deneyimi yaşarlar:

    “Hayır sevgilim, ben kırmızı panjurlu değil, yeşil panjurlu bir evde oturalım istiyorum.”

    İşte bu söz, taraflardan her birinin kendi zihninde, ama karşısındaki kişiyi de dahil ettiği hayale çekilen ilk sınırdır. Aslında, taraflar, ilk defa, birbirlerini gerçekten tanıma noktasına gelmişlerdir. Gerçekliğin eşiğine şimdi gelinmiştir.

    Bundan sonraki süreç, tarafların hayalleri ile karşılaştığı gerçek durumlar arasındaki farkı ne kadar başarılı bir ölçüde tolere edip edemeyeceği ile ilgilidir.

    Halk arasında ‘cicim ayları’ olarak ifade edilen evliliğin ilk birkaç ayı boyunca, genellikle, çiftler olabildiğince çatışmalardan uzak durmaya, çatışmaları ‘görmemeye’ çalışırlar. Ama bir vakit sonra, mızrak çuvala sığmaz olur ve çiftler kaçınılmaz bir şekilde çatışmalarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Genellikle, en büyük çatışmalar da bu evrede yaşanır.


    Eşler arası çatışma
    Eşler arasında yaşanan çatışmaların temelinde, her şeyden önce, evlilik gibi bir deneyimin ilk defa yaşanıyor oluşu gelir. Her iki taraf da, yıllar yılı alışkın oldukları çevrelerini terketmiş ve yeni bir çevreye adım atmışlardır. Üstelik, ‘aile’ adı verilen bu yeni çevreyi, tüm sorumluluklarıyla beraber, kendileri oluşturmak, aile evine tuğlaları birer birer kendileri koymak durumundadır.

    Bu durum, ister istemez, eşler üzerinde ciddi bir yük oluşturur. Dahası, henüz birbirleriyle ilgili olarak ‘tanıma’ süreçleri bitmemiştir. Eşler evliliklerini sağlam bir temele oturtmak için birbirlerini iyice tanımak ve birbirlerine tam anlamıyla güvenmek ihtiyacı hissederler. Bu süreçte, eşlerin evlilik öncesi birbirleri hakkında zihinlerinde taşıdığı düşüncelerde ciddi değişiklikler olabilir. Çevremizde sıkça duyduğumuz gibi, “Ben seni böyle tanımıyordum,” yakınmaları bu dönemin tipik özelliklerindendir.

    Eşler açısından çatışmanın özü ise şudur: “Önümüzde evlilik gibi halletmemiz gereken ciddi bir iş var, fakat ben bu konuda sana tam olarak güvenip güvenemeyeceğimi bile bilmiyorum daha.” Tüm bu zihinsel yüklere, hemen hemen tüm evliliklerde yaşanan bir başka sorgulama da eşlik eder: “Acaba doğru kişiyle mi evlendim?”

    Bu temel çatışma ve sorgulamaların dışında, eşler arasında ‘ekonomik sorunlar’dan, ‘eşlerin aileleriyle ilişkileri’ne; ‘iletişim biçimleri’nden, ‘evde kararların nasıl alınacağı’na; ‘eşlerden birinin mi yoksa ikisinin birden mi çalışacağı’ndan, ‘ev işlerinde iş bölümünün nasıl yapılacağı’na; ‘pazar alışverişini kimin yapacağı’ndan, ‘diş macununu ortadan mı yoksa ucundan mı sıkıldığı’na kadar.. pekçok konuda çatışma yaşanır.

    Evliliğin ilk bir iki yılı, bu sorunların nispeten istikrarlı bir çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı yıllardır. Eşlerin anlayış düzeyleri ve olgunlukları nispetinde bu süre uzayıp kısalabilir. Aslında evliliğin tamamı da, eşler arasındaki uyumun derinleşerek daha köklü bir istikrar düzeyine ulaşması çabası olarak okunabilir.

    Burada belirtilmesi gereken nokta, yaşanan ve yaşanma ihtimali olan bu çatışmaların aslında çok doğal ve normal olduğudur. Bu çatışmaları bir patoloji olarak görmek, evliliğin doğası hakkında ciddi bir yanılgıdır. Çünkü, ait oldukları yerden alınıp tek bir kovaya dökülen soğuk ve sıcak suyun belli bir etkileşim sonrasında ortak bir ısıya kavuşması gibi, eşler de evlilik potası içinde ortak bir anlayış ve duyuş birliğine, ancak bu çatışmalar sonucunda ulaşırlar.

    Çatışmalar, aslında, bir taraftan eşlerin birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı, bir taraftan da evliliğin başarılı olup olmayacağının sınanma yeridir. Çünkü eşlerin kendi tercihlerinde ne kadar ısrarcı, eşinin tercihlerine ne ölçüde saygılı olduğu, bu çatışmalar neticesinde belli olur.

    Hatta bir adım daha ileriye giderek söylersek, çatışmaların, eşler arasında daha iyi ilişkilerin oluşturulması, psikolojik açıdan eşlerin olgunlaşmaları, aile içinde etkinlik ve verimliliğin geliştirilmesi, sorunlara daha iyi çözümler getirilmesi, eşler arasında ahenkli bir birlikteliğin sağlanması noktasında önemli bir rolü olduğu da söylenebilir.


