Çocuklara Dini Hikayeler

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve CAN tarafından 5 Nisan 2014 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    Çocuklara Özel Dini Hikayeler

    İki Güzel Alışkanlık

    Dağların arasında, diğer kuşlarla birlikte bir serçe yaşarmış. Bu serçe hep boyundan büyük işler yapmaya kalkışır, diğer kuşların işlerine de karışırmış. Bu işlerin üstesinden gelemeyince de yarıda bırakıp kaçarmış. Üstüne üstlük, hem çok kıskanç hem de kendini beğenmiş bir kuşmuş. Diğer kuşlar onu bu huyundan ne kadar vazgeçirmeye çalışsalar da, başarılı olamamışlar.
    Günlerden bir gün, bir çoban, koyun ve kuzularını otlatmak için serçenin yaşadığı dağlara gelmiş. Hayvanları otlanırken kaval çalan çobanın bir zaman sonra karnı acıkmış. Yanındaki ekmek, peynir, zeytini afiyetle yedikten sonra uykuya dalmış.
    Tam bu sırada, oralarda uçan bir kartal, ok gibi atılarak koyun sürüsüne saldırmış ve bir kuzuyu alıp gitmiş. Koyunların melemesine uyanan çoban kartala taş atmaya başlamış ama nafile. Kartal pençelerinde kuzuyla birlikte uzaklaşmayı başarmış. Bunu gören serçenin kıskançlığı tutup kendi kendine konuşmaya başlamış:
    • Vay canına, kartal bile kuzu avlıyor yahu! Bense solucan gagalayacağım diye dolaşıp duruyorum! Kanat desen bende de kanat var. Gagam da mızrak gibi keskin, bütün azalarım da sağlam değil mi? Kartaldan geri kalacaksam öleyim, daha iyi. “Bende kuzuyu değil, deveyi bile avlayacak güç var!” demiş ve bir tane kuzu avlamaya karar vermiş.
    Kuzuyu kaçırdığına üzülen çoban, aniden bir serçenin gökten ok gibi atılıp inerek bir kuzuya saldırdığını görmüş. Çaresiz serçe, kuzunun yünlerine takılıp kalan ayaklarını, ne kadar çırpınsa da çıkaramamış. Kendini oraya buraya atmış, kıvranmış, bir türlü başarılı olamamış. Kanatlarını çırpa çırpa sonunda kuvvetten düşmüş, başını salmış, yatıp kalmış. Çoban serçeye acıyıp yanına gelmiş ve alaylı bir şekilde gülerek:
    • Kendine göre iş yapsan olmaz mı, diye onu uçuruvermiş.
    Kuzunun yünlerinden hiç kurtulamayacağını sanan serçe, büyük bir sevinçle arkadaşlarının yanına gitmiş:
    • Ben yanlışımı anladım, bundan sonra boyumdan büyük işlere kalkışmam, demiş.
    (Akif ESER)


    Bir Kar Hikâyesi

    Aslında ben sadece bir kar hikâyesiydim. İçinde kışı, soğuğu, kardan adamları, bir sürü çocuğu ve yüzlerce kartopunu barındıran hikâyelerden bir tanesi. Bir ikindi vakti yazılmaya başlandığımda “Ufak bir değişiklik yapalım.” dedi yazarım. “Gidelim ve başka memleketlerdeki çocuklara, yere beyaz bir perde gibi inen kar tanelerini soralım. Belki hiç duymadıklarımızı söyleyecekler vardır içlerinde.”

    El ele tutuşup, yoksul bir kentin kapısını çaldık. Sahiden kar taneleri düşüyordu şehrin üzerine. Çabukça bu kentin çocuklarını bulduk. İçlerinden biri “Ben karı severim.” dedi. “Ama keşke yaz günleri yağsa şehrimize. Gelirken soğuğu beraberinde getirmese.” Önce şaşırdık bunları duyunca. Sonra karşımızdaki solgun yüze bir daha baktık. İnce gömleğine, yıpranmış, yırtılmış pantolonuna ve hiç ayakkabı giymemiş, kışa rağmen terlikli ayaklarına. Haklı mıydı? Biz bunu aramıyorduk ki. Ona bir şeyler söylemeliydim. “Allah’ın rahmetinden asla şüphe etme.” diye sözlerime başladım. “Karla toprağı besleyip ondan yiyecekler çıkaran, inşallah sana da yardım edecektir. Karın özlemini duyan çorak topraklar gibi, bir gün sen de arzularına kavuşacaksın O’nun izniyle. Sonra hayallerin beyaza boyanacak, soğuğu unutacaksın.” dedim. Ayrıldık.

    Uzak bir ülkenin en mahzun şehrine dayandık sonra. Biraz küskün baktı yüzümüze. Evleri yıkık, yolları bozuk, gökleri ateşlere kucak açan bir şehirdi bu. Çocuklarının gözleri çakmak çakmaktı. Bizi yanlarına aldılar. Ortalarında küçük bir dostları uyur gibi yatıyordu. Üzerine kırmızı güller atılmış sandım. Oysa onlar acımasız kurşunların bıraktığıydı çocuk dostumuza. “O şehit!” dediler. “Gökyüzü onun için beyaz güller bırakıyor bu gün. Zaten o karı çok severdi.” Başka şey sormadık. Ama onlara bir şeyler demeden edemedim: “Benim bir sürü dostum var. Hepsine söyleyeceğim. En güzel armağanlarını sizin için göğe uçuracaklar. Bir dahaki kışa, duaları beyaz birer gül olup üzerinize yağacak…” dedim. Acılarına rağmen gülümsediler.

    Kara kıtayı hiç duydunuz mu? İşte biz savaş çocuklarının ardından oranın yolunu tuttuk. Esmer yüzler dostça gülümsediler bize. Yalnız ilginç bir şey oldu. Bu çocuklar karı hiç görmemişler. Onlara “Kar?” dedim, tuhaf tuhaf yüzüme baktılar.

    Sonra bize sordular karı. Önce “pamuk gibi” dedim fakat yeterli olmadı. “Gökyüzünden yağıyor, beyaz renkli, ışıl ışıl, beraberinde soğuğu getiriyor…” Peki, soğuk ne? Korkarım onlar karı anlamadılar. Nihayet döndük. Hâlâ yağıyordu kar. Mahallemizde yine çocuklar. Herhâlde bu yolculuğun en şanslıları onlar. Çığlıklar atarak kartopu oynuyorlar. Bizi görünce oyunu bıraktılar. Kar taneleri yere inerken, ellerini göğe açtılar, ben de dualarına yüreğimi.
    (Nesibe ŞAHİN)
     



  2. CAN Well-Known Member

    Doğruluk Derde Derman

    Doğruluğun insana kazandıracağı faydalar saymakla bitmez. Daha hayattayken başı derde giren birinin kurtuluşuna vesile olan bir hâdiseyi Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle anlatıyor:

    “Sizden önceki ümmetlerden üç kişi yola çıktılar, geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler:

    • Daha önce yaptığımız iyi amellerinizle dua etmekten başka bizi buradan hiçbir şey kurtaramaz.

