dini hikayeler yağmuru.... W.İ.P

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve w.i.p tarafından 25 Haziran 2007 başlatılmıştır.

  1. w.i.p Well-Known Member


    Ömer'in Müslüman Oluşu




    Ömer'in Müslüman Oluşu
    Bir perşembe gecesi, Habîb-i ekrem 's.a.v.** Ömer 'r.a.' hakkında düâ etdi. Düâsı kabûl oldu.
    Buyurdular ki,
    - Yâ Rabbî! Şu iki kişiden hangisi sana sevgili ise dîn-i islâmı onun ile azîz eyle. Ömer bin Hattâb veyâ Amr bin Hişâm.
    Ertesi gün, Kureyşin büyükleri Haremde toplandılar.
    - İşbu Ebû Tâlibin yetîmi Muhammed Mustafâ 's.a.v.' zuhûr edip, âbâ ve ecdâdımızın dînini ibtâl etdi. Putlarımız için, fâide ve zarar vermez diye kötüledi. Gayretine dokunmuyor mu ki, yâ Ömer, bu denli kudret ve heybetin, izzet ve satvetin var iken, putlara yardım etmeyi, onu öldürmeği düşünmüyor musun, diye tahrîk etdiler.
    Hazret-i Ömerin câhiliyye damarı kalkdı. Sonu kötü olan bir gayretle, kılıncını takındı. Resûlullah 's.a.v.' hazretlerini öldürmeğe giderken, Benî Zühreden Nu'aym 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerine rastladı.
    - Yâ Ömer, nereye gidersin dedikde, cevâb verip,
    - Şu Kureyşin büyüklerine ahmak diyen ve putlarımıza bâtıl diyen, Muhammedi katl etmeğe gidiyorum, dedi.
    Nu'aym 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Yâ Ömer! Hayret edilecek bir işe yeltenirsin. Başa çıkamıyacağın sevdâya düşmüşsün. Eğer bu işi başarırsan, Benî Hâşim ve Benî Zühre seni sağ koyacaklarını mı sanıyorsun. Yürü var, işine git, deyince,
    Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Yâ Nu'aym! Yoksa sende mi, Muhammedin dînine girdin. Eğer öyle ise, evvelâ seni katl edeyim.
    Nu'aym hazretleri dedi:
    - Muhammedin dînine sâdece ben mi girdim, sanırsın. Kız kardeşin ve enişten de girmişlerdir.
    Ömer, bu haberi işitince, gadabı dahâ fazla olup, nereden ma'lûm onların müslimân oldukları, dedi.
    Nu'aym dedi:
    - Eğer inanmaz isen, kız kardeşinin evine var. Bir koyunu kendi elin ile boğazla, pişirsinler. Onlar senin boğazladığın koyunu yimezler ise, o zemân bilmiş olasın ki, onlar islâm dînine girmişlerdir.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' o tehevvür ile gidip, kapılarına vardı. İçeriden kulağına bir ses geldi. Dikkat ile dinledi. Anladı ki, okudukları kelâm, hiç insan sözüne benzemez. Meğer o vakt Tâhâ sûresi nâzil olup; hazret-i Fahr-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât, muhâcirînden Habbâbı 'radıyallahü anh' onlara göndermişdi. Onlara, o sûrenin âyetlerini ta'lîm ediyordu. O vakt, bunlar hazret-i Ömerin korkusundan, kapıyı bağlamışlardı. Ta'lîm ile meşgûl iken, hazret-i Ömer kapı ardından dinledi. Dinledikçe, istidâdlı kalblerine, ezelî olan kelâmın rahmânî nûrları gelmeğe başlayıp, şeytânî küfr zulmeti mahv olmağa başladı. Sabr etmeğe mecâli kalmayıp, kapıya eli ile vurdu. Kapı bağlanmış idi. Dikkat kesildikleri gibi, içeride olanlar, korkularından susdular. Habbâbı 'radıyallahü anh' gizlediler. Sûre-i kerîmeyi saklayıp, kapıya bakdılar ki, gelen hazret-i Ömerdir 'r.a.'. Kılıncı yanında, heybetle ve satvetle gelmiş ki, yüzlerine bakmaz. Kız kardeşi,
    - Hoş geldiniz deyip, içeri alıp, oturdular.
    Gelmelerinden dolayı, yiyecek tedârik edip, koyun getirdiler. Hazret-i Ömer 'r.a.' kalkıp, kendi boğazladı. Pişirdiler. Hazret-i Ömer, ezelî kelâmın te'sîrinden mest olmuş, ne konuşmağa mecâli ve ne oturmağa sabrı ve karârı var idi. Ne hâl ise, taâmı pişirip, ortaya getirdiler. Hazret-i Ömer dedi, gelin berâber yiyelim. Her biri bir özr behâne edip, yimediler. Kendileri de birkaç lokma aldılar. Dîn-i islâma girdiklerini tahkîk edip, hayreti de çoğaldı. Taâmı [yiyeceği] kaldırdıkdan sonra, süâl buyurdular ki;
    - Okuduğunuz ne idi.
    Onlar okuduklarını inkâr eylediler. Korkularından konuşmağa başladılar.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdular ki,
    - Bilmiş olunuz ki, ben Kureyş arasında kılınç bağlayıp, o da'vâ ile geldim ki, varıp, Muhammedi katl edeyim. Yolda gelirken, sizin de Muhammedül-emînin dînine girdiğinizi işitdim. Geldim ki, evvelâ sizi katl edeyim. Sonra Muhammedi katl edeyim. Lâkin, kapıya geldim. Kulağıma bir ses geldi. Dinledikce o kelâmın lezzeti bir hâl verdi ki, o kötü fikr benden gidip, kalbime şevk ve muhabbet dolup, beni tedirgin eyledi. Elbette inkâra mecâl vermeyip, getirin okuduğunuzu, dinleyelim, dedi.
    Kız kardeşi ve eniştesi, bu sözü işitdiklerinde, sevindiler. Kalbi islâm tarafına meyl etmişdir diyerek, dediler ki,
    - Okuduğumuz, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmıdır. Hak Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile, Resûl-i ekrem 's.a.v.' hazretlerine indirmişdir. Dinlemek istersen, evvelâ gusl eyle. Ondan sonra okuyalım, göresin.
    Hazret-i Ömer 'r.a.' kalkıp, huzûr-ı kalb ile, gusl edip, gelip, kıbleye dönüp oturdu. Kız kardeşi kalkıp, ta'zîm ve tekrîm ile, sûre-i şerîfi eline alıp, (Bismillahirrahmânirrahîm). (Tâhâ ...) diye okumağa başladı. Nazm-ı şerîfin fesâhat ve belâgatinden, kalbi çok yumuşadı. (Ben o Allahım ki, benden başka ibâdete müstehak ilâh yokdur. O hâlde yalnız bana ibâdet et ve beni hâtırlaman için nemâz kıl) meâlindeki Tâhâ sûresinin 14.cü âyetine gelince, Kur'ân-ı kerîmin nûru kalbine nûrâniyyet verip, Kur'ânın eseri açığa çıkıp, küfr ve şekâvet zulmeti gitmeğe başladı. Dedi ki, beni, iki cihânın fahri, Muhammed Mustafâ 's.a.v.' hazretlerinin huzûruna ulaşdırın. O sırada Habbâb bin Erat, perde arasından dışarı çıkıp, dedi ki,
    - Yâ Ömer, müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâya, Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinin etdiği düâsı, senin hakkında, kabûl oldu. Allahü teâlâya hamd olsun.
    Sevinerek, önüne düşüp, hazret-i Sultân-ı Enbiyânın olduğu eve götürdü. Bütün Eshâb-ı güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în** hazret-i Ömerin geldiğini görünce, hazret-i Fahr-i kâinâta haber verdiler.
    - Bırakın gelsin. Başında devlet var ise îmâna gelir, buyurdu. Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' hazret-i Peygamberin 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' mubârek nûr cemâlini müşâhede ile müşerref oldu.
    Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki,
    - Yâ Ömer, dahâ küfr ve şekâvetden vazgeçmek yok mu?
    Hazret-i Ömer, Peygamberin mubârek cemâline nazar edip, kelâmını duyup, nazarlarına kavuşunca, hemen karârsız kalmayıp, yüksek dergâhlarına yüz sürüp, sonra,
    - Yâ Resûlallah, hiç şek ve şübhe kalmadı. Hak Peygambersin. Bana îmânı arz eyle, dedi.
    (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) deyip, şecere-i îmânı [îmân ağacını] temîz kalbine dikdi. Cümle Eshâb-ı güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' tekbîr getirip, sürûr-ı kalb ile, hazret-i Ömer ile kucaklaşıp, boynuna sarıldılar. Allahü teâlâ hazretlerine hamd ve senâ eylediler. Resûlullah 's.a.v.' buyurdu;
    - Su getirdiler. Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' temizlenip, gusl eyledi. Ona Kur'ân ta'lîm buyurdular. Kalbini îmân nûru ile doldurdular. Nemâzı ve diğer dîni erkânı ta'lîm eyledi. Hazret-i Ömer onları gördü ki, mağara gibi gizli bir yerde dururlar.
    Dedi ki,
    - Yâ Resûlallah! Bu ne keyfiyetdir ki, bu mağarada ihtifâ buyurdunuz.
    Se'âdet ile buyurdular ki,
    - Müşriklerin mü'minlere ezâ ve cefâsından dolayı burada dururuz.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Onlar puta gündüz taparlar. Önünde âşikâre yer öperler. Niçin biz, Hâlıka gizli taparız, yâ Resûlallah. Buyurun billahi varalım, biz de Harem-i beyt-i şerîfde nemâzı âşikâre kılalım. Görelim, bize kim mâni' olur.
    Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' kalkıp, Sahâbe-i güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' ile berâber, hazret-i Ömer önlerinde, elinde yalın kılınç, Beyt-i şerîfe doğru yürümeğe başladılar. Kureyş müşrikleri önlerinde, hazret-i Ömeri böyle gördüklerinde, sevinip, dediler ki,
    - Meğer Ömer bunların hepsini esîr etmişdir, ki getirip karşımızda kırmak ister.
    Yanlarına geldiklerinde, gördüler ki, hazret-i Ömer bunların herbirine güzel muâmele edip, bunlar ile karışmış güle-güle söyleşip gelirler. Ebû Cehl la'în bu hâli gördü. Müslimân olduğunu anladı.
    - Âh! Gördünüz mü? Muhammed Ömeri de, kendi dînine döndürmüş. Ben size demedim mi ki, sihrle Muhammed onu aldatır, kendine uydurur. Siz dediniz ki, böyle olmaz. Eyvâh, gelin görelim, şimdi ne yapalım. Ve ona ne söyliyelim. Yakınına geldiler. Hazret-i Ömer 'r.a.' kılıncı kaldırıp dedi; (Nazm)
    Durun ben geliyorum, bize kıyâma durun,
    Genç, ihtiyâr, yaşlı hepsi, efendi köle olsun.
    Dîn-i islâmı teblîg için, Allah gönderdi,
    Bize Peygamber olan Muhammedi 'aleyhisselâm'.
    Açığa çıkardı, güzel islâm dînini,
    Putlar yıkıldı, kalmadı hükmleri.
    Döndüm Hakka, bunun dînine girdim,
    Ey Kureyş! Hepiniz avam ve has böyle bilin!
    Kâfirler, bu hâli görüp, içlerinde telâşlanıp, it gibi çağrışdılar. Ebû Cehl la'în, yüksek sesle dedi ki,
    - Görün Muhammedi ki, Kureyşin büyüklerini müslimân yapmağa başladı. Bu işler bize azdır. Dedim, gelin onlar çoğalmadan, öldürelim, aldırmadınız. Şimdi ejderhâ oldu.
    Kâfirler, hazret-i Ömerden korkup, hiçbir mü'mine el uzatmağa kâdir olmadılar. Her birinin dudağı kuruyup, kaldı. Server-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' ileri yürüyüp, Hacer-ül esved ile bâb-ı Kâ'be-i şerîf arasında durup, nemâzı o gün âşikâre kıldılar. Gerçi kâfirler çok idi. Mü'minler az idi. Nemâz bitdikden sonra kalkıp, Kâ'beyi ta'vâf etdiler. İbni Mes'ûd 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdular ki, hazret-i Ömerin 'radıyallahü teâlâ anh' müslimân olması, mü'minlere feth ve nusret ve rahmet oldu. O müslimân oluncaya kadar dîn-i islâm âşikâre olmadı. Kâ'be-i mu'azzamada, müslimânlardan hiç kimse nemâz kılmamış idi. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ömer 'radıyallahü anh' îmâna geldikde, Peygamberimiz 's.a.v.' hazretleri, mubârek elini Ömerin 'radıyallahü anh' göğsüne koyup, üç kerre buyurdular ki,
    - Yâ Rab! Bunun sadrında olan gereksiz sıfatı [göğsünde bulunan kötü sıfatı] ve illeti [hastalığı] çıkarıp, onun yerine îmân ve hikmeti ver.
     