    Çatışmayı çözme becerisi
    Tabii, bu faydalar çatışmaların adil ve uygun bir biçimde çözüme kavuşturulabilmesi hâlinde geçerlidir. Tüm mesele, çatışmaların doğru biçimde çözümlenmesinde düğümlenmektedir. Sorunlu evlilikler genellikle çatışmaların çözüme ulaşamadığı ve giderek evliliğin bir girdabın daireleri gibi üzücü sona doğru ilerlediği evliliklerdir. Sorunların bir çözüme kavuşturulması ise elbette bir dizi şartın yerine getirilmesine bağlıdır.

    Bir defa, çatışmaların sağlıklı bir biçimde çözüldüğü ailede, eşler birbirlerini iyi tanır ve duygular karşılıklı olarak hissedilir ve paylaşılır. Duygu ve düşünceler olduğu gibi, yani abartılmadan ortaya konur. Daima sükûnet korunur. Taraflar kendileri için önemli olan hususları serbestçe ifade ederler.

    Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınır ve eski birikimler işin içine sokulmaz. Kesinlikle öğüt verme gibi karşı tarafa yanlış yaptığı ve anlaşılmadığı hissi yaşatacak davranışlardan sakınılır.

    Keskin biçimde yargılamaya gidilmez. Kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilir. Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi ifade edilir. Karşı tarafın beklentisine ya da ‘en mükemmel’e göre ayarlanmaz.

    Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırd edilir. Örneğin, aile içinde biri eve geç geldiğinde, ne kadar geç kalındığı değil, niye geç kalındığı, hatta niyetin ne olduğu üzerinde durulur.

    Çatışmanın çözümünde, taraflar birbirlerini pozitif bir tutum içinde dinler. “O sussun da, ben ona ne diyeceğimi çok iyi biliyorum,” şeklinde, saldırgan bir tutum sergilemez ya da sözünü kesmez. Böylece taraflar birbirlerine “seni dikkate alıyorum ve seni önemsiyorum,” mesajını verir.

    Bir konuşma sırasında yalnız bir çatışma üzerinde durulur; başka çatışma konuları çatışmaya katılmaz. Örneğin, “Hem geç kalıyorsun, hem de bana yardım etmiyorsun,” diyerek, iki konu birden ortaya atılmaz.

    Tek kişinin haklı çıkması yerine, iki tarafın da üzerinde anlaşabileceği bir çözüme yönelinilir. “Ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun,” tarzında davranılmaz. Çözümlerin, her iki tarafın da kabul edebileceği, gerçekçi ve gerçekleştirilebilir ölçüde belirgin ve dengeli olmasına dikkat edilir. “Sen” yerine “Biz,” “Sen yapmalısın!” yerine “Biz yapmalıyız,” biçiminde ifadelerin kullanılmasına özen gösterilir.


    Tehlike sinyalleri
    Buna karşılık, eşler arasındaki iletişimi sabote eden birtakım tutum ve davranışlar, bir bütün olarak evliliği de gün geçtikçe daha olumsuz bir noktaya taşıyan ‘tehlike sinyalleri’dir.

    Çatışmaların sağlıklı bir biçimde çözüldüğü ailelere karşılık, bunların marazîleştiği ailelerde, ya eşlerden birinin diğerine (genellikle kadın kocasına) bütünüyle boyun eğmek zorunda kaldığı; ya da eşler arasında sürekli bir güç mücadelesi yaşandığı görülür. Böyle ailelerde, modern zamanın zihinlere zerk ettiği bireycilik fikri doğrultusunda hareket eden eşler, sürekli olarak, karşı tarafı kontrolü altına almaya çalışır. Evliliğin neslin devamı, kadın ve erkeğin birbirlerini tamamlayarak olgunlaşmaları, iffetlerini korumaları, sağlıklı bir cemiyet hayatının teşekkülü gibi hikmetlere binaen Allah’ın lütfettiği bir hayır olduğu unutulur.

    Eşler arasında duygu alışverişi çok azdır. Aile ortamına sevgisizlik ve anlayışsızlık hâkimdir. Ne akşam eve yorgun argın gelen koca, karısından güler yüzlü bir karşılama görür; ne de kadın çabalarına karşılık kocasından bir takdir ve teşekkür cümlesi duyar.

    Aile ortamına sevgi ve anlayıştan ziyade, güçlü olan eşin diğerini sürekli denetim altında tutmaya çalışması damgasını vurur. Bu yüzden, zayıf olan eş duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade etmekten çekinmektedir. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır.

    Eşler birbirlerinden yapabildikleri kadarını değil, en mükemmelini ister. Temelde aile ferdleri arasında ötekini onaylama ve kabul etme krizi yaşanır. Yapılanın takdir edilmesi yerine, sürekli olarak ‘olması gereken’ vurgusu yapılır. Bu yüzden, her şey göstermeliktir; ötekinin beğenmesi için yapılır.

    Bu tarz bir mükemmeliyetçilik sonucunda aile ferdleri kendilerinin oldukları haliyle hiçbir değerlerinin olmadığı, kendi düşünüş ve davranışının önemsiz olduğu hissine kapılırlar. Böylesi bir ortamda yetişen çocuklar da, umutsuzluk duygusuyla yaşar ve kendilerini değersiz ve yetersiz bulurlar.

    Yaşanan olaylar çoğu zaman olduğu gibi kabul edilmez. Hep bir suçlama konusu yapılır. Her şeyin denetim altında tutulması ve mükemmel olması gerektiği düşüncesi hâkimdir. Dolayısıyla, aile ferdleri değersizlik duygusunun yanı sıra, kaygı ve utanç duygusu da yaşarlar. Böylece tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla kopuk, robot gibi yaşayan bir insan tipi, aile ortamında geçerli hâle gelir.