    İçlerinden birisi hemen ihtiyar anne ve babasına yaptığı bir iyiliği vesile ederek dua etti. Duasının sonunda:

    • Allah’ım! Eğer bu işi Senin rızan için yapmışsam bu taştan çektiğimiz belayı bizden uzaklaştır, dedi. Taş biraz açıldı, fakat mağaradan çıkılacak gibi değildi.

    İkincisi de yaptığı bir iyiliği anarak dua etti ve taş biraz daha kımıldadı. Ancak yine mağaradan çıkmalarına imkân yoktu.

    Üçüncü şahıs ise şöyle dedi:

    • Allah’ım! Ücretle amele tuttum ve karşılığını verdim. Fakat biri parasını almadan bıraktı gitti. Onun alacağı ücretini işlettim; zamanla o kişinin malı çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek:

    • Ücretimi ver, dedi. Ben de:

    • Şu gördüğün deve, öküz, koyun vs. senin ücretinin neticesidir, al götür, dedim.

    O da:

    • Ey Allah’ın kulu! Benimle alay etme, dedi.

    • Seninle alay etmiyorum, dedim.

    Adam da malının hepsini aldı götürdü, hiçbir şey bırakmadı.

    • Allah’ım! Eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden defet, dedi.

    Taş, mağaranın ağzından kaydı, böylece onlar da oradan çıkıp kurtuldular.”
    (Orhan SEZGİN)


    Uzayı Kara Delik Yuttu

    Işıklı bir bahar sabahıydı. O, beş yaşın bütün masumiyetiyle evlerinin demir parmaklıklı penceresinden dışarıyı seyrederken düşünüyordu:

    “Ne güzelsin Güneş! Sevgili kelebek, dansını çok sevdim. Ve hoş geldin bahar. Seni çok seviyorum. Seni bana Gönderen’i daha çok seviyorum.
    Denizlerin derinliklerini seyrettim dün televizyonda. Ne kadar çok balık var! Bin bir çeşit ve rengârenk... Bir dalgıç olmayı isteyebilirdim; eğer bir astronot olmayı istemeseydim… Evet, bir astronot olacağım. Uzaya çıkıp Dünya’ya kuş bakışı bakacağım. Oradan anneme el sallarsam beni görür mü? Gitmeden önce babamın cep telefonunu ödünç alacağım. Gördüklerimi onlara uzaydan naklen yayın yapmak istiyorum... Gidip tek tek yıldızlara dokunacağım. Hatta onları toplayıp cebime atacağım. Gelince annemin saçlarına takarım. Güneş’e yaklaşırsam çok terler miyim? En iyisi üzerime ince bir şeyler alayım.

    Belki orada kendime göre küçük bir gezegen bulabilirim. Adını kesinlikle 59830 Nebula takmayacağım. O ne öyle hesap makinesinin bozulmuş göstergesi gibi… Belki ona ‘Ufaklık’ derim. Ufak olacak ya… Ya da‚ ‘Portakal Rengi’ nasıl? İlle de Portakal rengi olması şart değil ama adı böyle olsun. Bir tane kuyruklu yıldız görürsem kesin kuyruğuna takılırım. At arabalarının arkasına takıldığımız gibi... Allah’tan kuyruklu yıldızları süren bir arabacı yok. Yoksa kesin beni indirmeye çalışırdı.

    Ama… Ama ya büyük bir gök taşı üzerime doğru gelirse? Ya ben kara bir deliğe doğru hızla sürüklenirsem? Ya içimi bir korku kaplar da, kendimi yalnız hissedersem? Hemen Allah derim. Dua eder, O’na sığınırım. Ama... Ama ya beni uzayda duyamazsa? Ya sesimi Dünya’ya duyuramazsam?”

    Birden Allah’ın olmadığı bir yerin hayali, hayallerinin yeri de olsa ona ürkütücü geldi. Ürkütücü ne kelime! Tüyleri diken diken oldu. Ve astronot olmaktan vazgeçti. Bunun için yıldızları toplamaktan vazgeçti. Güneş’e dokunmaktan da… Bir kuyruklu yıldızın kuyruğuna takılıp kâinatı dolaşmaktan da vazgeçti. Dilediğinde Allah diyemeyecekse, dese bile Allah onu duymayacaksa, o da uzaya gitmezdi olur biterdi. Kocaman bir kara delik belirdi hayalinde ve o uzayı kara deliğin ağzına attı.

    Kimse ona Allah her yerdedir demedi. Allah’ın olmadığı bir yer yoktur demedi kimse. Dünya da, uzay da, yıldızlar ve galaksiler de, kara delik bile O’nundur demedi kimse.

    O büyüdü. Astronot olmadı. Bir bilgisayar mühendisi oldu. Artık biliyor her şeyin sahibinin Allah olduğunu. Ama artık büyüdü. Ve gerçekleştiremediği hayali çocukluğunun kalbinde boynu bükük kaldı.

    Lütfen siz söyleyin etrafınızdaki çocuklara. Ki onların da bilmedikleri için vazgeçtikleri hayalleri olmasın: Allah her yerdedir, O’nun olmadığı bir yer yoktur. Ve o sizi mutlaka duyar.
     
  3. CAN Well-Known Member

    Küçük Olan Büyük Şeyler

    Sürü halinde gezen karıncalara bakmayı sevdiğini biliyorum. Hiç durmadan çalışıyor karıncalar. Buna çok şaşırıyorsun. Küçücük boylarıyla büyük işler yapmalarına şaşırmamalısın.

    Biliyor musun dostum, küçük gibi görünen şeyler aslında büyüktür. Bazen küçük bir gazoz açacağının yaptığını yapamaz ellerin. Sökülen ceketini sadece küçücük iğne dikebilir. Yaptığın yanlışları yok eden küçük bir silgidir. Aldığın küçücük nefesin ne kadar değerli olduğunu sana söyleyen olmuş muydu? Nefes alıp vermenin büyük bir iş olduğunu biliyor olmalısın. Her nefeste iki şükür vardır, diyen anneni çok iyi anladığına eminim.

    Kitapların küçük boyutlu olduğuna bakma sen. Kitapların içinde saklı olan tek şey binlerce küçük kelime değildir. Nehirlerden, insanlardan, dostluklardan söz açar kitaplar. İçinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya saklıdır kitapların.

    Cebinde şıngır şıngır sallanan küçük renkli bilyelere dokununca büyük bir mutluluk hissediyor olmalısın. Bisikletinin arkasına aldığın kardeşinin neşesi, seninkinden küçük değildir mesela. Sıcak yaz gününde susamış bir serçeye verdiğin bir avuç su, büyük bir sevinçtir kalbinde.

    Masanın üzerinde sırt sırta duran minicik anahtarlar görüyorum. Biri posta kutusunun, diğeri evin, öbürü kumbaranın anahtarı olmalı. Hepsi çok önemli, hiçbirini kaybetme, olur mu!

    Bunun dışında başka bir anahtar daha var, “kalp anahtarı” denilen. Kalpleri açan anahtarın nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsundur. Küçük bir ipucu vereyim: Her güzel sözün ve davranışın anahtardır senin. Küçük bir tebessüm ettiğinde belki bir selam verdiğinde sana kalp kapıları ardına kadar açılır. Ve sen başkasının gönlüne sevgiyle girmiş olursun.

