Dinin Türk Toplumuna Etkileri

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 1 Mart 2008 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Dinin Türk Toplumuna Etkileri

    KİTABIN ADI Dinin Türk Toplumuna Etkileri
    KİTABIN YAZARI Muzaffer SENCER
    YAYINEVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ Eylül – 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere kadar geçen sürede dinin toplum hayatı üzerindeki etkileri

    KİTABIN ÖZETİ :

    Dinler toplumların evrimine bağlı olarak geliştiği kökçe toplumların üretim sürecindeki niteliklere göre belirlenir. Başka bir deyimle çeşitli din sistemleri toplumların evrimdeki çeşitli aşamalara karşılıktır. Bununla birlikte toplumların evrimleşmesinde olduğu gibi din sistemlerinin evrimleşmesi genel anlamda ele almak gerekir. Başka bir deyimle bu aşamalar zincirleme ve kronolojik evreler olarak değil ontolojik gelişme aşamaları olarak nitelendirilmelidir.

    Bununla birlikte dinin kaynağını açıklamak amacını güden çeşitli din teorileri dinin evrimde ayrı aşamaların karakteristiklerini genel olarak dinin kaynağı saymışlardır. Oysa Totenizim Aminizim ve Naturizim dinin doğuş nedenlerini açıklayan teoriler olarak değil dinlerin gelişiminde ayrı aşamalar olarak anlamak gerekir.

    Bu açıdan bakıldığında en ilkel din olan Totenizim toplayıcılık, avcılık,balıkçılık gibi en ilkel bir üretim sürecini biçimlendirdiği en ilkel toplumların (Clan, gens) ürünüdür. Ancak kollektif bir çalışmayla üretimin yapılabildiği ve bu bakımdan ortak mülkiyetin geçerli olduğu bu toplumlarda ortak bir sembole bağlılık anlamda Totenizim gelişmiştir.

    Ata ruhlarına tapınma anlamına gelen Ananizim ise göçebe çobanlık dönemin ürünüdür. Hayvan sürülerinin bir servet kaynağı haline gelmesi ve babadan oğula aktarılmasıyla soyun ataya göre hesaplandığı bu toplumlarda ata ruhlarının kutsallaştırılması biçiminde Anamizim belirmiştir.

    İlkel tarımsa bir din sistemi olarak Naturizmi doğurmuştur. Geniş ölçüde doğanın etkisine bağlı olan tarımsal üretim başlangıçta doğa güçlerinin kutsallaştırılması ve doğal güçlerine tapınma anlamına gelen Naturizme yol açmıştır.

    Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamlık gibi tek tanrıcı dinler ise gelişmiş tarım ekonomisinin ürünüdür. Gerçekten örneğin İslamlık Arap kabilelerinin toprağa yerleşmeye başladığı ve kabileler arası yakınlaşmanın ifade olarak Kabe de kabile putlarının toplanmasına yol açan ekonomik koşulların hazırladığı tek tanrıçılığa elverişli bir ortamda doğmuştur. İslamlığın ilk olarak bir tarım şehri olan Medine (yesrib) de tutunmasının nedeni tarım ekonomisinin sağladığı koşullarla açıklanabilir.

    Hıristiyanlıktan farklı olarak merkezi otoriteden ve yerleşik hayatı düzenleyen bir hukuk sisteminden yoksun olan bir kesiminde ( hicaz) gelişmesi İslamlığın Arap kabilelerini birleştirici bir güç olarak aynı zamanda bir politik sistem özelliği kazanmasına yol açmıştır. Bu bakımdan İslamlık tarım ekonomisi temeli üzerinde Arap toplumunu örgütlendiren bir politik rejim ve hukuk sistemi rolünü yüklenmiştir. Başka bir deyimle İslamlığın bir din olarak karakterini kazandığı süre aynı zamanda toplumun düzenleyen hukuk kurallarının tanrısal bir kaynaktan gelen ayetler biçiminde belirlendiği süreçtir. Bu bakımdan ilk örneği peygamberde görülen dinsel otoriteyle devlet otoritesinin birleşmesi İslam devletlerinin teokratik bir karakter kazanmasına varmıştır.