    Kırgınlık ve küskünlükler, ifade edilemeden ve çözümsüz bir biçimde sürdürülür. Aile ferdleri birbirlerini anlamaz, birbirlerine anlayış göstermez.

    Nihayet, eşler arasında birbirine güven aslında yoktur. Güven var gibi gözükse de, temelde güvensizlik vardır.


    Ve şiddet…
    Aile içinde görülen tüm bu hatalar, ister istemez, aile ferdlerinin ruhlarına huzursuzluk ve gerginliğin hâkim olmasına neden olur. Çatışmalar çözümsüz kaldığı gibi, evlilik de yavaş yavaş mutsuz ve umutsuz bir mecraya doğru sürüklenmeye başlar.

    Ve şiddet, önce, kendisini tartışmalar ve sonrasında âni patlamalar şeklinde gösterir. Sağlıklı bir iletişimin başarılamaması ve kızgınlıkların doğru bir dille aktarılamaması, bu tartışmalar esnasında kızgınlığın hızla fiziksel şiddete dönüşmesine yol açar. Taraflar psikolojik açıdan çok yüklü ve incinmiş olduğu için, genellikle kavgayı başlatan küçük çatışma konusu unutulur; bir tür genel meydan muharebesi havası ortamı belirler.

    Kuşkusuz, şiddetin ortaya çıkışında, bu davranışın bir çözüm yolu olarak ‘öğrenilmiş’ olmasının da önemli bir rolü vardır. Yapılan araştırmalarda fiziksel şiddete başvuran eşlerin, kendi ailelerinde buna tanık oldukları ve bir şekilde bu davranışı modelledikleri görülmüştür.

    Kritik olan nokta, huzursuzluk, kızgınlık ve nihayet sonu şiddete çıkan süreçte, sağlıklı iletişime dayalı çatışma çözme biçimlerinin ya çok az kullanılması ya da hiç kullanılmamasıdır. Burada duyguların kızgınlığa ve öfkeye dönüşmeden evvel ifade edilmesi önemlidir. Özellikle eşler huzursuz oldukları konularda, “Eve geldiğinde benimle suçlayıcı konuşman beni sinirlendiriyor,” “Ben bir şey anlatmaya çalıştığımda sözümü kesip bağırmaya başladığında çok kırılıyorum,” diyerek kendilerini neyin huzursuz ettiğini ve kızdırdığını ifade etmelidirler.

    Tabii, bunun yanında, eşlerin cümleyi olumluya çevirerek, “Ben geldiğimde hatırımı sorman beni mutlu ediyor,” “Bir sorunun olduğu zaman benimle paylaşman hoşuma gidiyor,” “Benimle bağırmadan konuştuğunda seni daha iyi anlıyorum ve daha huzurlu oluyorum,” demeleri de, eşlerin memnuniyetleriyle beraber, birbirlerinden tam olarak ne istediklerini ifade etmeleri bakımından çok faydalı ve çatışmaların daha başlamadan bitmesinde çok etkilidir.

    Özellikle günümüz şehir hayatında eşlerin iletişim becerilerini çok ama çok geliştirmeleri ve çatışmaları fiziksel, psikolojik ya da ekonomik şiddet boyutuna varmadan çözmeleri, çözemedikleri noktada ise yine şiddete başvurmadan iki tarafın saygı duyduğu bir büyüğün hakemliğine başvurmaları çok önemlidir.

    Unutmayalım ki, en büyük örneğimiz Sevgili Peygamberimiz de hayatı boyunca hiçbir kadına el kaldırmamıştır. Bu, eşleriyle sorun yaşamadığından dolayı değil, sorunu bu şekilde çözmeyi tercih etmeyişindendir. Peygamberimiz, çatışmalar ciddi boyuta vardığında, eşinden bir ya da birkaç gün uzak durmuş ama hiçbir zaman fiziksel şiddete başvurmamıştır.

    Zira o bir Peygamberdi ve aile içinde bir çatışma çözme yöntemi olarak şiddetin, özellikle erkek için bir yönüyle acz ve yenilgi anlamına geldiğini çok iyi biliyordu.

    Ne mutlu şiddet uygulamanın aslında bir yenilgi olduğunu görenlere ve kendilerini ondan uzak tutanlara!
     
  15. Pelin Super Moderator

    Eş Dayağına Aileler Sessiz Kalıyor

    Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nca yapılan bir araştırma, kızının dayak yemesine sessiz kalan aileler olduğunu ortaya çıkardı.

    Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Işıl Vahip ve Uzm. Dr. Özge Doğanavşargil, fakültenin psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran 100 evli kadınla "aile içi şiddet" konulu araştırma gerçekleştirdi.

    Araştırmada, söz konusu kadınların yüzde 62'sinin en az bir kez eşinden fiziksel şiddet gördüğü ve maruz kalınan şiddetin de yüzde 60'ının ağır düzeyde olduğu belirlendi. Ancak bu kadınların hiçbirinin polikliniğe başvurma nedenleri arasında aile içi şiddetin yer almadığı saptandı.

    Araştırmaya göre eşinden şiddet gören kadınların yüzde 45.2'sinin ailesi, yüzde 35.5'inin de komşuları bu durumdan haberdar. Ancak ne komşular, ne de ailelerin, karakola veya hastaneye başvurma gibi kadını korumaya yönelik önerilerde bulunmadığı tespit edildi.