    Büyüyünce “büyük adam” olmak istediğini duydum. Büyük adam olmak, küçük şeyleri önemsemekle başlar. Yapılan iyiliğe teşekkür etmek büyüklüktür. Sonra kırılan kalpleri onarmaya çalışmak…

    Gerisini biliyorsun zaten. Dediğim gibi, küçük diye bir şey yoktur. Söz gelimi; masanın üstünde tik tak eden akreple yelkovan küçük bir kutu içinde sürdürür hayatını. Fakat onların zamanı göstermek gibi büyük bir görevi vardır.

    Peki, küçücük kalbin ne zaman kocaman olur biliyor musun? Bilmiyor musun? O zaman beni dikkatle dinle. Sen de dinle minik uğurböceği: Bütün yaratılanları seven bir kalbin varsa dünyadan da büyük olur yüreğin.


    Ayşe'nin Ağacı

    Ayşe her gelen misafirine ağacını gösteriyor, onun minicikken nasıl böyle büyüdüğünü, yapraklarla bezendiğini anlatıyordu. İşte şimdi Muhsin Amcası gelmişti, ona da anlatmalı, göstermeliydi bu güzel fidanı. Muhsin Amca Ayşe’yi çok seviyordu, onun fidanını da hemencecik sevdi. “Ne güzel değil mi Muhsin Amca?” dedi Ayşe, “Onu ben diktim, her gün de suladım.” Muhsin Amca “Ne güzel yaratılmış.” dedi, “Ayrıca sen de güzel ilgilenmişsin.” Ayşe tekrar “Onu ben diktim, ben büyüttüm.” dedi. Muhsin Amca “Kızım, sen yalnızca onun büyümesine vesile oldun. Allah diledi ve o da büyüdü.” dedi.

    Havalar önce serinlemeye sonra iyiden iyiye soğumaya başladı. Ayşe daha az çıkar oldu evden. Yalnızca okula gidip geliyor, bahçeye de bu gidiş gelişlerde uğruyordu. Fidan artık küçük bir ağaç olmuştu, ancak hem güneşin hem Ayşe’nin gittikçe kendinden uzaklaşmasından büyük bir üzüntü duyuyordu. Derken yaprakları canlılığını kaybetti. Rüzgâr salladıkça salladı ve birkaç yaprak havada savrulmaya başladı. Küçük ağaç şaşırdı, “Nereye böyle?” dedi yapraklarına, “Neden benden ayrılıyorsunuz?” Ağaç yavaş yavaş eski güzelliğini kaybediyordu.

    Ayşe telaşlandı, ağaç telaşlandı. “Bir şey yapmak lazım!” dedi ikisi de. Ama birbirlerini duymadılar. Ağaç tüm gücüyle direniyor, yapraklarına sımsıkı sarılıyordu ama boşuna... Esen her rüzgâr yapraklarının bir kısmını alıp götürüyordu. Ayşe’nin yaptıkları da bir işe yaramıyordu. Ne daha fazla su vermeler, ne babasının yaptığı koruma çiti hiçbir şey eski haline getirmiyordu. Gittikçe kuru bir iskelete benziyordu küçük ağaç. Anne ve babası bunun gayet tabii olduğunu defalarca anlatmışlardı Ayşe’ye. “Bak!” diyordu babası, “Bahçemiz kuru yapraklarla dolu, tüm ağaçlar çıplak kaldı. Ama baharda tekrar yeşerecekler.” Ayşe, evet, biliyordu diğer ağaçların halini. Ama bu ağaç başkaydı. Bu Ayşe’nin ağacıydı ve özenle bakmıştı ona, korumuştu onu. Ya küçük ağaç... O Ayşe’den daha fazla üzülüyordu.

    Gittikçe canının çekildiğini hissediyordu. Son yaprağıyla birlikte, Ayşe’nin gözünden bir damla yaş düştü toprağa. “Hoşça kal ağacım!” dedi Ayşe, “Hoşça kal! Artık bahçeye çıkmaz oldu Ayşe. Havalar da iyice soğudu. Kış boyunca evden okula okuldan eve gidip geldi. Dışarıda kar gördü mü dayanamıyordu bir tek. Hemen giyinip çıkıyordu. Kartopu oynuyordu, kardan adam yapıyordu arkadaşlarıyla. İçerde çıtır çıtır yanan sobanın üstünde annesi kestane pişiriyordu. Yün patikler, eldivenler, kazaklar örüyordu ninesi hiç durmadan. Günler, aylar geçti böyle. Kış, soğuğu, karı, buzu toplayıp gitmeye hazırlanıyordu. Bir gün ilginç bir şey oldu. Ayşe yattığı odanın penceresinden dışarı baktığında ağacının bembeyaz olduğunu gördü. Koşarak annesine gitti:

    • Kar yağmış anne!
    • Hayır, kar falan yok, hava da soğuk değil o kadar.
    • Peki ağacım, dedi Ayşe.

    Annesi durumu biliyordu. Birkaç gündür ağaç beyaz örtüsüyle bahçede Ayşe’yi bekliyordu. Lakin annesi bunu söylememiş, kendi görsün istemişti. Ayşe koşarak bahçeye çıktı. Ağacı bembeyazdı, kuru dallar çiçek açmıştı. Gözlerine inanamadı Ayşe. Dokundu ağacın çiçeklerine, artık ne diyeceğini biliyordu. “Sen…” dedi, “Ne güzel yaratılmışsın!” Ağaç boynunu eğdi “Beni ölüyken dirilten, kurumuşken böyle çiçeklendiren Allah’ım, Sana şükürler olsun.” dedi.​
     
  4. CAN Well-Known Member

    Kayıp Kuş​

    Güneş, her zamanki gibi sıcak gülücükler gönderiyordu yeryüzüne. Hafif ve tatlı bir rüzgâr, ağaçların yapraklarını okşuyordu. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlardı. Babalar hızlı adımlarla işe giderken, çocuklar da okula yetişmek için hop oraya hop buraya koşuşturuyorlardı.

    Canberk de beslenme çantası annesi tarafından zorla eline tutuşturulanlardan birisiydi. O da arkadaşları gibi küçük adımlarla okula yönelmişti. Her gün koşa zıplaya gittiği okuluna bugün gitmek istemiyor gibi bir hali vardı. Onun için ne güneşin parıltılarını fark edebilmişti ne de kuşların cıvıltılarını… Üzgündü. Çünkü yıllar önce bulduğu minik kuşunu kaybetmişti. Bir sonbahar sabahında bahçelerinde bulduğu minik kuşu…

    Hatırlıyordu da, bulur bulmaz nasıl da sevinmişti. Hemen annesine götürmüştü onu. Kanadındaki yaranın bir an önce iyileşmesi için dualar etmişti. Ona bir isim bile bulmuştu: Garip! Bu isim çok yakışıyordu ona. Garip’ten sonraki günler eskisi gibi değildi. Canberk artık arkadaşlarına daha az vakit ayırıyor, bulduğu her fırsatı Garip’le değerlendiriyordu. Eve gelir gelmez annesinin elini öpüyor, doğruca Garip’in yanına koşuyordu. Kendi karnını doyurmadan evvel onun yemini veriyor, suyunu değiştiriyordu.