  2. w.i.p Well-Known Member

    Sırlı bir olay arkadaşlar...Yaradan kullarının sesine nasıl cevap veriyor....sizle paylaşmak istedim..

    Olay beğeniyle dinlediğim ve her yönüyle taktir ettiğim Uğur Işılak ağabey in başından geçmiş.Bi programda dinledim.

    Ozanımız karayolu ile Erzıurum a konsere gidiyormuş...

    Yolda koyun sürülerine rastlamaya başlamış...Birden hayatında şimdiye kadar hiç hissetmediği bir duyguya kapılmış..Kuzu sevmek istemiş...Bir kaç sürü geçmiş tereddüt içinde..Dursam mı durmasam mı diye...

    En sonunda demiş..Karşıma ilk gelen koyun sürüsünü görünce arabayı durdurup kuzu sevecem diye...Ve gördüğü ilk koyun sürüsünde durdurmuş arabayı...

    Almış bir kuzu seviyormuş...Derken çoban gelmiş...Ozan'ın gözlüğünü çıkarmış ve sormuş : -Sen Uğur Işılak değilmisin?...Ozan evet deyince sıkıca sarılmış...Allah'a şükür diye...

    Meğerse bu çoban kısa bir süre önce Ozanı televizyonda görmüş,ozanı çok sevmiş ve Allaha dua etmiş.Demiş ki : - Allah'ım bu adamı bana ölmeden dünya gözü ile bir göster....

    Evet arkadaşlar Mevlam ın işine bakın...Koskoca sanatçıyı İstanbul'dan Erzurum'a çobanın ayağına gönderiyor..Belkide o konser sırf çobanın duası kabul edilsin diye bir sebebti...

    Ozan bir çok sürüde durmamasına rağmen gidiyor O çobanın sürüsünün yanında arabasını durduruyor...Ne için peki...Kuzu sevmek içi...Hayatında hiç yapmadığı bir şey yapmak için...Tesadüf değil Tevafuk...

    Mevlam neylerse güzel eyler.
     
  3. w.i.p Well-Known Member

    Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
    Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
     
  4. w.i.p Well-Known Member

    SEYTANLARIN TOPLANTISI
    > Iblis, butun seytanlarla buyuk bir toplanti duzenlemis. Ve onlara demis ki:
    > 'Biz Muslumanlari camiye gitmekten alikoyamiyoruz.Onlari Kur'an
    > okumaktan ve dogru isler yapmaktan da alikoyamiyoruz. Ayrica onlari
    > surekli Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunmekten de alikoyamiyoruz.Onlarin Allah ile baglantilari cok guclu kiramiyoruz.'
    > 'Oyle ise birakin onlari camilere gitsinler, birakin birlikteliklerini
    > ve dayanismalarini surdursunler.Fakat onlarin zamanlarini calin.!!!
    > Boylelikle onlar Allah'i ve Rasulu Muhammed'i dusunecek baglantilarini guclendirecek zaman bulamasinlar.'
    > 'Iste sizden istedigim bu' dedi iblis.' Gun boyunca Allah'i dusunecek
    > baglantilarini gelistirecek zamanlari olmasin onlari surekli mesgul edin.'
    > Seytanlar
    > bagirdi: '
    > Bunu nasil yapabiliriz ki?'
    > 'Onlarin akillarini surekli kucuk detaylar ile mesgul edin' diye cevapladi
    > iblis.
    > ' Onlari surekli harcamaya tesvik edin , harcasinlar, harcasinlar,
    > harcasinlar, sonrada
    > borclansinlar , borclansinlar.'
    > 'Hanimlari uzun saatler evin disinda calismaya tesvik edin, ayni zamanda
    > erkekleri de haftada 6-7 gun gunde 10 - 12 saat calismaya tesvik edin
    > Boylece onlarin kendilerine ve ailelerine ayiracak hic bos zamanlari
    > kalmasin.'
    > 'Onlari cocuklari ile vakit gecirmekten alikoyun,evde bile islerinin
    > baskisini uzerlerinde
    > hissetsinler. Kafalarini oyle mesgul edin ki onlar onlari Allah ile
    > birlikte olmaya cagiran kucuk sesleri bile duyamasinlar.'
    > 'Onlari surekli muzik dinlemeye tesvik edin evde,iste hatta araba
    > surerken bile radyo teyp CD dinlesinler. Evlerinde TV, VCD, CD ve Bilgisayar
    > surekli acik olsun Hatta restoranlarda alisveris merkezlerinde bile
    > surekli muzik calsin. Bu
    > onlarin akillarini surekli mesgul eder boylece Allah'i ve Rasulu
    > Muhammed'i dusunecek hic vakitleri kalmaz.'
    > Masalarinda, sehpalarinda surekli gazeteler,magazinler olsun bunlardaki
    > haberlerle 24 saat
    > akillarini mesgul edin. Hatta araba surerken zamanlarini
    > calmak icin eklam panolarini kullanin.'
    > 'Onlarin mailbox'larini reklamlar, sacma sapan mektuplar, junk mailer,
    > siparis kataloglari ile
    > doldurun ki temizlemek icin zaman harcasinlar.'
    > 'Guzel cekici modellerin resimlerinin magazinlerin
    > kapaklarinda TV ekranlarinda surekli gorunmesini saglayin ki erkekler
    > gercek guzelligin bu
    > olduguna ve de dis guzelligin cok onemli olduguna inansinlar, zamanla
    > karilarini begenmez olsunlar.'
    > 'Hanimlarin cok yorgun olmalarini saglayin oyle ki kocalarina sevgilerini
    > gosteremesinler. Surekli baslari agrisin. Eger kocalarina sevgilerini ve
    > ilgilerini
    > gosteremezlerse onlar da mutlulugu disarida baska yerlerde aramaya
    > baslasinlar.'
    > Bu da ailelerin daha cabuk dagilmasina sebep olur.'
    > 'Onlara anlamsiz sacma hikayelerle dolu kitaplar verin ki
    > çocuklarina yasamin gercek anlamini ve imani anlatacak yerde onlari
    > okusunlar.'
    > Onlari cok mesgul edin ki disariya cikip dogayi inceleyip Allah'in
    > yarattiklarindan ders almalarina engel olun.Doganin
    > mukemmelligini,yaratilisin ne
    > kadar mukemmel oldugunu anlayamasinlar.
    > Onlari kapali alanlara , oyunlara, konserlere, sinemalara gitmeleri icin
    > tesvik edin ki doga ile birlikte olmaya vakit bulamasinlar. '
    > Onlari surekli mesgul edin. 'Eger olur da kendi gibi dusunen
    > arkadaslariyla bir araya gelirlerse
    > onlari dedikodu etmeye tesvik edin. Oyle seyler konusmalarini saglayin ki
    > aralarinda
    > ihtilaf ciksin ve ayrilirlarken darginliklar olsun.'
    > "Hayatlarinin o kadar guzel ve mukemmel olmasini saglayin ki Allah'i ve
    > O'nun gucunu dusunecek durumda olmasinlar. Her seyi kendilerinin elde
    > ettigine ve
    > de kendi gucleri ile bu mukemmel hayata sahip olduklarina inansinlar.
    > Sagliklarina ve elde ettikleri
    > nimetlere sukretmek ihtiyaci duymasinlar.
    > Iste buyuk plan bu. Seytanlar Muslumanlari her yerde mesgul etmeye,
    > telasla kosusturmaya calisiyorlar. Oyle ki Allah'i dusunecek hatta>
    > ailelerine ayiracak kucucuk zamanlari dahi kalmasin.
    > Diger Muslumanlar ile Allah'in gucunu Onun Rasulu Muhammed'i konusacak
    > zamanlari kalmasin .