    Haberi olan ailelerin en sık gösterdiği davranış ise yüzde 28.6 ile teselli etmek. Ayrıca ailelerin yüzde 21.4'ü "boşan" derken, yüzde 10.7'si dayak atan damada hak veriyor, yüzde 7.1'i ise hiç karışmıyor. Olayı bilen komşuların en sık gösterdiği davranış da hiç karışmamak.

    Araştırma ayrıca, hastaların yarısının evliliğin ilk yılından itibaren dayak yemeye başladığını da ortaya koydu. Buna göre, 4 kadın hastadan 1'i evliliğin ilk ayı içinde, 2 kadından 1'i de ilk yıl içinde şiddet görmeye başlamış.

    Şiddetin tekrarlayıcı biçimde sürdüğünü de gösteren araştırmada, kadınların 4'te 1'inin ayda birden sık, 7'de 1'inin de haftada birden sık şiddet gördüğü saptandı.

    Şiddet görme nedenini "eşinin ailesine saygısızlık, özerk davranma (izin almama, işleri aksatma, cevap verme)" olarak sıralayan kadınlardan yüzde 13.1'i ise "neden dayak yediğini bilmediğini" ifade etti
     
  16. Pelin Super Moderator

    Eğitim Kadına Şiddeti Azaltır mı?

    Şiddetin eğitimli insanlar tarafından uygulanması eğitimsizlere göre insanı daha fazla şaşırtır. Eğitimli kesim arasında şiddetin artmasının sebebi ego kabarmasıdır. Eğitimli kişi, eğitimin neticesi olan insanî erdemleri taşımayıp, ' Ben özelim ve üstünüm!' duygusuyla hareket eder ve kendi fikirlerini karşı tarafa empoze etmeye kalkışırsa, sonuçta çatışma yaşanır. Eğer karşıdaki de eğitimliyse ve kendini ezdirmiyorsa, ilişki savaş halini alır. Eşler arasında şiddet yaşanmaması için, eğitim uygun ahlâkî erdemlerle birlikte gelişmelidir. ' Her şey incelikten, insan kabalıktan kırılır' şeklinde bir atasözümüz vardır. Yani şiddet ve kabalıktan kırılma özelliği, sadece insana aittir. Bir başka atasözümüz de ' Boğaz dokuz boğumdur' tarzındadır ve bu 'Söylemeden önce dokuz defa düşün' demektir. Dokuz defa değilse bile, üç defa düşündükten sonra konuşmayı öğrenmeliyiz. Dürtüsel hareket eden, aklına geleni hemen söyleyiveren insanlar vardır. Bu kimseler, ' Dur, düşün, konuş!' ve ' Dur, düşün yap' sözlerini slogan halinde çerçeveletip duvarlarına asmalıdırlar. İnsanlar, konuştuklarında karşılarındakine zarar vermemek için, 'acaba bunu söylersem, karşımdaki nedüşünür?' sorusunu kendilerine sormalıdırlar.

    Bazı kimseler, karşıdakinin hislerini önemsemeyip, onu sinirlendirdiğinde, kendisini 'gol' atmış gibi mutlu hisseder. İşte o zaman evlilik, eşler arasında bir iletişim olmaktan çıkıp, bir maç ya da müsabaka haline dönüşür.

    Eğitimli kişinin uyguladığı şiddetin çözümü daha zordur. Kadın, eğitimli insanın davranışından daha çok zarar görür. Eğer eğitimli almış kimse, sosyal hayatındaki ilişkileri iyi olmasına rağmen, evde eşine kötü davranıyorsa, bu hareketini ' kontrol bende' demek için yapıyordur. Burada eşini suçlamak yerine, kendi kimlik ve kişiliğini ezmeden, problemi nasıl çözebileceğini düşünmelidir.

    Araştırmalar, banka hesabı olmayan evli kadınların, hesabı olanlara göre daha çok dayak yediklerini göstermekteyse de, ekonomik bağımsızlık sanıldığı gibi şiddeti azaltmaz. İnsanların olaylara yaklaşımları değişmedikçe, - ne kadar paraya sahip olunursa olunsun – şiddet, şekil değiştirerek devam eder. 'Dayak fakir ve cahil ailelere göredir' miti gerçek dışıdır.

    Burada çözüm olarak düşünülen bir husus da, tarafların kültür düzeyini yükseltmektir. Bu sebeple aileler, kız çocuklarını okutmaya özen gösterip, ' kızımın bir mesleği olsun, kocası kendisine şiddet uygularsa, kendini daha kolay savunsun' diye düşünürler. İnsanın eğitim düzeyinin yüksek oluşu, ona elbette güven verir; ancak bunun faydası yanında şöyle bir sakıncasından da söz edilebilir. Bu durumda kadın kendini güvende hissettiğinden, en küçük bir sürtüşmeyi bile, kısa sürede evlilik tartışması haline getirebilir. Bunun dışında, eğitimsiz bir kadın da, kocasıyla pekala güzelce geçinebilmektedir. Bu yüzden insanın kişiliğini eğitmek, ona meslek kazandırmaktan; iletişimi öğretmek, ekonomik bağımsızlık sağlamaktan daha önemlidir.
     
  17. Pelin Super Moderator

    Evlilikte En Çok Boşanma 16. Yıldan Sonra Görülüyor

    Türkiye'de boşanmaların en çok yaşandığı yaş grubu erkeklerde 30-34, kadınlarda 25-29 yaş aralığı olduğu açıklandı. Yapılan bir araştırmaya göre, çiftler evlilikte 16 yılı doldurduktan sonra boşanmayı daha çok düşünüyor.

    Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2006 yılı verilerine göre Türkiye'de geçtiğimiz yıl 650 bin 233 evlilik olurken, 93 bin 489 çift de boşanma kararı aldı. Erkeklerde boşanma olaylarının en çok görüldüğü yaş aralığı yüzde 25'lik oranla 30-34 olurken, kadınlarda yüzde 27'lik oranla 25-29 yaş aralığı oldu. Türkiye'de en çok evlenme yaş grubunun erkeklerde 25-29, kadınlarda ise 20-24 olduğunu belirten Türkiye İstatistik Kurumu İzmir Şubesi Uzman Yardımcısı Gizem Umut Doğan, "Bu veriler ışığında yeni evlenen

    çiftler birbirlerine en fazla 4 veya 5 yıl katlanabiliyor. Çünkü, 25-29 yaş aralığında evlenen bir kişi 30-34 yaşlarında boşanıyor. Kadınlarda da aynı grafik söz konusu" dedi.

    Gizem Umut Doğan, kadınlarda evlenme yaşı en sık 20-24 olarak belirlenirken, boşanma yaşının ise 25-29 yaş aralığında gözlemlendiğini söyledi.

    Türkiye genelinde durum böyleyken İzmir'de de durumun pek farklı olmadığını anlatan Doğan, şöyle konuştu: "İzmir'de 30-34 yaş arası erkeklerde bin 845 boşanma görülürken, kadınlarda bu sayı biraz artarak 25-29 yaş aralığında bin 993 boşanma olayı olmuştur. Yaşanan boşanma olaylarının en büyük sebebi yüzde 90 oranla şiddetli geçimsizliktir. 2006 yılı verilerine göre, yıl içerisinde en çok boşanılan dönem Ocak, Şubat ve Mart ayları olarak tespit edildi. En çok evlenilen ay ise Türkiye genelinde 35 bin

    243 evlenme ile Ağustos ayı olurken bu İzmir için de değişmedi."

    2006 yılında evlenme hızının 2005'e oranla düştüğünü ifade eden Doğan, sözlerini şöyle tamamladı: "Türkiye genelinde evlenme hızı düşerken, İzmir'de bu oran binde 8.55'lik oranla artmıştır. Türkiye'de evliliklerde 16 yılı dolduran çiftlerin boşanma riskleri daha fazla. Çünkü Türkiye'de meydana gelen 93 bin 489 boşanma vakasının 20 bin 625 tanesi evliliklerinde 16 yılı tamamlamış çiftlerde görülmektedir. Oransal olarak bu yaş aralığı diğerlerine göre en fazladır. Yine 2006 istatistiklerine göre,

    Türkiye'de ortalama evlenme yaşı erkeklerde 27 iken kadınlarda ise 24 olarak belirlendi"
     
  18. Pelin Super Moderator

    Feminizmin Evlilik Üzerindeki Etkileri

    Evliliğin gerçekleşmesi, suyun oluşumuna benzer. Nasıl ki suyun oluşabilmesi için, hidrojenle oksijenin nasıl birbirlerini tamamlaması ve molekül olması gerekirse, evlilik içinde kadın ile erkek bazı özgürlüklerinden fedakarlık yaparak, yeni bir özgürlük modeliyle hareket etmeleri gerekir.

    Bir insan, 'hem özgür olup istediğim gibi yaşayacağım, hem de evli olacağım' diyemez, bu şekilde bir evlilik mümkün değildir. Kadınların yüzyıllar sonra toplumsal statü olarak ön plana geçmeleri, erkekleri rahatsız etmiş ve onların evliliğe soğuk bakmalarına sebep olmuştur. Asırların verdiği tecrübeyle, erkeğin evliliğe bakışıyla kadınınki incelenmeli ve yeniden değerlendirmelidir.

    Feminizm, kadını erkek gibi olmaya iterken, kadının cinsel kimliğine zarar vermektedir. Kadın, kadınlık özelliklerini ve farklılıklarını güçlendirdiği zaman kadındır. Psikolojik olarak iki cins birbirinden üstün değil, farklıdır. Bu farklılık, hukuki değer açısından da önemlidir. Kadın duygusal özellikler, estetik ve koruma içgüdüsü bakımından ileriyken, erkek dış ortamla savaşma, avcı özellikleri itibariyle öndedir; böylece taraflar birbirlerini tamamlar. Kişilerin baskın olan bu yönlerini törpülemek evliliğe zarar verir. Kadının ev hanımlığı rolü küçümsendiği zaman, bu rolden uzaklaşır. Halbuki ev hanımlığı ağır bir işçilik, zor bir hizmettir. Üretiminin meyveleri ancak seneler sonra, iyi çocuk yetiştirme şeklinde kendini gösterir. Fakat yaptığı işin sonuçları hemen görülmediği için karşılıksız gibi düşünülür. Erkeğin işinin neticeleri ise maaş, ücret ya da kâr gibi somut bir şekilde geri döndüğünden önemsenir ve göze çarpar.

    Bu konuyu inançlı insanlarda çözmek daha kolaydır. Meselâ Yaratıcı, insanı yaratırken, kadınla erkeği eşdeğer mi, yoksa farklı mı yarattı? Bu iyi bilinmelidir. Yaratıcı katında değer sıralaması neye göredir? Kadın mı öncedir, erkek mi? Zenciler mi, beyazlar mı? Fakirler mi, zenginler mi? Yaratıcı ile olan ilişkide insanın kıymeti zengin, fakir, beyaz, siyah ya da kadın erkek oluşu değildir. Burada ölçü, kişinin Yaratıcı ile doğru ve yakın ilişki kurup kurmamasıyla -dini terminolojiyle- takvasıyla ilgilidir; takvası yüksek olan, Yaratıcı katında daha değerlidir. Yâni kadın ya da erkek Yaratıcı açısından eşdeğerdir. Her iki cinsin de birbirlerine karşı artıları ve eksileri vardır. Birbirlerini tamamlamak için, yaratılmışlardır.