    Okula yaklaştıkça, Garip’in yokluğunu daha bir derinden hissetti Canberk. Neden sonra, “Olsun!” dedi kendi kendine… O yok olmamıştı ki… Sadece mekân değiştirmişti. Artık başka bir âlemde yaşayacaktı. Cennette cıvıldayacaktı bundan sonra. Annesi öyle dememiş miydi zaten: “Üzülme yavrum! Bir gün hepimiz Garip gibi uçup gideceğiz bu dünyadan!”

    Annesinin anlattığına göre cennet, çok güzel bir yerdi. Garip orada çok mutlu olacaktı. Hem orada Canberk’in verdiği yemden daha leziz yemlerle beslenecekti. Çeşit çeşit pınarlardan su içme imkânı bulacaktı. “Ne güzel!” diye mırıldandı Canberk, Garip kuşu cennette hayal edince. Yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı. İçini bir huzur kapladı. Garip kuşu özlüyordu özlemesine ama bir gün tekrar kavuşabilecek olmak onu rahatlatıyordu.

    Okulun kapısı göründüğünde, bu binayı ne kadar sevdiğini fark etti Canberk. Pencerenin camlarından parıldayan güneş, gözlerini kamaştırıyordu. Uzaklardan, belli belirsiz seçilen iki çift kuş sesi, gelip kulaklarında duruyordu. Canberk, başını kaldırıp sesini duyduğu kuşlara baktı. Gözlerinin izi havalanan kuşların kanatlarında kaldı.
    (Prof. Dr Ömer ARİFAĞAOĞLU)
     
  5. CAN Well-Known Member

    En Değerli Hazine

    Allah bilir, nereden geldi aklına bu fikir? Kim bilir? Aklına gelenleri kimseye anlatmamaya karar vermişti bir kere. “Neyse!” dedi ve başını yastığa gömdü Selim. Mışıl mışıl uyumaya başladı. Başladı başlamasına ya, gün boyu kurduğu hayaller uykusunda da rahat bırakmadı onu. Sağına döndü, soluna döndü. Rüyasında kendisini, dünyanın en zengin insanlarından biri olarak gördü. Sonra sabah olunca, ipek gibi yumuşak bir sesle, sevgi dolu bir öpücük uykusunu böldü: “Seliiim, haydi yavrum, sabah namazı.”

    Namazı kılıp dualarını ettikten sonra hep birlikte sofraya oturup bir güzel kahvaltı ettiler ailece. Ardından dedesinin sofra duasına “Amin!” diyerek kalktılar. Herkes işine gücüne koyulunca Selim, kimse farkına varmadan evden çıktı. Doğruca alet edevatın saklandığı ambara girdi. Duvara yaslı duran kazmayı kaldırıp ağırlığına baktı. İmkânı yok bunu götüremezdi. Hem kazmaya da lüzum yoktu ki. Küçük bir keser de aynı görevi görürdü nasılsa. Aradığı keseri buldu. Bir eline onu, bir eline küreği alıp dışarı fırladı. Aklına koymuştu. Evlerinin biraz aşağısından geçen derenin yanındaki bahçelerine gidecekti. Parmaklarının arasına kumlar dolarak, düşüp yuvarlanarak bayırı indi. Bahçeye vardı. Çalıdan yapılmış kapıyı bela kaldırıp içeri girdi. Rüyasında buradaki dut ağacının dibini kazdığını görmüştü. “Bismillah!” deyip keserle toprağı kazmaya başladı. Hayallerini süsleyen defineyi bulacağı ümidiyle keseri ardı ardına vuruyor, çıkan toprakları kürekle bir kenara atıyordu.

    Çukur gitgide derinleşmeye, boncuk boncuk terler de şakaklarında birikmeye başladı. Sert bir nesneye çarpan keserin çıkardığı sesle irkildi. “İşte buldum.” dedi. Toprağı eşeledi. Bulduğu şey eski bir kiremit parçasından başkası değildi.
    Aldırmayıp kazmaya devam etti. Bu esnada bahçeye doğru gelmekte olan ayak seslerini işitti. Bu sesler sebze toplamak için bahçeye gelen dedesine aitti. Selim kapıdan içeri girenin dedesi olduğunu görünce bir nebze rahatladı.

    Haydar Efendi, küçük Selim’i görüp selam verdikten sonra bir Selim’e, bir de önündeki çukura bakıp “Hayırdır evlat?” dedi. Selim olanı biteni bir güzel anlattı. Biricik torununu sevgiyle dinleyen ihtiyarın çehresinde bir gülümseme belirdi. “Demek define arıyorsun?” dedi. Selim kendinden gayet emin bir sesle karşılık verdi: “Evet dedeciğim.”

    Aldığı bu cevap üzerine bir müddet sessizce duraklayan dedesi, Selim’i yanına çağırdı ve kulağına “Bir define biliyorum, hem de senin aradığından çok daha değerli.” dedi. Selim’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyduklarına inanamadı. “Sahi mi?” diyerek dedesinin boynuna atıldı. “Hadi dedeciğim, hemen bulalım onu, zengin olalım.” dedi. Selim ısrarla soruyordu: “Haydi dede, nerde, nerde?” Selim’in bu ısrarlarına dayanamayan dedesi, “Yakınımızda.” dedi. “Hem de çok yakınımızda.”

    Sonra sağ elinin işaret parmağıyla Selim’in göğsünü gösterdi. Ne demek istediğini anlamaya çalışarak dedesine bakıyordu Selim. Dedesinin
    dudağından ise, inci mercan gibi şu cümleler döküldü: “İyiliklerle dolu tertemiz bir kalp.” dedi “Yeryüzünde sahip olabileceğin en değerli hazine budur evlat. Daha değersizlerini aramakla vakit kaybedeceğine, sendekinin değerini bil. Çok iyi muhafaza et onu, sakın kaybetme! İşte o zaman, dünyanın en zengin insanlarından biri olursun!”
     