    > Peki sizce seytan bu gorevinde basarili oluyor mu ? Siz karar verin.
     
  5. w.i.p Well-Known Member

    Eshab-ı Keyf (Mağara Arkadaşları) Hazreti Isa aleyhisselâmdan sonra încil ehlinin işi karmakarışık, alt üst olmuş, aralarında günahkârlar büyümüş, hükümdarlar azgınlaşmış ve putlara tapar; putlar için kurbanlar keser hale gelmişlerdi. Bu yolda en ileri gidenlerden birisi de Rum hükümdarlarından Dekyanus idi. Bu hükümdar Rum diyarını dolaşıp putperestliği kabul etmeyen Isa ümmetini katlediyordu.

    Dekyanus bu gezisi sırasında nihayet Eshâb-ı Kehf'in şehri olan Dekinos'a da indi. İner inmez de îman ehlini takip ve toplanmasını emretti, iman ehli bunu duyduklarından dolayı şuraya buraya kaçıp gizlenmişlerdi. Şehrin kâfirlerinden tâyin ettiği zabıtası, îman sahiplerini takip ediyor, gizlendikleri yerlerden çıkarıp Dekyanus'a getiriyorlardı. O da putlara kurban kesilen mezbaalara sevkedip kendilerini putlara tapmak ile öldürülmek arasında muhayyer bırakıyordu. Alçak dünya hayatına rağbet gösterip de bu katliâmdan korkanlar onun dediğini yapıyorlar, ebedî hayatı tercih edenleri ise öldürüp parçalayıp şehrin sûrlarına ve kapılarına asıyorlardı.

    Bu durumu gören bir kaç genç ki, onlar Rum'un asilzadelerinden bir rivayete göre de hükümdarın yakınlarından idiler. Kendileri hür kimselerdi. Bunlar bu vaziyetten çok müteessir oldular, bu fitnenin defi için Allahü Teâlâ'ya göz yaşlarıyla yalvararak namaz kılıp dua ediyorlardı. Zalim hükümdarın adamları bunları ihbar ettiler. Bunun üzerine Dekyanus, onları bir sohbet halinde iken bastırıp huzuruna getirtti ve biraz şeyler söyledikten sonra kendilerini «Ya putlara tapmak veya ölüm»den birini seçmek üzere muhayyer bıraktı. O vakit o yiğitler de Allahü Teâlâ'nın kendilerine verdiği rabıta ve metanetle kıyam edip dediler ki:

    — Bizim bir ilâhımız vardır ki, O'nun azamet ve kudreti Gökleri ve Yeri kaplar. O, Göklerin ve Yerin Rabbidir. Biz O'ndan başka birine ilâh demeyiz, asla ibadet etmeyiz. Senin davetine uyma ihtimalimiz ebediyyen yoktur. Doğrusu biz öyle yaparsak o vakit akıldan uzak, haddini aşmış, yalan söylemiş oluruz. Çünkü ondan başka ilâh muhaldir, yalandır. Hükmün ne ise yap!

    Böylece bu yiğitler müşriklere karşı baş kaldırıp Allah'ın birliğini, tevhidi ilân ettiler. Hâsılı bu gençler, Allah'dan başka ilâh tanımayan hakikî mü'min idiler, işleri de Allahü Teâlâ'nın hidayetiyle dinlerini korumak için zalim müşriklerin zorlama ve şiddetlerine karşı baş kaldırmak olmuştu. Şirke sapan ve dünya hayatına rağbet gösteren Hıristiyanlara benzemiyorlardı. Hükümdarın ve müşriklerin huzurunda böyle kıyam edip olanca rabıta ve kalb metanetiyle söz birliği halinde tevhidi ilân ederek kendileriyle beraber hakkı söylemeyip şirke sapan kavimlerini tahkir ve takbih ederek şöyle söylediler:

    — Bak hele, şunlar, şu bizim kavim Allahü Teâlâ'dan başka ilâh kabul ettiler. Allahü Teâlâ'nın ilâh olduğuna ve Rab olmasının büyüklüğüne Gökler ve Arz gibi açık deliller var. Fakat O'ndan başkasının ilâh olduğuna dair açık bir delil getirseler ya bakalım? Ne mümkün?.. Delilsiz dâva kabul edilir mi? Veya şunun bunun keyfî tahakküm ve tasallutu delil tutulur mu?

    Yiğitlerin böyle kıyam edip gereken cevabı vermeleri üzerine Dekyamıs, onların üzerlerindeki asalet elbiselerinin soyulmasını emredip yanından çıkardı ve kendisi mühim bir iş için Ninova şehrine gitti ve geri dönünceye kadar onlara düşünmek için mühlet verdi; kendisinin dediğine uyarlarsa uyarlar, yoksa diğer müslümanlara yaptığını yapacaktı.

    Bunun üzerine gençler kavimlerinden de böyle yüz çevirdikten sonra çekilip kendi kendilerine dinlerini muhafaza etmek için karar verip şehrin yakınındaki Benclüs dağında sarp bir mağaraya gizlenmeyi kararlaştırdılar. Her biri babasının hanesinden bir şeyler aldı, bazısını sadaka olarak verdiler, kalanını da nafaka edinerek gidip o mağaraya sığındılar. Burada gece ve gündüz namaz kılıyorlar, Allahü Teâlâ'ya inleyerek, yalvararak niyaz ediyorlardı. Nafakalarına ait işleri Temliha'ya vermişlerdi. O, sabahleyin bir miskin kıyafetine girerek şehre giriyor, lâzım olanı alıyor, biraz da havadis öğrenerek arkadaşlarının yanına dönüyordu.

    Dekyanus şehre geri dönûnceye kadar bu şekilde durdular. Zalim gelir gelmez bunları isteyip babalarını getirtti. Babaları onların kendilerine isyan ve mallarını da yağma ederek çarşılarda israf ile dağa kaçtıklarını söyleyip özür beyan ettiler. Temliha bu fena durumu görünce pek az azık alıp ağlayarak mağaraya vardı ve arkadaşlarına dehşeti haber verdi. Hepsi ağlaşarak secdelere kapanıp Allahü Teâlâ'ya yalvardılar, sonra başlarını kaldırıp oturdular, yapacakları iş hakkında konuşmaya başladılar. Derken Allahü Teâlâ bunlara bir uyku verdi, yattılar, nafakaları baş uçlarında olduğu halde uyuyup kaldılar.

    Beri tarafta Dekyanus hiddetinden ne yapacağını düşünüyordu. Onları uykuya daldıran Allahü Teâlâ bunun kalbine de mağaranın kapısını kapatmayı getirdi. Bunun üzerine Dekyanus mağaranın kapısının ördürülmesini emretti:

    — Açlıktan, susuzluktan ölsünler, mağaraları kabirleri olsun! dedi.

    Adamları da öyle yaptılar. Ancak Dekyanus'un hanesinde îmanını gizleyen iki mü'min vardı. Birinin adı Pendros, diğerininki ise Runas idi. Bunlar Eshâbı Kehf'in isimlerini, neseblerini ve kıssalarını iki kuru levhaya yazıp bir bakır sandığa koyarak yapılan duvarın içine koymayı kararlaştırdılar ve bu şekilde yaptılar.

    Bu yiğitler öyle bir vaziyette uykuya dalmışlardı ki, görülse uyanık zannedilir, fakat hakikatte ise uykuda idiler. Uykuda oldukları halde gözleri açık, sağa ve sola dönüyorlardı. Köpekleri Kıtmîr ise mağaranın girişinde kollarını serîvermiş bir vaziyette uyuyordu. Üzerlerine çıkıp varılsa muttlak dönülür kaçılır, korkudan donakalırlardı. Zira vaziyetleri öyle heybetli, öyle korkunç idi. Bu itibarla kendilerine kimsenin muttali olması mümkün değildi. Öyle bir rahatlık içinde uyuyorlardı ki Güneş doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafına meyillenir, batarken de onları sol taraftan makaslardı. Yani üzerlerine gün bile değmez, değse de nihayet batış sırasında soldan biraz kırkar geçerdi. Çünkü mağaranın vaziyeti buydu. Her tarafı m'ahfuz, ancak kapısı biraz batıya meyilli olarak kuzeye bakıyordu. Onlar ise mağaranın bir geniş yerinde sıkıntısız bir şekilde yatıyorlardı.

    Eshâbı Kehf in o suretle Allah için baş kaldırması ve kavimlerini terkedip mağarada böyle yatmaları, Allahü Teâlâ'nın kudret ve rahmetinden bir delil, bir keramettir.

    İşte böylece ilâhî bir rahmet olarak bu yiğitlerin o mağarada senelerce uyuyup muhafaza edilmesinden sonra Allahü Teâlâ onları bir delil olarak ba's de etti, ölü diriltir gibi uykudan uyandırdı. Eshâbı Kehf uyandıkları vakit aralarında soruşturmaya başladılar ve içlerinden biri:

    — Ne kadar durdunuz, ne kadar uyudunuz? diye sordu. Kimisi:

    — Bir gün, diye cevap verdi. Kimi de:

    — Bir günden âz, dediler. . Nitekim kıyamette diriltilecekler de böyle sanacaklardır. Bu konuşma esnasında kimi de daha fazla durulduğunu sezerek aralarındaki ihtilâfı kesmek için dediler ki:

    — Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz en iyi bilir. Binaenaleyh ihtilâfı bırakınız da, hemen birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderiniz, en temiz yiyecek hangisi baksın ve size ondan bir rızık getirsin, çok dikkat ve nezaketle hareket etsin, sakın sizi kimseye sezdirmesin. Zira başınıza binerlerse şüphe yok ki, ya Sizi öldürecekler veya irtidad ettirip milletlerinin dinî putperestliğe döndürecekler. O zaman da ebedî kurtuluş bulamazsınız. Öîdürülürseniz şehîd olur kurtulursunuz ama, dininizden dönüp küfre girerseniz dünyada ve âhirette ebediyyen felaha eremezsiniz.