    Eğer bu düşünceyle hareket edilirse, çiftler 'özgürleşme' adına evliliklerini kurban etmemiş olurlar. Yoksa cinslerden birinin izole edildiği bir dünyada mutlu olmak mümkün değildir. Başka bir deyişle, tek başına yaşayan bir kadının ya da erkeğin dünyası mutlu bir dünya değildir.

    Bety Freadman'ın dediği gibi; ' bir adamla ya da kadınla güzel ve sadakate dayalı bir ilişki, ancak birbirini tamamlama ve birbiriyle varolma bilinciyle yaşanabilir. ' Feminizmi, insanlığa kazandırdığı bazı değerleri koruyarak, ama kaybettirdiklerini de bilerek; ve buna geçmişteki kültür ve inanç birikimimizi de katarak yeniden tanımladığımız zaman, kadın - erkek mutluluğunu ve evlilik kavramını oturması gereken mecraya yerleştirmek mümkündür.

    1960' da kadınları erkeklere karşı silahlanmaya çağıran bir kitabın sahibi olan, Amerikalı feminist yazar Bety Freadman, şu anda Manhattan'da tek başına yaşamaktadır. Yetmişinci yaşından sonra söylediği şu cümle ne kadar anlamlıdır:

    'Bir erkekle güven ve sadakate dayalı bir ilişki içinde olmak beni ne kadar mutlu ederdi.'

    'Dünya Kadınlar Günü' nün Kadınlara ve Evliliğe Getirileri

    'Dünya Kadınlar Günü' gibi ayrımlar yapmak aslında, feministlerin bencilliğini göstermektedir. Bunun arkasında, 'kadınlar insanlıkta ikinci sınıf olarak algılanıyor' ön kabulü vardır. Kendine güveni olan, kendini rahatlıkla ifade eden ve hakkını arayabilen kadının böyle günlere ihtiyacı yoktur. Ama 'Dünya Kadınlar Günü' şu şekilde de yorumlanabilir: Erkeklerin kadınları ikinci sınıf görme eğilimine karşı bir varoluş sembolü. Bu görüş, sosyokültürel bir durumdur.

    'Kadınlar erkeklerin arkasındadır, ' şeklinde geleneksel bir eğilim vardır. Üstelik bu sadece Doğu kültüründe değil, Batı kültüründe de böyledir; hatta Batı dünyasında daha da yoğundur. Orada asırlarca, 'kadın insan mıdır, değil midir?' tartışması yaşanmıştır. Kadının fert olduğunu yasalar dahi kabul etmezdi. Önceki yüzyıllarda fiziksel güç önemli olduğu için, dünya konjonktürü erkeğin egemen olmasını gerektiriyordu. Fakat çağımızda zihinsel güç ön plana çıkınca bu güce ihtiyaç kalmadı. Zihinsel gücün önemi kavranınca çıkınca kadın ve erkek arasındaki farklılıklar en aza indi.

    Şartlar böyle gelişince, kadın - erkek eşitliği yerine, kadın - erkek farklılığı içinde güçlü işbirliği kurmaya öncelik verilmelidir. Bu tespit çerçevesinde, iki cinsin farklılıklarının reddedildiği anlaşılmamalıdır. 'Erkek erkekliğini, kadın kadınlığını değiştirsin ve dünya uni-sexe doğru gitsin' düşüncesi yanlıştır. Her iki cins de farklılıklarını koruyarak güçlü işbirliği esasına dayanan ilişkiler geliştirmelidir. Demokrasi ve çoğulculukta önemli olan da budur. Herkes kendi kültürel kimliğini korur, ama iletişim yoğunlaşır.

    Meselâ evren çoğulculuk üzerine kurulmuş, tek tip yaratılmamıştır; binlerce çiçek, kuş ya da böcek türüyle var edilmiştir. Bu çeşitliliğin amacı, başta insanlar arasındaki iletişimi sağlamaktır. Canlıların birbirleriyle kaynaşmaları, münasebet kurmaları ve bir takım güzellikleri ortaya çıkarmalarıdır. Bu sebeple tek tip kadın ya da erkek düşüncesi, evrendeki bütünlüğe uymaz. Bu bilinmeli ve çeşitliliğe alışılmalıdır. Tarafların haksızlığa uğramadığı, zihinsel başarısı üstün olanın önde ve ileride konumlandığı, kendini gerçekleştiren ve yaptıklarıyla değerini ortaya koyan kişinin cinsiyetinden dolayı ayrımcılık görmediği bir dünya oluşturulmalıdır. Cinsiyeti sebebiyle bir insanın başarısı ertelenmemelidir.

    Meselâ erkek egemen meslekler vardır ki, burada cinsiyetinden dolayı kadınlara ayrımcılık yapılır; onlar farkında olmadan dışlanır. Kadınlar günü, belki bunların önlenmesi amacıyla düşünülebilir; ya da bu tip tartışmaları başlatmak, bazı tabu ve dogmaları sorgulamak için konuşulabilir. Ama, 'Dünya Kadınlar Günü' feministlerin günü olmamalıdır. Feminizm, kadın - erkek ilişkisini savaş haline dönüştürmüştür. O açıdan bakıldığında kadın - erkek ilişkisi zarar görmekte ve bir güç çatışması haline getirilmektedir.

