Efendimiz(sav) ve Ramazan ayı

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve abdulkadir tarafından 2 Mayıs 2008 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    Fahr-i Alem Efendimiz Ramazan ayını hasretle beklerdi. Üç aylara kavuşunca sevinir; receb ayında -her zamankinden çok- oruç tutardı. Şaban ayının ise tamamına yakınını oruçlu geçirir ve "Ramazan ayına hürmeten Şaban ayında oruç tutmak daha faziletlidir." buyururdu. Fakat Ramazan'ı karşılamak maksadıyla bir iki gün öncesinden oruç tutmayı doğru bulmazdı. Yolunu gözlediği sevgiliye, Ramazan'a kavuşunca, vuslatın verdiği haz ve neşeyle mübarek ayın feyzini coşkuyla anlatırdı. Şöyle buyururdu:
    "Ramazan gelince, cennet kapıları ardına kadar açılır; cehennem kapıları kapanır; şeytanlar zararsız hale getirilir."

    "Cennetin sekiz kapısı vardır. Bunlardan birinin adı Reyyan'dır. O kapıdan sadece oruçlular girecektir. Oruçluların sonuncusu da içeri girince reyyan kapısı kapanacak. Bu kapıdan girenlere bir içecek ikram edilecek; onu içen bir daha susuzluk çekmeyecek."
    Sevgili Efendimiz bu cihana bedel müjdeleri, orucun ihlas ve samimiyetle tutulması için söylerdi. Cenab-ı Mevla'nın yüce katına sunulacak bu kıymetli ibadetin yüz ağartacak mükemmellikte olmasını isterdi.
    SAHUR VAKTİ, SEHER VAKTİ
    Sahur vaktine ayrı bir değer verirdi.
    "Aman sahura kalkmayı ihmal etmeyin; zira sahur yemeği mübarek bir gıdadır." derdi. Nitekim Mescid-i Nebevî'nin sofasında yatıp kalkan fakir sahabîlerden ve İslam'a ilk giren bahtiyarlardan biri olan İrbaz b. Sariye'yi bir gece sahura çağırırken:
    "Mübarek gıdaya buyur!" demişti.
    Bir başka seferinde sahur yapmanın önemini şöyle anlatmıştı:
    "Sahur yemeği bereketlidir. Yememezlik etmeyin. Bir yudum suyla bile olsa sahur yapın. Zira Allah Teala ve melekleri sahur yapanlara rahmet yağdırır."
    Fahr-i Cihanın sahura neden bu kadar değer verdiği gayet açıktır. Zira sahur vakti, seher vaktidir. İlahî rahmet ve bereketin sağanak sağanak yağdığı zamandır. Allah'a gönül verenlerin ibadet, dua ve zikirleriyle gergef gergef işlediği mübarek bir zaman dilimidir.
    Sevgili kardeşler! Hiç değilse mübarek Ramazan ayı boyunca bu kıymetli vakti biz de değerlendirelim. Gönül derinliklerinden kaynayıp gelen bir coşkuyla Cenab-ı Hakk'a niyaz edenler gibi boyun büküp arz-ı hal etmeye çalışalım; zira bu feyizli zamanda uyanık olmanın büyük bir manası vardır. Sahura kalkan mü'minler o mütevazi boyun büküşleriyle sanki şöyle derler:
    Rabbim! Çok şükür ben de seni bilen, seni seven, sana gönül verenlerden biriyim. Sana olan bağlılığımı arzetmek için uykumu bölüp kalktım. Yarın senin rızan için oruç tutacağım. Ne olur benden hoşnut ol. Allahım!