    Hülâs'a böyle konuştular ve bu sözü kabul ettiler de, içlerinden Temliha'yı şehre gönderdiler. Fakat Hüdânın takdirine bak ki, o derece sakınmalarına rağmen Allahü Teâlâ, bu suretle kendilerini tanıttırdı. Çünkü Yemliha'nın elindeki para, o zamanki insanlara göre hayli eski olduğundan dikkati çekmiş ve yakalanmasına sebep olmuştu. Bu şekilde Allahü Teâlâ va'dinin hak ve saatinin şüphesiz olduğunu insanlar muhakkak bilsinler diye, bu duruma muttali kılmıştı. Zira mağarada ne kadar durduklarını bilemeyen Eshâb-ı Kehf senelerce yattıkları yerden kabirden kalkar gibi uyanıp kalktıklarını anlamış ve vaktiyle baş kaldırdıkları müşriklere karşı muvaffak olduklarını ve taleb ve ümid ettikleri ilâhî rahmetin bir tecellîsini görmek ve daha önce îman ettikleri şekilde Alah'ın va'dinin hak olduğunu müşahede ile bilmiş oluyorlardı. Ve bu suretle gerek kendileri ve gerek diğerleri için Kıyametin şüphesiz olduğuna da bir delil ve misâl olmuş bulunuyorlardı.

    Eshâb-ı Kehf in uyudukları mağaranın mevkii ile alâkalı olarak muhtelif yerler rivayet edilegelmiştir. Ancak bugün ziyaret edilmekte olan Tarsus yakınlarındaki mevkiin onlara ait yer olduğu bilinmektedir.

    Bu kıssaya ait hususlardan biri de onların üç kişi olup kelbleriyle birlikte dört, veya beş kişi olup kelbleriyle beraber altı, yahut da yedi kişi olup kelbleriyle beraber sekiz olduklarına dair rivayetlerdir ki, doğruya en yakın olanı sonuncusudur. Doğrusunu Alahü Teâlâ bilir. Adetlerin bilinmesi kıssa noktası nazarından herkese lâzım değildir. Onları hakkiyle bilenler pek azdır. Çokları bu mevzuuda gaybî taşlamaktan başka bir iş yapmamaktadırlar. Şu hâlde Eshâb-ı Kehf kıssasını yalnız Kur'an'ın beyanına dikkat ederek mütalea etmeli, şundan bundan sormaya kalkışmamalıdır.

    Eshâb-ı Kehf'in mağarada uyuma sürelerinin ise üç yüz dokuz sene olduğu yine Kur'an'ın beyanıdır.
     
  6. w.i.p Well-Known Member

    >> > Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey
    >>bilmediğinden mi,
    >> >konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu
    >>onun halini:
    >> >
    >> >- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor,
    >>içmiyor, işi
    >> >gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr
    >>etmiyor, son
    >> >bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o
    >>padişahın
    >> >kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama
    >>herhalde
    >> >aşkın gözü kördür diye de
    buna diyorlar, değil mi efendim...
    >> >
    >> >İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne
    >>deriden bir zırh
    >> >giydirilmişcesine
    >>zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp
    >> >dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı
    >>süzüyordu.
    >> >Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren
    >>delikanlıya
    >> >çevirip tebessüm etti.
    >> >
    >> >- Kolay evlat kolay, dedi, ç****izseniz çare sizsiniz. Ve tane
    >>tane
    >> >anlatmaya başladı.
    >> >
    >> >İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine
    >>derman
    >> >aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini
    >>paylaştığı, her
    >> >meselesini
    danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini
    >>tanıyıp
    >> >sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam
    >>edecekti ve
    >> >kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu
    >>kulübede yaşıyor,
    >> >gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın
    >>kızının aşkıyla
    >> >eriyip muma dönen genç çoban ve
    >>yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu
    >> >garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
    >> >
    >> >Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her
    >>şeyin
    >> >bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve
    >>tertemiz
    >> >teslimiyetiyle:
    >> >
    >> >- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde

    >>tesbih ,
    >> >kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla
    >>evlenebilir miyim?
    >> >
    >> >- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah
    >>diyeceksin, kırk
    >> >gün sonra padişahın kızı senindir.
    >> >
    >> >İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine
    >>derman,
    >> >yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih,
    >>gönlünde
    >> >aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın
    >>yolunu tuttu.
    >> >Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü,
    >>dualar etti, gözlerini
    >> >kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı
    >>ve dudakları
    >> >kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
    >>
    >
    >> >Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi
    >> >kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan
    >>sarmıştı.
    >> >Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen
    >>gençten
    >> >bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında
    >>kadınlar, tarlada
    >> >işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
    >> >
    >> >- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece
    >>gündüz
    >> >durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...”
    >> >
    >> >Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya
    >>geldiğinde
    >> >üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı,
    >>dudaklarının da
    >> >kıpırdamadığını
    görünce, uyuyakaldı
    >>herhalde diye düşündü. Tespih
    >> >tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini
    >>görünce de, bu
    >> >nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam
    >>,
    >> >karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla
    >>paylaştıklarını
    >> >birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası
    >>geçmişti, o
    >> >durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir
    >>haber, ne bir
    >> >ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor,
    >>tespihine
    >> >bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye
    >>çalışıyor,
    >> >avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında
    >>dostunun
    >> >gözlerine
    yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
    >> >
    >> >Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı,
    >>boynunu neye
    >> >bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları
    >>kıpırdamıyordu
    >> >artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey,
    >>hiç tükendi,
    >> >an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
    >> >
    >> >Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı
    >>bütün ülkeyi
    >> >sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu.
    >>Meselenin aslını
    >> >merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli
    >>kalmadıklarından,
    >> >bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu
    >>dervişi
    >> >ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri
    gerektiğinden uzun uzun
    >>bahsetti
    >> >başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl
    >>yapması
    >> >gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ
    >>kulübesinin yolunu
    >> >tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini
    >>anlattı, derman
    >> >diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri
    >>yapmaya,
    >> >sancak-tuğ vermeye
    >>kadar saydığı her şey, bilgenin:
    >> >
    >> >- Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar
    >>etmezler,
    >> >demesiyle son buldu.
    >> >
    >> >Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz
    >>çöktürür, birinin
    >> >derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle
    >>bahtiyar
    ederdi.
    >> >Güldü ihtiyar:
    >> >
    >> >- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi.
    >>Şaşırma
    >> >sırası padişaha gelmişti.
    >> >
    >> >- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul
    >>ederler mi?
    >> >
    >> >Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının
    >>üstünden...
    >> >Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların
    >>arkasında
    >> >halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir
    >>mana
    >> >vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye
    >>başladılar.
    >> >Bu arada bizim
    >>aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir
    >> >olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir
    tesbihten başka bir
    >>şey
    >> >bulamasalar şaşırmazlardı.
    >> >
    >> >Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini
    >>birbirine
    >> >bağladı, duyulması güç bir sesle;
    >> >
    >> >- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.
    >> >
    >> >Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü,
    >>gözlerinde en
    >> >ufak bir şaşkınlık em****i yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi.
    >>Herkes heyecan
    >> >içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik,
    >>duvar...
    >> >Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine
    >>doğru
    >> >uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
    >> >
    >> >Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne

    >>vezirlik,
    >> >ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
    >> >
    >> >- Efendim ,
    >>diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı
    >> >âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi
    >>bahtiyar
    >> >edersiniz...
    >> >
    >> >Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık
    >>maşukuna
    >> >kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten
    >>ağlıyordu.
    >> >Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye
    >>yaratılmıştı.
    >> >Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler
    >>genç
    >> >adamdaydı.
    >> >
    >> >Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten

    >>sonra,
    >> >gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden
    >>emin bir
    >> >ifadeyle:
    >> >
    >> >- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.
    >> >
    >> >Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu,
    >>halk hayret
    >> >içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge
    >>tebessüm ediyordu.
    >> >Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri
    >>atılarak
    >> >bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
    >> >
    >> >- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin
    >>sen, neyi
    >> >reddettiğinin farkında mısın?
    >> >
    >> >Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
    >> >
    >> >- A
    dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim,
    >>Allah
    >> >padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah
    >> >deseydim...
     
  7. w.i.p Well-Known Member

    Rivâyet olundu:

    Kıyâmet günü olduğu zaman, cehennemden dağ gibi bir ateş kütlesi çıkar. Ümmet-i Merhumenin üzerine hücûm eder. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri, ümmetinden o ateşi defetmeye çalışır. Bir türlü ateş sönmez. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri:

    -"Ey Cebrâil yetiş! Yetiş! Ateş ümmetimi yakmak istiyor!" der. Cebrâil Aleyhisselâm elinde bir bardak su ile gelir. Cebrâil Aleyhisselâm, o bardak suyu, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerine uzatır ve şöyle der:

    -"Bunu al, ateşin üzerine dök!"

    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri, o bir bardak suyu alır, dağlar gibi yükselip ümmetin üzerine gelen ateşin üzerine döker; ateş hemen o anda sönüverir.

    Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretleri, Cebrâil Aleyhisselâm'a sorar:

    -"Ey Cebrâil bu ne suyu idi? Ateşi söndürme yönünde bundan daha etkili bir su görmedim?" Cebrâil Aleyhisselâm:

    -"Bu senin ümmetinin göz yaşlarıdır. Halvette (yalnız kaldıklarında sırf) Allâh korkusundan ağlayıp akıttıkları göz yaşlarıdır! Allâhü Teâlâ hazretleri bana emretti; ben ümmetinin göz yaşlarını topladım, senin ona olan ihtiyaç vaktine kadar sakladım! Senin onlarla cehennem ateşini söndürmen için şu ana kadar muhafaza ettim!" der.
     
  8. w.i.p Well-Known Member

    Bir varmış, bir yokmuş.
    Bu dünyada gerçekleri, çocuklar kadar iyi anlayan hiç kimse yokmuş. Masallar gerçekleri, gerçekler de masalları anlatınca; büyüklerin işi sayılmayacak kadar çokmuş.

    Bir zamanlar, iki hanım arkadaş yaşarmış. Gül bakışlı, oldukça yaşlı bu iki can ciğer dosttan birinin adı Medîne, diğerininki Zemzem'miş. Gençliği, güzelliği, upuzun bir mâziyi beraberce uğurlamış bu iki hanım.

    İhtiyarlığa da adım atmışlar beraberce. Ve yine beraberce ihtiyarlamışlar.

    Çoluk çocuğu baş göz edip, eri-erkeği yerlerine yerleştirince, birden yapayalnız kalmış Zemzem ile Medine.

    İki dost, âhir ömürlerinde yalnızlığı da paylaşmışlar.

    Aynı evde beraberce yaşamaya başlamışlar.

    Giden yıllar çok şeyler götürmüş ikisinden de. Medine'nin bacakları tutmaz olmuş. Gece gündüz dinlemeden romatizması habire yokluyormuş. Ayağa ne zaman kalksa, canı çok yanıyormuş. Zemzem dinçmiş, kuvvetliymiş. Kendi işlerinin yanında Medine'nin de ihtiyaçlarına bakıyormuş ya... Aklı başında hiç değilmiş. Her şeyi unutur olmuş zamanla. Bir namazda kırk bir kere şaşırıyor, kırk bir kere tekbir alıp kırk bir kere yeniden başlıyormuş.

    Birgün; Ramazan ayının arefesinde, öğle vakti Medine yatağında uzanmış uyuyormuş. Mutfaktan gelen bir gürültüyle uyanmış. Şehadet mi getirsin? Besmele mi çeksin? Dilini, dediğini çevirene kadar eli ayağı kesilmiş. Kalbi hızlı hızlı çarpmış, tansiyonu yükselmiş. Ne oldu? Kim o? Rüya mı, gerçek mi, toparlayamadan Zemzem söylenerek içeri girmiş;

    "-Seni sümüklünün pistanı! Seni gidi muratsız hey... Bunca işimin arasında bir bu eksikti."

    "-Ne oluyorsun ayol? Ödümü patlattın? Kim var? Kime söyleniyorsun?" demiş Medine.

    Zemzem soluk soluğa yatağın kenarına oturmuş:

    "-Uyuyor muydun sen? Aaaa sese uyandın? Yüzün bembeyaz olmuş Medine. Su getireyim mi?"

    "-Yok su felan istemem. İyiyim." demiş Medine, ama çarpıntısı geçmemiş.

    Zemzem biraz yatışınca anlatmış olanı:

    "-Ocağa buğday koymuştum, kabarsın diye. Yarın Muharrem bir, dedim; önceden haşlayayım, ayın onu gelince nevalesini katıp aşure yaparım. Abdest almaya diye gittim. Tangır tungur mutfak peşimden geldi. Anam koştum ne göreyim? Kedi camdan gir, tencereye dal, bir güzel devir, yer gök buğday." Biraz durmuş :

    "-Bu odaya niye geldim ki? He, yer bezini soracaktım. Yer bezi nerde?"
    Medine arkadaşının bu haline şaşmış kalmış.

    "-Bırak yeri bezi yahu, ne aşuresi Zemzem? Ne buğdayı? Ne bezi? Sen iyice karıştırdın. Muharrem değil ayol, gelen Ramazan, Ramazan!.. Ay bu kadın hepten bunadı. Bana yaşlandın diyorsun, ama benim bacaklarımdan başka derdim yok. Sen göçtün arkadaşım. Aklın fikrin kalmadı."

    Medine böyle söylediği zaman, Zemzem çok kırılıyormuş. Yaptığı hataya mı kızıyor, yoksa unutkanlığına mı, ayıramıyormuş. Çok zaman ne hata yaptığını bile hatırlamıyormuş.

    "-Ben sana ne zaman yaşlı dedim ahretlik ? Hiç hatırlamıyorum."

    "-Sen onu bunu boş ver. Diyelim ki, Muharremin biri. Aşure onunda. Ne yapacaktın o buğdayı on gün? Ekşir diye düşünmedin mi? Allah, yâ sabır. Bayat bayat konu komşuya dağıtıp, el âlemin midesini bozacak." demiş, Medine biraz ileri gitmiş. Zemzemi küstürmüş, kenara çekilmiş.

    O gece sahura kalkmışlar. Sofrayı kurmuşlar, oturup yemişler. Ama hiç konuşmamışlar. İmsaka az kala Zemzem helva getirmiş. Arkadaşının ne kadar sevdiğini bildiğinden, günlerdir canı çektiği hâlde bir dilim bile yememiş. Tabağı Medine'nin önüne koymuş.

    "-Ramazanlık ayırmıştım seversin diye. Yesene Medine." Medine'nin kızgınlığı sönmemiş hâlâ.

    "-Nasılsa her şeyi unutuyor. Ben şuna bir oyun atayım." diye içinden geçirmiş.

    "-Bıçak getir de keselim Zemzem." deyip, Zemzem'i mutfağa göndermiş.

    O mutfaktan gelene kadar helvanın hepsini yemiş, bitirmiş. Zemzem içeri geldiğinde:

    "--Ahretlik, hani helva?" diye sorduğunda, Medine'nin cevabı hazırmış:

    "-Kız yine mi unuttun? Yedik ya..."

    Zemzem; arkadaşının kızmakta haklı olduğunu, gün geçtikçe bu hâlinin kötüye gittiğini düşünüp kederlenmiş.

    Sofrayı toplamışlar, oruca niyetlenip, namaz kılıp yatmışlar. Sabah olup Zemzem uyandığında, Medine'yi yatağında hüngür hüngür ağlıyorken görmüş :

    "-Hayır olsun cancağızım. Bir yerin mi acıyor? Rüya mı gördün? Korktun mu? Ne oldu?"

    Gerçekten de bir rüya görmüş Medine. Rüyasında; Otuz Ramazan günü, otuz öğle vakti, otuz tabak helvayı, otuz defa unutarak yediğini görmüş. Otuz defa içi yanmış, otuz defa orucunu hatırlamış, ama otuzunda da harârete dayanamamış. Otuz bardak su içmiş. İçtikçe yanmış, yüreği kabarmış.

    Uyanmak üzereyken kulağına seslenmişler:

    "-Yazalım, unutulmasın. Unutkan helvacıya, âhir ömründe otuz kaza, otuz da kefaret..."
     
  9. w.i.p Well-Known Member

    Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.
    Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
    - Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!.
    Çocuk, ona dönerek:
    - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
    - Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
    - Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
    Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
    - Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
    - Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler tamamlanacak.
    Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler...
    Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek:
    - Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
    Çocuk, başını yanlara sallayıp:
    - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
    - İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
    Çocuk biraz düşünüp:
    - Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
    - Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
    - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
    - İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
    - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek.
    - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
    Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?
    - Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.
    Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
    - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
    Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
    - Babam haklıymış!. dedi. ‘Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!’ demişti.
     
  10. w.i.p Well-Known Member

    Birgün Emir Süleyman Pervane, Mevlana'dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulumuştu. Mevlana, dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulunmuştu. Mevlana, bir zaman düşündükten sonra:
    - Emir Pervane, Kur'anı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Dedi.
    Pervane:
    - Evewt.
    - Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
    - Evet doğrudur.
    Bunun üzerine Mevlana şöyle buyurmuştu:
    - Mademki, Tanrı ve onun peygamberinin sözlerini okuyorsun... O sözlerden öğüt alamıyorsan, hiçbir ayet ve hadis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın.
    Pervane, bu sözler üzerine ağlıyarak dışarı çıkar.
     
  11. w.i.p Well-Known Member

    Bir kişinin ibadet ettiği Tanrısına derin saygı ve hürmetini hangi yolla ifade ettiği pek önemli değildir. Önemli olan ibadetinde ne kadar samimi olduğudur. Tanrının bir evinde biz insanları şapkalarını taşımadan girdiklerini görürüz. Hindistanda, İranda, Arabistanda insanlar ise camiye giderlerken başlarına türban takarlar. Bu onların örf ve adetidir. İnsan dua ederken ayakta mı duruyor, oturuyor mu, diz mi çöküyor veya yere uzanıp secde mi ediyor ya da topluluk halinde yalnız olarak mı ibadet ediyor ! Bunların hiçbirinin önemi yoktur. Önemli olan ibadet eden kişinin saf ve temiz olması ve kişinin zihin ve his dünyasının Tanrıyla bağlantı halinde olmasıdır. Samimiyet ve ciddiyet ve doğruluk bu konuda çok önemlidir.