    Halbuki evlilikte üç aşama vardır. Birincisi; romantik duygularla beslenen başlangıç aşaması. İkincisi; güç mücadelesinin olduğu dönem ki, bu dönemde iki taraf da birbirini tanıyacak ve akıllı çözümler üretecektir. Sonra da bağlılık dönemi. İnsanları dünyada, sadakate dayalı kadın - erkek birlikteliğinden daha çok mutlu eden hiçbir şey yoktur.

    Feminist akımlardan sonra, Amerika'daki boşanmalar %50'yi geçmiş, evlilik dışı doğumlar olağanüstü derecede artmıştır. Evli olanlar da, çocukları ve sevgilileriyle birlikte yaşamaya başlamıştır! Hayatlarını, 'biz evlendik ama, birbirimizi mutlu edemedik. Çocuklarımızın geleceği için bu tarzda da olsa, birlikte olalım,' anlayışıyla sürdürmektedirler. Yâni ortada, iki yabancının otel gibi kullandıkları bir ev vardır. Anne ve baba, bu şartlar altında aynı evde bir arada bulunmakla, çocukların psikolojik ihtiyaçlarını ne derece karşılayabilirler? Bu da düşünülmesi gereken konulardandır.

    Amerika'da şu anda yaşanan bu evlilik tipinin sorumlularından ilki, cinsel özgürlüğü yanlış anlamış kimselerdir. Mutlulukları paylaşmayı başaramamak, insanların boşanma sebeplerinden biri haline gelmiştir. Yâni, kadınla erkek evlenmeden önce çok güzel anlaştıkları halde, evlenince sorumlulukları birbirlerine bırakıp, güzellikler yerine olumsuzlukları paylaşmaktadırlar. Kadınlara, eşiyle yaşadığı istenmeyen olaylar sorulduğunda, 'evde eşimle yaşıyorum ama, sorumluluk ve sıkıntı beni bezdiriyor. Ama sevgilimin yanında eğleniyor, gülüyor, buna olan ihtiyacımı gideriyorum' şeklinde cevaplar alınmaktadır.

    Buradan çıkan sonuç şudur: İnsanlar birbirleriyle sadece menfilikleri ve hayat yüklerini paylaşmamalıdır. Evlilikte mutluluk da, eğlence de olmalıdır. Eğer bu başarılabilirse, eşler başkalarına ilgi duymayacaktır. Aile terapilerinde çiftlere, eşleriyle birlikte yapmaktan hoşlandıkları şeyleri yazmalarını istiyoruz. Kimi yağmur yağarken yürümeyi, kimi beraber spor yapmayı arzu ettiğini söylüyor. Çiftlere, beraberken yapmaktan zevk aldıkları şeyleri artırmaları gerektiğini öneriyoruz. Evlilikte fırtınalı dönemler yaşandığında, eşler bu tavsiyelere uymakta güçlük çekiyorlarsa, profesyonel yardım da alabilirler. Fırtınalar, ancak müspet özellikler pekiştirildiği zaman aşılır.

    Evlilik, kadın ile erkeğin 'ben güçlüyüm' çatışmasının yaşandığı bir savaşa dönüşürse, taşıması gereken duygusallıktan uzaklaşır. Feministler, 'güç ve kontrol ben de' der. Erkek de, - eğer maço özellikler varsa, - 'kadın ikinci sınıftır' ön kabulüyle hareket eder. Böyle davranan erkek, 'benim eşim sürekli kendini ispata çalışıyor. Halbuki, kadın erkeğin arkasında olmalı, o bunun farkında değil' diye düşünür. Bu zihinsel şartlanmaya sahip olan erkek 'zavallı ' kabul edilmelidir.

    Geleneksel yapımız içinde kadın, 'çocuklara ve eve bakacak biri' olarak görülmektedir. Hatta bazı erkekler, 'kadınların aşağı olduklarına inanmalı' diye düşünürler. 'Oğlum olmasını istemeseydim, evlenmezdim' diyen erkekler bile vardır. Bu yüzden, evlenilen kadın kendini değersiz hisseder. Meselâ, erkeklerden çok daha zeki ve üretken kadınlar vardır. Bu durumda kocası, 'eşim kendini bana ispata çalışıyor, benim istediğimin tersine hareket ediyor' diyorsa ailevî, kültürel veya psikolojik kaynaklı önyargılara sahip demektir. Problemler önyargıların arkasındaki duygular aranıp bulunarak çözülür.

    Böyle düşünen kimselerin, hayattan alacakları tadın yarısını ellerinin tersiyle ittiklerini düşünebiliriz. Kadını yarım bir varlık gibi düşünen erkek, aslında kendine kötülük yapmakta, onunla duygusal bağlar kuramamaktadır. Bir kadınla beraber olmada iki türlü sevgi vardır: Biri erotik sevgi, yâni onun bedenini sevmektir; diğeri ise, dostluktur. Dostluk, ona eşlik etmenin, onunla beraber olmanın sevgisidir. Bu iki sevgi birbirine karıştırılmamalıdır. Meselâ Freud, bütün sevgileri 'erotik sevgi' kapsamına alarak, beraber olmanın sevgisine cinsel anlam yüklemiştir. Odipus kompleksini yanlış yorumlamıştır. Böyle olunca bir çocuğun annesine olan sevgisine de 'erotik sevgi' demiştir. Halbuki anne ile erotik sevgi yaşanmaz. Çocuk anne ile birbirine eşlik etmenin sevgisini yaşar. Bu yüzden, iyi âşıkların annesini iyi seven erkekler olduğu da söylenir. Annesini seven erkekler, hem iyi âşık olabilirler, hem de evlendikten sonra annelerini uzaktan sevmeyi başarırlar.