    Türkler 10. Yüzyıldan başlayarak göçebelikten yerleşikliğe geçerken İslamlığı yalnız bir din sistemi olarak değil aynı zamanda bir hukuk sistemi olarak benimsemişlerdir. Gerçekten Türklerde İslamlık göçebe hukukunun yetersiz kaldığı yerleşik tarım hayatının doğurduğu ilişkileri düzenleyen bir hukuk sistemi rolü oynamıştır.

    Türk toplumunu biçimlendiren islami hukuk düzeni Osmanlı imparatorluğunun batı karşısındaki geriliğini anlamasından doğan “ıslahat hareketleri” ne kadar bir sorun doğurmamıştır.

    Batının 15. Yüzyılda ticaret 18. Yüzyılda endüstri devrimleriyle yeni bir ekonomik evrim aşamasına girerken yarattığı “burjuva sınıfı“ kilisenin ekonomik ve eğitimsel baskısını yıkarak ticaret eylemleri için gerekli olan laik bilgilerin yaygınlaşmasına ve poziitif bilimlerin doğuşuna yol açmıştır. Rönesans bu devrimin ürünüdür. Öte yandan burjuva sınıfının desteğiyle kutsal orta çağın devletinin yıkılmasıyla laik ulusal devletlerin temelleri atılmış ve yeni ekonomik yapının belirlediği yeni bir politika ve hukuk rejimi doğmuştur.

    Türk toplumunun yeni bir sosyo-ekonomik gelişme aşamasının ulaşamayışı dinsel hukuk çevresinin aşınmasını iç dinamikle laik bir hukuk ve politika sistemini varılmasını engellemiştir.

    Batıda yeni bir ekonomik düzeninin doğurduğu laik hukuk sistemi batının üstünlüğünü sadece bu sistemde bulan Osmanlı “ıslahat hareketleriyle imparatorluğa aktarılmak istenmiş ve bu aşamadan başlayarak toplumu düzenleyen bir kurallar sistemi olarak dinin tepkisini belirmiştir. Bu bakımdan Osmanlı “ıslahat hareket”lerinin tarihi aynı zamanda bir dinsel tepkiler tarihidir.

    Temelce tarım ekonomisinin çizdiği bir hukuk sisteminin kaynağı olmak dine ticaret ve endüstri devriminin biçimlendirdiği laik bir hukuk sistemiyle uzlaşamayışı bakımından kaçınılmaz olarak tutuculuk niteliği kazandırmıştır.

    Tarım ekonomisi temeline dayanan bir toplumun ihtiyaçlarına karşılık veren ve direnme gücünü tarımsal üretimin yol açtığı statik bir anlayışta bulan bu dinsel hukuk sistemini aşılması ilkece bir yapı değişikliğiyle olanaklıdır. Başka bir deyimle batıda ticaret ve endüstri devriminin yarattığı laik hukuk sisteminin Türk toplumunda ancak köklü ekonomik değişikliklerle yani üretim güçleri ve ilişkilerinde gerçekleşebileceği söylenebilir. Osmanlı imparatorluğu başlangıçta canlı bir feodal anlayışın etkisi altında çeşitli toprak temliklerinde bulunmakla birlikte Osmanlıların kuruluş döneminin belirgin niteliği tavaiti mülk anarşisi içinde doğan ve onun zararına gelişen merkezcil bir imparatorluğun toprak soyluları sınıfla uzun bir çatışmaya girişmesi ve bu çatışmanın bir sorucu olarak malik hane sisteminde sipahi tımarına doğru bir gelişme çizgisi izlemiştir.