    Bir çiftçinin çocuğunun hikayesi bu konuyu çok güzel anlatır. Bir çiftçinin çocuğu günlerden bir gün babasının davarlarını ormanda güderken, köyünde bir din sahibi hocanın geldiğini öğrenir. Bu hoca Tanrı hakkında insanlara bilgi vermekte ve Tanrının isimlerini övmekte ve yüceltmektedir. Çocuk duyduklarından çok etkilenir ve tekrar ormana koyun gütmeye gittiğinde içine doğal olarak bir ibadet etme, Tanrıya yönelme isteği duyar. Ormanda yalnızken yüksek sesle Allah’la konuşmaya başlar. “Allah’ım senin hakkında çok şeyler işittim. Sen ne kadar iyiymişsin, ne kadar nazikmişsin. Şu anda yanımda olmanı çok isterim.O zaman sana büyük saygı ve hürmet gösterirdim. Koyunlarıma dikkat ettiğimden daha çok sana dikkat ederdim. Hatta en sevdiğim tavuklarımdan bile sana daha çok ilgi gösterirdim. Yağmur yağsa seni, benim ahırımda korurdum. Soğukta ise sana kendi yorganımı verirdim. Güneşin sıcağında da seni yıkayarak korurdum. Kucağımda seni uyutur ve şapkamla da seni serinletirdim. Daima sana bakar, dikkat eder seni kurtlardan da korurdum. Kuvvet helvası ekmeğinden yedirir, ayran içirirdim. Eğlenmen için şarkı söyler, dans eder ve kavalımla senin için müzik çalardım. Allah’ım ne olur gel, beni ziyaret et. Gör ben sana nasıl bakarım.” O sırada Musa, Tanrının elçisi, aynı yerden geçer. Bu genç çocuğun tüm dediklerini duyar ve çok kızar. Çocuğa seslenerek “delikanlı, ne kadar aptal birisin ki, Tanrıyla böyle bir konuşma içine girebildin. O tanrı ki, bilinmeyen ve görünmeyendir. Gökyüzündedir, onun önünde dayanabilecek hiçbir kuvvet, hiçbir güç yoktur. O en güçlü, en kuvvetli odur. Her türlü şeklin, ismin ve rengin ötesindedir. Her türlü insanın yapabileceği mukayesenin ve düşüncenin üzerindedir o.” Musa peygamberin laflarını duyan genç çok üzülür ve korkar yaptığından dolayı. Yürümesine devam eden Musaya biraz sonra Allah-ü Tealadan bir vahiy gelir. “biz senin bu işte hiç de hoşnut değiliz. Sen bizi bilmediği halde, yine de bizi çok seven bir kulumuzun kalbini kırdın ve üzdün. Bizden uzaklaştırdın. Belki o bizi senin bildiğin kadar bilmiyordu ama genede bildiği kadar, anladığı kadar bize yönelmişti. Onun kapasitesi o anda o kadardı. Bizi sevenlerimizin tümü farklı şekillerde ve sevgilerinin farklı kapasitelerine göre bizi resimlendirirler. Ve biz hangi şekil ve kıyafetle olursa olsun bize gönderilen sevgilerini algılarız. Onlar hepsi bizim yarattığımız mahlukattır.ve biz onlar hatta güneşe bile tapsalar gene onların tapması, ibadeti bizedir. Biz kendi çocuklarımız arasında seni, onları birleştiresin diye yolladık. Yoksa bizden uzaklaştırasın diye değil.” Şayet Allah’a ulaşmada ilk adımın ona olan samimi ve doğru aşktan geçeceğini bilsek, onun farkına varsak, bildiklerimizi hemen açığa vurmaktan çok tereddüt ederdik. Ve hiç kimseyi asla kafir ve putperest olarak adlandırmazdık. Ve bu dünyada hiç kimseyi de değersiz olarak tanımlamazdık. Bir kişinin Tanrıya nasıl ibadet ettiğini bilmemiz mümkün değildir. Onun kalbindeki samimiyeti bilemeyiz. Ve en önemlisi de gerçekten bu samimiyettir.
     
  12. w.i.p Well-Known Member

    Adam kapıyı açtığında polislerle karşılaştı . Heyecanla sordu :
    -Bir şey mi istediniz efendim ?
    Komiser olan cevap verdi :
    -Evinizi soyan hırsızı yakaladık beyefendi .
    Adam , genci bir müddet süzdükten sonra ; " Buyurun içeri girin ! " diye kenara çekildi . Hep birlikte oturma odasına geçtiler . Adam , önce polisin sonra gencin elini sıktı .
    - Geldiğinize sevindim . Bu gençle tanışmayı da çok arzu ediyordum .
    Polislerden biri lafa karıştı :
    - Bu delikanlı sivil polis değil hırsızdır .
    -Hırsız olduğunu biliyorum ama artık şikayetçi değilim .
    Herkez şaşırmıştı . Adam misafire şeker ikram ettikten sonra konuşmaya devam etti ;
    -Evim soyulmadan önce , geç vakitlere kadar oturur , haliyle sabah namazlarına bazen kalkamazdım . Ve çok istediğim halde , günde bir sayfa bile Kur'an-ı Kerim okumaya vakit bulamazdım . Kıldığım namazlar da aceleden hep yarım yamalak olurdu . Delikanlı , beni bu gafletten kurtardı . Çünkü televizyonumu çalmıştı .

    Cüneyd Suavi
     
  13. w.i.p Well-Known Member

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir ker****le teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;
    "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.
    Sormaya başladı:
    "Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."
    Şems-i Tebrîzî hazretleri;
    "Öbür sorunu da sor!" buyurdu.
    O;
    "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi.
    Şems-i Tebrîzî;
    "Peki öbürünü de sor!" buyurdu.
    O;
    "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.
    Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.
    Ve;
    "Ben, soru sordum, o başıma ker**** vurdu." dedi.
    Şems-i Tebrîzî;
    "Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.
    Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:
    "Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."
    O kimse şaşırarak;
    "Ağrıyor ama gösteremem." dedi.
    Şems-i Tebrîzî;
    "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez.
    Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.
    Yine bana;
    "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.


    Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.
     
  14. w.i.p Well-Known Member

    Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve fazîletler onda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî'ye mâlûm oldu. Talebelerinin eline birer kuş verdi ve;

    "Her biriniz bu kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayıp getirsin." buyurdu.

    Hepsi de kendilerine verilen kuşları aldılar, varıp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî;

    "Niçin boğazlamadın?" buyurdu.

    "Hocam! Siz; "Kuşları kimsenin görmediği bir yerde boğazlayın." demiştiniz. Ben ise ıssız bir yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor." deyince,

    Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

    "Arkadaşınızın firâsetini gördünüz mü?" Bunun üzerine; tövbe edip boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler.
     
  15. w.i.p Well-Known Member

    Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;

    "Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip kendi başına bir yere çekildi.

    Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;

    "Seni bu gece Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle oku." buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O kimse Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.

    Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

    "Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur."
     
  16. w.i.p Well-Known Member

    SAĞIR, KÖR, DİLSİZ VE TOPAL HANIM!

    İmâm-ı A'zam'ın babası Sâbit, daha bekar iken temiz ahlâklı, takvâ ve verâ sâhibiydi. Zühdü, salahı ve ilmi pekçoktu. Yüzünde bir nur vardı. Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Elmayı alıp, abdestten sonra elinde olmayarak dişledi. Fakat tükrüğünde kan gördü. Kendi kendine; "Şimdiye kadar bana böyle bir hal olmamıştı. Buna sebep ısırdığım elma olmalı." dedi ve buna pişman oldu. Elma sâhibini bulup helallaşmak için dere boyunca gitti. Nihâyet ısırdığı elmanın ağacını buldu. Ağacın sâhibini aradı. Onun cömerd ve ihsân sâhibi biri olduğunu öğrendi. Oradakiler; "Çok cömert ve ihsân sâhibidir. Elma ağacındaki bütün elmaları alsan, alma demez. Bir tane elmadan ne çıkar." dediler. Sâbit aramalardan sonra, bahçenin sâhibini buldu ve; "Ya elmanın parasını al, yahut helâl et." dedi. Bahçe sâhibi onun haramlardan ve şüphelilerden sakınma husûsundaki gayretini görüp, hareketinin doğru olup olmadığını kontrol etmek istedi. Sâbit'e; "Helâl etmem için ne vereceksin?" diye sordu. Sâbit; "Altın istersen altın, gümüş istersen gümüş." dedi. Bahçe sâhibi; "Ben altın, gümüş istemem. Kıyâmet gününde senden dâvâcı olmamamı istiyorsan, bir teklifim var. Onu kabûl edersen hakkımı helâl ederim." dedi. Sâbit; "Teklifin nedir?" diye sordu. Bahçe sâhibi; "Benim bir kızım var; gözleri görmez, kulakları duymaz, dili söylemez, ayakları yürümez. Bunu sana nikâh etmek istiyorum. Kabûl edersen elmayı sana helâl ederim. Yoksa, yarın kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûrunda seni mahcûb ederim." dedi. Sâbit kendi kendine; "Ey dîninde sâbit olan Sâbit! Kıyâmette tehlike ve sıkıntılara mâruz kalmaktansa buna dünyâda katlanmak daha iyidir." deyip kabûl etti. Bahçe sâhibi, teklifinin kabûl edildiğini görünce, böyle bir kimseye kızını vereceği için çok sevindi. Nikâhı yapıldı. Gece olunca Sâbit üzüntü ile nikâhlısının bulunduğu odaya girdi. Orada, gâyet süslü, güzel, sağlam, görür, işitir, konuşur, yürür bir hanımla karşılaştı. Hanım efendi kalkıp Sâbit'i karşıladı. Saygı dolu ifâdelerle konuştu. Sâbit kendi kendine; "Yâ Rabbî! Bu ne iştir. Hayal mi yoksa rüyâ mı?" dedi. Hanımın kendi nikâhlısı olduğundan şüphelenip odadan geri çıkmak istedi. Hanımı; "Niye çıkıyorsun ey Allahü teâlânın sevgili kulu? Senin helâlin benim!" dedi. Sâbit ona; "Baban seni bana kötüledi. Kördür, sağırdır, dilsizdir, kötürümdür." diye târif etti. Sen ise ne güzel yürüyorsun ve ne iyi konuşuyorsun. Niçin böyle söyledi. Şaştım doğrusu. Muhakkak bunda bir hikmet vardır." dedi. Nikâhlısı kız; "Bu bir sırdır, izin ver açıklayayım. Babamın sözünde yalan yoktur. Dînini kayıran ve seven bir insandır. Seneler oluyor bu evden dışarı çıkmış değilim. Şimdiye kadar hiçbir yabancı, yüzümü görmedi. Ben de bir yabancı yüz görmedim. Bu sebeple gözlerim harama kördür. Kulağım bir yabancı sözü duymamış ve günâh işlememiştir. Bunun için günâha karşı sağırdır. Ayaklarım günah yerlerine gitmez, bunun için kötürümüm. Dilimden hiç kötü söz, günâha sebeb olan bir kelime çıkmadı. Onun için dilsizim. Babamın sözlerindeki hikmet budur." dedi.