    İFTAR ZAMANI
    Yüce Mevlamız, kulunun kendine bağlılığını ve saygısını görmekten memnun olur. İftar vakti bu bağlılığın ve saygının en iyi gösterildiği bir zamandır. Bu sebeple Resûl-i Kibriya efendimiz iftar vaktini titizlikle takip ederdi. İftar vakti girer girmez oruç bozmanın gerekli oluşuna, bir çocuk safiyetiyle oruç bozma telaşına girmenin Allah Teala'yı memnun edeceğine işaret buyurur ve bunu dînî hayatı canlı tutmanın bir belirtisi kabul ederdi. İftarı geç yapmanın bir nevi kayıtsızlık ve gevşeklik olduğuna işaret ederek şöyle buyururdu:
    "Bir an önce iftar etmek için gayret gösterdikleri müddetçe, ümmetim hayır ve bereketten ayrılmamış olur."
    Efendimizin sözünü ettiği bu hayır ve bereketin insanı ilahî muhabbete erdirecek kadar geniş kapsamlı olduğunu bir hadîs-i kudsî'den öğrenmekteyiz. Cenabı zü'1-celal buyuruyor ki:
    "Kullarım içinde en çok sevdiklerim, bir an önce iftar etmek için gayret gösterenlerdir."
    Demek oluyor ki, Yüce Allah'ın eşsiz sevgisine nail olmanın yolu Hz. Peygamber'e uymak ve onun yaptıklarını yapmaktır. Bunun böyle olduğunu zaten Kur'anı Kerîm açıkça söylemiyor mu?
    "Ey Muhammed! De ki: Eğer siz Allah'ı gerçekten seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." Rasûlullah efendimize tutunmadan, onu sevmeden ilahî muhabbete ermenin mümkün olmayacağını şair ne güzel söylemiş:
    Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
    Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl?
    İftar sırasında yapılan duanın kabul edileceğini söyleyen Nebiy-yi Muhterem efendimiz, iftara başlamadan önce dua ederdi. Dualarından biri şöyleydi:
    "Allahım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla orucumu açıyorum." Sonrada varsa hurma ile, yoksa su ile orucunu açar ve böyle yapılmasını tavsiye buyururdu.
    RABBİM BANA YEDİRİR
    Kainatın Efendisi oruç tutmaktan öylesine derin bir haz duyardı ki, bu hazzı devam ettirmek ve açlığın verdiği manevî derinliği sürdürmek için bir kaç gün aralıksız oruç tuttuğu olurdu. Ramazan ayının gecesini, gündüzünü hep ibadetle geçirmek isterdi. Onun bu haline sahabîleri, savm-ı visal denen bu orucu tutmaya kalkınca, efendimiz onlara engel oldu.
    - Kendin tutuyorsun da bize neden izin vermiyorsun? dediklerinde de:
    - Ben sizin gibi değilim. Rabbim bana yedirir, içirir" buyururdu.
    Sevgili Peygamber'ine Allah Teala'nın ne yedirip içirdiğini bilemiyoruz. Bu maddi bir gıdamıydı, yoksa Cenab-ı Barî'ye yakın olmanın verdiği manevî bir doyum hali miydi, anlayamıyoruz, ama şundan eminiz ki, sevgili Peygamberimiz, ümmetine duyduğu aşırı muhabbet sebebiyle, açlığa dayanamayıp zayıf düşerler, belki bir müddet sonra usanıp vazgeçerler, dolayısıyla diğer ibadetleri gerektiği şekilde yapamazlar düşüncesiyle, aralıksız iki gün oruç tutmaya izin vermemişti.
    TERAVİH
    Ramazan'la birlikte Resûl-i Kibriya'nın nafile namazlarında da bir artış görülürdü. Bunun en belirgin olanı şüphesiz teravih namazıydı.
