Çanakkale savaşı ile ilgili şiir

Konusu 'İle İlgili Şiirler' forumundadır ve oguzturk tarafından 9 Aralık 2015 başlatılmıştır.

  1. oguzturk Administrator Staff Member


    ÇANAKKALE DESTANI Şiiri

    Yıl 1915
    18'indeyiz Martın.
    Kendine gel biraz!
    Pek tekin değildi Çanakkale'nin suyu,
    Geçilmez bu boğaz...
    Geçilmez bu boğaz...
    Bizi
    Ne topun yıldırır,
    Ne kurşunun.
    Çünkü artık
    Başladı cengimiz.
    Er meydanında bulunmaz dengimiz...
    Sen misin Mustafa Kemal'im ileri diyen?
    İşte fırladık siperden.
    Sırtına yüklenmiş kahraman
    Seyit 276 kiloluk mermiyi,
    Koşuyor bataryasına ateşler içinden.
    Bu mermi denizlere gömecek Elizabet'i Buvet'i...
    Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor,
    Denizler yanıyor,
    Dağlar yanıyor.
    Zafer bizimdir artık
    Düşman zırhlıları batıyor...
    Türk'üm,
    Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere.
    Bir karış toprak uğruna Kimimiz şehit oluruz.
    Kimimiz gazi.
    Hiç değişmez bu yazı.
    Dünyada her yer geçilir belki
    Lâkin geçilmez Çanakkale Boğazı..

    Fahri ERSAVAŞ


    18 Mart Çanakkale Şiiri

    Bulutlar sarmıştı her yanı,
    Kapkara bir geceydi,
    Yağmur,bardaktan boşalırcasına,
    Sağnak gibi yağıyordu,
    Yedi düvelin gemilerinden yükselen,
    Top,tüfek sesleri,
    Her yanı inletiyordu,
    Mustafa Kemalin askerleri,
    Aslanlar gibi dövüşüyordu,
    Ve Çanakkale kahramanca,
    Düşmana selam veriyordu,

    Kükrüyordu tepeden,
    Mustafa Kemal,
    Vatanıma ayak basacaksa düşman,
    Yaşamanın ne gereği var,
    En son nefer ölünceye kadar,
    Dövüşeceksiniz aslanlar,
    Görecek bütün dünya,
    Ne aslanlar doğururmuş,
    Emineler,Hatçeler,Ayşeler,Fatmalar.

    Ali Osman Yılmaz


    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE


    Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde - gösterdiği vahşetle " bu : bir Avrupalı "
    Dedirir - yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
    Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!

    Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
    Avustralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada,

    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'una da züldür bu rezîl istîla!

    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
    Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

    Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
    Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab
    Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab.

    Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin

    Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
    Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
    O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...

    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
    Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!

    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'a mı, göğsündeki, kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i îlahi o metîn istihkâm.

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
    "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

    Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
    Bedr'in aslanları gibi şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.

    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    "Bu, taşındır" diyerek Kâbe'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

    Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn'i,
    Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...

    Sen ki islam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,

    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
    Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.

    MEHMED ÂKİF ERSOY


    BİR YOLCUYA


    Dur yolcu! bilmeden gelip bastığın
    Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
    Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

    Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
    Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda
    İstiklal uğrunda, namus yolunda
    Can veren Mehmet'in yattığı yerdir.

    Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
    Son vatan parçası geçerken ele,
    Mehmed'in düşmanı boğduğu sele
    Mübarek kanının akıttığı yerdir.

    Düşün ki, haşr olan kan, kemik eti
    Yaptığı bu tümsek, amansız çetin
    Bir harbin sonunda bütün milletin
    Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

    Necmettin Halil ONAN
     



Sayfayı Paylaş