    Bu sözleri duyan Sâbit bin Zûtâ Allahü teâlâya şükretti ve; "Yâ Rabbî! Sen her şeye gücü yetensin." dedi. Haramlardan ve şüphelilerden sakınma ve iffet esasları üzerine kurulan bu evlilikten; ilim, irfân ve takvâ sâhibi olacak olan Nûmân isminde bir çocuk dünyâya geldi.



    Evliyalar ansiklopedisi
    Huzur damlaları
     
  17. w.i.p Well-Known Member

    Sen mürşid-i kamili ne sanırsın?

    Sünbül Sinan hazretlerinin, Muhammed Çelebi isminde bir talebesi anlattı: “Sünbülî tarîkatının şeyhi olan Sünbül Sinân hazretlerine talebe olmuştum. Dergâhında bulunuyor, onun hizmetiyle şerefleniyordum. Bir gün kendisinden izin alarak Gelibolu'ya gitmiştim. Orada bir haram işleme durumu ile karşı karşıya kalmıştım, nefsim harama meyletti. Tam onu işlemek üzere idim ki, yanımda hocam Sünbül Sinân’ı gördüm. Onu görür görmez, utancımdan kıpkırmızı oldum. Ne yapacağımı şaşırmış bir hâlde haramdan uzaklaştım. Bir gemiye binerek İstanbul’a geldim. Hemen dergâha koştum. Hocam Sünbül Sinân ile kapıda karşılaştım. Beni görünce; “Ey Çelebi! Sen mürşid-i kâmili ne zannedersin? O, talebesini gözetmez ise, şeytan ve nefs, onu hevâsına uydurup helâk eder, çabucak tövbe-i nasûh eyle. Bir daha da böyle işleri yapmaya kalkma." buyurdu. Bundan böyle nerede bir haram ile karşılaşsam, hemen hocam hatırıma gelir, onun himmeti bereketi ile haramlar gözüme çok kötü hâlde görünürdü.”



    Evliyalar ansiklopedisi
    Huzur damlaları
     
  18. w.i.p Well-Known Member

    CENNETE İLK GİREN KOCASINA SADIK KADINDIR
    Hazreti Fatımatüzzehra (r.a.) Hazretleri bir gün babası Peygamberimiz (s.a.s.)'e:

    — Babacığım cennete en önce kadınlardan kim girecek? diye sordu.

    Peygamberimiz (s.a.s.):

    — Falan mahallede bir kadın var. O kadın ilk cennete girecek kadındır, buyurdular.

    Hazreti Fatıma çok merak etmişti:

    — Benden de mi evvel girecek babacığım? diye sordu. Hazreti Peygamberimiz:

    — Senden de evvel girecek, istersen git de bir tanış. O zaman sen de neden önce onun gireceğini öğrenirsin, buyurdular.

    Hazreti Fatıma'nın o kadın hakındaki merakı iyice artmıştı. Bir gün kadının evini sora sora buldu, kapısını çaldı, içerden ihtiyar bir kadın sesi duyuldu:

    — Kim o?

    Hazreti Fatıma, kendisini tanıtıp görüşmek istediğini söylediğinde kadın:

    — Canım sana feda ey Allah Resulünün kızı. Sizinle çok görüşmek arzu ederdim. Fakat dışarı çıkmadığım için ziyaretinize gelemedim. Sizin beni arayıp bulmanız benim için bir lütuftur. Ancak ne var ki ben kocamdan izin almadan size kapıyı açamayacağım. Sizden çok özür dilerim. Yarın gelirseniz içeri girmeniz için izin alır kapıyı açarım, görüşürüz, dedi.

    Hazreti Fatıma geri gitti, kadın da meseleyi anlatıp kocasından izin aldı. İkinci gün kadınla görüşeceğine emin olarak gelen Hazreti Fatıma yanına Hazreti Hasan'ı da alarak geldi. Kadının kapısını çalarak geldiğini bildirdi. Fakat kadın Hazreti Fatıma'nın yanında bir çocuk bulunduğunun farkına varmıştı. Hazreti Fatıma'ya:

    — Yanınızda bir de çocuk var. Ben yalnız sizin için izin almıştım, içeri siz girebilirsiniz, fakat çocuk dışarda kalır, isterseniz yarın gelin onun için de izin alayım, beraber içeri girersiniz, dedi.

    Hazreti Fatıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Üçüncü gün yanına Hazreti Hüseyin'i de alarak gitmişti.- Kapıda yine aynı durumla karşılaşarak Hüseyin'i içeri alamayınca geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Üçüncü gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü için de izin almıştı, içeri girdiler. Hazreti Fatıma bir de baktı ki, içerde kendisini karşılayan dışarda sesinden tanıdığı kadın değil. Genç ve güzel bir kadın... Hayretle sordu:

    — Sizinle dışardan konuşurken sesiniz başka idi, şimdi başka, bu nasıl oluyor? dedi.

    Kadın;

    — Sizinle konuşurken sesim dışarıya çıkmakta idi. Ben de sesimi yabancı erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma taş parçası alarak konuşuyordum. Şimdi ise o taşı çıkardım, dedi.

    Hazreti Fatıma'nın gözleri yaşarmıştı. Babasının neden cennete evvelâ bu kadının gireceğini söylediğini anladı.

    Kadın Hazreti Fatıma (r.a.)'ya:

    — Ey Allah'ın Resulünün kızı! Acaba ben kocama karşı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? "Allah beni kocama itaatsizlikten dolayı hesaba çeker diye korkuyorum, dedi.

    Hazreti Fatıma babasının müjdesini bildirdi:

    — Hayır! Sen bil'akis babamın cennete ilk girecek kadın diye müjdelediği birisin. Hiçbir kadın sizin yaptığınızın onda - birini bile yapamaz, dedi.

    Ve cennete ilk girecek olan kadınla bir hayli sohbet ettikten sonra müsaade isteyerek oradan ayrıldı.
     
  19. w.i.p Well-Known Member

    BU AKŞAM HİNDİSTAN'DA
    Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
    "Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana..."
    Adam telaş içinde:
    "Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..."
    "Peki ne yapmamı istiyorsun?"
    Adam yalvarır:
    "Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!"
    Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
    "Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
    Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
    "Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der. Azrail (a.s) cevap verir:
    "Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
    "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!"
    "Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi."
     
  20. w.i.p Well-Known Member

    Ömer'in Müslüman Oluşu
    Bir perşembe gecesi, Habîb-i ekrem 's.a.v.** Ömer 'r.a.' hakkında düâ etdi. Düâsı kabûl oldu.
    Buyurdular ki,
    - Yâ Rabbî! Şu iki kişiden hangisi sana sevgili ise dîn-i islâmı onun ile azîz eyle. Ömer bin Hattâb veyâ Amr bin Hişâm.

    Ertesi gün, Kureyşin büyükleri Haremde toplandılar.
    - İşbu Ebû Tâlibin yetîmi Muhammed Mustafâ 's.a.v.' zuhûr edip, âbâ ve ecdâdımızın dînini ibtâl etdi. Putlarımız için, fâide ve zarar vermez diye kötüledi. Gayretine dokunmuyor mu ki, yâ Ömer, bu denli kudret ve heybetin, izzet ve satvetin var iken, putlara yardım etmeyi, onu öldürmeği düşünmüyor musun, diye tahrîk etdiler.