    Bu politikanın amacı malik hane tipi toprakların sürekli olarak devlete katılması olmuştur. Osmanlı devleti toprağı devletleştirerek belli bir düzene bağlamış ve toprağın başında bir çeşit devlete bağlı memur haline sokmuştur. İlk bakışta bir İslam imparatorluğu olan Osmanlılarda toprak hukukunun şeriat hukuk kurallarına uygun olması beklenir. İslam hukukuna göre mülk sahibi bir Müslüman dan vergi alarak yalnız öşür ve zekat alınabilir.

    Kolayca anlaşılacağı gibi bu iki vergi yükümlülüğü dışında mali bir yükümlülüğü olamayan bir çiftçi sınıfı imparatorluğu ekonomik yükünü kaldırmaktan uzaktır.işte köylünün devlete ait topraklar üzerinde kiracı olarak bulunduğu ve sıkı kurallara bağlı olduğu miri toprak rejimi, İslam sistemin gediğini kapatarak şer’i hukuk yanında örfi hukukun Arap fetihlerinin belirlenmesiyle yine islami çerçeve içinde temelleri atılan ve Selçuklularda biçimlenen bir toprak hukukunun devamı olduğu şüphesizdir. 1839 yılında Abdülmecit tarafından ilan edilen Tazminat Fermanı ile başlayan dönem toprak sorunlarının Batılı hukuk kavramlarıyla ele alındığı bir dönem olmuştur. Tanzimat, yanlış bir eşitlik anlayışından kalkarak uyrukların vergi eşitliğini sağladığı kanısıyla toprağın verimlilik derecesini göz önüne almadan aşarın tanzimatı Hayriye İcra olunan yerlerde alelumum lafzi manasına mutabık olarak müsavaten ondabir olmasına ittafakı “ara “ ile karar vererek bir yandan vergi adaletsizliğine yol açarken öte yandan devlet gelirlerinin önemli bir kaynağını zayıflatmıştır.

    İslam da Miras Hukukunun Temel İlkeleri:

    a. Bir Müslüman hayatta oldukça mülkünü mutlak olarak istediği şekilde elden çıkarma ve armağan etme hakkına sahiptir.

    b. Bir erkek iki kadın payına sahiptir.

    c. Kendilerine vasiyetle miras bırakılanların talepleri karşılandıktan sonra geri kalanı hazineye kalır.

    İslamlığın Hukuk ve Politikaya Etkileri:

    Üretim İlişkilerinin biçimlenmesinde islamlığın geniş ölçüde etkisi altında kalan Türk toplumunda bu ilişkiler temeli üzerinde belirlenmiş islami hukuk sisteminde büyük bir geçerlilik ve işlerlik kazanmış ve günümüze kadar toplumda yapısal değişiklikler görülmediği içinde ilkece yürürlük deki ilişkilere aykırı düşmemiştir. Gerçekten dinsel temele dayanan İslam hukuk sisteminin çeşitli hukukçular tarafından işlenmiş bulunan özel hukuk kuralları Fıkıh Kuralları şeklinde Osmanlı Devletinde yürürlükten kalkmıştır. İslamlığın ilkeleri Osmanlı Devletinin yapısında önemli bir yer tutmuş politik varlığında bir temel yasa rolünü oynamış ve şeriatla sınırlandırılmakla birlikte mutlakiyet rejimini geçerli bir duruma sokmuştur.

    İslam dininin özelliği sistemi içinde hukuksal kavramlara verilen önemde ortaya çıkar. Şeriat, yani kutsal hukuk bu dinin gerçek temelidir. Şeriatta sözleşmeler ve miras kuralları gibi salt hukuksal konularla namaz ve oruç gibi dinsel ödevler arasında bir ayırım gözetilmemiştir. Hepsi kutsal hukukun bir parçası sayılmıştır. Yeni bir hukuk düzeni niteliği taşıyan islamlığın hukuku tanrısal bir temele dayandırılmış olması değişmez bir sistem niteliği kazanmasına yol açmıştır.