  6. CAN Well-Known Member

    Çilek ve Mezarlık

    Bahar tüm güzelliğiyle usulca sızıvermişti minicik yüreğine. Tabiatı çok seviyordu. Baharla birlikte, bahçelere adeta yüce yaradanın nuru iniyor gibiydi. Nereye baksa efsunkar bir fırçanın izlerini görüyordu. Kendisinde sonsuzluk duygusu uyandıran masmavi gökyüzüne baktı. İçine sebebini bilmediği derin bir huzur yerleşiverdi. Gökyüzü Allah'ın eviydi ona göre.
    Sabahın erken saatleriydi. Güneş bitişik bahçelerin üzerine yeni inmişti. Bitişik bahçeyi ayıran çite sarılmış mavi, pembe sarmaşıklara baktı. Nasıl da taptaze açmışlardı. Öğlene kadar gözlerini yuman bu narin çiçekleri çok seviyordu. İşlerini ne çok seviyorlardı. Her gün yeni baştan sağalmak ve sonra can çekişmek. Yüce Yaradanın emirlerini ne güzel dinliyorlardı.
    Niçin yaratıldıklarının alabildiğine farkındaydılar.
    Hayatın ta kalbine inivermişlerdi.
    Öylesine sevimli, öylesine büyülü.
    Merve, içinin titrediğini hissetti.Her şeye bu güzelliği bağışlayan ,kendisine de bunu görmesi için güzel bakışlar bahşetmişti..Bahçedeki zambaklar,hercai menekşeler,sarı yaban gülleri,kırmızı Isparta gülleri ,kadifeler yüzüne gülüyor gibiydiler.Onlara tek tek dokunmak ,onları okşayıp sevmek geçiyordu içinden.Güzellikleriyle bahçeyi cennetten bir köşeye döndürmüşlerdi.
    Topraktan fışkıran çiğdeme, nevruza baktı. Toprağın bağrında Allah'ı her an tespih eden bin bir çiçek, bin bir böcek ne güzel bir uyum içindeydiler.
    Dalıp geden Merve, annesinin sesi ile daldığı düşüncelerinden sıyrıldı. Eve doğru yürüdü.Annesi kızındaki bu garip değişikliği anlamakta güçlük çekiyordu.Henüz sekiz yaşında olmasına rağmen durmadan okuyor,araştırıyor durmadan soruyordu.
    Gülsüm Hanım, gülümseyerek:
    • Hadi yavrum, giyin teyzenlere gidiyoruz. Yeni gelinlerini göreceksin. Bak o da gelmiş.
    • İstanbul'dan mı anne?
    • Evet kızım. Orada uslu uslu oturursun değil mi? Öyle sağa sola dönen, ortalığı karıştıran çocukları teyzen sevmiyor, biliyorsun?
    • Tamam anne. Çok uslu olacağım.
    Çabucak hazırlanıp yola koyulmuşlardı bile. Zaten Esma Teyzesinin evi iki sokak ötedeydi. Mezarlığı geçtikten sonra evleri çıkacaktı karşılarına.Mezarlığı ne zaman görse yüreğine derin bir sızı çöküverirdi. Sevdiği bir çok insanın orada yatıyor olması hüzün verici olsa da mezarlıklar eskisi gibi ürkütmüyordu.Dedesi, mezarlıklarla ilgili ne güzel şeyler anlatmıştı kendisine.
    Teyzesi, kendisini sıkıca kucakladıktan sonra bir köşeye büzüşüvermişti. Annesini mahcup etmeyecekti. Bir süre oturduğu yerden kalkmadı. Ancak yeni gelini merak ediyordu. Açık kapıdan kafasını uzatıverdi. Süslenmiş, güzelce döşenmiş, genişçe bir misafir odasıydı burası. Gelin Hanım, önüne konan çeşitli bahar meyvelerinden yiyordu. Neler vardı neler.Vişne,kiraz,yenidünya.çilek,erik...Öyle güzel görünüyorlardı ki.Çilekleri çok seviyordu.Gözleri takılıp kalmıştı. İçini çekti. Boğazı gıdıklanıyordu. Nasıl da pespembe, kokulu parlak çileklerdi öyle. Çok değil, bir tane uzatsa nasıl sevinecekti. Ama gelin Hanım, oralı olmuyordu bile. Küçük Merve, öylesine içerlemişti ki.. Oysa annesi yemek yediklerinde küçük bir kedi bile baksa mutlaka onun da önüne aynı yiyecekten kor, Yüce Allah'ın adını anar, günah, ağzı var dili yok hayvancağızın, derdi. Bu geline kimsecikler bir şeyler öğretmemiş miydi yoksa. Annesi kimseye bir şey uzatmamış mıydı? İyilik nedir, tok gözlü olmak nedir bilmiyor muydu? Küçük Merve, çileklere dalıp gitmişti.
    Gülsüm hanım, olanları hüzünle seyrediyordu. Küçük kızının çileğe nasıl düşkün olduğunu da biliyordu. Daha fazla dayanamadı ve:
    -Hadi kızım Merve, sen yavaş yavaş eve git. Ben arkandan geliyorum yavrum, dedi.
    Küçük kız, yutkunarak yola çıktı.Ancak aklı, o canlı ve güzel kokulu çileklere takılmıştı.. Kendi büyüdüğünde böyle bir şey yapmayacaktı. İşte yine mezarlık görünmüştü. Yine telaşlanmıştı. Aslında korkmuyordu mezarlıklardan. Dedesi "ahirete açılan kapı "demişti mezarlıklar için. Hem oralarda ne kadar tanıdığı vardı. Onlara her geçtiğinde mutlaka bir fatiha okumalısın diyordu dedesi. Küçük kız durdu ve küçücük avuçlarını açtı. Dilinin döndüğünce dedesinin öğrettiği Fatiha'yı okudu. Dua bitip de ellerini yüzüne sürerken gözleri bir noktaya takıldı..
    Oracıkta..Mezarlık duvarının üzerinde bir avuç taptaze çilek duruyordu. Küçük kız sevincinden düşünemedi bile. Avuçladığı çileklerden yemeğe koyuldu.
    Hayretle olup biteni seyreden Gülsüm Hanım hüngür hüngür ağlıyordu. Bir taraftan kızına:
    -Canım yavrum, baharı andıran bu aydınlık yüreğin hiç bozulmasın emi, hiç bozulmasın. Yüce Allah'ım çocukları çok çok ama çok seviyor...
     
  7. CAN Well-Known Member

    Rüyâda bildirilen beş sır!

    Önceki Peygamberlerden birisi, bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında kendisinden, sabahleyin kalkınca karşısına ilk çıkan şeyi yemesi, ikinci olarak karşılaştığı şeyi gizlemesi, üçüncü olarak karşılaştığı şeyi kabûl etmesi, dördüncü olarak, karşılaştığını yeise, ümitsizliğe düşürmemesi, beşinci olarak karşılaştığından da kaçması istenir.

    Sabah olur. O peygamber aleyhisselâm kalkınca, karşısında gözüne ilk çarpan büyük ve kapkara bir dağ olur. Bu manzara karşısında duraklar, hayrete düşer ve kendi kendine, “Rabbim bana onu yememi emretti. Rabbim bana, gücümün yetmeyeceği şeyi emretmez” diye düşünür.

    Onu yemeğe azmederek oraya doğru yürür. Fakat yanına yaklaşınca dağ birden küçülür, küçülür ve baldan daha tatlı bir lokma hâline gelir. Peygamber onu yiyerek yola koyulur.

    Biraz gidince karşısına altın bir tas çıkar. Hemen bir çukur açarak onu toprağa gömer ve tekrar yola koyulur. Fakat biraz gittikten sonra dönüp arkasına baktığında altın tasın toprağın üstüne çıkmış olduğunu görür. Geri döner. Onu tekrar gömerek yine yoluna devam etmek üzere hareket eder. Fakat biraz gidince yine dönüp geriye baktığında, altın tasın yine dışarıda olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu dönüp gömmeler birkaç defa tekrarlandığı hâlde altın tas yine üste çıkar. Nihâyet peygamber, “Ben, Rabbimin bana olan emrini yerine getirdim” diyerek onu gömmek için bir daha geri dönmez ve yoluna devam eder.

    Biraz gidince, kendisine doğru gelen bir kuşla karşılaşır. Kuşun peşinde de bir şâhin var. Kuş, “Ey Allahın nebîsi, beni kurtar” diyerek Peygamberden yardım ister, Peygamber de onu himâyesine alarak, “Üçüncü olarak karşılaştığın şeyi kabûl et” emri gereğince onu yeninin içine saklar.