    Kadınla hayat arkadaşı olmanın, ona eşlik etmenin verdiği zevk ve sevgiyi tatmak, onun vücudunu sevmenin, yâni cinsel heyecanın çok ötesindedir. Erkek o tadı, kadını ikinci sınıf görerek kaçırmaktadır. Yüce Yaratıcı, kadınla erkeği farklı yaratmış olsa da, hiçbirine üstünlük vermemiş, 'kadınlar bir tarafa, erkekler bir tarafa' dememiş, insanları - öldükten sonra -, takva derecelerine göre sınıflandırmış, sadece kendisine yakın olanları üstün tutmuştur. Eğer erkek, bütün evreni yaratan Gücün yapmadığı bir cinsiyet ayrımcılığı yapıyorsa, evrendeki yasalara uymuyor, demektir. Bu yüzden davranışı gerçekçi değil, gelenekseldir; dinden de kaynaklanmaz. Evlilikte pek çok sorun, farklı oluşu fark etmeme ve farklılıkları savaş sebebi sayma eğiliminden oluşmaktadır.
     
  19. Pelin Super Moderator

    GÜNÜMÜZDE ÇİFTLERİN BOŞANMA NEDENLERİ :

    - Kişilik ve mizaç uyumsuzluklar

    - Kültürel ve değer yargılarında ciddi farklılıklar ( Din,Mezhep,İnançlar..)

    - Ailelerin aşırı müdahelesi

    - Taraflardan biri yada her ikisinin de ailelerine bağımlı ve zayıf kişilikte olmaları

    - Ekonomik sorunlar ( erkeğin işsiz kalması)

    - Aldatılmalar- ihanetler.

    - Çocuk olmaması

    - Cinsel sorunlar- İlk geceyi yapamama

    - Ciddi ekonomik ve sınıfsal farklılıklar.

    - 15-20 yıl yaş farkının olması

    - Erken yaş evlilikleri.

    - Aile baskısı ile evlendirilmeler

    - Taraflardan birinin ani kişilik ve yaşam pratiği değişimi

    - Psikiyatrik sorunlar

    - Depresyon

    - Panik-atak

    - Şizofreni

    - Manik bozukluk

    - Bunama

    - Takıntılar-Saplantılar

    - Kıskançlık paranoyası

    - Kleptomani

    - Uyuşturucu alkol ve kumar bağımlıları


    Aileler çocuklarını düşünerek boşanmalarını ertelemeli mi?

    Eğer ailede sürekli kavga ve geçimsizlik varsa boşanmak çocuklar için daha iyidir. Çocuklar huzursuz ve mutsuz aile ortamında daha ciddi psikolojik sorunlar yaşarlar. Anne baba eğer çocuklardan dolayı boşanmayı ertelemişse gergin, sinirli olurlar. En küçük bahanede kavga ederler. Çocuklar " engelleyici faktör" olduğundan onlara agresif davranabilirler.​
     
  20. Pelin Super Moderator

    Babanın Çocuk Gelişimi Üzerindeki Etkileri

    Araştırmalar göstermektedirki babanın yakın ilgisinin, çocuğun sosyal, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde olumlu etkileri vardır.
    • İlk aylarda baba tarafından yoğun ilgi ve bakım gören bebeklerin çevreleriyle iletişim kurmada daha istekli olduğu belirtilmektedir.
    • Babanın çocuğun bakımıyla yakından ilgili olması özellikle erkek çocuklarda, ileriki yaşlarda karşı cinse şiddet uygulama eğilimini düşürmektedir. Tek başına bir anne tarafından yetiştirilen çocuklar büyüme süreçlerinde sadece anneyle beraber oldukları için en ufak mutsuzluklarını ya da sorunlarını bile direk anneye bağlayabilir ve ileriki yaşlarda anneye, dolayısıyla karşı cinse karşı olumsuz tepkiler geliştirebilirler. Babanın çocuğun büyüme sürecindeki aktif rolü ise bu olasılığı düşürmektedir.
    • Yapılan araştırmalar babalarının yakın ilgisiyle büyüyen çocukların genelde kendilerini ifade etme ve iletişim kurabilme konusunda daha becerikli olduğunu göstermiştir.
    • Babanın, çocuğun bireyselleşmeyi öğrenmesi üzerinde rolü büyüktür. Çünkü anneler çocuk bakımında çok daha korumacı, denetleyici bir yaklaşım sergilerken babalar çocuğun çevreyi ve hayatı keşfetme aşamasında ona daha fazla özgür alan bırakmayı tercih eder. Örneğin çocuk hayatında ilk kez yabancı bir varlıkla (bir köpek, yeni bir oyuncak gibi ) karşılaştığında anne çocuğa mümkün olduğunca yakın durarak onun rahatlamasını, güvende hissetmesini sağlar. Oysa babalar genellikle daha geri planda kalarak çocuğun bu yeniliği tek başına keşfetmesine olanak sağlar. Böylelikle çocuk ebeveynlerden ayrılmak durumunda kaldığında ya da yabancı kişilerin yanındayken de rahat olmayı, ağlamamayı öğrenir.
    • Yetişme sürecinde babanın aktif rol oynadığı çocukların içgüdülerini kontrol etmede ve sosyal adaptasyonda daha başarılı oldukları bilinmektedir.
     

Sayfayı Paylaş