    Hazret-i Ömerin câhiliyye damarı kalkdı. Sonu kötü olan bir gayretle, kılıncını takındı. Resûlullah 's.a.v.' hazretlerini öldürmeğe giderken, Benî Zühreden Nu'aym 'radıyallahü teâlâ anh' hazretlerine rastladı.
    - Yâ Ömer, nereye gidersin dedikde, cevâb verip,
    - Şu Kureyşin büyüklerine ahmak diyen ve putlarımıza bâtıl diyen, Muhammedi katl etmeğe gidiyorum, dedi.
    Nu'aym 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Yâ Ömer! Hayret edilecek bir işe yeltenirsin. Başa çıkamıyacağın sevdâya düşmüşsün. Eğer bu işi başarırsan, Benî Hâşim ve Benî Zühre seni sağ koyacaklarını mı sanıyorsun. Yürü var, işine git, deyince,
    Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Yâ Nu'aym! Yoksa sende mi, Muhammedin dînine girdin. Eğer öyle ise, evvelâ seni katl edeyim.
    Nu'aym hazretleri dedi:
    - Muhammedin dînine sâdece ben mi girdim, sanırsın. Kız kardeşin ve enişten de girmişlerdir.
    Ömer, bu haberi işitince, gadabı dahâ fazla olup, nereden ma'lûm onların müslimân oldukları, dedi.
    Nu'aym dedi:
    - Eğer inanmaz isen, kız kardeşinin evine var. Bir koyunu kendi elin ile boğazla, pişirsinler. Onlar senin boğazladığın koyunu yimezler ise, o zemân bilmiş olasın ki, onlar islâm dînine girmişlerdir.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' o tehevvür ile gidip, kapılarına vardı. İçeriden kulağına bir ses geldi. Dikkat ile dinledi. Anladı ki, okudukları kelâm, hiç insan sözüne benzemez. Meğer o vakt Tâhâ sûresi nâzil olup; hazret-i Fahr-i kâinât aleyhi efdalüttehıyyât, muhâcirînden Habbâbı 'radıyallahü anh' onlara göndermişdi. Onlara, o sûrenin âyetlerini ta'lîm ediyordu. O vakt, bunlar hazret-i Ömerin korkusundan, kapıyı bağlamışlardı. Ta'lîm ile meşgûl iken, hazret-i Ömer kapı ardından dinledi. Dinledikçe, istidâdlı kalblerine, ezelî olan kelâmın rahmânî nûrları gelmeğe başlayıp, şeytânî küfr zulmeti mahv olmağa başladı. Sabr etmeğe mecâli kalmayıp, kapıya eli ile vurdu. Kapı bağlanmış idi. Dikkat kesildikleri gibi, içeride olanlar, korkularından susdular. Habbâbı 'radıyallahü anh' gizlediler. Sûre-i kerîmeyi saklayıp, kapıya bakdılar ki, gelen hazret-i Ömerdir 'r.a.'. Kılıncı yanında, heybetle ve satvetle gelmiş ki, yüzlerine bakmaz. Kız kardeşi,
    - Hoş geldiniz deyip, içeri alıp, oturdular.
    Gelmelerinden dolayı, yiyecek tedârik edip, koyun getirdiler. Hazret-i Ömer 'r.a.' kalkıp, kendi boğazladı. Pişirdiler. Hazret-i Ömer, ezelî kelâmın te'sîrinden mest olmuş, ne konuşmağa mecâli ve ne oturmağa sabrı ve karârı var idi. Ne hâl ise, taâmı pişirip, ortaya getirdiler. Hazret-i Ömer dedi, gelin berâber yiyelim. Her biri bir özr behâne edip, yimediler. Kendileri de birkaç lokma aldılar. Dîn-i islâma girdiklerini tahkîk edip, hayreti de çoğaldı. Taâmı [yiyeceği] kaldırdıkdan sonra, süâl buyurdular ki;
    - Okuduğunuz ne idi.
    Onlar okuduklarını inkâr eylediler. Korkularından konuşmağa başladılar.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdular ki,
    - Bilmiş olunuz ki, ben Kureyş arasında kılınç bağlayıp, o da'vâ ile geldim ki, varıp, Muhammedi katl edeyim. Yolda gelirken, sizin de Muhammedül-emînin dînine girdiğinizi işitdim. Geldim ki, evvelâ sizi katl edeyim. Sonra Muhammedi katl edeyim. Lâkin, kapıya geldim. Kulağıma bir ses geldi. Dinledikce o kelâmın lezzeti bir hâl verdi ki, o kötü fikr benden gidip, kalbime şevk ve muhabbet dolup, beni tedirgin eyledi. Elbette inkâra mecâl vermeyip, getirin okuduğunuzu, dinleyelim, dedi.
    Kız kardeşi ve eniştesi, bu sözü işitdiklerinde, sevindiler. Kalbi islâm tarafına meyl etmişdir diyerek, dediler ki,
    - Okuduğumuz, Allahü teâlânın ezelî olan kelâmıdır. Hak Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile, Resûl-i ekrem 's.a.v.' hazretlerine indirmişdir. Dinlemek istersen, evvelâ gusl eyle. Ondan sonra okuyalım, göresin.

    Hazret-i Ömer 'r.a.' kalkıp, huzûr-ı kalb ile, gusl edip, gelip, kıbleye dönüp oturdu. Kız kardeşi kalkıp, ta'zîm ve tekrîm ile, sûre-i şerîfi eline alıp, (Bismillahirrahmânirrahîm). (Tâhâ ...) diye okumağa başladı. Nazm-ı şerîfin fesâhat ve belâgatinden, kalbi çok yumuşadı. (Ben o Allahım ki, benden başka ibâdete müstehak ilâh yokdur. O hâlde yalnız bana ibâdet et ve beni hâtırlaman için nemâz kıl) meâlindeki Tâhâ sûresinin 14.cü âyetine gelince, Kur'ân-ı kerîmin nûru kalbine nûrâniyyet verip, Kur'ânın eseri açığa çıkıp, küfr ve şekâvet zulmeti gitmeğe başladı. Dedi ki, beni, iki cihânın fahri, Muhammed Mustafâ 's.a.v.' hazretlerinin huzûruna ulaşdırın. O sırada Habbâb bin Erat, perde arasından dışarı çıkıp, dedi ki,
    - Yâ Ömer, müjdeler olsun sana ki, Allahü teâlâya, Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinin etdiği düâsı, senin hakkında, kabûl oldu. Allahü teâlâya hamd olsun.
    Sevinerek, önüne düşüp, hazret-i Sultân-ı Enbiyânın olduğu eve götürdü. Bütün Eshâb-ı güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în** hazret-i Ömerin geldiğini görünce, hazret-i Fahr-i kâinâta haber verdiler.
    - Bırakın gelsin. Başında devlet var ise îmâna gelir, buyurdu. Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' hazret-i Peygamberin 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' mubârek nûr cemâlini müşâhede ile müşerref oldu.
    Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki,
    - Yâ Ömer, dahâ küfr ve şekâvetden vazgeçmek yok mu?
    Hazret-i Ömer, Peygamberin mubârek cemâline nazar edip, kelâmını duyup, nazarlarına kavuşunca, hemen karârsız kalmayıp, yüksek dergâhlarına yüz sürüp, sonra,
    - Yâ Resûlallah, hiç şek ve şübhe kalmadı. Hak Peygambersin. Bana îmânı arz eyle, dedi.
    (Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) deyip, şecere-i îmânı [îmân ağacını] temîz kalbine dikdi. Cümle Eshâb-ı güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' tekbîr getirip, sürûr-ı kalb ile, hazret-i Ömer ile kucaklaşıp, boynuna sarıldılar. Allahü teâlâ hazretlerine hamd ve senâ eylediler. Resûlullah 's.a.v.' buyurdu;
    - Su getirdiler. Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' temizlenip, gusl eyledi. Ona Kur'ân ta'lîm buyurdular. Kalbini îmân nûru ile doldurdular. Nemâzı ve diğer dîni erkânı ta'lîm eyledi. Hazret-i Ömer onları gördü ki, mağara gibi gizli bir yerde dururlar.
    Dedi ki,
    - Yâ Resûlallah! Bu ne keyfiyetdir ki, bu mağarada ihtifâ buyurdunuz.
    Se'âdet ile buyurdular ki,
    - Müşriklerin mü'minlere ezâ ve cefâsından dolayı burada dururuz.
    Hazret-i Ömer 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Onlar puta gündüz taparlar. Önünde âşikâre yer öperler. Niçin biz, Hâlıka gizli taparız, yâ Resûlallah. Buyurun billahi varalım, biz de Harem-i beyt-i şerîfde nemâzı âşikâre kılalım. Görelim, bize kim mâni' olur.
    Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' kalkıp, Sahâbe-i güzîn 'rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în' ile berâber, hazret-i Ömer önlerinde, elinde yalın kılınç, Beyt-i şerîfe doğru yürümeğe başladılar. Kureyş müşrikleri önlerinde, hazret-i Ömeri böyle gördüklerinde, sevinip, dediler ki,
    - Meğer Ömer bunların hepsini esîr etmişdir, ki getirip karşımızda kırmak ister.
    Yanlarına geldiklerinde, gördüler ki, hazret-i Ömer bunların herbirine güzel muâmele edip, bunlar ile karışmış güle-güle söyleşip gelirler. Ebû Cehl la'în bu hâli gördü. Müslimân olduğunu anladı.
    - Âh! Gördünüz mü? Muhammed Ömeri de, kendi dînine döndürmüş. Ben size demedim mi ki, sihrle Muhammed onu aldatır, kendine uydurur. Siz dediniz ki, böyle olmaz. Eyvâh, gelin görelim, şimdi ne yapalım. Ve ona ne söyliyelim. Yakınına geldiler. Hazret-i Ömer 'r.a.' kılıncı kaldırıp dedi; (Nazm)
    Durun ben geliyorum, bize kıyâma durun,
    Genç, ihtiyâr, yaşlı hepsi, efendi köle olsun.
    Dîn-i islâmı teblîg için, Allah gönderdi,
    Bize Peygamber olan Muhammedi 'aleyhisselâm'.
    Açığa çıkardı, güzel islâm dînini,
    Putlar yıkıldı, kalmadı hükmleri.
    Döndüm Hakka, bunun dînine girdim,
    Ey Kureyş! Hepiniz avam ve has böyle bilin!

    Kâfirler, bu hâli görüp, içlerinde telâşlanıp, it gibi çağrışdılar. Ebû Cehl la'în, yüksek sesle dedi ki,
    - Görün Muhammedi ki, Kureyşin büyüklerini müslimân yapmağa başladı. Bu işler bize azdır. Dedim, gelin onlar çoğalmadan, öldürelim, aldırmadınız. Şimdi ejderhâ oldu.
    Kâfirler, hazret-i Ömerden korkup, hiçbir mü'mine el uzatmağa kâdir olmadılar. Her birinin dudağı kuruyup, kaldı. Server-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' ileri yürüyüp, Hacer-ül esved ile bâb-ı Kâ'be-i şerîf arasında durup, nemâzı o gün âşikâre kıldılar. Gerçi kâfirler çok idi. Mü'minler az idi. Nemâz bitdikden sonra kalkıp, Kâ'beyi ta'vâf etdiler. İbni Mes'ûd 'radıyallahü teâlâ anh' buyurdular ki, hazret-i Ömerin 'radıyallahü teâlâ anh' müslimân olması, mü'minlere feth ve nusret ve rahmet oldu. O müslimân oluncaya kadar dîn-i islâm âşikâre olmadı. Kâ'be-i mu'azzamada, müslimânlardan hiç kimse nemâz kılmamış idi. Nakl edilmişdir ki, hazret-i Ömer 'radıyallahü anh' îmâna geldikde, Peygamberimiz 's.a.v.' hazretleri, mubârek elini Ömerin 'radıyallahü anh' göğsüne koyup, üç kerre buyurdular ki,
    - Yâ Rab! Bunun sadrında olan gereksiz sıfatı [göğsünde bulunan kötü sıfatı] ve illeti [hastalığı] çıkarıp, onun yerine îmân ve hikmeti ver.


    Kaynak:
    Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin
     

Sayfayı Paylaş