    Bu arada onu avlamak için peşinden gelmekte olan şâhin gelip, “Ey Allahın nebîsi, ben aç idim. Sabahtan beri onu avlayıp karnımı doyurmak için uğraşıyordum. Tam yakalayacağım sırada onu benden aldın. Rızkıma mâni olma!” der. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm, “Benden, üçüncü olarak karşılaştığımı kabûl etmem, dördüncü olarak karşılaştığımı da yeise düşürmemem istenmişti. Üçüncü bu kuş. Onu kabûl edip kurtardım. Ya dördüncüyü ne yapayım? Onu ümitsizliğe düşürmemem lâzım” diye düşünür. Yanında bulunan etten biraz keserek beklemekte olan avcı kuşa atar. O da onu alıp gider. O uzaklaşınca saklamakta olduğu kuşu da salıvererek yoluna koyulur.

    Yolda ilerlerken beşinci olarak pis kokulu bir cîfe, pislik ile karşılaşır. Geceki rüyâ gereğince ondan da süratle uzaklaşır. O gece rüyâsında kendisine gündüz olan hâdiselerdeki hikmet, sır şöyle izâh edilir:

    “Birinci olarak, çok büyük ve kapkara bir dağ olarak gördüğün ve sonradan baldan daha tatlı bir lokma hâline gelen şey, öfke ve kızgınlıktır. Öfke, önce büyük bir dağ hâlindedir. Sabır edildiği ve yenildiği zaman baldan daha tatlı bir lokma olur.

    İkinci olarak karşılaştığın altın tas, güzel ve iyi amellerdir. İyi ve güzel ameller, hareketler, davranışlar ne kadar örtülürse örtülsün, yine de açığa çıkar ve kendilerini belli ederler.

    Üçüncü olarak, sakladığın kuş, sana sığınana ihânet etmemeni, himâyene almanı öğretmek istemektedir.

    Dördüncü hâdise, birisi senden bir şey istedi mi, kendi ihtiyâcın olsa bile onun hâcetini görmek gerektiğine işârettir.

    Beşinci olarak karşılaştığın ve kendisinden kaçtığın pis kokulu cîfe gıybete işârettir. Gıybet eden, ötekini-berikini çekiştiren insanlardan, pis kokulu cîfeden kaçarcasına kaç!..
     
  8. CAN Well-Known Member

    Efsunlu Rüya

    "Günah sularının arkından çıkmalısın artık. Dün kaç günah işledin farkettin mi? Öğretmenine, annene ve üç arkadaşına olmadık yalanlar söyledin. Hele annene söylediğin yalan kul hakkına girer. Hadi silkin, vazgeç bu kötü illetten. Sen iyi bir çocuksun aslında. Annen baban sana doğruları anlattıkça sen kulaklarını tıkıyorsun. Onları üzüyorsun. Hadi kalk. Birazdan sabah ezanı okunacak. Namaz kılmaya başla. Artık on dört yaşındasın. Vakit sandığın kadar uzun olmayabilir."
    Ürpererek uyandı. Bu sözler...Ne anlama geliyordu? Niçin tam da sabah ezanı okunurken böyle bir rüya ile uyanıyordu? Ter içindeydi. Yorganı sıkı sıkı üzerine çekti ve kulak verdi ezan sesine. Ne güzel bir ahenkti bu ? Yıllardır böyle bir içtenlikle sabah ezanlarını ne dinlemiş ne de bu ahenge böylesine dikkat etmişti. Öyleyse bunun bir anlamı olmalıydı. İçindeki ses" Yok canım altı üstü bir rüya işte, hadi uyu, birazdan uyanacak, yine okul yoluna düşeceksin," diyordu. Daha bir çok şey söylüyordu... Göz kapakları ağırlaştı mahmurlaştı ve tekrar derin bir uykuya daldı.
    Birkaç saat sonra okulda arkadaşlarının arasındaydı. Koşuşturuyordu. Ancak içinde garip bir huzursuzluk vardı. Ödevini yapmadığı zamanlardaki gibi içine çöken bir iç sıkıntısıydı bu. Dalgındı ve yorgundu. Yine içindeki ses " mevsim bahar, içindeki bu huzursuzluk da üzerindeki bu rehavet de bahardan kaynaklanıyor" diyordu. Ruhunu yağmalayan bu çelişkiye bir anlam veremiyordu.
    Elini cep telefonuna attı. Radyo dinlemek istiyordu. Bir iki kez kurcaladıktan sonra bir ilahinin ezgisi çeldi duygularını:
    " İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Bu nice okumaktır."
    Kendini bilmek. Kendini tanımak. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Latif Bey, her konuşmasında asıl önemli olanın; bir insanın kendine uzaktan bakmayı alışkanlık haline getirmesidir. O zaman kendisini daha iyi tanır, diyordu.
    İlahinin sözleri, içindeki var olan tüm sıkıntıyı su yüzüne çıkarmıştı büsbütün. Çocukluğundan beri ruhunun tenha bir yerinde var olduğunu bildiği ancak gidermek için çaba sarf etmediği bir başka duyguydu bu. Tam olarak buna ne denir bilmiyordu. Okul yılları su misali akıp gidiyordu. Yüreğine gün be gün çöken bu iç sıkıntısının bir sebebi olmalıydı. Derin bir kuyuyu andıran derin bir boşlukta ruhunun yarısını kaybetmiş gibi bedbindi. Öyleyse bu unuttuğu, ancak bir şekilde hatırladığı bu yoksulluk, bu eksiklik neydi?..Hiçbir yerde gönlünü edemediği, ruhunu huzura erdirecek bu vuslat neydi?
    Kendisini huzura erdirecek o vuslat ne zaman gerçekleşecekti?
    Ruhundaki bu ani değişiklik neyin yokluğuydu?
    Sorular, sorular...