    İslam dininin, şeriatin ikinci kaynağı sünnettir. İslam da sünnet kuran dışında kalan ve ona aykırı olmayan noktalarda peygamberin söz, iş ve sükuttur. Bazı hariciler ve Şiiler dışında İslam fıkıhının üçüncü kaynağı sayılan icma, peygamberin ölümünden sonra özellikle fetihler ilerledikçe karşılaşılan sorunlara çözüm yolu bulabilmek için başvurulan yollardan biridir. İslamlığın yabancı ülkelerde yeni hayat koşulları ve yabancı örf ve adetlerle karşılaşması kuran ve sünnette yeri olmayan birçok yenilikleri meşru gösterme olanaklarının aranmasına yol açmıştır. İşte bu ihtiyaca icma ilkesi karşılık vermiştir. Bu bakımdan icma tanım olarak halk içinde müçtehedinin peygamberin ölümünden sonra her dönemde ve dini ilgilendiren her konuda uzlaşmaları anlamına gelir.

    İslam hukukunun gerçek kaynakları kurana hicretin ilk iki yüz yılı içinde yeni hadislerle genişletilen sünnet olmakla birlikte iki kaynağında yetersizliğini gören İslam bilginleri toplumun dayanacağı şer’i temelleri genişletmek zorumda kamışlardır. Bu konuda başvurulan yollardan biride eldeki hükümlere kıyasla akıl yürütme aracılığı ile yeni hükümlerin çıkarılması anlamına gelen ve genellikle İslam hukuknun dördüncü kaynağı sayılan “ Kıyas “ olmuştur. Kıyas bütün “ Müctehitlerin sözü olan icmanın tersine bir müctehidin sözü olabilir. Kıyasın otoritesi kuran ve sünnete bağlıdır. Kıyasın açık ve kapalı olmak üzere iki türü vardır. Örneğin; kuranda yalnız şarap haram sayılmakla birlikte fıkıhçıların bir yasağı bütün alkollü içkilere genelleştirmeleri kıyasın belirgin bir örneğidir. İslamlık ilkece bir tarım ekonomisi temeline dayanan hukuk sistemi ve sosyal düzenini bu ekonomik temel üzerine kuran bir dindir.

    Türklerin yerleşik bir tarımcı aşamaya geldikleri bir dönemde islamlığı benimsemelerinin nedeni islamlığın tarımcı bir hukuk düzeni niteliği taşımasına bağlanmıştır. İslamlığın tanrı buyruğunda temelini bulan ve tarımcı toplumların tutucu düşünce sisteminde gelişen statik yapısı ekonomik devrimlerin gerçekleşememesi yüzünden varlığını sürdürmüştür. Devletlerin laikleşmesi anlamındaki devrim teolojik ve metafizik bilgileri dar çemberinin aşılarak pozitif bilimlerinin temellerinin atıldığı dilde latincenin egemenliğinin kırılarak laik eğitim ve öğretimin yaygınlaşmaya başladığı kültür devrimiyle paralel yürümüştür. Batı ülkelerin laikliği gerçekleştirebilmelerine yo açan bu sosyo – ekonomik devrimden özel tarihsel koşullardan ötürü yoksun kalan Osmanlı imparatorluğu dinin çerçevesini aşmak ve laik kurumlar kurmak olanağını bulamamıştır.

    Türkiye’nin ekonomik yapısının günümüze kadar köklü bir değişiklik göstermeyişi tarım ekonomisinin belirlediği dinin bir hukuk sistemi olarak fonksiyonunu sürdürmesine yol açmış ve tarımcı ekonominin ortam hazırladığı dinsel bir nitelik taşıyan tutucu ve statik düşünce ve anlayışın kalıplarının kırılmasını geciktirmiştir.

    Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
     



Sayfayı Paylaş