    O saadet devrinde bir Ramazan akşamıydı. Ramazan ayının çıkmasına da yedi gün kalmıştı. O güne kadar Nebiy-yi Huda efendimiz, yatsı namazını kıldırdıktan sonra evine çekilirdi. Fakat o gece ilk defa teravih namazı kıldırdı. Teravih, gecenin üçte biri geçene kadar devam etti. Ertesi gün ağızdan ağza Peygamber efendimizin teravih namazı kıldırdığı haberi yayıldı. Ama o akşam teravih namazı kıldırmadı. Bir sonraki gün yine bir teravih namazı kıldırdı. Namaz gece yarısına kadar devam etti. Bir sonraki gün yine kıldırmadı. Nihayet Ramazan'ın çıkmasına üç gün kala, bütün gece devam eden bir teravih daha kıldırdı. Fakat teravih namazının farz olabileceğini düşünerek bir daha da kıldırmadı. Herkesin evinde kılmasını tavsiye buyurdu. Teravih namazlarının camide cemaatle kılınması adeti Hz. Ömer devrinde başlamıştır.
    KUR'AN TİLAVETİ
    Bu ibadet, dua ve zikir ayında Efendimiz Kur'an-ı Kerîm'i daha çok okurdu. Zaten Cebrail (a.s) Ramazan ayı boyunca her gece Fahr-i Cihan efendimizin yanına gelir, karşılıklı olarak birbirlerine Kur'an okurlar ve böylece o güne kadar gelen ayetleri bir daha gözden geçirmek suretiyle kontrol ederlerdi. Her yıl bir defa yapılan bu karşılaştırma olayı, Habîb-i Ekrem'in son Ramazan'ında iki defa yapılmıştı.
    Ramazan boyunca Kur'an-ı Kerim okumanın manevî dünyamıza bambaşka bir zenginlik getireceğine dikkatimizi çeken Gönüller Sultanı efendimiz buyururlar ki:
    Ramazan'da tutulan oruç ile okunan Kur'an-ı Kerim insana şefaat ederler.
    Oruç der ki: "- Rabbim! Ben bu kulunu bütün bir gün yemekten, maddî isteklerden alıkoydum. Bu kulun hakkında şefaatimi kabul eyle!" Okunan Kur'an-ı Kerim de:
    - "Ben bu kulunu geceleyin uyumaktan alıkoydum. Onun hakkında benim şefaatimi de kabul eyle!"
    Böylece her ikisi de o insana şefaat ederler.
    Onun dillere destan cömertliği Ramazan'da coşup taşardı. Üç aylarda, "hiç durmadan esen bir rüzgardan daha cömert olurdu." Eline geçen imkanları derhal müslümanlara dağıtır, kendinden ne istenirse hemen verir, yanında yoksa başkalarından temin ederdi. Hangi sadakanın daha makbul olduğunu soranlara "Ramazan'da dağıtılan sadaka" cevabını verirdi.
    VEDA GÜNLERİNE DOĞRU
    Ramazan'da veda günleri yaklaşınca Fahr-i Alem efendimizin ibadetlerinde bir artış görülürdü. Zira "Bin aydan daha hayırlı" Kadir Gecesi'nin Ramazan'ın son on gününde, özellikle 25, 27 ve 29. gecelerde bulunması ihtimali, O'nu bu geceyi kaçırmamaya sevkederdi. Şöyle buyururdu:
    "Her kim Kadir Gecesi'nde, bu gecenin büyüklüğünü kabul ederek ve sevabını Allah'tan bekleyerek namaz kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır."
    Ramazan'ın son on gününde Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Mescid-i Nebevî'de i'tikafa çekilirdi. "Rabbim kapına geldim. Sen beni atfetmedikçe, buradan biryere gitmem." anlamına gelen bu namaz, dua, zikirden ibaret yoğun ibadet esnasında, evine sadece zaruri ihtiyaçları için giderdi. Hatta bu günlerde Mescid-i Nebevî'ye bitişik olan evinin kapısından içeri mübarek başını uzatır, o güzelim saçlarını Hz. Aişe annemiz tarardı.
    Sevgili efendimizin Ramazan hayatı özet olarak böyleydi. Yüce Rabbimin bu feyizli zamanı, bu ele geçmez fırsatı değerlendirmeyi hepimize lutfetmesi niyazıyla...
     



Sayfayı Paylaş