    Heyecanlandı. Oturduğu tahta sıraya adeta saklanarak oturdu. Az sonra Türkçe dersi vardı. Kapıda Neslihan öğretmen göründü. Bu dersi bu öğretmen sayesinde seviyordu. Ancak bugün ders dinleyemeyecek kadar yorgundu zihni. Bu bitkin hali Neslihan öğretmenin gözünden kaçmamıştı. Gülümseyerek:
    -Alperen, neyin var yavrum, bitkin gözüküyorsun? diye sordu.
    -Biraz rahatsızım, dedi sessizce.
    Öğretmeni birçok şey söyledi. Dalıp gitmişti.
    Binlerce cevapsız soru üşüştü kafasına. Soruların ağırlığı altında yorgun düşen kafasını defter, kitap dolu sıraya koydu. İçi geçiyordu. Bir sahrada yol alıyor gibiydi. Birden aynı sesi duydu;
    " Bak hala yalan söylüyorsun. Üstelik en sevdiğim öğretmenim, dediğin birine. Senin iyiliğini düşünen insanlara haksızlık yapıyorsun. Daha dürüst olabilirdin. İçinde bulunduğun bu ruh halini ona anlatabilirdin. Hem sana yardım eden biri bulunurdu. Hem de vicdanın seni rahatsız etmezdi. Sen kötü bir çocuk değilsin. Kendine gel. Vakit daralıyor."
    Telaşla uyandı. Zil çalıyordu. Hayat akıyordu. Herkes nasibine düşeni alıyor, yaşıyor ve gidiyordu. Kendisi de nasibine sunulan hayatın içindeydi. İyisiyle kötüsüyle onun gereklerini yerine getiriyordu. Ancak taşlar yerli yerinde değildi. Bedeni alabildiğine yorgundu. Neslihan öğretmen yanına gelmişti. Endişeli gözlerle kendisini süzdükten sonra:
    -İdareye in, izin alıp eve git. Sen gerçekten iyi değilsin.
    Kendini sokağa attı. Geniş caddenin her iki yanını selamlayan iri çınarlara baktı. Azametleri karşısında içi ürperdi. Yüce Yaradanın sırrını her yapraklarında ifşa eden bir ruh haleti içindeydiler adeta.
    Kendini eve zor attı. Üşüyordu. Endişeli gözlerle kendini süzen annesine " Başım ağrıyor" deyip yatağa girdi. Üzerini sıkıca örttü. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Göz bebekleri solmaya yüz tutan güne açılıyordu. O ses:
    -”İşte anneni de kandırdın. Yine yapmaman gereken bir şey yaptın. Yalancı insanı Yaradan sevmez. Bu yalancılık başına çok kötü şeyler açacak. Ağu kadar acı olsa da hakikat bal kadar tatlıdır. Bundan emin olasın.”
    Ter içinde uyandı. Artık emindi. Kendisine bir şeyler sezdiriliyordu. Aslında iyi bir genç sayılırdı. Kul hakkına dokunmaz, yoksulun düşkünün yardımına üşenmeden koşardı. İbadet etmeye üşenirdi işte. Bir de çok yalan söylüyordu. İçindeki kuş yine gevezelik etmeye başlamıştı."Aman bu rüyalara fazla takıyorsun. Üzerinde durmasan tekrar tekrar rüyana girmezler. Uykunu boşuna bozuyorsun. Hadi uyu. Bak dinlenmen lazım ."
    Doğru.Uyuması lazımdı.
    Uykuya dalması zor olmadı. Gaflet uykusu ağırdı. İnsanoğlu kolay uyanamazdı bu uykudan. Aradan bir iki saat geçti. Kımıldamadan uyudu. Kenarları mavi çiçekli dar bir yoldan yürüyordu. Karşıdan beyaz feracesiyle gelen kadın annesi olmalıydı. Kendisine yaklaştıkça yüzünün solgunluğunu farketti önce. Kendisine uzun uzun baktı. Sonra ağlayarak:
    - Canım yavrum, artık büyüdün. Kendine çeki düzen vermezsen, hakikatten, doğruluktan bir koparsan bir daha toparlayamazsın. Yalan dünya boşa dememişler. Bu hayalhanesinde birer yolcuyuz. Kervanımız yola dizilmiş gidiyor. Elimiz boş, ruhumuz sarhoş mu varacağız huzura. Ne olur yavrum, kendine gel .Topla kendini.
    Bütün gücünü topladı. Yatağından doğruldu. Bedenini üzerine yeni giyinmişcesine rahatlamıştı. Anacığını çok seviyordu. Ona yalan söylediği için kahrediyordu. Rüyada da olsa onu görmek bir ferahlık vermişti yüreğine. Akşam namazı eda ediliyordu.Şöyle bir duraksadı. Biraz hazırlanmalıydı. Uzun zamandır namaz kılmamıştı. Altı yaşlarındayken yaz tatilinde gittiği Kur'an Kursunda öğrendiği ne kadar dua varsa yarım yamalak kalmıştı aklında. Yıllar her şeyin üzerine kara bir perde çekmiş gibiydi.
    Kalktı. Harıl harıl evde namaz duaları kitabı aramaya koyuldu. Heyhat evde yığınla kitap duruyordu lakin böyle bir kitap yoktu aralarında. Annesine sormak istedi. Utandı. Duysa çok üzülecekti. Derin bir iç geçirdi. Zavallı anacığım, dedi içinden. Hayatımdan meğerse neleri çıkarıp atmışım ben. Beni bağışla anneciğim, beni affet...
    Şimdi ne yapmalıydı? Yatsı namazını ertelemeyecekti. Dua bilmese de ellerini açıp Allah'a yalvaracaktı. Tövbeler edecekti. Birden oda kapısı açıldı. Annesi gülümsüyordu. Elindeki Dua kitabını uzatarak :
    -Bunu mu arıyordun? dedi.
    Alperen, sustu. Dili tutulmuş gibiydi. Annesinden böyle bir kitap istediğini hatırlamıyordu. Çok şaşkındı. Kitabı annesinin elinden aldı ve sessizce:
    -Bu efsunlu bir rüya, diye mırıldandı.​

