Boşanmış Çocuklar

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 20 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    TurkeyArena

    Kitap temel olarak üç bölümden oluşuyor: Benim adım Ali, Benim adım Ilgın, Benim adım Yazgı. Her bir bölüm içerisinde alt bölümler var. Her bölüm oldukça ustalıkla kaleme alınmış. Kitabın vermek istediği ana mesaj, boşanan çiftlerin çocuklarının iç dünyalarında yaşadıkları.
    Dağdeviren amacını söyle açıklıyor: Amacım sevgili anneleri, babaları ve öğretmenleri üzmek ya da suçlamak değil kuşkusuz. Sözüm kendi çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil de tapulu malları gibi gören annelere babalara, öğrencilerini geçiştiren öğretmenlere ve olup bitenleri fark etmeyen çocuktan büyük herkesedir. Bir çocuk bütün bunları nasıl oluyor da düşünebiliyor? Bence daha fazlasını söylemek istiyor ama yapamıyor. Elimden gelse kendimi daha çok onun yerine koyar, daha sert yazar, daha acımasız bir biçimde hesap sorardım. Çocuğun acı çektiği, korktuğu, adam gibi büyüyemediği her yeri-ona düşmanlık yapan, çeteleştiren, sıra dışı bir yaşama sürükleyen, her başı-boşluğu keşke daha iyi anlatabilseydim. Çocuğun acı çektiği başıboşlukları-hiç değilse birkaçını-yazmak zorundayım. Boşanırken çocuklarını yok sayan ve birbirine hesap soran annelerin ve babaların, para kazanabilmek için çocuğu kullanan bir kısım özel okulun ya da onu hiçe sayan devlet okullarının, hasta bir çocuğun her tarafını doğrar gibi kanatan ve annesini babasını oyalayarak zamanın dolmasını bekleyen doktorların ya da hastanelerin, kızına sarkıntılık yapan babaların, yağmur gibi, kar gibi doğal olan yersarsıntısını anlatırken çocuğu unutan ve "belki de sen yarın öleceksin" der gibi bilimi çırılçıplak sunan bilim adamlarının ve bütün bunları görmemezlikten gelen herkesin kendisini kötü hissetmesini istiyorum.
    Geçmiş yıllarda istatistiklere bakıp, ülkemizi gelişmiş batı ülkeleri ile karşılaştırdığımızda bizi üzen bir çok kıyaslamanın yanında, yüzümüze bir gülümseme yerleşmesine neden olan ender istatistiklerden bir tanesi de bizim toplumumuzdaki boşanma oranıydı. Orana baktığımızda hala gülümseyebiliriz ancak ne yazık ki bu oran gittikçe kötüleşiyor. Eskiden toplumun önemli öncelikli problemleri arasında sayılmayan boşanma ve bu boşanma sebebiyle bocalayan boşanmış ailelerin çocukları artık öncelikli problemler arasında giriyor.
    Yazar, eşlerin ayrılmasından sonra bir çocuğun neler hissedebileceğini tüm yalınlığı ile anlatmaya çalışmış: Geceleri uyurken, babasının onu kucaklamasını, onunla güreşmesini bir daha hiç yaşayamayacak. Kravat bağlamayı, sakal traşı olmayı öğrenebileceği babasını her istediği zaman yanı başında bulamayacak, ergenlik döneminde cinselliği konuşamayacak. Örnek alabileceği bir babası yoktur artık. Siz "Var, ben buradayım!" deseniz bile, hep korku ve kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
    Kitabın içerisinde yazarın çok içten ifade ettiği bazı tespitler var. "Bir çocuğun üç düşmanı vardır demek geliyor içimden: Annesi ve babası". Sonra da annesini, babasını karşısına alıp, "Durun bakalım. Bu çocuk sizin malınız değil. Kendinize gelin!" demediyse, sınır komşularımızı tehditle ezberletmeye çalışırken kendinden geçip azarladıysa, aşağılayıp dövdüyse, öğretmeni demek geliyor içimden. Onunla dost olabilmek için değişmesi gereken önce anneler, babalar, sonra da öğretmenlerdir.
    Üç yüz gün uyumadan, köy köy dolaşıp Yeni Türk Alfebesi'ni öğreten; insana insanca davranan, kendini sevmeyi aşılayan Cumhuriyet Öğretmenleri ile büyüdü bu ülke. Sorunu olduğu zaman, kendi çocuğundan önde tuttuğu öğrencisinin evine giden, annesi ve babasıyla mücadele eden öğretmenlerden öğrendi Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşını, sınır komşularını. Çoğunun kılı kıpırdamıyor şimdi. Farkına bile varmıyorlar. Ne çocuğun ne de demokrasinin. Boşanan çocuklar her geçen gün artıyor.
    Yazar, boşanma sürecinde olan bir anne babanın çocuklarının hissettiklerini de çok iyi bir şekilde aktarıyor okuyucusuna: Okuma yazma öğreneli iki yıl olmuştu. Annem okula hiç bu kadar sık gelmezdi. Neredeyse her gün ve saat okuldaydı. Bu aralar babamın eve gidiş gelişleri azalmıştı. Annem daha sinirli ve ürkekti. Eskiden bana bağırmaz, sehpanın üzerindeki bibloları kırdığımda dövmezdi. Beni birisinden korumaya çalışır gibi bir hali vardı. "Anne babam eve niçin az geliyor?" " İşleri çok yoğun. Bazen arkadaşları ile kalıp, işlerini bitirmeye çalışıyor." Benim anlamadığımı sanması, anneme kızmama neden oluyordu. İki yıl önce de denemişlerdi. Sonra babam eve, her gece gidip gelmeye başlamıştı. O zaman da anlamıştım, ama belli etmemiştim. Nasıl olsa babam gene evdeydi. Anladığımı bilmeleri şart değildi. Onlar beni, ben onları kandırmayı sürdürmüştük. Keşke kimse kimseyi kandırmasaydı. Bu sefer iş ciddiydi. Babam beni neredeyse hiç aramaz olmuştu. Çok üzülüyordum. Demek ki beni koynuna alıp uyutan sonra da yatağıma götüren babamdı. "Babamı özledim. Ne zaman gelecek?" "Seyehatte. Yakında gelir." "Ne zaman? Onu çok özledim."
    Her şeyi anlayabiliyordum. Annem ve babam anlaşamıyorlardı ve ayrılmak en doğru yoldu. Çok küçüktüm, ama anlayabiliyordum. Aslında küçük olduğumu büyükler söylüyordu. Benim sadece boyum kısaydı. Gözümün önünde olup bitenleri anlayabilmem için 1,80 boyunda ya da 90 kilo ağırlığında olmam şart değildi.
     



Sayfayı Paylaş