    (Meryem Aybike SİNAN)
     
  9. CAN Well-Known Member

    Hayat Gerçeğe Yürür

    Gökyüzü simsiyah bulutlardan bir peçe dokuyup, bunu yeryüzünün üzerine yaydı. Bir anda ortalık kararmış, üşüten bir rüzgar esmeye başlamıştı. Yağmur bulutları güneş ışıklarının narin parmaklarından kayıp, gökyüzünü ırgalamaya koyulmuştu. Dağlardan inen sis denizi buharlaşan toprağa karışıyor, vadinin kollarında şarkı söylüyordu.
    Hasan, okul sonrası eve geldiğinde, içinde derin bir sıkıntı duydu. Günlerdir bağ evinde yaşayan dedesini merak ediyordu. Solgun bir yüzle annesinin yanına gitti. Mutfakta başını kaldırmadan hamur yoğuran annesine:
    • Anne, dedemden haber var mı, diye sordu. Semine Hanım, hışımla:
    • Ben ne bileyim. Aman uzak olsun, ne yani, o ihtiyarla mı uğraşacağım ömür boyu, diye sızlandı.
    Hasan, boynunu büktü. Boğazı düğümlenmişti. O sessiz yaşlı adamın ne zararı vardı ki annesine. Odasında ibadetini yapıyor, bahçeyi ekip biçiyor, kardeşi ve kendisine bakıyordu. Dedesini dinlerken nasıl da huzurluydu. Hayatla ilgili ne varsa dedesinden öğrenmişti. Hatta namaz kılmayı bile. Onu çok özlemişti.
    Mahallenin "Karcı Dede"sini çok özlemişti Hasan.
    Zikriyle, şükrüyle, fikriyle derin bir adamdı. Kendisine "Karcı" diyorlardı. Gerçek adını bilen yok gibiydi. Uzun yıllar geçimini kar satarak sağladığı için, bu isim, o yıllardan yadigâr kalmıştı. Sessizdi. Tüm dünyasını sükûnete katmış gibiydi.
    Alçaklarda karın erimesiyle beraber o, Beydağlarına çıkar, eşeğinin terkisine koyduğu güğümlerini karla doldurur, bunu büyük bir çeviklikle şehre taşır, meraklılarına satardı. İçi yanan kadınların, yaşlıların, hatta bazan çocukların hayır dualarını alırdı. İnsanlar, karı üzüm pekmeziyle karıştırıp, kar helvası diye zevkle yiyorlardı. Diğer zamanlarını bağ evinde geçiriyordu.
    Karcı, günlerdir bağ evindeydi. Kararan gökyüzü, çiseleyen yağmurla birlikte kendini taş ve ker***ten yapılmış kulübesine attı. Şehirden hayli uzakta bir yerdeydi. Buraya Beylerderesi diyorlardı. Babasından kalan bu üzüm bağına öylesine düşkündü ki cemre toprağa düşünce gelir, bağ bozumundan sonra şehre dönerdi. Kendi çocuğu olmamıştı. Çocuk özlemlerini kimsesiz bir çocuk olan Abdullah'ı alarak gidermişlerdi. Onu büyütmüş, okutmuş ve evlendirmişlerdi. Sonra Elif Hanım, rahmetli olunca derin bir yalnızlığa gömülmüştü. Abdullah'tan beklediği şefkat ve ilgiyi görememişti. Yine de şikâyetçi değildi. Kendini onlara adamıştı.
    Yağmurun bastırmasıyla yaşlı yüreğine, garip bir hüzün çöküverdi. Koskoca dünyada şu titrek ellerinden tutacak sıcak bir ele hasretti. İyice yaşlanmıştı. Torunu Hasan'ı kendisi yetiştirmişti. İyi nedir, güzel nedir, hak nedir, öğretmişti dilinin döndüğünce. Her seher vaktinde, kalkıp sabah namazını kılacak kadar büyümüştü Hasan. Onu özlediğini farketti. Keşke şimdi yanımda olsaydı, diye iç geçirdi.
    Abdullah Bey, iş çıkışında doğruca eve gelmişti. Elindekileri alan Hasan'ı çok solgun görünce, kucağına alıp bahçeye indi. Elini omuzuna koyarak:
    • Oğlum, bir sıkıntın mı var? Hadi söyle babana, diye sordu.
    Hasan, başını kaldırmadan yutkundu, yutkundu. Sonra, hüzünlü bir sesle:
    • Baba, beni seviyorsun değil mi?
    • Tabi oğlum, sevmez miyim?
    • Dedemin de seni sevdiğini, hem de çok sevdiğini biliyorsun değil mi? Peki sen onu seviyor musun? Sen onu yeterince sevmiyorsun baba. Seksen yaşına gelmiş bir adamı, günlerden beri arayıp sormadın bile. Büyüdüğümde benim de böyle davranmamı ister misin baba? Onun dağ başında ne yaptığını hiç mi merak etmiyorsun? Sen de yaşlanıyorsun bak. Saçlarında beyazların çoğalmış. Ben de büyüyorum. Hayat akıyor. Hem de gerçeğe akıyor baba.
    • Sen neler söylüyorsun böyle oğlum. Hem bu gerçek dediğin şey de nedir, anlat da öğrenelim.
    • Babacığım, gerçek dedemin deyişiyle ahret, hayal da burası, yani dünya. Biz bu hayal aleminde kendimizi kandırsak da zaman zaman, her anımız gerçeğe doğru yol alıyormuş. Şimdi anladın mı?
    • Anladım. Bak oğlum, dedeni bu kadar özlediysen bu kadar dil dökmene gerek yok. Hemen gideriz onu görmeğe.
    • Hayır baba, buna dil dökmek denmez. Yüreğimi döküyorum. Anlamıyor musunuz, çok üzülüyorum. Dedemi boşladınız. Nerdeyse ölse de kurtulsak, demediğiniz kaldı. Oysa arkadaşlarımın dedelerini görüyorum. Baş tacı yapmışlar. Bir kitapta okumuştum. " bereket, iyilik, büyüklerle beraberdir, onların hayır dualarını alınız" deniyordu. Benim dedem bu evde kalamıyor bile. Çünkü sizden yüz bulamıyor.
    Abdullah Bey, şaşkındı. Henüz ilkokula giden oğlu, kendine ders veriyordu ki haklıydı galiba. Birden kalktı:
    • Hadi hazırlan oğlum, dedene gidiyoruz, dedi.
    Bir saat sonra, Karcı'nın bağ evine gelmişlerdi. Etrafa yağmur sonrasının tatlı toprak kokusu sinmişti. Abdullah Bey, derin bir nefes aldı. Babası ortalıkta gözükmüyordu. İçerde olmalı diye düşündü. Hasan koşar adım kulübeye yürüdü. Bir taraftan "dedeciğim ben geldim" diye bağırıyordu.
    Kulübe kapısı açıktı. İçeri girdiklerinde ihtiyar adamın, yatağının içinde inlediğini gördüler. Hasan, dedesinin boynuna sarılıp ağlamaya başlamıştı. Abdullah Bey, donup kalmıştı. Elini babasının eline atınca ateşler içinde yandığını gördü. "Acilen hastaneye götürmeli" diye düşündü.
    Hastanede, yaşlı adam kendine geldiğinde başucunda Hasan vardı. Ağlamaya başlamıştı:
    • Hasan’ım, torunum, canım yavrum, seni bir daha hiç görmeyeceğim sandım. Allah'ıma şükürler olsun. Gayrı ölebilirim.
    • Hayır dedeciğim, ölme. Ben sensiz ne yaparım sonra.
    • Gözümün nuru Hasan’ım, Ölüm bir gerçektir. Bütün hayat o gerçeğe yürür. Bundan ne kork ne de üzül. Unutma hayat gerçeğe yürür. Hadi bana söz ver Hasanım.
    • Tamam Dedeciğim, hem bu hayatı, hem de asıl gerçeği anlamak için çok çalışacağım. Hem bu hayat için, hem gerçek için iyi bir insan olacağım. Sana söz veriyorum.
    Karcı, Hasan'ın ellerinden tuttu. Yüzüne uzun uzun baktıktan sonra:
    • Bak Hasan'ım, daha dün senin yaşlarındaydım. Zaman su misali aktı gitti. Takvimler birer birer döktü yapraklarını. Hazan mevsimi gibi. Ben baharın sonuna geldim. Elimde ne kaldı biliyor musun? Allah için yaptıklarım... Şimdi anlıyorum ki Allah için yaptıklarım meğerse kendim için yaptığım en doğru şeylermiş. İçim çok mutlu ve huzurlu. Vicdanım suskun. Bana söyleyeceği bir şeyi yok. Olsaydı ne olurdu biliyor musun? Tıpkı meyveyi çürüten kurt misali içimi yer bitirirdi. İşte senden yavrucağım, istediğim odur ki, iyi, has, mert, doğru insan olasın. Kadir kıymet bilesin. Yaşlıya eğilesin. Hak, hukuk, adaletten şaşmayasın. Gözü gönlü tok olasın. Hele bu devirde, sözünün eri olasın. Şaşmayasın Hasanım şaşmayasın. Rabbimin varlığını her daim tasdik edesin. Çok çalışasın, çok çalışasın, çok çalışasın.
    Hasan ağlıyordu. Gözyaşları sel olmuş yanaklarından dökülüyordu. Abdullah Bey, kapıda kan çanağına dönmüş gözleriyle donup kalmıştı. Hasan, ağlıyordu. Az sonra, dede sustu, hayat sustu. Hasan'ı zorla odadan çıkardılar.
    Karcı Dede gidiyordu. Gerçeğine yürüyordu.
    Alabildiğine gerçeğine...

    (M. Aybike SİNAN)
     

Sayfayı Paylaş